AXSIS - Akademik ve Açık Erişim Bilgi Sistemi (Univ. KTO Karatay)
Not a member yet
5260 research outputs found
Sort by
Static Analysis Of Functionally Graded And Laminated Composite Beams Using Various Higher-Order Shear Deformation Theories: A Study With Mixed Finite Element Models
Technological advancements continuously increase the demand for advanced materials. Laminated composites and Functionally Graded Materials (FGMs) are preferred for their high strength and lightweight properties. This study examines the static behavior of laminated composite and functionally graded beams. The field equations are formulated using the principle of virtual displacements. A functional is derived using a generalized higher-order shear deformation theory that incorporates several existing beam theories as special cases. A mixed finite element model of this theory is developed, treating displacement, force, and moment as nodal degrees of freedom. Various beam problems with different thickness functions and boundary conditions are analyzed. A comparison of the present model's numerical results with those in the literature shows that the present solutions for both laminated composite and functionally graded beams are accurate. Additionally, a detailed study of the stiffness coefficients of functionally graded beams is conducted. © 202
Üniversite Öğrencilerinin Bağlanma Biçimlerinin ve Kültürel Değerlerinin Evlilik Rol Beklentilerine Etkisi
Bu çalışma, Konya’daki devlet ve vakıf üniversitelerinde öğrenim gören 531 öğrencinin evlilik rol beklentilerini; erken dönem bağlanma biçimleri ve bireysel kültürel değerler bağlamında incelemektedir. Araştırma, ilişkisel tarama deseniyle yürütülmüş ve veriler çevrim içi anket yöntemiyle toplanmış olup veri toplama aracı olarak Üç Boyutlu Bağlanma Stilleri Ölçeği, Bireysel Kültür Değerleri Ölçeği ve Evlilik Rol Beklentileri Ölçeği kullanılmıştır. Veriler SPSS 25 programıyla analiz edilmiş; değişkenler arası ilişkiler korelasyon analizi, gruplar arası farklar bağımsız örneklem t-testi ve tek yönlü varyans analizi (ANOVA) ile test edilmiştir. Bulgular; güvenli bağlanmanın eşitlikçi, kaygılı ve kaçıngan bağlanmanın ise geleneksel rol beklentilerini güçlendirdiğini göstermektedir. Erillik ve güç mesafesi geleneksel beklentileri artırırken; belirsizlikten kaçınma ve uzun erimlilik eşitlikçi rol beklentilerini desteklemiştir. Açıklanan varyans ise %34,3 olmuştur. Cinsiyete dayalı analizler ise kadın öğrencilerin erkek öğrencilere kıyasla anlamlı düzeyde daha yüksek eşitlikçi rol beklentilerine sahip olduğunu ortaya koymuştur. Ayrıca, kaygılı bağlanma ve erkek cinsiyeti değişkenlerinin her birinin geleneksel rol beklentilerini pozitif yönde yordadığı bulunmuştur. Elde edilen bulgular, evlilikteki rol beklentilerinin yalnızca bireysel bağlanma biçimleriyle değil aynı zamanda bireyin sahip olduğu kültürel değer yönelimleriyle birlikte şekillendiğini göstermektedir. Bu durum, genç bireylerin psikodinamik özelliklerinin ve kültürel eğilimlerinin eşzamanlı değerlendirilmesinin, evlilik öncesi danışmanlık süreçleri ve toplumsal cinsiyet eşitliği temelli sosyal hizmet programları açısından bütüncül müdahale modellerine temel oluşturabileceğini göstermektedir. Bu bağlamda çalışmanın temel motivasyonu; bireylerin evlilik rol beklentilerini çok boyutlu bir çerçevede analiz ederek sağlıklı ve eşitlikçi evlilik ilişkilerinin toplumsal düzeyde yaygınlaştırılmasına katkı sunmak; ilgili literatüre katkı sağlamak ve sosyal hizmet alanına yönelik uygulamaya dönük politika ve program önerileri geliştirmektir
