1983 research outputs found
Sort by
Psikolojik sermayenin iky uygulamalarının ve hat yöneticileri iky etkililiğinin çalışanların iş performansına etkileri üzerine bir araştırma
Bu çalışmanın temel amacı, İKY uygulamalarının etkililiğinin çalışanların iş performansı üzerindeki etkilerinin yanı sıra hat yöneticilerinin İKY uygulamalarının etkililiği ve psikolojik sermayenin bu ilişkide biçimlendirici etkileri oluşturan bir model çerçevesinde araştırılmasıdır. Ankara’da faaliyet gösteren çeşitli sektörlere ait 207 çalışandan elde edilen veriler ile oluşturulan örneklem üzerinden bir araştırma yapılmıştır. Araştırmada elde edilen veriler SPSS (20.0) ve AMOS programları kullanılarak değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular incelendiğinde, araştırma modelinde bağımsız değişken olarak yer alan İKY uygulamaları etkililiğinin, hat yöneticilerinin İKY etkililiğinin ve psikolojik sermayenin, bağımlı değişken olan algılanan iş performansı üzerinde anlamlı etkisi olduğu görülmüştür. İş performansı üzerinde en güçlü etkiye sahip olan değişkenin hat yöneticilerinin İKY etkililiği olduğu sonucuna varılmıştır.
The main aim of this study is, beside the influences of HRM practices and line managers effectiveness on the job performance of employees, researching the formative effects of psychological capital on this relation. Through the sampling that is obtained from 207 employees in various and active sectors in Ankara, a research was made. The obtained data in the research was evaluated by means of using SPSS (20.0) and AMOS programs. When the obtained findings were examined, it was observed that HRM practices effectiveness, line managers effectiveness and psychological capital, which are taking place in the research model as independent variables, have significant effect on the dependent variable, that is, the perceived job performance. It was concluded that line managers HRM effectiveness is the most influential variable on the job performance
Sağlıklı erişkin bireylerde yapılan işitsel beyin sapı cevapları ölçümlerinde LS CE-Chirp uyaran ve CE-Chirp uyaran cevaplarının karşılaştırılması
Giriş
Chirp uyaranlar, daha fazla nöral senkronizasyon sağlayarak işitsel beyinsapı cevap
amplitütlerinin arttırılması hedeflenerek oluşturulmuş akustik ses uyaranlarıdır. Cevap
amplitütlerinin artması işitsel beyin sapı cevaplarında özellikle V. dalganın kolay ve
hızlı bir şekilde tespitinin yapılmasını sağlamakta ve buna bağlı olarak test hızı
artmaktadır. Son yıllarda geliştirilen CE-Chirp ve LS CE-Chirp uyaranlar buna
örnektir. Bu çalışmada sağlıklı bireylerden CE–Chirp ve LS CE-Chirp uyaranlara karşı
elde edilen işitsel beyin sapı cevaplarının karşılaştırması amaçlanmıştır.
Materyal ve Metod
Bu çalışma, Başkent Üniversitesi Hastanesi KBB Kliniğinde (KA17/164 proje nolu,
26/07/2017 tarih ve 17/160 sayılı karar ile) etik kurul onayı alınarak yapılmıştır.
Çalışma grubuna 18 – 40 yaş arasında normal işitmeye sahip, 14 kadın (28 kulak) ve
9 erkek (18 kulak), toplam 23 kişi (46 kulak) dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen
gönüllü bireylerin ayrıntılı bir anamnezi alınmış, kulak burun boğaz muayenesi
yapılarak herhnagi bir patoloji saptanmamış, odyometri testi ve akustik immitansmetri
ölçümleri yapılıp işitmesinin normal olduğu görülmüş ve gönüllülerin test kriterlerine
uygun olduğu ispatlandıktan sonra ABR testleri yapılmıştır. ABR testi CE-Chirp ve
LS CE-Chirp uyaranlar verilerek 80,60,40 ve 20 dB nHL şiddetlerinde yapılmıştır.
