1983 research outputs found
Sort by
Yetişkin bireylerde obezite önyargısı ile yaşam kalitesi ve beslenme durumları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu çalışma, yetişkin bireylerde obezite önyargısı oranının ne ölçüde olduğu ve kişilerin yaşam kalitesi ve beslenme durumlarının önyargıları ile olan ilişkisini değerlendirmek amacıyla planlanıp yürütülmüştür. Araştırma, Ankara Çankaya İlçesi mahallerinde oturan 19-64 yaş aralığında olan yetişkin bireylerden gelişigüzel seçilen ve çalışmayı kabul eden 64’ü erkek (%32.5), 135’i kadın (%67.5) kadın 199 gönüllü bireyler üzerinde gerçekleştirilmiştir. Veriler; bireylerin özelliklerine ilişkin bir genel anket, obezite önyargı ölçeği, yaşam kalitesi ölçeği, 24 saatilik besin tüketimi anketi ve fiziksel aktivite saptama anketi uygulanarak toplanmıştır. Araştırmaya katılan bireylere uygulanan obezite GAMS-27 önyargı ölçeği (OÖÖ) sonuçlarına göre; önyargılı, önyargıya eğilimli ve önyargısız olma oranları sırasıyla %50.8, %44.7 ve %4.5’tir. OÖÖ düzeyi açısından, erkekler ve kadınlar ile yaş ve eğitim durumu arasında önemli bir farklılık bulunamamıştır. Veriler, bireylerin obezite hakkındaki tutum sonuçları ile karşılaştırıldığında, kendilerini önyargılı olarak tanımlayanların ve obez olmanın bir insanın yaşayabileceği en kötü şey olduğunu belirtenlerin, OÖÖ değerlendirilmesi sonuçlarına göre anlamlı olarak (p<0.05) daha önyargılı oldukları belirlenmiştir. Bireylere uygulanan yaşam kalitesi ölçeğinden alınan sonuçlara göre, genel ortalama puan 3.61±0.52’dir. Toplam 8 adet olan yaşam kalitesi değişkenlerinde, en yüksek ortalama 3.91±0.78 ile insanlarla ilişkilerinden hoşnut olma, en düşük ortalama 3.27±0.79 ile yaşam kalitesi değişkenidir. Sekiz değişkene göre yapılan değerlendirmede erkeklerin günlük enerjiye sahip olma ve günlük aktivitelerini sürdürme becerileri puanlarında kadınlardan, kadınların da ihtiyaçlarını karşılayacak paraya sahip olma puanları erkeklerden anlamlı olarak daha yüksektir. Yaşam kalitesi ile eğitim durumu arasında bir farklılık bulunmamaktadır. Yaşam kalitesi ile yaş ilişkisi değerlendirildiğinde, yaşları 41 ve üzerinde olanlarda yaşam kalitesi anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Yaşam kalitesi puanları; düzenli fiziksel aktivite yapanlarda, ağırlıklarını normal olarak tanımlayanlarda, kendilerini şişman buldukları bir dönem ve aile ve/veya yakın çevrelerinde şişman bulunmayanlarda anlamlı olarak daha yüksektir. Tüm bireylerin besin tüketimine göre; enerji, protein, yağ, karbonhidrat değerleri alınması gereken değerlerin altındadır. Vitamin ve mineral alımları açısından kadınlar ve erkekler arasında çinko dışında önemli bir farklılık bulunmamıştır. Diyetle alınması gereken demir gereksinimi kadınlarda daha yüksek olduğundan tüketilen değerlerde erkekler günlük gereksinimlerinin %84.5’ini karşılarken, kadınlar %47.3’ünü karşılamaktadır. Günülük alınması önerilen değerlere göre (TÜBER-2015) karşılama yüzdesi açısından en düşük değer (%21) folik asittir. Araştırmadan elde edilen verilerle, obezite önyargısı ile yaşam kalitesi ve beslenme durumu arasındaki ilişki değerlendirilmiş arada önemli bir ilişki bulunamamıştır. Ancak, obezite önyargısının yükseldiği günümüz dünyasında, daha geniş kapsamlı olarak gerçekleştirilecek bu tür araştırmalar, obezite sorunu olan kişilerin tedavisi ve eğitimleri için geliştirilecek programlara kuşkusuz önemli katkılar sağlayacaktır.
