1983 research outputs found
Sort by
Ticari satış
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 23’üncü maddesinde hükme bağlanan ticari satış
kavramı ile ilgili olarak kanun koyucu tarafından sunulan genel bir tanım bulunmamakla
birlikte; 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 212’nci maddesi ile TTK’nın 1530’uncu
maddesinin 2 ilâ 8’inci fıkralarında da ticari satışlara temas edildiği görülmektedir. Kanun
koyucu tarafından ticari satış kavramının mahiyetine ilişkin herhangi bir açıklama
getirilmemiş olması nedeniyle; bu tür satışlardan ne anlaşılması gerektiği hususunda
doktrinde farklı görüşler ileri sürülmüştür. İlgili görüşler çalışmamız kapsamında
değerlendirmeye alınmış; ticari satış sözleşmelerinin, tacirler arasında kurulan ve her iki
tarafın ticari işletmesini ilgilendiren satış sözleşmeleri olarak değerlendirilmesi gerektiği
sonucuna varılmıştır.
Türk Ticaret Kanunu’nun 23’üncü maddesinin düzenleniş şekli doğrultusunda, ticari
satışın da bir satış sözleşmesi olduğu ve Türk Borçlar Kanunu’nda yer alan satış sözleşmesine
ilişkin hükümlerin, hakkında özel bir düzenleme bulunmadıkça ticari satışlara da
uygulanacağı kabul edilmiştir. Bu hâlde, ticari niteliği haiz olan satış sözleşmelerinin, gerek
Türk Borçlar Kanunu’nda yer alan hükümlerin gerekse Türk Ticaret Kanunu ile hükme
bağlanan düzenlemelerin uygulama alanına girdiği anlaşılmaktadır. Aynı zamanda tüketici
işlemi niteliğini taşıyan ticari satışlar açısından 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında
Kanun hükümlerinin de göz önünde bulundurulması önem taşımaktadır.
Ticari satış sözleşmelerinin, TTK m.3 hükmü uyarınca “ticari iş” olarak
nitelendirilmesi nedeniyle; kanun koyucu tarafından ticari iş niteliğine bağlı olarak öngörülen
hukuki sonuçlar, bu tür satışlarda da söz konusu olmaktadır. Dolayısıyla, ticari satışlarda
teselsül karinesi, faiz ve zamanaşımına ilişkin düzenlemeler de çalışmamız kapsamında ele
alınmıştır. TTK m.23’te ticari satışlarda kısmi ifa, alıcının temerrüdü ve ayıplı ifa hâllerinde
uygulanacak özel hükümlerin öngörülmüş olması nedeniyle; hakkında özel bir düzenleme
bulunmayan diğer hususlar ise, Türk Borçlar Kanunu’nda yer alan hükümler doğrultusunda
incelenmiştir.
There is no consensus on the definition provided by the legislator regarding the
commercial sales regulated in article 23 of Turkish Commercial Code No. 6102, however it is
identified that commercial sales are also mentioned in article 212 of the Turkish Code of
Obligations No. 6098 and paragraphs 2 to 8 of article 1530 of the Turkish Commercial Code.
Different opinions are asserted in doctrine to describe commercial sales term because of the
absence of statement about the content of commercial sales. Relevant opinions are reviewed
within the context of our study and consequently, it is concluded that the sale contracts, which
are established between merchants and concerned to both parties’ firms, should be considered
as commercial sale contracts.
In line with the regulation of Article 23 of Turkish Commercial Code, commercial
sales are also regarded as sale contracts and the provisions related to sale contracts in the
Turkish Code of Obligations can be applied to commercial sales unless there is a special
provision. In this case, the commercial sale contracts are in the execution area of the
provisions of the Turkish Code of Obligations along with the provisions specified by the
Turkish Commercial Code. In addition to this, taking the provisions of the Consumer
Protection Law No. 6502 into account has importance in terms of commercial sales which are
also admitted as consumer transactions,
Commercial sale contracts are classified as “commercial matters” under article 3 of
the Turkish Commercial Code. Therefore, the legal consequences stipulated by the legislator
depending on the content of commercial matters are also applied in commercial sales.
Morever, the legal consequences depending on the provisions of the Turkish Code of
Obligations in commercial sales are also evaluated within the context of our study. The
special provisions to be applied to the cases of partial performance, default of purchaser and
defective performance are determined in article 23 of the Turkish Commercial Code.
Excluding these cases, the other issues that are not regulated in the mentioned article are
examined in accordance with the provisions of the Turkish Code of Obligation
Kanser hastaları yakınları ve hemşirelerin ölüme ve iyi ölüme ilişkin görüşleri
Bu çalışma; kanser hastaları, hasta yakınları ve hemşirelerin ölüme ve iyi ölüme
ilişkin görüşlerini belirlemek amacıyla tanımlayıcı ve kesitsel olarak yapılmıştır.
Araştırma, Ankara‟da Başkent Üniversitesi Hastanesinin erişkin ve cerrahi
kliniklerinde yatan 100 hasta, 100 hasta yakını ve 100 hemşire ile
gerçekleştirilmiştir.
Araştırma verileri Hasta, Hasta Yakını ve Hemşire Kişisel Bilgi Formu, Ölüme
İlişkin Tutum Profil Ölçeği ve İyi Ölüm Ölçeği kullanılarak, 15 Temmuz 2018 -
1 Aralık 2018 tarihleri arasında toplanmıitır. Çalıimaya en az bir yıl süre ile kanser
tedavisi gören, 18 yaiın üzerinde, okuma yazma bilen ve sözel iletiiim kurabilen,
çalıĢmaya katılmaya gönüllü olanlar hastalar kabul edilmiĢtir. Hastanın bakım
gereksinimlerini hastanede yatarken karşılayan, 18 yaiın üzerinde, sözel iletişim
kurabilen okuma yazma bilen ve çalışmaya katılmaya istekli olan hasta yakınları ve
lisans mezunu olan, çalışmaya katılmayı kabul eden hemşireler örneklemi
oluşturmuştur.