Elde edilen veriler, verilerin dağılımına uygun olarak istatistiksel yöntemler ile
değerlendirilmiştir.Bulgular
80 dB nHL’de CE Chirp ve LS CE-Chirp uyaranların I., III. ve V. dalga latansları ve
I. ve III. dalgaların amplitütlerinde istatistiksel farklılıklar izlenirken, V. dalganın
amplitütünde istatistiksel bir farklılık izlenmemiştir. 80 dB nHL şiddetinde interpik
latansları (I-III,III-V ve IV) farkı karşılaştırıldığında I-III arasında istatistiksel anlamlı
farklılık izlenmezken, III-V ve I-V arasında istatistiksel anlamlı fark tespit edilmiştir.
60, 40 ve 20 dB nHL şiddetinde yapılan ölçümlerde tüm dalga latansları ve amplitütleri
arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık izlenmemiştir.
Sonuç
LS CE-Chirp uyaranlar işitme eşiğinin değerlendirilmesinde etkilidir. Çalışmamızda
LS CE CHRIP latans ve amplitüt değerlerinin yüksek şiddetlerde CE-CHIRP e göre
daha yüksek olduğu gösterilmiştir. Düşük şiddetlerde her iki uyaran arasında herhangi
bir üstünlük izlenmemiş ve literatürle uyumlu sonuçlar elde edilmiştir.
Introduction
Chirps are acoustic stimuluses generated to increase the amplitudes arising from brain
stem responses by increasing the neural syncronization. With the increase of response
amplitudes, V. wave can be detected faster and easier and the duration of testing is
shortened. CE-Chirp and LS CE-Chirp are stimuluses which are developed for this
purpose. In this study, CE-Chirp and LS CE-Chirp stimulus responses are compared
in ABR’s.
Material&Method
This study is done by the confirmation of ethical committee approval in Baskent
University hospital ENT clinic (Project no: KA17/164, Date of issue 26.07.2017,
Decision no: 17/160). Work group was consist of 14 Woman (28 ears) and 9 Man (18
ears), with the age range of 18-40, normal hearing total of 23 subjects. All the subjects
detailed anemnesis were taken, examined by ENT, audiometry and tympanometry
testings were done showing no pathologies and then subjects were tested with ABR.
ABR testing was performed with 80, 60, 40 and 20 dB nHL levels using CE-Chirp and
LS CE-Chirp stimuluses. The results acquired were evaluated by statistical methods
according to the distribution of the data.
Results
There were statistically significant differences with 80dB nHL CE-Chirp & LS CEChirp
stimulus responses for I., III. & V. latencies and I. & III. amplitudes, but no
statistically significance was observed for V. wave amplitude. At 80 dB nHL interpeak
latency (I-III, III-V & I-V) differences were evaluated and there was no statistically significant difference for I-III, but for III-V & I-V statistically significance was
observed. For the rest 60, 40 and 20 dB nHL levels, there were no statistically
significant values for the all response latencies and amplitudes.
Conclusion
LS CE-Chirp stimulus is valuable for hearing threshold examination. Within this
study, latency and amplitude responses were higher for LS CE-Chirp with high
stimulus levels compared to CE-Chirp. For lower stimulus levels there was no
significant supremecy in between two stimuluses and results acquired were complying
with the literatüre
Skryabin'in evreninde teozofi ve sembolizm
20. yy’ın ilk çeyreği Rusya’da sanat hayatı için çok verimli bir dönem olmuştur. Rus
şiiri “Gümüş Çağı” nı yaşamaktayken diğer sanat dalları da bu dönemin etkileriyle
değişmektedir. Bu döneme damgasını vuran en önemli akım ise sembolizm olmuştur. Rus
şiiri sembolizm akımı etrafında şekillenirken Rus müziğinde de bu etkinin yansımaları
hissedilmiştir.
Aleksandr Skryabin Rus müziğinde sembolizm akımının en önemli temsilcilerinden
biridir. Müziğinde kullandığı sembolist ögeler üslubunun ayrılmaz bir parçası olmuştur.
Teozofi doktrinine duyduğu ilgi düşünce dünyasını şekillendirmiştir. Teozofik fikirleri
müziğinde kullandığı simgelerin de kaynağı olmuştur. Bu tezin amacı, Skryabin’in teozofik
ve sembolist hareket etrafında şekillenmiş olan düşünce dünyasının eserlerine nasıl
yansıdığını araştırmaktır.
First quarter of the 20th century has been quite prolific period for art life in Russia.