This study was planned to evaluate the rate of obesity prejudice and the relationship between the people's quality of life and nutritional status. The study is conducted on a total of 199 randomly selected adults, 64 males (32.5%) and 135 females (67.5%). The study is carried out in Ankara Çankaya district who accepted to join the study within the age of 19-64. Data were collected by a questionnaire determining the characteristics of the individuals, obesity prejudice scale, life quality scale, 24 hour food consumption and physical activity determining questionnaires. According to the results of the obesity prejudice scale (OPS) applied to the participants, 50.8% measured as prejudiced and 44.7% were prone to prejudice. Proportion of the participants who were evaluated as not prejudiced were only 4.5%. There was no significant difference in OPS level between males and females, and no significant difference was found between OPS and age, and educational status. However, when the data were compared with the attitude of the individuals about obesity, it was found that there were statistically important relation between the person defining themselves as prejudiced and that being obese is the worst thing a person can experience (p<0.05). According to the results obtained from the quality of life scale, the overall average score is 3.61±0.52 Among the 8 variables of the scale the lowest result is 3.27±0.79. from variable asking the participants quality of life and the highest is 3.91±0.78 asking the participants’ satisfaction with their relation with people. While there is no difference between men and women for these two variables, there is a significant difference between variables asking the participants having necessary energy or not, being satisfied with the ability of maintaining the activities of life and having enough money to meet their needs. Men are more satisfied with their daily energy, and with the ability to maintain the life activities than women, on the other hand women are more feeling comfort with the amount of money to meet their needs than man. There is no significant difference between quality of life and gender and education level, however the life quality was significantly higher in those over 41 years old (p<0.05). Life quality is also found to be significantly higher among the participants doing regular physical activity and those describing themselves as normal in terms of weight, and those not having any period in which they find themselves obese and those not having any obese individuals among their family or friends. According to the food consumption records of the participants; energy, macronutrients, vitamin and mineral values are lower than the recommended dietary amounts for both men and women. As recommended daily iron amount is higher in women than men, the amount meets 84.5% of men’s daily needs while women meet only 47.3%. The lowest value (21%) is noted in folic acid. The results of the study showed that there was no significant relationship between obesity prejudice and the participants life quality and nutritional status. However, in today's world where obesity prejudice is rising, researches to be realized more broadly will undoubtedly add important contribution to the programs to be developed for the treatment and training of the people with obesity problems
National advisory services for multidrug-resistant tuberculosis (MDRTB) in Europe: an ERS-TBnet survey
European Respiratory So
Gender recognition and age estimation based on human gait
In this study, the feasibility of Convolutional Neural Networks (CNN) for gait based gender recognition and age estimation problems were investigated. For this purpose, different networks were evaluated and a basis was selected. Further adjustments were made on the basis network by experimenting on architectural options and hyperparameters. Two distinct yet similar architectures were proposed for each problem. The experiments were conducted by using gait silhouette average which is a feature descriptor as input. The overall accuracy was computed to be 97.45% using the proposed CNN architecture for gender recognition and 5.74 years mean absolute error for age estimation. Using CNN with gait silhouette average as an input is an understudied subject in the literature for these problem domains. While there is one study that uses this approach for gait based gender recognition, there are no studies evaluating CNN for gait based age estimation. The results show successful performance comparable to existing studies. Besides, the experimental results provide insight on how network structure and hyperparameters affect performance. Considering this, obtained outcome allows to gain insight about the problem domain of using gait feature descriptor for gender recognition and age estimation, and provides guidance about deciding on a CNN network in these problem domains.
Bu çalışmada, Evrişimsel Sinir Ağları’nın (ESA) yürüyüş biçimi tabanlı cinsiyet ve yaş tespiti alanlarında uygulanabilirliği incelenmiştir. Bu amaçla farklı ağlar değerlendirilmiş olup, kaynak bir ağ seçilmiştir. Baz alınan bu ağ üzerinde farklı mimari seçenekler ve üst değişkenler ile ilgili deneyler yapılarak değişiklikler yapılmıştır. Her bir problem için benzer yapılı ancak farklı iki mimari önerilmiştir. Deneyler yürüyüş biçimi silueti ortalamasını girdi olarak alıp gerçekleştirilmiştir. Cinsiyet tespitinde sonuç olarak %97.45 doğruluk elde edilmiş olup, yaş tespitinde 5.74 yıl ortalama mutlak hata sonucu alınmıştır. Bir özellik tanımlayıcı olan yürüyüş biçimi silueti ortalamasını girdi alarak ESA kullanımı literatürde az çalışılmış bir konudur. Bu yaklaşımı yürüyüş biçimi tabanlı cinsiyet tespiti alanında kullanan tek bir çalışma bulunmakla birlikte, yürüyüş biçimi tabanlı yaş tespiti problemini çözen bir yaklaşıma literatürde rastlanmamıştır. Sonuçlar literatürde var olan çalışmalarla karşılaştırıldığında önerilen mimarilerin başarılı bir performans sergilediği görülmektedir. Ayrıca, deneyler sırasında alınan sonuçlar mimari yapı ile üst parametrelerin performansı nasıl etkilediğine dair anlayış sağlamaktadır. Bütün bunlar göz önünde bulundurulduğunda, alınan sonuçlar yürüyüş özellik tanımlayıcısının bu problem alanlarında kullanımı hakkında anlayış sağlamakla birlikte, ESA’nın bu problem alanlarında kullanımı için yol göstermektedir
Model tabanlı geliştirme teknolojisinin hava aracı yazılımlarında kullanımı ve sertifikasyonu
Teknolojik gelişmelerin hızla ilerlemesi pek çok sektörde olduğu gibi havacılık sektöründe de ihtiyaç duyulan ürün ve hizmetler ile ilgili alternatiflerin artmasına imkân vermiştir. Bu durum üreticiler arasında sıkı bir rekabet ortamının oluşmasına neden olmuştur. Artan rekabet koşullarında hava aracı üreticileri, müşteri isteklerine daha kısa zamanda ve daha az maliyetle cevap vermek için yeni teknoloji arayışlarına girmişlerdir. Bu teknolojilerden birisi de, üreticilere sağladığı takvim ve maliyet avantajı nedeni ile son yıllarda havacılık sektöründe oldukça popüler hale gelen Model Tabanlı Geliştirme (MTG) teknolojisidir. MTG teknolojisi, geleneksel yazılım geliştirme yaklaşımına alternatif olarak geliştirilmiş, sistem ve yazılım seviyesindeki faaliyetlerin iç içe geçtiği yeni bir yazılım geliştirme yaklaşımıdır. Bu çalışmada, MTG teknolojisi ile geliştirilen hava aracı yazılımlarının yaşam döngüsü boyunca tamamlanması gereken faaliyetler, üretilmesi gereken veriler, hava aracı sertifikasyon süreci ve uçuş emniyeti kapsamında dikkat edilmesi gereken konular, bu konulara yönelik öneriler ve MTG teknoloji ile ilgili önemli noktaların sorgulanmasında havacılık sektörüne fayda sağlayabilecek soru listeleri sunulmuştur. Uygulama bölümünde ise, MTG teknolojisinde yapılması gereken model kapsama analizi ile yapısal kapsama analizi karşılaştırması yapılmış ve çalışmada anlatılan diğer önemli konulardan örnekler verilmiştir.