Hemşireler ölüm kavramını fizyolojik olarak fonksiyonların durması, hasta ve hasta
yakınları iyi ölümü acı çekmeden yaşamak olarak tanımlamışlardır. Çalışmaya
katılan hastaların iyi ölüm ölçeği ve ölüme ilişkin tutum profil ölçeği puan ortalaması
hasta yakını ve hemşirelerden yüksek olup, hasta ve hasta yakınları iyi ölüm
konusunda hemşirelere göre daha iyi düşüncelere sahiptirler. Çalışmada evli olan
hemşirelerin iyi ölüm ölçeği puan ortalaması bekar olanlara göre yüksek
bulunmuştur (p<0.05). Hastaların yaşları, cinsiyetleri, medeni durumları ile ölüm
korkusu, ölümden kaçınma, kabul edici yaklaşım ve DAP-R ölçek toplam puanları
arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<0.05). Hasta yakınlarından 48-58 yaş
grubunda olan ve evli olanları ölüme ilişkin tutum profil ölçeği puan ortalamaları yüksektir. Hastanede ölmek isteyen hasta ve hasta yakınlarının klinik alt boyut ölçek
ortalaması evde ölmek isteyen hastanın klinik alt boyut ölçek ortalamasından yüksek
bulunmuştur.
Çalışmamızın sonucu olarak hastaların iyi ölüme ilişkin görüşlerinin daha olumlu,
ölümden korkma ve kaçınma davranışları daha düşük ve anlamlı bulunmuştur.
Hemşirelerin ölüm korkusu ve ölümden kaçınma davranışları daha fazladır. Bu
nedenle hemşirelerin yaşam sonu bakım konusuna kapsamlı yer verilmelidir. Hasta
ve hasta yakınlarının iyi ölüme karşı tutumlarını etkileyen faktörlerin daha iyi
anlaşılabilmesi için başka çalışmaların yapılması önerilebilir.
This study has been carried out to find out about the opinions of cancer patients, their
relatives and nurses about death and good-death in a more descriptive and crosssectional
manner. The study has been conducted with 100 patients hospitalized in the
adult and surgical clinics of BaĢkent University Hospital in Ankara together with 100
patients, their 100 companions, as well as 100 nurses working in these clinics.
Research data was collected by using patient, patient relatives and nurse personel
information form, „‟Death Attitude Profiled-Revised‟‟ and „‟The Good Death Scale‟‟
on between 15th July 2018 and 1st December 2018. Patients who had been
undergoing cancer treatment for at least one year, who were over 18 years of age,
who were literate and able to communicate verbally, who were volunteered to
participate in the study were admitted to research.
The patient relatives who meet the patient‟s care requirements while in hospital, who
were over 18 years of age, who were literate and able to communicate verbally and
who were willingness to participate in the study and the nurses with bachelor‟s
degree who accepted to participatein the research created the sample.
The nurses have defined the death as function interruption physically while the
patients and patient relatives have defined the good death as living without suffering.
While the point average between the good death scale and the death attitude profile
scale of the patients who participated in the study is higher than the patient relatives
and nurses; patients and patient relatives have better thoughts about the good death.
In the study, it has been found that good death scale point average of the married
nurses are higher than the single ones (p<0.05). A statistically significant relation has been found between the ages, genders, marital status of patients and the fear of death,
death avoidance, acceptable approach and the total scores of DAP-R scale (p<0.05).
The clinical sub-dimension scale average of the patients and patient relatives who
want to die in the hospital has been found higher than the clinical sub-dimension
scale average of the patients who want to die at home.
As a result of our study, patients‟ views about good death were found to be more
positive, fear of death and avoidance behaviors were lower and meaningful. Nurse
have more fear of death and avoidance of death. Therefore, comprehensive care
should be given to the end-of-life care of nurses
Tramplen ve kule atlayıcılarının kulak fonksiyonlarının değerlendirilmesi
Amaç: Tramplen ve kule atlayıcılarının kulak fonksiyonları değerlendirmeye
alarak orta kulak fonksiyonlarının, orta kulak rezonans frekansını ve vestibüler
uyarılmış miyojenik potansiyel (VEMP) testi ile denge fonksiyonlarının
değerlendirmektir.
Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, tramplen ve kule atlama sporu yapan 07-15
yaş aralığındaki34 çocuktan (17 kız, 17 erkek) oluĢan sporcu grubu ile bu sporla
ilgisi olmayan yaş ve cinsiyet eşleştirmeli 34 çocuktan oluşan kontrol grubundan
oluşmaktadır. Katılımcıların ailelerinden onay formu alınmış ve katılımcılara
uygulanan testler ile ilgili bilgi verilmiştir. Atlayıcıların odyometrik
değerlendirmelerinde 1000 Hz, 2000 Hz, 3000Hz, 4000Hz, 6000Hz, 8000Hz
frekanslarındaki saf ses hava yolu işitme eşikleri, 1000Hz, 2000Hz, 4000Hz saf ses
kemik yolu işitme eşikleri, timpanogram değerleri, multifrekans timpanometride
rezonans frekans değerleri ile refleks eşikleri değerlendirilmiştir. Ayrıca hastalarda
denge testi olarak VEMP testi uygulanmış olup cVEMP ve oVEMP amplitüd
değerleri de kaydedilmiştir.