Sözsüz Grafik Romanın Anlaşılırlığı Üzerine Bir Uygulama: “Yarım"
Sözsüz kitap ve grafik romanlarda, dilin olmaması anlamın oluşturulma sürecinde okuyucuya daha fazla rol üstlendirmektedir. Bu araştırma, sözsüz grafik romanların anlatısal yapısını, görsel iletişim gücünü ve okuyucu üzerindeki etkilerini incelemeyi amaçlamaktadır. Sözcüklerin yer almadığı, yalnızca sıralı illüstrasyonlar aracılığıyla yapılandırılan bu tür eserler, geleneksel dil temelli anlatı yapılarının dışında konumlanmakta ve görsel iletişim öğeleriyle anlam üretmektedir. Sözel anlatının yokluğu, okuyucunun anlatıya daha aktif biçimde katılmasını gerekli kılmakta; çizgi, biçim, kompozisyon, ritim ve renk gibi illüstratif ögeler, anlatının temel taşıyıcıları hâline gelmektedir. Sözsüz grafik romanlarda anlamın inşası, okuyucunun bireysel deneyimleri, algıları ve duygusal tepkileri aracılığıyla gerçekleşmekte; bu durum, her okuyucunun eseri farklı biçimlerde yorumlamasına zemin hazırlamaktadır. Görsel ifadelerle kurulan bu iletişim biçimi, izleyiciye metinden bağımsız sezgisel bir deneyim sunarken, aynı zamanda görsel okuryazarlık becerilerinin gelişmesine de katkı sağlar. Bu araştırma kapsamında, sıralı illüstrasyonların zaman-mekân algısı, olay örgüsü ve karakter gelişimi gibi anlatı öğelerini nasıl yapılandırdığı analiz edilmiş ve sözsüz anlatının görsel iletişimdeki karşılığı değerlendirilmiştir. Çalışma, literatür taraması ile sözsüz kitap, çizgi roman, grafik roman ve illüstrasyon gibi görsel anlatı biçimlerinin tarihsel gelişimini ve anlatısal özelliklerini ortaya koymakta; görsel anlatının kültürel ve sanatsal zenginlik içindeki yerini vurgulamaktadır. Uygulama sürecinde ise, “Yarım” isimli sözsüz grafik roman örneği üzerinden uzman görüşleri ile veri toplanmış, okuyucuların eseri nasıl algıladıkları nitel yöntemlerle analiz edilmiştir. Bu bağlamda araştırmanın amacı, sözsüz grafik romanların anlatı gücünü ve anlaşılırlığını değerlendirmek; önceden yazılı ifadeye dayalı anlatı kalıplarına karşı alternatif bir görsel anlatım biçiminin iletişimsel etkilerini ortaya koymaktır. Çalışmanın önemi, bu özgün anlatım türünün okuyucu algısında yarattığı farklılıkları uzman görüşleri sonuçları ışığında değerlendirmesiyle belirginleşmektedir
Evaluation of Multiple Factors in Pediatricians‘ Antibiotic Selection
Objective: The pediatrics department frequently uses antibiotics. Understanding factors influencing antibiotic prescribing can enhance treatment success. This study aimed to explore these factors, highlighting their role in antibiotic selection and overall treatment effectiveness. Material and Methods: Primary data was used in the study. The scope of the research consisted of pediatricians working in Konya province and its districts. The sample size of the research was calculated according to the snowball sampling method. The sample size started by selecting a pediatrician who met the research criteria, and other pediatricians were reached with the help of the selected pediatrician. The pediatrician was told to recommend someone or people with the same characteristics. Thus, 50 pediatricians were reached in the study by using the sampling method in question. In this study, the opinions of experts working in public institutions