The rapid improvements of technological developments have led to increase alternatives and to enable customers to access these alternatives more easily and quickly. This has led to an increase in competition among companies. Increasing competition conditions have led companies to look for alternative technologies to produce products in less time and less cost. One of these technologies is the model based development technology, which is very popular due to the time and cost advantages it provides to companies. Model based development technology is a new development technology used as an alternative approach to the traditional software development approach. Although the use of this technology in the development of non-safety critical software is older, the use of this technology in the development of safety critical software such as aircraft software is relatively new. In this study, the use of this technology in the aviation, the advantages it provides, the effects on the certification and flight safety, the issues that need to be considered in the product development processes, recommendations for these issues and a useful checklist are presented. In addition, information about model coverage analysis that should be done in model based development technology is given and compared with structural coverage analysis on an example
Özel bir kurumda çalışan bireylere verilen beslenme eğitiminin bireylerin sağlıklı beslenmeye ilişkin algı ve tutumlarına etkisi
Bu araştırma, çalışan bireylere verilen beslenme eğitiminin bireylerin antropometrik ölçümleri, besin tüketimleri, sağlıklı yaşam davranışları ve beslenme bilgi düzeylerini ölçerek, bireylerin sağlıklı beslenmeye ilişkin algı ve tutumlarına etkisinin belirlenmesi amacıyla planlanmıştır. Araştırma, Mart 2019-Mayıs 2019 tarihleri arasında özel bir kurumda çalışan ve çalışmaya katılmayı gönüllü olarak kabul eden, yaşları 18-64 arasında 40’ı kadın 41’i erkek toplam 81 çalışan üzerinde yürütülmüştür. Çalışmaya katılan tüm bireylerin ilk görüşmede sosyo-demografik özellikleri, genel sağlık durumları, beslenme alışkanlıkları, diyet ile ilgili tutumları ve fiziksel aktivite durumları hakkındaki değişkenler anket formu ile sorgulanmıştır. Bireylerin beslenme bilgi düzeylerini ölçmek için 20 soruluk beslenme bilgi düzeyi testi uygulanmış, 24 saatlik besin tüketim ve fiziksel aktivite kayıtları değerlendirilmiştir. Sağlıklı yaşam biçimi davranışlarını belirlemek amacı ile Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği II (SYBDÖ II) uygulanmış, antropometrik ölçümleri alınmış ve vücut kompozisyonları belirlenmiştir. Mart 2019’da bireylere toplam 60 dakika beslenme eğitimi verilmiştir. Eğitim konuları, sağlıklı beslenme, besin ögeleri, besin grupları, porsiyonlar, öğün planlama, beslenme ile ilgili hastalıklar, beslenmede sık sorulan sorular ve fiziksel aktivite olarak belirlenmiştir. Eğitimden 1 ay sonra bireylerden tekrar 24 saatlik besin tüketim ve fiziksel aktivite kayıtları alınmış, beslenme bilgi düzeyi testi ve SYBDÖ II ölçeği uygulanmış, antropometrik ölçümleri ve vücut kompozisyonları saptanmıştır. Çalışmaya katılan kadınların yaş ortalaması 36.1±6.54 yıl, erkeklerin yaş ortalaması ise 38.0±7.03 yıldır. Kadınların eğitim öncesinde vücut ağırlığı ortalaması 63.9±9.45 kg, BKI ortalamaları 24.05±4.28 kg/m2, bel çevresi ortalamaları 90.10±7.93, bel/kalça oranı ortalamaları 0.88±0.02 cm, vücut yağ yüzdesi ortalamaları %30.4±7.68 olarak belirlenmiştir. Eğitim sonrasında alınan ölçümler arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p0.05) sadece kadınların eğitim sonrasında tekli doymamış yağ asitlerindeki azalmanın istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulunmuştur (p<0.05). Bireylerin eğitim sonrasında beslenme bilgi puanı ortalaması ve fiziksel aktivite düzeylerinin arttığı saptanmıştır (p<0.05). Bireylerde beslenme bilgi puanı sınıflamalarında eğitim sonrasında düşük ve orta düzeyde azalma yüksek düzeyde ise artış sağlanırken, eğitimin etkisi kadın ve erkekler üzerinde beslenme bilgi puanı açısından anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Bireylerin eğitim öncesinde aldıkları SYBDÖ II toplam puan ortalaması 131.4±17.92 iken, eğitim sonrasında 134.8±16.58 olduğu bulunmuştur. Eğitim öncesi ve eğitim sonrasında su tüketimi ile SYBDÖ II ölçeği arasında pozitif ve anlamlı bir ilişki saptanmıştır (p<0.05). SYBDÖ II ölçek puanı ve beslenme bilgi düzeyi arasında hem eğitim öncesinde hem de eğitim sonrasında pozitif yönde ilişki saptanmış ve istatistiksel açıdan önemli bulunmuştur (p<0.05). Sonuç olarak, beslenme eğitimin amacı bireylerde beslenme bilgi düzeyini arttırmak ve artan bilgi düzeyinin davranışa yansımasını görmektir. Çalışanlara verilen beslenme eğitiminin antropometrik ölçümler, beslenme bilgi düzeyi, fiziksel aktivite ve sağlıklı yaşam biçimi davranışları üzerinde etkili olduğu görülmüştür. İş yerlerinde çalışanlara düzenli aralıklarla sağlıklı beslenme eğitimlerinin verilmesi eğitimin etkili ve kalıcı olmasını sağlayacaktır.