Bulgular: Çalışmada elde edilen bulguların ortalama değerlerine göre kadın
atlayıcılarda cVEMP amplitüdün sol eşiği istatistik olarak düşük çıkmış (p=0.031);
oVEMP amplitüd sol değerleri tüm sporcularda istatistik olarak anlamlı fark
bulunmuş, yüksek çıkmıştır (p=0.011). Gruplar arasında RF ortalama ve ortanca
değerleri açısından karşılaştırıldıktan sonra anlamlı fark bulunmamıştır. Tramplen ve
kule atlayıcıların denge testlerinde sporcularda ve erkek grubunda OVEMP sol
amplitüdü daha yüksek; kadın atlayıcılarda cVEMP amplitüdün sol düşük değer bulunmuştur. Timpanogram testinde; TTP değeri sağda sporcularda istatistik olarak
düşük çıkmıştır. İşitme, östaki tüpü fonksiyonları, denge fonksiyonlarının
sonuçlarına göre işitme kaybı sonuçları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki
bulunamamıştır.
Sonuç: Bu çalışma ile tramplen ve kule atlayıcılarında ani basınç değişikliği,
kontrol grubuna göre orta kulak fonksiyonlarında ve işitme düzeyleri açısından
istatistiksel olarak bir fark yaratmamaktadır. Ancak tramplen ve kule atlayıcılarında
cVEMP ve oVEMP amplitüd değerlerinde istatistik olarak anlamlı fark bulunmuştur.
Bu sporla ilgilenen ve bu spora başlayacak çocuklarda atlama programına
başlamadan önce denge ve postür eğitimi ve gerekirse simülasyon çalışmalarının
yapılması uygun olacaktır.
Objective: To evaluate the ear functions of spring board and platform divers
by taking into consideration the middle ear functions, middle ear rezonance
frequency and vestibular evoked myogenic potential (VEMP) test and balance
functions.
Material and methods: This study consists of 34 athletes (17 girls, 17 boys)
from 07-15 age group who does spring board and platform diving sports, and 34
children with age and gender matching who were not related to this sport. The
parents of the participants received the approval form and the participants were
informed about the tests applied. In the audiometric evaluations of the divers, pure
sound hearing thresholds at frequencies 1000 Hz, 2000 Hz, 300Hz, 4000 Hz, 6000
Hz, 8000 Hz, 1000Hz, 2000Hz, 4000hz, pure sound bone path hearing thresholds,
timpanograms values, Rezonance frequency values in multifrequency timpanometry
and reflex thresholds were evaluated. In addition, VEMP test was applied and
cVEMP and oVEMP amplitud values of patients were recorded.
Results: In this study, the left threshold of cVEMP amplitudes in female
divers was statistically low (P=0.031), and oVEMP amplitude left values were
statistically significant in all athletes (P=0.011). There was no significant difference
between the groups in terms of mean and median Rezonance frequency values. In
balance tests of spring board and platform divers, the left low value of cVEMP
amplitude was lower for female divers while oVEMP left amplitude value was
higher for men divers. In the tympanogram test; TTP value was lower in athletes on
the right ear. There was no statistically significant correlation between hearing loss and the results of the function of the eustachian tube functions and the results of the
balance functions.
Conclusion: In this study, sudden pressure changes for spring board and
platform divers does not make a statistically significant difference between the
middle ear functions and the hearing levels according to the control group. However,
there was a statistically significant difference in cVEMP and oVEMP amplitude
values for spring board and platform divers. For kids that are interested in this sport
and going to start a diving training program should get an education first then if
necessary, should do some simulation studies
Subakromiyal sıkışma sendromlu hastalarda farklı manuel terapi uygulamalarının ağrı, fonksiyonel durum, eklem hareket açıklığı, kas kuvveti ve yaşam kalitesi üzerine etkilerinin incelenmesi
Çalışmamızın amacı subakromiyal sıkışma sendromlu hastalarda konvansiyonel
fizyoterapinin yanı sıra proprioseptif nöromusküler fasilitasyon (PNF) uygulaması ile
bu uygulamaya ek olarak yapılan myofasiyal gevşetme (MG) tekniğinin ağrı, eklem
hareket açıklığı (EHA), kas kuvveti, yaşam kalitesi ve fonksiyonellik üzerine
etkilerinin incelenmesidir. Çalışmaya katılan 30 hasta, randomize olarak PNF grubu
ve PNF ile birlikte MG grubu olmak üzere ikiye ayrılmıştır. PNF grubuna
konvansiyonel fizyoterapiye ek olarak Tut gevşe tekniği ile PNF uygulaması, ev
egzersiz programı ve hasta eğitimi uygulanırken; PNF ile birlikte MG grubuna tüm
bu tedavilere ek olarak üst trapez kasına myofasiyal gevşetme tekniği uygulanmıştır.