and organizations were taken to determine the multiple factors in pediatric physicians’ choice of antibiotics. The data obtained by the researchers by conducting a face-to-face survey of pediatricians on a voluntary basis was analyzed using the Entropy and TOPSIS method. Results: The first antibiotic agent preferred by the physicians was amoxicillin and clavulanic acid. While azithromycin was in the second place, clarithromycin was in the third place, the last two places were shared by cefdinir and cefixime. In the study, it was observed that the results obtained in terms of factors related to the physician and the parent wer
Betonarme Yapılarda Yapı Yüksekliği, Beton Sınıfı ve Zemin Sınıfı Parametrelerinin Yapı Deplasmanına Etkisi
Betonarme yapılar ekonomik ömürleri süresince zaman zaman deprem ve rüzgâr gibi yatay yüklere maruz kalmaktadır. Yapı bu yükler altında yatay deplasman yapmaktadır. Ülkemizin deprem kuşağında olması da dikkate alındığında can kaybını azaltmak için yapıların mühendislik hizmeti alması zorunlu hale gelmiştir. Yapı deplasmanını etkileyen en önemli faktörler olarak yapı yüksekliği, beton sınıfı ve zemin sınıfı parametreleri çalışma kapsamında başlıca analiz faktörleri arasında tercih edilmiştir. Aynı zamanda ülkemizde ve Dünyada artan nüfus beraberinde yüksek katlı yapılara olan ihtiyacı da arttırmıştır. Artan yapı yüksekliği ile yapının kütlesi artmakta ve yapıya etkiyen yatay kuvvetler de artmaktadır. Bu durum yapıda oluşacak deplasman miktarını da arttırmaktadır. Analizleri yapılan yapıda betonarme taşıyıcı sistem elemanları optimum şekilde ve 2018 Türkiye Bina Deprem Yönetmeliği’ne uygun olarak tasarlanmıştır. Analizleri yapılan bina hâlen aktif fay hatlarının bulunduğu ve deprem riskinin göz ardı edilmemesi gereken İç Anadolu Bölgesi Konya ili tercih edilmiştir. Çalışma kapsamında, farklı yapı yüksekliklerine sahip 8, 7, 6, 5 katlı, farklı beton sınıflarında C30, C40 ve farklı zemin sınıflarında ZC, ZD parametreleri ile ZC-C30, ZC-C40, ZD-C30, ZD-C40 kombinasyonları kullanılarak 3D İdeCAD Statik analiz programı kullanılarak yapı tepe deplasmanları ve bitişik nizam yapılarda çekiçleme etkisi için göreli kat ötelemeleri hesaplanmıştır bu hesaplanan değerler 2018 Türkiye Bina Deprem Yönetmeliği bölüm 4.9 sınır şartları ile karşılaştırılarak değerlendirilmiştir
Tek Ebeveynli 60-72 Aylık Çocukların Alıcı Dil Ve İfade Edici Dil Becerilerinin Değişkenler Açısından Karşılaştırılması
Çocukların alıcı ve ifade edici dil becerileri, dil gelişiminin temel unsurlarını oluşturur ve bilişsel, sosyal ve duygusal gelişimleri için kritik bir rol oynar. Alıcı dil, çocukların çevrelerinde konuşulan dili anlama, yorumlama ve mesajları kavrama yeteneğini ifade ederken, ifade edici dil, düşüncelerini, duygularını ve ihtiyaçlarını kelimelerle ya da diğer iletişim yollarıyla aktarma becerisini içerir. Bu iki beceri birbiriyle bağlantılıdır; çocuklar önce kelimeleri ve anlamlarını öğrenir (alıcı dil), ardından bunları iletişimlerinde kullanmaya başlar (ifade edici dil). Özellikle erken çocukluk döneminde hızlı gelişen bu beceriler, sosyal ilişkilerin kurulması, akademik başarının desteklenmesi ve kendini ifade etme yetisinin güçlenmesi açısından büyük önem taşır. Aile içi iletişim, hikâye okuma, oyunlar ve sosyal etkileşimlerle bu beceriler desteklenebilirken, gecikme ya da zorluk yaşayan çocuklar için dil terapisi gibi erken müdahaleler