While Russian poetry was living its “Silver Age”, other constituents of arts were changing
under the influence of this period. The most important current that marked this period was
symbolism. As Russian poetry was being shaped around the symbolism movement, the
reflection of this effect was also felt in Russian music.
Alexander Skryabin is one of the most important figures of the symbolism movement
in Russian music. The symbolist elements he used in his music have become an integral part
of his style. His interest in the theosophy doctrine has shaped his thought-world. Skryabin’s
theosophical ideas are also the source of the symbols he used in his music. The purpose of
this dissertation is to investigate how Skryabin’s thought-world, which was shaped around
theosophical and symbolist movement, reflects on his works
Kadın sığınma evinde kalan çocuklarla öfke, arkadaşlık ilişkileri, kendini ifade edebilme ve toplu yaşam kuralları konulu grup odaklı sosyal hizmet uygulaması
Şiddetin çocuklar üzerindeki etkileri, fiziksel yaralanmalardan, ağlama nöbetleri, içe kapanma, kendine ya da çevreye dönük saldırganlık, öfke kontrolünde zorlanma, akranlarla ilişki kurmada güçlük, düşük eğitim başarısı gibi duygusal ve davranışlar sorunlara kadar uzanan geniş bir yelpaze içinde yer alabilmektedir. Bazı durumlarda çocuklar şiddetin öznesi olabildikleri gibi tanığı da olabilmektedirler. Dünyada ve ülkemizde aile içi şiddet ciddi bir sosyal sorundur. Bu sorunla mücadelede kadın sığınmaevleri önemli kurumlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Kadın sığınmaevleri şiddete maruz kalmış kadınların çocukları ile birlikte kalabilecekleri, şiddetten uzak, güvenilir, psikolojik, sosyal, hukuki destekler alabilecekleri yatılı sosyal hizmet kuruluşlarıdır. Kadın sığınmaevlerinde çocuklar anneleri ile şiddetten uzak bir ortamda kalabilseler bile hem yaşadıkları travmatik durumlar hem de toplum yaşam koşulları nedeniyle sorunlar yaşayabilmektedirler. Bu sorunların çözümünde sosyal hizmet önemli bir meslek olarak karşımıza çıkmaktadır. Sosyal hizmetin kadın sığınmaevinde yapacağı farklı müdahale bulunmaktadır. Grup odaklı sosyal hizmet uygulamaları bu müdahale yöntemlerinden biridir. Literatürde çocuklarla çalışmada grup çalışmalarının (mezzo) bireysel görüşmelere (mikro) göre daha etkili olduğu ye almaktadır.
Bu araştırmanın amacı, Ankara‟daki bir kadın sığınmaevinde anneleri ile birlikte kalmakta olan ilk ve ortaokul çağındaki 7-11 yaş arası çocukların, grup odaklı sosyal hizmet uygulaması ile öfke, iyi arkadaşlık ilişkileri kurabilme, toplu yaşam kurallarına uyum sağlayabilme ve kendini ifade edebilme konularında farkındalık kazanmalarının sağlanmasıdır. Gerçekleştirilen grup odaklı sosyal hizmet uygulamasının oturum içerikleri, araştırmanın amacına göre düzenlenmiştir. Oturumlarda öfkeyi ve öfkenin etkilerini fark etme, iyi arkadaşlık ilişkileri kurabilme, kendini ifade edebilme ve toplu yaşam kuralları üzerinde durulmuştur ve oyun, boyama yapma, rol oynama teknikleri kullanılmıştır. Uygulama, 7-11 yaş arası altı çocuk ile yedi oturum şeklinde yürütülmüştür. Grup odaklı sosyal hizmet uygulamasındaki ve uygulama sonrasındaki gözlem ve görüşmeler neticesinde, grup sürecine katılan çocukların sosyal becerilerinde artış olduğu ve grup sürecinden yararlandıkları görülmüştür.