Olguların ağrı şiddetleri VAS ile, EHA Gonyometre ile, kas kuvvetleri el
dinamometresi ile, yeti yitimi düzeyleri omuz ağrı ve dısabilite indeksi ile,
fonksiyonel durumları kol, omuz ve el sorunları kısa anketi ile ve yaşam kaliteleri
Nottingham Sağlık Profili ile değerlendirildi. Hastalar tedaviden önce, uygulamaların
akut etkisini gösterebilmek amacıyla birinci tedavi seansından hemen sonra ve 10
seanslık tedavinin bitiminde değerlendirilmiştir. Çalışmadan elde edilen veriler
analiz edildiğinde; her iki tedavi yöntemi ile hastaların omuz ağrılarında, EHA, kas
kuvveti, yeti yitim düzeyleri ve fonksiyonel durumlarında 10 seanslık tedavi sonunda
iyileşme görüldüğü gözlenmiştir. Myofasiyal gevşetme yönteminin tedaviye
eklenmesi hastaların istirahat ağrısında azalmaya, EHA‟larının ve kas kuvvetlerinin
bazı yönlerinde artış sağladığı bulunmuştur. Tek seanslık tedavi sonunda PNF
tedavisinin aktivite ağrısı yönünden daha fazla iyileşme sağladığı, MG tedavisinin ise
fleksiyon, external ve internal rotasyon eklem hareket açıklığında, fleksiyon ve
abduksiyon kas kuvvetinde daha fazla iyileşme sağladığı sonucuna varılmıştır. 10
seanslık tedavi sonunda PNF tedavisi, yaşam kalitesinde yalnızca ağrı boyutunda iyileşme gösterirken, MG tedavisi ile yaşam kalitesinin ağrı, fiziksel aktivite,
emosyonel durum, uyku ve toplam boyutlarında iyileşme görülmüştür. Bu sonuçlara
göre, subakromiyal sıkışma sendromlu hastalarda uygulanan konvansiyonel tedavi
yöntemlerine ek olarak PNF ve MG tedavi yöntemlerinin kombine olarak
uygulanmasının hastaların şikayetlerini hem akut olarak hem de kümülatif olarak
olumlu yönde etkilediği düşünülmektedir.
The aim of our study is to examine the proprioceptive neuromuscular facilitation
(PNF) and myofascial release (MR) technics‟ effects on pain, range of motion
(ROM), muscle strength, life quality and physical functionality besides conventional
physiotherapy technics on patients with subacromial impingement syndrome. 30
people patricipating in the study randomly divided into two groups as PNF group and
PNF with MR group. While conventional therapy is used in addition to PNF therapy,
home exercise program and patient education with hold-loosening technique; in
addition to all these treatments to the MR group with PNF, myofascial to the upper
trapezium muscle relaxation was applied. Pain severity of the cases evalueted with
VAS, ROM evaluated using goniometer, muscle strength evaluated using hand
dynamometer, disability levels evaluated with shoulder pain and disability index,
functional states evaluated with brief survey of arm, shoulder and hand problems and
their life qualities evaluated with Nottingham Health Profile. Patients evaluated
before the treatment, after the first treatment session for the aim of showing the acute
effects of applications and at the end of the 10 sessions of treatment. When the data
obtained from the study were analyzed; improvement was observed on shoulder pain,
ROM, muscle strength, disability levels and functional states of patients in both
treatment technics. Addition of myofascial release technic to treatment decreases
resting pain of patients and it has been found that addition of myofascial release
technic increases ROM and muscle strength in some aspects. After one session of
treatment, it was concluded that PNF technic provides more improvement in terms of
activity pain, MR technic provides more improvement in flexion, external rotation
and internal rotation range of motion, flexion and abduction muscle strength. After 10 sessions of treatment, PNF treatment showed only improvement in quality of pain
in quality of life, MR treatment showed improvment in pain, physical activity,
emotional state, sleep and total aspects. According to these results, in addition to
conventional treatment methods in patients with subacromial impingement
syndrome, using PNF and MR treatments combined of the treatment of patients both
acute and cumulative effect in positive direction
Kurumsal beslenme ve sağlıklı yaşam danışmanlığının çalışanların iş tatmini ve beslenme durumları üzerine etkisi
Bu çalışma, işyerinde sağlıklı beslenme eğitimleri ve diyet müdahelesinin çalışanların antropometrik ölçümleri, beslenme alışkanlıkları, fiziksel aktivite düzeyleri, kan basıncı düzeyleri ile iş stresi ve iş tatmini üzerine etkisinini incelemek amacı ile yapılmıştır. Çalışma özel bir şirkette çalışan 69 kişi (58 erkek, 11 kadın) üzerinde yapılmıştır. Katılımcıların kişisel özelliklerini belirlemek amacı ile bir anket formu, enerji ve besin ögesi alım ortalamalarını belirlemek için besin tüketim sıklık formu, fiziksel aktivite düzeylerini saptamak için 24 saatlik fiziksel aktivite kayıt formu, diyet kalitesini ölçmek için Sağlıklı Yeme İndeksi-2010 (SYİ-2010), iş doyum durumlarını belirlemek amacı ile Minnesota İş Tatmini Ölçeği, iş stresini ölçmek amacı ile İş Stresi Ölçeği ve beslenme bilgi düzeylerini saptamak amacı ile beslenme bilgisine yönelik soruların olduğu bir form çalışma başlangıcında ve 8 hafta sonunda uygulanmıştır. Çalışma başlangıcında ve 8 hafta sonunda Biyoelektrik İmpedans Analizi (BIA) ile vücut kompozisyonu ölçülmüştür. Kan basıncı ölçümleri çalışma başlangıcında ve 8 hafta sonunda koldan ölçülmüştür. Katılımcıların hepsine iş yerinde sağlıklı beslenme, etiket okuma alışkanlığı, ve fiziksel aktivitenin önemi konularında grup eğitimleri verilmiştir. Çalışma başlangıcında BKİ ≥ 25kg/m² olan ve bir beslenme programı ile ağırlık kaybetmek isteyen çalışanlara, bireysel bir beslenme programı düzenlenmiş ve 8 hafta boyunca tüketmeleri sağlanmıştır. Sadece beslenme eğitimi alan çalışanlar grup 1, beslenme eğitimi ile beraber bireysel bir beslenme programı uygulayan çalışanlar grup 2 olarak nitelendirilmiştir. Çalışanların yaş ortalamaları 34.8±6.42 yıldır. Çalışanların günlük çalışma süresi ortalaması 9.4±1.50 saat’tir. Grup 1’de yer alan hem kadın, hem de erkeklerin çalışma başlangıcı ve 8 hafta sonundaki antropometrik ölçüm ortalamaları, vücut kompozisyonuna ait ölçümlerin ortalamaları ve sistolik-diyastolik kan basıncı ortalamaları arasında istatistiksel olarak önemli bir fark bulunmamıştır (p>0.05). Grup 2’deki kadınların çalışma başlangıcı ve 8 hafta sonrasındaki vücut ağırlığı, BKI, bel çevresi ölçümleri sırası ile: 69.7±11.9 kg ve 65.1±11.6 kg, 26.2±3.4 kg/m² ve 24.5±3.5 kg/m², 80.3±10 cm ve 75.6±10.1 cm’dir ve ölçümlerdeki azalmalar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur.(p0.05). 8 hafta sonunda Grup 2’deki kadınların ve erkeklerin günlük enerji, yağ, doymuş yağ, karbonhidrat, glikoz, sakkaroz tüketim ortalamalarındaki düşüş istatistiksel olarak önemli bulunmuştur (p<0.05). Sonuç olarak, grup beslenme eğitimi ile beraber bireysel diyet programlarının uygulanması çalışanların ağırlık, BKI, bel çevresi, yağ kütlesi ve yağ yüzdesinde daha fazla azalma, beslenme bilgi düzeyi ve sağlıklı yeme indeksi puanlarında daha fazla artış sağlamıştır.