This study was designed to determine the effect of nutrition education given to individuals to measuring anthropometric measurements, food consumption, healthy life behaviours and nutritional knowledge levels on individuals perceptions and attitudes towards healthy nutrition. This study is conducted between March 2019-May 2019 in a private institution, on a total of 81 voluntary participants between 18-64 years old among which 40 are female and 41 are male. In first interview with all voluntary participants, survey form is applied to collect information about socio-demographical properties, general health conditions, eating habits, attitude for diet and physical activity levels. 20 question nutritional knowledge level test is applied to measure nutritional knowledge level of individuals, 24-hour food consumption and physical activity records are assessed. To identify healthy lifestyle behaviour, Healthy Lifestyle Behaviour Scale II (HLBS II) is applied, anthropometric measurements are recorded and body composition is determined. In March 2019, a total of 60 minutes of nutrition training was given to individuals. Training topics are selected as healthy eating, nutritional elements, food groups, portions, meal planning, diseases related with eating, frequently asked questions in eating and physical activity. 1 month after the training, 24-hour food consumption of individuals, physical activity records are assessed, nutritional knowledge level test and HLBS II scale was applied, anthropometric measurements and body composition were taken again. Age average of participant females is 36.1±6.54 years and age average of participant males is 38.0±7.03 years. For female participants, average body weight is 63.9±9.45 kg, average BMI is 24.05±4.28 kg/m2, average waist measurement is 90.10±7.93, average waist/hip ratio is 0.88±0.02 cm, average body fat percentage is %30.4±7.68 before training. There are statistically significant difference between measurements after training (p0.05), there is only statistically significant decrease in single unsaturated fatty acid intake of females (p<0.05). It is determined that nutritional knowledge score and physical activity level of individuals increased after training (p<0.05). In nutritional knowledge score classification, there is decrease in low and medium level and there is increase in high level after education and there is no significant effect of training on nutritional knowledge score of females and males (p<0.05). While total average HLBS II score of individuals before education is 131.4±17.92, score after education is 134.8±16.58. Positive and significant relationship between water consumption before and after education and SYBDÖ II scale is determined (p<0.05). Positive and statistically significant relationship between HLBS II scale score and nutritional knowledge level is found for both before and after education conditions (p<0.05). As a result, purpose of nutritional education is to increase nutritional knowledge level in individuals and to see reflection this increasing knowledge to behaviour. It is seen that nutrition education provided to employees increased anthropometric measurements, nutritional knowledge level, physical activities and healthy lifestyle behaviours. Providing regular healthy nutritional trainings to individuals in workplaces will make these trainings effective and permanent
Ortaokul (5-8. sınıflar) Türkçe dersi öğretim programı ve ders kitaplarında "metin türü farkındalığı"