The effects of violence on children can range from physical injuries to emotional and behavioral problems such as crying sickness, inward closure, self or neighborhood aggression, difficulty in controlling anger, difficulty in establishing relationships with peers, and poor educational success. In some cases, children may be the subject of violence as well as being a witness. Domestic violence in the world and our country is a serious social problem. Women's shelters as fighting against this problem are emerging as important institutions. Women's shelters are boarding social work organizations where women who are exposed to violence can stay with their children and receive reliable, psychological, social and legal support away from violence. In women's shelters, even if they can stay away from violence with their mothers, they may experience problems due to both the traumatic conditions they live in and the social life conditions. Social work has emerged as an important profession in the solution of these problems. There is a different intervention in the social welfare service of the women's shelter. Social work with group practice is one of these intervention methods. In the literature, it seems that group work (mezzo) is more effective than individual interviews (micro) in working with children. The aim of this research is to raise awareness among children aged 7-11 years in primary and secondary school who are staying with their mothers in a women's shelter in Ankara to be able to establish social work with group practice, anger, good friendship, adaptation to collective life rules and self- is the provision of winnings. The session contents of the social work with group practice conducted are organized according to the purpose of the research. During the sessions, techniques of getting to know the effects of anger and anger, establishing good friendship relations, expressing oneself and collective life rules and playing, painting and role playing techniques were used. The exercise was conducted in seven sessions with six children aged 7-11 years. As a result of observations and interviews with the social work with group practice and after the implementation, it was seen that the children participating in the group process had an increase in their social skills and benefited from the group process
Güneş enerjisinden ısı ve elektrik eldesinin tekno-ekonomik simulasyonu: Örnek bir uygulama
Bu çalışmanın amacı, sıcak su ve elektriğe beraber ihtiyaç duyan tüketiciler için fotovoltaik ve termal sistemlerin ayrı ayrı veya bütünleşik kullanımı sistem tasarımı yapıp, simülasyon ile üretim değerlerini hesaplamaktır. Tespit edilen üretim değerleri ile farklı analizler yaparak buralarda uygun lokasyon tespiti ve Türkiye’ye uygulanabilirliği de değerlendirilmiştir. Ayrıca bu tür sistemler için önemli parametreler olan sıcaklık ve ışınım değerlerinin simülasyonlara etkilerine yer verilmiştir. Bu değerlendirmeler için literatür taraması ile günümüzde kullanılan simülasyon yazılımları ve benzer konularda yazılmış çalışmalar incelenmiş, çalışmada PVSYST uygulamasından faydalanılmıştır. Sonrasında, ısı ve elektrik sağlayan bu sistemlerin ayrık ve bütünleşik hallerinin matematiksel modellemeleri yapılmıştır. Bu sistemlere ait hesaplamalar için Excel üzerinde yazılım geliştirilmiş, örnek senaryolar için simülasyonlar yapılmış, parametrelerin sistem performanslarına etkileri incelenmiştir. Sonuç olarak, fotovoltaik/termal (FV/T) bütünleşik melez sistemlerin, ayrık melez termal ve fotovoltaik sistemlere göre kısıtlı alanda daha yüksek getiri sağladığı belirlenmiştir. İhtiyaçların karşılanması göz önünde bulundurulduğunda da bütünleşik melez sistemlerin daha az alan kaplayarak, daha az maliyetle kurulabileceği tespit edilmiştir. Bu tür bütünleşik melez sistemlerin, daha çok getiri ile yatırımın geri dönüş süresini düşürdüğü ve daha çok ihtiyacı karşıladığı sonucuna varılmıştır. Benzer şekilde verimler incelendiğinde en yüksek verim %88,9 ile ısıl getirinin sabit tutulduğu FV/T sistemlere aittir. Ayrıca FV/T sistemlerin kurulabileceği en uygun lokasyonların, farklı getirilere ağırlık verilmesine bağlı olarak, Mersin’in Mut, Silifke ve Gülnar ilçeleri ile Van’ın Merkez ilçesi olduğu belirlenmiştir.