The aim of this study was to investigate the effects of workplace healthy nutrition trainings and diet intervention on employees’ anthropometric measurements, nutrition habits, physical activity levels, blood pressure levels, job stress and job satisfaction. The study was conducted on 69 people (58 males, 11 females) working in a private company. A questionnaire to determine the personal characteristics of the participants, Food Frequency Questionnaire(FFQ) to determine energy and nutrient intake averages, 24-hour physical activity record form to determine physical activity levels, Healthy Eating Index-2010 (HEI-2010), Minnesota Satisfaction Questionnaire was used to determine job satisfaction, Job Stress Scale was used to measure job stress, and a form with questions about nutritional knowledge was applied at the beginning of the study and at the end of 8 weeks. Bioelectrical Impedance Analysis (BIA) was used to measure body composition at the beginning and at the end of 8 weeks. Blood pressure measurements were measured from the arm at the beginning of the study and at the end of 8 weeks. All participants were given training in groups on healthy eating at the workplace, label reading habit, and the importance of physical activity. For the employees who have BMI ≥ 25kg / m² at the beginning of the study and who want to lose weight with a nutrition program, an individual nutrition program was prepared and they were allowed to consume for 8 weeks. Only those who received nutritional education were defined as group 1 and those who implemented an individual nutrition program together with nutrition education were defined as group 2. The average age of the employees was 34.8 ± 6.42 years. The average daily working time of the employees is 9.4 ± 1.50 hours. There was no statistically significant difference between the mean values of anthropometric measurements, mean values of body composition and systolic-diastolic blood pressure at the beginning of the study and at the end of 8 weeks in both men and women in Group 1 (p>0.05). The BMI, body weight, waist circumference measurements of women in Group 2 at the beginning of the study and after 8 weeks were as follows: 69.7 ± 11.9 kg and 65.1 ± 11.6 kg, 26.2 ± 3.4 kg / m² and 24.5 ± 3.5 kg / m², 80.3 ± 10 cm and 75.6 ± 10.1 cm and the reductions in measurements were statistically significant (p 0.05). At the end of 8 weeks the decrease of daily energy, fat, saturated fat, carbohydrate, glucose, sucrose consumption averages of women and men in Group 2 were statistically significant (p <0.05). As a result, the application of individual diet programs together with group nutrition training resulted in a greater decrease in weight, BMI, waist circumference, fat mass, fat percentage, and increased nutritional knowledge level and healthy eating index scores of employees
Konya'da yaşayan 20-65 yaş arasındaki kadınların geleneksel yaşam tarzları beslenme alışkanlıklarının serum d vitamini düzeylerine etkisi
Bu çalışmada, Konya bölgesinde yaşayan ve yaşları 20-65 yıl arası kadınların
beslenme alışkanlıkları, yaşam tarzları, antropometrik ölçümleri ve bazı
biyokimyasal bulguları ile serum D vitamini düzeyleri arasında ilişkinin belirlenmesi
amaçlanmıştır. Çalışmaya, Konya Başkent Araştırma ve Uygulama Hastanesi
Endokrin ve Dahiliye polikliniklerine Eylül 2014 ve Kasım 2014 tarihleri arasında
başvuran 20-65 yaş arası gebe olmayan 75 kadın dâhil edilmiştir. Kronik böbrek
hastalığı, kronik karaciğer hastalığı, kanser, troid fonksiyon bozukluğu olan, safra
kesesi taşı bulunan veya safra kesesi alınmış, D vitamini ek tedavisi alan veya
herhengi bir multivitamin desteği alanlar çalışmaya dahil edilmemiştir. Bireylerin
sosyodemografik özellikleri, fiziksel aktivite durumları ve beslenme alışkanlıkları
anket formu ile sorgulanmıştır. Bireylerin beslenme durumları besin tüketim sıklığı
formu ile belirlenmiştir. Bireylerin antropometrik ölçümleri (boy uzunluğu, vücut
ağırlığı, bel çevresi, kalça çevresi, üst orta kol çevresi ) alınmış, vücut bileşimi
ölçülmüş, bazı biyokimyasal parametreleri (açlık kan glikozu, toplam kolesterol,
HDL-kolesterol, LDL-kolesterol, trigliserit, alanin aminotransferanz (ALT), aspartat
aminotransferaz (AST), troid uyarıcı hormon (TSH), kalsiyum, fosfor, B12 vitamini,
ferritin, paratiroid hormon (PTH), D vitamini) analiz edilmiştir. Çalışmaya katılan
kadınların yaş ortalaması 38.00±10.26 yıldır ve beden kütle indeks (BKİ) ortalaması
29.34±4.68 kg/m2’dir. Beden kütle indeksi gruplamasına göre bireylerin % 10.7’sinin
normal (BKİ=18.5-24.9 kg/m2), %50.7’sinin hafif şişman (BKİ=24.9-29.9kg/m2) ve
%38.6’sının şişman (BKİ≥30kg/m2) olduğu belirlenmiştir. Kadınların serum D
vitamini düzeyi ortalaması 14.02±7.61 ng/mL’dir. Kadınların %62’sinin serum D
vitamini düzeyinin eksik (≤20ng/mL), %36.7’sinin ise D vitamini düzeyinin yetersiz
(20-30ng/mL) olduğu saptanmıştır. Serum D vitamini düzeyi eksik olan