Çalışmanın amacı, ortaokul (5-8. Sınıflar) Türkçe derslerinde, öğrencilerde geliştirilmesi beklenen ‘metin türü farkındalığı’nın yerini ortaya koymaktır. Bu bağlamda, 2018 yılı Türkçe Dersi Öğretim Programı (TDÖP), ‘metin türü farkındalığı’ açısından incelenmekte ve ‘metin türü farkındalığı’nın ortaokul (5-8. Sınıf) Türkçe dersi ders kitaplarına metin ve etkinlikler/sorular boyutuyla nasıl yansıdığı değerlendirilmektedir. TDÖP’de ‘metin türü farkındalığı’nı esas alan kazanımlar ve Programın sınıflara göre hangi türden metinlere yer verdiği dikkate sunulmaktadır. Türkçe ders kitaplarında yer alan metinlerin türlere göre dağılımı ve ‘metin türü farkındalığını’ esas alan etkinliklerin/soruların, öğrenme alanlarına göre dağılımı ele alınmakta; etkinlikler/sorular ‘metin türü farkındalığı çerçevesinde değerlendirilmektedir. Araştırmanın kapsamını TDÖP ve 2018-2019 eğitim-öğretim yılında okutulan MEB yayını ortaokul (5-8. Sınıf) Türkçe dersi ders kitapları oluşturmaktadır. Nitel araştırma özelliği gösteren çalışmamızda döküman analizi yöntemi kullanılmaktadır. Çalışmanın sonucunda, TDÖP’de metin çeşitliliğine önem verildiği ve kazanımların bu çeşitliliği destekler nitelikte olduğu gözlemlenmiştir. Ortaokul (5-8. Sınıflar) Türkçe dersi ders kitaplarında yer verilen metinlerde de tür çeşitliliğine ve metin türlerinin sınıf seviyelerine uygunluğuna dikkat edilmiştir. ‘Metin türü farkındalığı’nı esas alan etkinliklere/sorulara da ders kitaplarında çokça yer verilmiş ve öğrenme alanlarına göre dağılımı yapılmıştır. ‘Metin türü farkındalığı’nı esas alan etkinliklerin/soruların, öğrenme alanlarına göre dağılımına bakıldığında; yazma ve okuma öğrenme alanlarına daha fazla yer verilirken konuşma ve dinleme/izleme öğrenme alanlarıyla ile ilgili daha az sayıda etkinliğe/soruya yer verildiği görülmüştür. ‘Metin türü farkındalığı’nı esas alan etkinliklerin/soruların, bilgi ve kavrama düzeyinde kalmayıp uygulama ve analiz basamaklarına da çıktığı söylenebilir.
The aim of the study is to reveal the position of ‘text genre awareness" which is expected to be developed in the secondary school (5th-8th grade) Turkish courses. In this context, the Turkish Lesson Curriculum (TLC) for the 2018 is examined in terms of text genre awareness and how it is reflected to the students through activities/questions in Turkish lesson books of secondary school (5th-8th grade). In the TLC, learning outcome based on the text genre awareness and the genre of texts that the Program has given according to the classes are presented. The distribution of texts in Turkish textbooks by genres is discussed and activities/questions are evaluated within the framework of text genre awareness. The study compasses the Turkish textbooks for secondary school (5th-8th grade) which is published by Turkish Ministry of National Education. Document analysis method is used in our study which is a qualitative research. As a result of the study, it has been observed that text diversity is important in the TLC and that the learning outcomes support this diversity. Secondary School (5-8. Classes) textbooks included in Turkish course textbooks have also paid attention to the diversity of species and the appropriateness of class levels of the text genres. The activities/questions based on the text genre awareness were also included in the textbooks and were distributed according to the fields of learning. Considering the distribution of activities/questions based on text genre awareness according to learning areas; While writing and reading learning areas are given more space, it is seen that there are fewer activities/questions related to speaking, listening and watching learning areas. It can be said that the activities/questions based on the text genre awareness are not only at the level of knowledge and understanding but also in the application and analysis steps
Çeşitli hücre hatlarında silimarinin epigenetik etkisinin değerlendirilmesi
Epigenetik değişimler kanser gelişiminde etkilidirler. Waddington 1940'lı yıllarda
epigenetiği DNA'nın baz dizilimini değiştirmeden gen ifadelenmesinin değişmesi
olarak açıklamıştır. DNA metilasyonu, histon modifikasyonları, kromatin yeniden
modelleme ve kodlamayan RNA’lar (mikro-RNA, uzun kodlamayan RNA’lar ve
PIWI proteiniyle ilişkili RNA’lar) temel epigenetik mekanizmalar olarak kabul
edilmektedir.
Kanser hücrelerinde tümör gelişimi ile ilgili yolakları etkilediği için epigenetik
değişiklikler, tümörün oluşumunda ve ilerlemesinde önemli rol oynamaktadır.
Epigenetik etkili ilaçlar hücre döngü kontrolü, apoptozis, hücre sinyalizasyonu,
invazyon, metastaz ve anjiyogenez ile ilgili gen ifadelerinin kontrolünde
kullanılmaktadır. Epigenetik düzensizliklerin geri döndürülebilir olması, DNA
metilasyon ve histon asetilasyon inhibitörlerinin kanser tedavisinde kullanımına
olanak sağlamaktadır ve DNA modifikasyonu ve histon modifikasyonu gibi
epigenetik farklılıkların hedef alınarak kanser tedavisinde etkili bir strateji
izlenebileceği gösterilmiştir. DNA metilasyon ve histon modifikasyon profilini
değiştirebilen ilaç adayı bileşikler geliştirilmeye başlanarak preklinik ve klinik
aşamalara geçilmiştir.