The aim of this research is optimizing and simulating a system with an integrated or separated photovoltaic and thermal hybrid systems for the consumer who needs both electricity and hot water. Appropriate location and applicability to Turkey is evaluated with analyzing simulated results. Moreover, the effects of main parameters of these systems, which are temperature and irradiation, to simulation and optimization are also studied. For this evaluation, simulation softwares and related articles are also analyzed in the scope of literature searching and PVSYST is chosen to benefit from. Then, mathematical models of these hybrid systems are developed and parameters are defined. Software is developed for the calculation of simulation in Excel and with using this software example scenarios are simulated. In addition, effects of the parameters to the performances of these systems are also analyzed. As a result, it is determined that income of photovoltaic/thermal (PV/T) hybrid systems are more than separated hybrid systems for limited area. The integrated hybrid systems cover less area and investment cost is less than separated hybrid systems in terms of providing needs. It is resulted that return of investment is less in integrated hybrids systems due to more income and more meeting needs. In addition, when the efficiency of the systems are taken into account, it is observed that PV/T system in which thermal income is fixed has the maximum efficiency of 88,9%. Furthermore, for the optimum locations where FV/T is constructed are Mut, Silifke, Gulnar districts of Mersin and center of Van according to the different incomes
Beslenme ve diyetetik eğitimi alan öğrencilerin obeziteye karşı önyargı, tutum ve davranışlarının belirlenmesi
Bu çalışma Beslenme ve Diyetetik öğrencilerinin obezite önyargı, tutum ve davranışlarını belirlemek ve yapılan eğitici müdahalelerle bu önyargı tutum ve davranışlarındaki değişimleri saptamak amacıyla yapılmıştır. Müdahale çalışması olup 2016-2017 eğitim öğretim yılında Başkent Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü’nde eğitim gören 57 gönüllü kız öğrenci ile yürütülmüştür. 2 hafta aralıklarla yapılan 5 aşamadan oluşan bu çalışmada;1.aşamada bireylere demografik özellikler ve obez bireylere karşı tutumları ölçen anket ve GAMS 27-Obezite Önyargı Ölçeği uygulanmıştır. 2. aşamada diyet yapma ile ilgili tutumları ölçen bir anket uygulanmış ve öğrencilerden 7 gün boyunca optimal düzeyde kendi hazırladıkları sağlıklı bir diyet uygulamaları istenmiştir. 3. aşamada diyet yapma ile ilgili aynı anket tekrar uygulanmıştır. 4. aşamada obez bireylerin günlük hayatta yaşadıkları sorunlara dair farkındalığı ölçen bir anket uygulanmış sonrasında fazla kilolu bireylerin sosyal hayatta yaşadıkları zorlukları gösteren 2 dakikalık bir video film gösterimi yapılmış ve hemen ardından aynı anket tekrar uygulanmıştır. 5.aşamada da GAMS 27-Obezite Önyargı Ölçeği tekrar uygulanmıştır. Çalışma verileri SPSS 22.0 paket programı kullanılarak uygun istatistiksel yöntemler ile değerlendirilmiştir. Öğrencilerin GAMS-27 OÖÖ puan ortalamaları müdahale öncesinde 76,9 9,74 puan iken müdahale sonrasında 72,5 10,75 puana düşmüştür. Her iki durumda da Obezite Önyargı Ölçeği puan ortalaması önyargıya eğilimli aralığında olsa da aradaki fark anlamlı bulunmuştur (p<0,05). OÖÖ puanlarına göre önyargılı ve önyargıya eğilimli olarak tanımlanan öğrencilerin de OÖÖ puan ortancaları müdahale sonrasında anlamlı olarak düşmüştür (p<0,05). Öğrencilerin %73,7’si bir diyeti 7 gün boyunca devam ettirebileceğini belirtmiş ancak yalnızca %12,3’ü devam ettirebilmiştir ve diyeti devam ettireceğini düşünenlerin OÖÖ puan ortancalarında düşüş gözlenmiştir (p<0,05). Diyeti devam ettirememe sebebi olarak en çok %22,2 ile sosyal etkinliklere katılma ve yine %22,2 ile motivayonsuzluk/can sıkıntısı cevabı verilmiştir. Video müdahalesi sonuçları ise öğrencilerin obez bireylerin günlük hayatta yaşadıkları sorunlar konusunda genellikle kararsız bir tutum içinde olduklarını göstermiştir. Fakat bunun yanında obez bireylere karşı sahip oldukları negatif tutumlarının farkına vardıkları ve bu tutumlara sahip olduklarına katıldıkları belirlenmiştir. Bunun yanında video müdahalesi sonrasında da öğrencilerin OÖÖ puan ortancalarında anlamlı düşüş gözlenmiştir (p<0,05). Sonuç olarak, obezite önyargısı sağlık alanında eğitim alan öğrencilerde rastlanan bir durumdur. Bu durum çeşitli müdahaleler ile azaltılabilmektedir bu sebeple obezite önyargısını azaltmak ve gelecekte hizmet verecek sağlık çalışanları üzerinde obezite konusunda farkındalık oluşturmak için çalışmalar yapılması gerekmektedir.