etkili olabilir. Alıcı ve ifade edici dil becerilerinin güçlü olması, çocukların sosyal uyumlarını artırırken problem çözme ve empati geliştirme gibi yaşam boyu gerekli olan yetkinlikleri kazanmalarına da katkı sağlar. Tek ebeveynlilik, bir çocuğun ya da çocukların yalnızca anne veya babadan oluşan bir aile yapısında büyümesi durumudur. Bu durum, genellikle boşanma, ayrılık, ölüm, ebeveynlerden birinin çocukla yaşamaması ya da tercih sonucu ortaya çıkabilir. Tek ebeveynler, çocuklarının fiziksel, duygusal, sosyal ve akademik ihtiyaçlarını karşılamak için hem anne hem de baba rolünü üstlenir. Bu durum, ebeveyn üzerinde daha fazla sorumluluk ve yük yaratabilirken, çocuklar için de farklı bir aile dinamiği anlamına gelir. Tek ebeveynli ailelerde, ebeveynin çalışma hayatı ile çocukların ihtiyaçları arasında denge kurması önemlidir. Bu durum zaman zaman ekonomik zorlukları da beraberinde getirebilir. Ancak bu aile yapısı, çocuklar için empati, bağımsızlık ve sorumluluk bilinci gibi güçlü kişilik özelliklerini geliştirme fırsatı da sunabilir. Tek ebeveynler, destek sistemleri oluşturarak (aile büyükleri, arkadaşlar ya da topluluk hizmetleri gibi) karşılaştıkları zorluklarla daha kolay başa çıkabilirler. Toplumda tek ebeveynlik üzerine yapılan araştırmalar, çocukların gelişiminde en önemli faktörün aile yapısından ziyade ebeveynin çocuğa sunduğu sevgi, destek ve rehberlik olduğunu göstermektedir. Bu nedenle tek ebeveynler, çocuklarıyla kaliteli zaman geçirerek, açık iletişim kurarak ve duygusal ihtiyaçlarını gözeterek güçlü bir bağ kurabilirler. Tek ebeveynli ailelerin toplumdaki farkındalığının artması ve bu ailelerin sosyal desteklerle güçlendirilmesi hem ebeveynler hem de çocuklar için daha sağlıklı bir yaşam ortamı sağlayabilir. Bu araştırmanın temel amacı, dil becerilerinin gelişim sürecinde bireysel farklılıkların önemini ortaya koymak ve tek ebeveynli 60-72 aylık çocukların dil gelişimlerini incelemektir. Çalışmada, demografik özelliklerin çocukların dil gelişimlerine olan etkileri detaylı bir şekilde analiz edilerek ebeveynlerin cinsiyeti, çocukların cinsiyeti, kardeş sayısı, doğum sırası, sosyo-ekonomik düzey, ebeveynlerin yaş aralığı ve eğitim düzeyi gibi faktörlerin rolü değerlendirilecektir. Literatürde bu yaş aralığında tek ebeveynli vi bireyler üzerine yapılan çalışmaların sınırlı olduğu göz önüne alındığında, bu araştırma konuyla ilgili bilgi birikimine katkı sunmayı hedeflemektedir. Araştırmada ilişkisel tarama modeli kullanılarak, dil gelişim testi (TODİL) ve demografik bilgi formu aracılığıyla toplanan veriler frekans, yüzdelik, korelasyon analizleri ile değerlendirilecektir. Araştırma hem akademik hem de pratik açıdan alana katkı sağlamayı ve araştırmacılara, uzmanlara ve ebeveynlere yol gösterici olmayı amaçlamaktadır. Bu çalışma, tek ebeveynli 60-72 aylık çocukların dil gelişiminde çevresel faktörlerin etkisinin olmadığını ortaya koymuş olup, bu durum literatürdeki genel bulgularla çelişmektedir. Çalışma, bu alandaki çeşitliliği artırarak önemli bir katkı sağlamakta olup, örneklem özelinde elde edilen sonuçların, farklı örneklemlerle tekrarlandığında farklı sonuçlar doğurabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Sonuç olarak, sosyoekonomik düzeyin dil gelişimi üzerindeki etkilerinin minimize edilmesi için çeşitli stratejiler geliştirilmesi, ebeveynlerin bilinçlendirilmesi ve örneklemlerin çeşitlendirilmesi, gelecekteki araştırmaların kapsamını genişletebilir