5-azasitidin ve SAHA inhibitör grupları Food and Drug Administration (FDA)
tarafından onaylanan tek başlarına veya kemoterapi, radyoterapi gibi sitotoksik
ajanlarla birlikte uygulanmaktadır. 5-azasitidin, yapısal olarak sitozin nükleotidine
benzemektedir ve DNA metiltransferazların inhibisyonunu sağlamaktadır. Epigenetik
mekanizmalar kullanılarak geliştirilen bir diğer tedavi ajanı histon deasetilaz
(HDAC) inhibitörü olan SAHA’dır. Silimarin, Asteraceae familyasına ait devedikeni olarak da adlandırılan Silybum
marianum L. bitkisinin tohumlarından elde edilmektedir. Silimarin kimyasal olarak
bir polifenol olup, bitki kimyası olarak da bir flavonolignandır. Yapılan çalışmalarla
silimarinin antioksidan, antimetastatik, antianjiyogenik ve antiinflamatuar etkileri
gösterilmiştir. Silimarin, antikarsinojenik etkileri sebebiyle kemoterapi alan hastalar
arasında tamamlayıcı ve alternatif tedavi amacıyla en sık kullanılan ajandır.
Bu çalışma ile silimarinin çeşitli kanser hücre dizilerinde epigenetik regülasyon
üzerine olan etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
İnsan nöroblastom hücre dizisi SHSY5Y hücreleri, insan hepatosellüler hücre dizisi
HepG2 hücreleri veinsan meme kanseri hücre dizisi MCF-7 hücreleri %5 CO2 ve
%95 nem içeren 37°C'lik inkübatörde çoğaltıldı. Silimarin, 5-azasitidin ve SAHA'nın
genotoksik dozları MTT testi ile belirlendi. Belirlenen IC50 dozlarına göre hücrelere
48 saatlik uygulama yapıldı. DNMT ve HDAC enzim aktiviteleri ölçüldü. Western
Blot ile p53, cMyc ve NFκB protein düzeyleri belirlendi.
Silimarinin epigenetik yolaklara olan etkisi ile ilgili sınırlı sayıda çalışma
bulunmaktadır. Bu çalışmada ile silimarinin tek başına ve epigenetik inhibitörler ile
birlikte uygulandığında çeşitli kanser hücre dizilerinde epigenetik enzimler ve
protein düzeylerine olan etkileri değerlendirilmiştir.
Sonuçlarımıza göre silimarin DNMT üzerinde inhibe edici etki göstermiştir. HDAC
üzerinde inhibisyon etki görülmemiştir. Silimarin p53 K373, p53 K382, cMyc ve
NFκB protein seviyelerini baskılarken, p53 S46 protein seviyesini artırmıştır.
Bu çalışma Başkent Üniversitesi Tıp ve Sağlık Bilimleri Araştırma Kurulu (Proje no:
DA 17/09) tarafından onaylanmış ve Başkent Üniversitesi Araştırma Fonu tarafından
desteklenmiştir.
Epigenetic changes are effective in cancer development. Waddington described
epigenetics in the 1940s as a change in gene expression without altering the base
sequence of DNA. DNA methylation, histone modifications, chromatin remodeling
and non-coding RNAs (micro-RNAs, long non-coding RNAs, and PIWI proteinrelated
RNAs) are accepted for basic epigenetic mechanisms.
Epigenetic changes play important roles in tumor formation and progression since it
affects pathways related to tumor development in cancer cells. Epigenetically
effective drugs are used in the control of gene expression related to cell cycle control,
apoptosis, cell signaling, invasion, metastasis and angiogenesis. Reversibility of
epigenetic irregularities allows the use of DNA methylation and histone acetylation
inhibitors in the treatment of cancer, and has been shown to be an effective strategy
in cancer treatment by targeting epigenetic differences such as DNA modification
and histone modification. Drug candidate compounds capable of altering DNA
methylation and histone modification profile have begun to develop and have been
switched to preclinical and clinical stages.
5-azacitidine and SAHA inhibitor groups are administered alone or in combination
with cytotoxic agents such as chemotherapy, radiotherapy approved by the Food and
Drug Administration (FDA). 5-azacytidine is structurally similar to the cytosine
nucleotide and provides for inhibition of DNA methyltransferases. Another
therapeutic agent developed using epigenetic mechanisms is the histone deacetylase
(HDAC) inhibitor SAHA.
Silymarin is obtained from the seeds of Silybum marianum L. also called milk thistle
of Asteraceae family. The most important active ingredient is silymarin is a
polyphenol chemically and a flavonolignant as plant chemistry. Antioxidant, antimetastatic, antiangiogenic and antiinflammatory effects of silymarin have been
shown in the studies. Silymarin is the most frequently used agent for complementary
and alternative therapy among chemotherapy patients due to its anticarcinogenic
effects.
The aim of this study was to evaluate the effect of silymarin on epigenetic regulation
in various cancer cell lines.
Human neuroblastoma cell line SHSY5Y cells, human hepatocellular cell line
HepG2 cells and human breast cancer cell line MCF-7 cells were grown in a 37°C
incubator containing 5%CO2 and 95% humidity. Genotoxic doses of silymarin, 5-
azacytidine and SAHA were determined by MTT test. Cells were treated for 48
hours according to the determined IC50 doses. DNMT and HDAC enzyme activities
were measured. p53, cMyc and NFκB protein levels were determined by Western
Blot.