katılımcıların BKİ ölçümlerinin yüksek olduğu saptanmıştır (p<0.05). Kapalı giyinen kadınlarda D vitamini eksikliği görülme sıklığının (%46.8’inin) normal giyinen
kadınlara göre daha fazla (%33.8’i) olduğu bulunmuştur (p<0.05). Kadınların
biyokimyasal parametreleri ve serum D vitamini düzeyleri arasındaki ilişkiye
bakıldığında, serum paratroid hormon düzeyleri ile serum D vitamini düzeyleri
arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır (p<0.05). Kadınların medeni durum, eğitim
durumları gibi bazı sosyodemografik özellikleri ile güneşten yararlanma süreleri ve
beslenme alışkanlıkları ile serum D vitamini düzeyi arasında anlamlı bir ilişki
belirlenmemişken (p>0.05), yaş, giyim tarzı ve ten rengi ile serum D vitamini
düzeyleri arasında istatistiksel açıdan önemli ilişki saptanmıştır (p<0.05). Sonuç
olarak, kadınlarda serum D vitamini düzeyi ile yaşam tarzı arasında önemli ilişkiler
bulunmakta, D vitaminin yetersizliğinin önlenmesinde bu durumlar göz önünde
bulundurulmalıdır.
This study aimed to determine the relationship between nutritional habits, lifestyles,
anthropometric measurements, and some biochemical findings and serum vitamin D
levels of women aged between 20 to 65 living in Konya region. A total of 75 nonpregnant
women aged between 20-65 years, who applied to the endocrine and
internal medicine outpatient clinics of Konya Başkent Research and Application
Hospital between September 2014 and November 2014, were included in the study.
Patients with chronic kidney disease, chronic liver disease, cancer, thyroid
dysfunction, gallbladder stone, whose gallbladder is removed, who received
additional vitamin D supplementation or any other multivitamin support were
excluded. Sociodemographic characteristics, physical activity status and dietary
habits of the individuals were determined with a questionnaire. Nutritional status of
individuals was determined by a food frequency questionnaire. Anthropometric
measurements were taken, and some biochemical parameters were analyzed. The
mean age of the participants was 38 ± 10.26 years. According to body mass index
(BMI) classification, 10.7% of individuals were "normal" (BMI=18.5-24.9 kg / m2),
50.7% were "overweight" (BMI= 24.9-29,9kg / m2) and 38.6% were "obese"
(BMI≥30kg / m2). The mean value of serum vitamin D was 14.02 ± 7.61 ng/mL.
Serum vitamin D levels were defined as "deficient" (≤20ng/mL) in 62 % of the
participants, "insufficient" (20-30ng/mL) in 36.7% and ̋sufficient̏ (≥30ng/mL) in
1.3% of the participants. It was determined that BMI measurements of the
participants who had either "deficient" or "insufficient" serum vitamin D were higher
than normal (p<0.05). The results also revealed that the degree of deficiency in
vitamin D was proportional to the increase in BMI. In terms of dressing style, 46.8%
of women in closed clothing had a subnormal level of vitamin D whereas the
percentage was 33.8% in normal dressing women, and the difference between those two groups was statistically significant (p<0.05).The serum vitamin D levels of the
individuals with darker skin types were found to be lower than those of the lighter
skinned individuals. In terms of biochemical parameters, a statistically significant
relationship was found between parathyroid hormone values and amount of serum
vitamin D. As a result, it was found that, while there was no significant correlation
between sociodemographic factors, sun exposure duration, dietary habits, and serum
vitamin D levels, the relationship between the participants' age, clothing style, skin
color, and serum vitamin D levels were statistically significant
Düzenli fiziksel aktivite yapan bireylerde öğün sıklığının ve aşırı besin isteğinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, egzersiz yapan bireylerde beslenme alışkanlıklarının ve aşırı
besin isteği ölçeği (ABİS) ile fiziksel aktivitenin iştah üzerindeki etkilerini
belirlemek olup ayrıca bu ilişkinin egzersiz yapan ve egzersize yeni başlayan bireyler
arasında benzerlik ve farklarını ortaya koymaktır. Çalışmaya Sports International
Altınoran Spor Merkezine Mayıs 2018 - Kasım 2018 tarihleri arasında gelen, 18–64
yaş arasında olan yeni başlayan 60 birey ve düzenli egzersiz yapan 60 birey olmak
üzere toplamda 120 yetişkin birey dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan bireylerin
demografik özellikleri, fiziksel aktivite ve beslenme alışkanlıklarına dair bilgiler yüz
yüze uygulanan anket formuna kaydedilmiştir. Bireylerin antropometrik ölçümleri ile
vücut analizleri yapılmış, ABİS uygulanmış ve 3 günlük besin tüketim kayıtları ile
öğün sıklığı değerlendirilmiştir. Egzersize yeni başlayan bireylerin %50’sinin 2 ana
öğün, %50’sinin 3 ana tükettiği bulunmuş, egzersiz yapan bireylerin ise
çoğunluğunun (%86.7) 3 ana öğün tükettiği gözlenmiştir. Çalışmaya katılan
bireylerin ara öğün tüketim durumları değerlendirildiğinde; egzersiz yapanların
%1.7’si ara öğün tüketmezken, egzersize yeni başlayan bireylerin %63.3’ünün hiç
ara öğün tüketmediği bulunmuştur. Egzersize yeni başlayan bireylerin genellikle