Türk Devletleri Teşkilatı Vizyonunda Azerbaycan İle Türkiye Gümrük Rejimlerinin Karşılaştırılması: Türkiye Ve Azerbaycan Arasındaki Olası Bir Gümrük Birliği Anlaşmasına Yönelik Model Önerisi
Küresel bir güç olarak yükselen Türk Devletleri Teşkilatı kapsamında, Türkiye Yüzyılı olarak adlandırılan dönemde, kardeş devletler Azerbaycan ve Türkiye’nin kardeşlik bağlarını ve ekonomik iş birliğini güçlendirmek amacıyla iki ülkenin gümrük rejimleri incelenmiştir. Dünya Gümrük Örgütü’ne üye olan bu iki devletin gümrük işlemleri büyük ölçüde benzerlik göstermektedir. Türkiye’nin 8, Azerbaycan’ın ise 15 gümrük rejimi bulunmakta olup, bu rejimler tez kapsamında ihracat rejimi, serbest dolaşıma giriş rejimi, transit rejimi ve özelleştirilmiş rejimler başlıkları altında dört ana grupta birleştirilmiştir. Özelleştirilmiş rejimler; rejim adı taşımayan, kullanım amaçlarına göre sınıflandırılmış alt başlıklardan oluşmaktadır. Bu başlıklar; ambar rejimleri, ekonomik etkili rejimler, hususi kullanım rejimleri ve gümrükçe kabul görmüş işlem rejimleridir. Ambar rejimlerine; gümrük antrepo, geçici depolama ve serbest bölge rejimleri; ekonomik etkili rejimlere ise dahilde işleme, hariçte işleme ve gümrük kontrolü altında işleme rejimleri dâhildir. Hususi kullanım rejimlerinde geçici ithalat, geçici ihracat ve nihai kullanım; gümrükçe kabul görmüş işlemler rejiminde ise malların imhası, gümrüğe terk edilmesi ve gümrüksüz satış mağazası rejimi yer almaktadır. Ayrıca Türk Devletleri Gümrük Birliği Anlaşması’na ilişkin dolaşım belgeleri ve Turan Transit Belgesi taslağı hazırlanmış, koordinasyon birimi ve sorumlulukları açıklanmıştır
Güneş Panelleri Geri Kazanım Süresine Mekanik Tesisatın Etkisinin Proje Aşamasında İncelenmesi
Bu tez çalışmasında gün geçtikçe hızlanan yapıların sonradan eklenen güneş panelleri ile kendi enerji ihtiyaçlarının belirli bir kısmını karşıladığı durum göz önüne alınmıştır. Bu durumda güneş panellerinin planlanan geri kazanım sürelerine kıyas olarak güneş panellerinin, yapıların planlamaları yapılırken sisteme dahil edilip sistemin de mevcut giderlerine ek olarak ısıtma tesisatı, soğutma tesisatı gibi giderleri de düşünülerek bu iklimlendirmeleri sağlamak maksadı ile seçilen dış ünitenin ihtiyacı olan güç değerlerinin de güneş panelinden üretilen elektrik enerjisi ile karşılanması durumunda, güneş panellerinin geri kazanım sürelerine etkisi incelenmiştir. İşletmenin normal düzende kullandığı ortalama elektrik giderleri belirlenmiş ve buna ek olarak iklimlendirme için kullanılan tesisatın kullandığı elektrik enerjisi de tespit edilmiştir. Sonrasında güneş panellerinin mekanik tesisat olmadan iç tüketim ile geri kazanım süresi hesaplanmıştır. Hesaplamanın ardından mekanik tesisatın kullandığı elektrik tüketimi de sisteme dahil edilerek yeni geri kazanım süresi hesaplanmış ve kıyaslama yapılmıştır. İlk örnekte 683 m² bir işletme için yapılan hesaplamalar sonucu 134094 kWh/yıl elektrik fazlası değeri hesaplanmış ve iklimlendirmesiz ve iklimlendirmeli amortismanlar sırasıyla 3,18 – 3,28 yıl olarak görülmüştür. İkinci örnek için ise 1200 m² bir çatı alanına sahip işletmede 257358,6 kWh/yıl olan elektrik fazlası değer için amortisman süreleri 2,76 – 2,81 yıl olarak görülmüştür. Son olarak incelenen üçüncü örnek ise 2000 m² bir çatı alanına sahip olup 418652 kWh/yıl bir elektrik fazlası değeri hesaplanmış ve amortisman