There are a limited number of studies on the effect of silymarin on epigenetic
pathways. In this study, the effects of silymarin on epigenetic enzymes and protein
levels in various cancer cell lines when used alone and in combination with
epigenetic inhibitors were evaluated.
According to our results, silymarin showed an inhibitory effect on DNMT. There
was no inhibition effect on HDAC. Silymarin inhibited p53 K373, p53 K382, cMyc
and NFκB protein levels, while increased p53 S46 protein level.
This study was approved by Baskent University Medical and Health Sciences
Research Council (Project no: DA 17/09) and supported by Baskent University
Research Fund
Le fort I osteotomisinde iki ve dört plak ile fikasyonun cerrahi sonrası stabiliteye etkisinin karşılaştırılması
Fasiyal estetik ve oklüzyonun restorasyonu ile birlikte uzun dönem stabilitenin
sağlanması, ortognatik cerrahinin başlıca hedeflerindendir. Geleneksel olarak, oral ve
maksillofasiyal cerrahların büyük bir çoğunluğu, Le Fort I osteotomisi sonrası
maksillanın fiksasyonunda hem anterior apertura piriformis bölgesine hem de
zigomatikomaksiller buttress bölgesine titanyum miniplaklar yerleştirmeyi tercih
etmektedirler. Bu çalışmanın amacı, Le Fort I osteotomisinde fiksasyon için 4 plak ile
2 plak kullanımının postoperatif stabilite açısından karşılaştırılmasıdır.
Çalışmaya maksiller retrognatizm ve mandibular prognatizmi nedeniyle tek parça Le
Fort I osteotomisi ve bilateral sagittal split ramus osteotomisi operasyonu geçiren 39
hasta dahil edilmiştir. yeniden konumlandırılan maksillanın stabilizasyonu 1.5 mm
titanyum miniplak ve vidalar ile elde edilmiştir. Birinci grupta, apertura piriformis ve
zigomatikomaksiller buttress bölgesine toplamda 4 adet miniplak yerleştirilirmiştir.
İkinci grupta, fiksasyon sadece apertura piriformis bölgesine yerleştirilen 2 adet
miniplak ile sağlanmıştır. İskeletsel stabilizasyonun değerlendirilmesi amacıyla,
hastalardan ameliyat öncesi, ameliyat sonrası erken dönem ve ameliyat sonrası geç
dönemde alınan lateral sefalometrik radyografiler analiz edilmiştir. Her iki grupta da
cerrahi öncesi sefalometrik ölçümlerle karşılaştırıldığında cerrahi sonrası erken
dönemde istatistiksel olarak anlamlı değişim saptanmıştır. Ameliyat sonrası geç
dönemde alınan radyografların analizleri sonucunda, iki plak ve dört plak grubu,
horizontal ve vertikal iskeletsel ölçümlerde istatistiksel olarak anlamlı stabilite
göstermiştir. Postoperatif stabilite açısından iki grup arasında anlamlı fark
bulunamamıştır. Bu çalışmanın sonuçları, tek parça Le Fort I osteotomisi sonrası
sadece ön bölgede 2 adet miniplak ile fiksasyonun, geleneksel 4 plak ile fiksasyon
prosedürü ile benzer stabilite gösterdiğini ortaya koymuştur.
Restoring facial esthetics and occlusion while maintaining long term stability
are the goals of orthognathic surgery. Conventionally, most of the oral and
maxillofacial surgeons prefer to apply titanium miniplates in both the anterior aperture
piriformis and the zygomaticomaxillary buttress area to achieve fixation of the
maxilla. The purpose of this study was to compare the postoperative stability of the Le
Fort I osteotomy using 4 plate fixation versus 2 plate alone. This study involved thirty
nine patients with maxillary retrognathia and mandibular prognathia who underwent
one piece Le Fort I osteotomy with bilateral sagital split ramus osteotomy. The
stabilization of the repositioned maxilla was achieved with 1.5 mm titanium miniplates
and screws. In group I, 4 miniplates placed at the apertura piriformis region and at the
zygomaticomaxillary buttress whereas in group II, fixation was achieved with 2
miniplates at the piriform apertura bilaterally with no zygomaticomaxillary buttress
fixation. Lateral cephalometric radiographs which were taken preoperatively, one
week after surgery and late postoperatively were used to statistically analyze the
stabilization of the skeletal movement. A significance level of 0.05 was predetermined.
Statistically significant immediate postsurgical changes were found in both groups
compared to presurgical cephalometric measurements. In late postoperative
cephalometric measurements all landmarks in the horizontal and vertical plane showed
statistically significant skeletal stability in 4-plate and 2-plate group. There was no
significant difference between group I and II. The results of this study conclude that
the postoperative stability of the 2-plate anterior fixation alone in the one piece Le Fort
I ostetomy was similar and predictable, compared to conventional 4-plate internal
fixation
Normalizasyon kavramı bağlamında esrar kullanımında ülke politikaları; karşılaştırmalı bir analiz
Esrar kullanımı ve bağımlılığı tüm dünyada ortak bir sorun haline gelmiştir. Gün
geçtikçe ulaşımın kolaylaşması ve kullanım yaşının düşmesi esrar kullanımının
toplumların üzerinde çalışılması gereken bir problem olduğunu göstermektedir. Her
toplumun uyguladığı stratejilerde farklı bakış açılarına yer verilmektedir. Bu bağlamda
uygulanan yasalar, toplumdan topluma farklılıklar göstermektedir. Esrar kullanım ve
bağımlılık süreçlerinin, normalizasyon kavramı bağlamında incelenmesi bu durumun
önemini daha çok gözler önüne sermektedir.