(%67.4) 1 ara öğün tükettikleri, egzersiz yapan bireylerin ise genellikle (%52.5) 2 ara
öğün tükettikleri bulunmuştur. Bireylerin beslenme durumlarını tanımlamaları
istendiğinde egzersize yeni başlayan bireyler çoğunlukla orta (%50) ve kötü (%45)
olarak cevaplarken, egzersiz yapan bireyler çoğunlukla iyi (%65) olarak cevap
vermiştir. Egzersiz yapan bireylerde egzersize başlamadan önce ve sonraki
durumlarına göre iştah, duygu durumu, beden memnuniyeti ve sağlık durumu
değerlendirildiğinde, egzersiz yapmaya başladıktan sonra egzersiz öncesine göre
kadın ve erkek bireyler için her iki grup açısından da iştah durumu puanları önemli
miktarda azalma gösterirken, duygu durumu, beden memnuniyeti ve sağlık durumları
puanları anlamlı olarak artmıştır (p<0.05). Bireylerin cinsiyete ve egzersiz yapma durumuna göre iştah, duygu durumu, beden memnuniyeti ve sağlık durumu
değerlendirilmiştir. Egzersiz yapan kadınlarla erkeklerin egzersize yeni başlayan
kadınlar ve erkeklere göre iştahları anlamlı olarak daha az, duygu durumu, beden
memnuniyeti ve sağlık durumları değerlendirmelerinin ise anlamlı olarak daha fazla
olarak bulunmuştur(p<0.05). Egzersize yeni başlayan bireylerin düzenli egzersiz
yapan bireylere göre daha fazla aşırı besin isteğine sahip oldukları saptanmıştır
(p<0.05). Sonuç olarak, düzenli egzersizin iştah ve besin isteği üzerinde olumlu
etkisinin olduğu ve egzersiz yapan bireylerin daha iyi beslenme alışkanlıklarına sahip
olduğu gözlemlenmiştir.
The purpose of this study was to determine the effects of nutritional habits, Extreme
Nutrition Requirement Scale (ENRS) and physical activity on appetite in individuals
exercising and to reveal similarities and differences between individuals who do
exercise regularly and individuals who have just started to do exercise. A total of 120
adult individuals between ages 18-64, including 60 individuals do exercise regularly
and 60 individuals who have just started to do exercise, were included in the study at
Sports International Altınoran Sports Center between May 2018 - November 2018.
Demographic characteristics, physical activity and eating habits of the participants
were recorded in the face to face questionnaire. Anthropometric measurements of the
individuals were made by body analysis, ENRS scale was applied and 3-day food
consumption records were evaluated. Meal frequency of the participants was
evaluated. It was found that 50% of the individuals who have just started to do
exercise consumed 2 main meals and 50% of them consumed 3 main meals, and the
majority (86.7%) of the individuals do exercise regularly consumed 3 main meals.
When the consumption of snacks of the individuals participating in the study was
evaluated; while 1.7% of individuals do exercise regularly did not consume snacks, it
was found that 63.3% of individuals who have just started to do exercise did not
consume any snacks. It was found that the number of snacks consumed was
generally 1 snacks (%67.4) consumed by the individuals who have just started to do
exercise, while the individuals exercise regularly were generally consuming 2 snacks
(52.5%). When individuals were asked to define their nutritional status, the
individuals who started the exercise mostly answered as moderate (%50) and bad
(%45), while the individuals exercising responded mostly as good (%65). When the
appetite, emotional status and body satisfaction scores of the people who do exercise
regularly are evaluated according to their scores before and after doing exercise, it is
seen that for both men and women individuals, their appetite status scores Show a significant decrease after staring the exercise whereas their emotional status, body
satisfaction and health status scores increased meaningfully compared to before
starting the exercise (p<0.05). The appetite, emotional status, body satisfaction and
health status of inviduals were evaulated according to their gender and frequency of
doing exercise. Women and men who do regularly were found to have significantly
lower appetite and significantly higher emotional status, body satisfaction and health
status assessments than women and men who have just started to do exercise
(p<0.05). It was found that who have just started to do exercise compared to who do
exercise regularly have a greater amount of extreme nutrition requirement. As a
result, it is observed that regular exercise has a positive effect on appetite and food
desire and individuals who do exercise regularly have better eating habits
W.A. Mozart'ın saraydan kız kaçırma operası'nda işlenen oryantalizm olgusu
18. yüzyılda ortaya çıkan oryantalizm olgusu pek çok alanda işlenmiş, kendisini
göstermiş, göz ardı edilemeyecek bir şekilde; coğrafi keşiflerin ardından Reform
Hareketleri ve Rönesans’la birlikte yükselen Avrupa medeniyetlerini kültürel anlamda
etkilemiştir. Batı’nın Doğu’ya bakışı, kültürel, beşerî, toplumsal farklar göz önüne
alınırken, bir bakış açısı olarak dikkat çekmektedir.