süreleri 2,58 – 2,89 yıl olarak hesaplanmıştır. Üç farklı metrekarede olan üç farklı bina için yapılan hesaplamalarda, mekanik tesisatın geri kazanım süresi üzerine etkisinin bina metrekaresine ve iklimlendirme ihtiyacına bağlı olarak ortalama %5 lik bir değere karşılık geldiği görülmüştür. Bu değerin metrekaresi ve iklimlendirme ihtiyacı yüksek olan örnekte %10’ a kadar çıktığı görülmüştür. Doğalgazlı sistem yerine tercih edilen bu sistem sayesinde hem kendi kendine yetebilecek enerji üretimini karşılamak hem de karbondioksit salınımını minimuma indirmede yatırımcılar ve ülkelerin pozitif tavırlarına katkıda bulunacak projelerin geliştirilmesine katkı sağlandığı gözlemlenmiştir
Amplitude of the V1-R Wave Predicts Survival After Transcatheter Aortic Valve Replacement
Background and Objectives: The function of the right heart and the pulmonary artery pressure have been linked to outcomes following transcatheter aortic valve replacement (TAVR). This study utilized the V1-R wave amplitude from pre-procedural electrocardiography as an indicator of pulmonary artery pressure, examining its connection to one-year mortality post-TAVR. Materials and Methods: This retrospective study, conducted at a single center, involved patients with severe symptomatic aortic valve stenosis who underwent TAVR between March 2014 and September 2023. The study analyzed patients’ pre-procedural V1-R wave amplitude on electrocardiography and systolic pulmonary artery pressure measured by transthoracic echocardiography. Patients who died within one year were classified as non-survivors; others as survivors. Results: Of the 236 patients, 56 (23.7%) died within one year of follow-up. A cut-off value of 66.5 µV for V1-R wave amplitude was associated with 66.1% sensitivity and 66.7% specificity (AUC: 0.735; 95% CI: 0.660–0.811), and 55.5 mmHg for systolic pulmonary artery pressure (sPAP) was associated with 67.9% sensitivity and 68.3% specificity (AUC: 0.708; 95% CI: 0.624–0.793) in predicting one-year mortality. The independent predictors of increased mortality included a history of cerebrovascular disease, elevated sPAP, and a high R-wave amplitude in lead V1. In contrast, statin use emerged as an independent predictor of reduced mortality. Conclusions: The V1-R wave amplitude and sPAP measured before TAVR were independent predictors of mortality following TAVR, highlighting the significance of right heart function
Stent Barrier Technique for Aortic Root Thrombus
Aortic root thrombus is a rare cause of acute coronary syndrome, often linked to hypercoagulability or structural anomalies. A 58-year-old male presented with chest pain, hypotension, and Killip Class 3 findings. Electrocardiography suggested left main coronary artery (LMCA) occlusion, and coronary angiography revealed a large thrombus extending from the LMCA into the left anterior descending artery (LAD). Computed tomography identified an organized thrombus in the noncoronary sinus of Valsalva. A drug-eluting stent protruding 8 mm into the aorta was implanted from the LMCA to the LAD as a bridge to surgery. Surgical thrombectomy and coronary artery bypass grafting were performed, and pathology confirmed an organized thrombus. The stent barrier technique stabilizes aortic root thrombi and prevents recurrent embolization in repeated embolic events. It may serve as a bridging strategy in centers with limited surgical facilities