Dünyada esrar kullanımının serbest, yarı serbest ve yasak olduğu ülkeler
bulunmaktadır. Bu ülkelerde uygulanan sosyal politikalar esrar kullanımı ve bağımlılık
oranlarında farklılıkların oluşmasına katkı sağlamaktadır. Bu farklılıklara, yasalardaki
belirsizlikler ve yasaların kimi ülkelerde pratiğe dökülürken kimi ülkelerde
uygulanamaması sebep olarak gösterilebilmektedir. Yasaların uygulanmayışı veya
uygulanamayışı esrar kullanımının normalizasyonuna katkı sağlamaktadır.
Bu çalışmada dünyada giderek artan esrar kullanımının sosyolojik kavramlar olan
işlevselcilik, çatışma, sembolik etkileşimcilik kavramları bağlamında ele alınması
amaçlanmıştır. Bu bağlamda normalizasyon kavramı ayrıntılı olarak ele alınmış ve bu
kavramlar esrar kullanımının yaygınlaşması bağlamında değerlendirilmiştir. Esrar
kullanımının serbest olduğu Hollanda ve Kanada, yarı serbest olduğu Birleşik Krallık(
İngiltere) ve yasak olduğu Türkiye, çalışma içinde özel olarak değerlendirilen üç ülkedir.
Bu ülkelerde esrar kullanımının yasal statüsünün (yasak olup olmaması) esrar kullanımının
normalizasyonu ve esrar kullanımına götüren süreçlerini nasıl etkilediği ele alınan bir diğer
konudur. Son olarak, esrar kullanımının normalizasyon süreçlerinin olası sonuçları
tartışılmıştır.
Cannabis use and addiction have become a common problem all over the world. The
increasing useage, the ease of transportation and the decrease in the usaghea vaeg e
become the major problems of the societies. The laws applied in this context differ fro m
society to society. Each society has different perspectives in its strategies. The fact that
cannabis use and addiction processes are examined under the concepts noofr malization
more clearly reveals the importance of this situation.
There are countries where substance use is free, semi-free and prohibited. Therefore,
drug use and dependence rates vary in each country. These differences, uncertainties in
laws and laws in some countries in some countries can not be applied as a reason for not
being applied. The degeneration of laws indirectly contributes to the normalization of
cannabis use.
In this study, it is aimed to discuss the use of cannabis, which has become very
widespread in the world, in the context of the sociological cöncepts of functionalism
theory, conflict theory and symbolic interactionism theory. In this context, the concept of
normalization been discussed in detail and these concept are evaluated in the context of the
spread of cannabis use. Netherlands and Canada where the cannabis use is nonrestricted,
the United Kingdom where the cannabis use is half-restricted, and Turkey where the
cannabis use is restricted are the three countries elaborated in this study. The role of the
legal status of cannabis use in these countries (whether restricted or not) on the
normalization of cannabis use and the processes that lead to the cannabis use are another
issues that are examined in this study. Lastly, the possible consequences of normalization
of cannabis use and are discussed
Treatment outcomes of prostate cancer patients with Gleason score 8-10 treated with definitive radiotherapy
Purpose To validate the clinical outcomes and prognostic factors in prostate cancer (PCa) patients with Gleason score (GS) 8-10 disease treated with external beam radiotherapy (EBRT)+ androgen deprivation therapy (ADT) in the modern era.
Methods Institutional databases of biopsy proven 641 patients with GS 8-10 PCa treated between 2000 and 2015 were collected from 11 institutions. In this multi-institutional Turkish Radiation Oncology Group study, a standard database sheet was sent to each institution for patient enrollment. The inclusion criteria were, T1-T3N0M0 disease according to AJCC (American Joint Committee on Cancer) 2010 Staging System, no prior diagnosis of malignancy, at least 70Gy total irradiation dose to prostate +/- seminal vesicles delivered with either three-dimensional conformal RT or intensity-modulated RT and patients receiving ADT.
Results The median follow-up time was 5.9 years (range 0.4-18.2 years); 5-year overall survival (OS), biochemical relapse-free survival (BRFS) and distant metastases-free survival (DMFS) rates were 88%, 78%, and 79%, respectively. Higher RT doses (>= 78Gy) and longer ADT duration (>= 2 years) were significant predictors for improved DMFS, whereas advanced stage was a negative prognosticator for DMFS in patients with GS 9-10.
Conclusions Our results validated the fact that oncologic outcomes after radical EBRT significantly differ in men with GS 8 versus those with GS 9-10 prostate cancer. We found that EBRT dose was important predictive factor regardless of ADT period. Patients receiving 'non-optimal treatment' (RT doses <78Gy and ADT period <2 years) had the worst treatment outcomes