Başarısızlıkla sonuçlanan II. Viyana Kuşatması’nın ardından, politik açıdan
Avrupa’nın Osmanlı İmparatorluğu’na karşı bakışı değişmiştir. Bu durum üzerine çeşitli
sanat eserleri ortaya konmuştur. Saraydan Kız Kaçırma Operası incelendiğinde, bu
olgunun pek çok öğe ile birlikte ortaya çıktığı, çeşitli oryantalist elementler bulundurduğu
anlaşılmaktadır.
Bu çalışmada, oryantalizm olgusu ve Saraydan Kız Kaçırma Operası’nda Mozart’ın
müziğine nasıl yansıdığı ele alınmıştır. Bununla birlikte dönemin Viyana’sı ve II. Viyana
Kuşatması’nın Avrupa’da nasıl bir etki yarattığına değinilmektedir. Osmanlı
İmparatorluğu’nun duraklama dönemine girmesi ve toprak kaybetmeye başlaması Batı’nın
gözünde onun otoritesini sarsmıştır. Oryantalizm olgusu bu antlaşmalardan ve Batı’nın
siyasi üstünlük kurmaya başlamasından da beslenmiştir. Diğer yandan bu durumla birlikte
o sırada Türk modası ve doğunun egzotikliği de sanatsal anlamda yine Batı’yı etkilemiştir.
Mozart’ın Saraydan Kız Kaçırma Operası da bunun önde gelen örneklerindendir.
The phenomenon of orientalism, which emerged in the 18th century, has been
studied in many fields, manifested itself in a way that cannot be ignored; It has culturally
influenced the European civilizations that emerged after the geographical discoveries with
the Reform Movements and the Renaissance. The West's view of the East is noteworthy as
cultural, human and social differences.
After the failiure of Second Siege of Vienna, Europe's attitude towards the
Ottoman Empire changed. Various works of art have been put forward on this situation.
When the Opera for Abduction from the Palace is examined, it is understood that this
phenomenon emerged with many elements and contains various orientalist elements.
In this study, the phenomenon of orientalism and how it was reflected in Mozart's
music at the opera of Die Entführung aus dem Serail was discussed. However, that period
of Vienna and the effect of Second Siege of Vienna in Europe is mentioned. When the
Ottoman Empire entered a period of stagnation and began to lose land, it shook its
authority in the eyes of the West. The phenomenon of orientalism has been nourished by
these treaties and the Western establishment of political superiority. On the other hand,
Turkish fashion and the exoticism of the east also influenced the West in an artistic sense.
Mozart's opera of Die Entführung aus dem Serail is one of the leading examples about this
topic
Menşe ülke ve üretim ülkesi farkının tüketicilerin satın alma eğilimleri üzerindeki etkisi
Günümüzde küreselleşmenin de etkisiyle birlikte tüketiciler dünyanın her yerinde üretilmiş
olan ürünlere rahatlıkla erişebilmektedirler. Firmalarda rekabetçi üstünlüklerini sürdürebilmek
ve maliyetlerini en aza indirgemek amacıyla dünyanın pek çok yerinde üretim faaliyetlerini
gerçekleştirmektedirler. Ancak, tüketicilerin bir ürünü satın alma tutum ve tercihlerini
etkileyen pek çok faktör bulunmaktadır. Bir ürünün menşe ülke bilgisi ve ürünün nerede
üretildiği bilgisi de tüketicilerin satın alma tutumlarını etkileyen bu faktörler arasında yer
almaktadır.
Bu çalışmada da menşe ülke etkisinin tüketicilerin satın alma tercihlerine olan etkisi
araştırılmıştır. 100 adet Başkent Üniversitesi öğrencisine otomobil satın alırken kendi menşe
ülkesinde üretilen bir otomobilimi yoksa farklı bir üretim ülkesinde üretilen aynı otomobilimi
tercih edeceklerine yönelik anlamsal farklılaştırma ölçeği uygulanmış ve sonuç olarak
katılımcılar yüksek oranda kendi menşe ülkesinde üretilen otomobilleri tercih edeceklerini
belirtmişlerdir. Araştırma kısmının ikinci bölümün de ise nitel bir çalışma uygulanarak
katılımcıların bu tercihlerinin sebepleri birincil veri toplama teknikleri arasında yer alan cümle
tamamlama tekniği ile tespit edilmeye çalışılmıştır.
Araştırmada uygulanan nicel ve nitel çalışmalar sonucunda araştırmaya konu olan menşe ülke
imajı etkisinin tüketicilerin satın alma tutum ve tercihlerini olumlu ve anlamlı yönde etkilediği
gözlemlenmiştir.
In today’s world, with the effect of the globalization, consumers can easily access to products
which are produced all around the world. For this reason, firms also carry out their production
facilities at various places of the world, to maintain their competitive advantages and minimize
their costs. However, there are various factors which affect consumers' attitudes and
preferences on buying a product. One product's information of the country of origin and the
information of where the product was produced are two specific factors which affect
consumers' attitudes on purchasing among (above mentioned) factors.
On this study, the country of origin effect's impact on consumers' purchasing preferences has
been investigated. 100 students from Başkent University have been applied a semantic
differentiation scale on whether they are going to buy the car which was produced in country
of origin or the same car which was produced in another production country when they are
going to buy a car and the result is that participants stated at high rates that they are going to
prefer the car that is produced at the country of origin. At the second part of the research
section, a qualitative study about determining the reasons for these preferences of the
participants via using the sentence completion technique that is among the primary data
collection techniques, has been implemented.
As a result, with quantitative and qualitative studies that are implemented on the research, the
subject of the research which is the effect of the image of the country of origin, is positively
and meaningfully influential on consumers' purchasing attitudes and preferences, has been
observed