The study has been conducted to identify prejudice, attitude and behavior of Nutrition and Dietetics students towards obesity and to determine the changes in their prejudice, attitude and behavior after conuducting educational interventions. This study is a kind of intervention and has been conducted with 57 voluntary female student which are having training at the Department of Nutrition and Dietetics of Başkent University in 2016-2017 academic year. The study comprises 5 stages which have been conducted at intervals of 2 weeks. At the 1st stage; demographic features, the survey that measures the attitude towards obesity and GAMS 27-Obesity Prejudice Scale (OPS) have been implemented. At the 2nd stage, a survey that measures the attitude towards diet has been carried out and it has been asked from students to perform a healty diet that they prepared for themselves at an optimal level for 7 days. At the 3rd stage, the survey about diet has been reapplied. At the 4th stage, a survey that measures the awareness about the troubles that obese individuals experience at their daily life has been conducted. Later, a 2 minutes video film which mentions about the problems that overweight individuals experience at their social lifes has been shown. Right after, the same survey of the 4th stage has been reapplied. At the 5th stage, GAMS 27-Obesity Prejudice Scale has been reapplied. The data of this study has been evaluated through appropriate statistical mehtods by using SPSS 22.0 package. The average point of the students at GAMS-27 OPS was 76,9 9,74 before and decreased to 72,5 10,75 after the intervention. Although in both cases, the average point is in prejudice-prone interval, the difference has been found meaningful (p<0,05). Furthermore, the average points of the prejudiced or prejudice-prone students, who are defined according to the points of OPS has been decreased meaningfully after the intervention (p<0,05). 73,7 % of the students indicated that they can continue diet for 7 days long but only 12,3 % of them kept up. The OPS average points of the ones who considered to continue diet has been decreased (p<0,05). The common response provided for not sustaining diet is the attendance to social events. After the video intervention, it has been found out that, the students have generally indecisive attitude towards the troubles that obese individuals experience in their daily lives. On the other hand, it is determined that they realized their negative attitute towards obese individuals and agreed on that they had such attitudes. Besides, it has been observed that there is a meaningful decrease in OPS average points of the students (p<0,05). In conclusion, obesity prejudice is being encountered at the students who are taking education in healthcare field. This case can be reduced with some interventions. Therefore, studies should be continued in order to reduce the obesity prejudice and to increase awareness of the healthcare staff of the future about the obesity
Genel işlem koşullarının denetimi
Türk hukukunun gelişmelerini takip edip güncel düzenlemelerini örnek aldığı ve
çağdaş hukuk sistemleri içerisinde özgürlükçü olarak bilinen Batı hukukunda uzun yıllardır
yer alan ancak bizim mevzuatımıza tam anlamıyla 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu ile 1
Temmuz 2012 yılında dâhil olan genel işlem koşullarına dair düzenlemeler, özel hukuk
alanına hâkim olan sözleşme özgürlüğü ve bozulan taraf eşitliğinin tekrar tesisi amacıyla
getirilen ve zayıfların korunmasına hizmet eden hükümlerdendir.
Gerçekten de genel işlem koşullarına dair en ayrıntılı düzenlemeler 6098 sayılı
Türk Borçlar Kanunu’nun 20-25.maddeleri arasında yer almıştır. Ancak birtakım özel
kanunlarda da genel işlem koşulları ile ilgili özel düzenlemeler mevcuttur.
Çalışmamızda, öncelikle konu ile bağlı kalarak 6098 sayılı Türk Borçlar
Kanununda yer alan düzenlemelerden; ardından gerek duyuldukça diğer özel kanunlar ve
Alman Medeni Kanun’u hükümlerinden faydalanılmıştır. Zira Alman Medeni Kanun’u,
genel işlem koşullarına dair düzenlemelerin çıkış noktası sayılmakla beraber kanunumuzda
yer alan ayrıntılı düzenlemelerin de kaynağını teşkil etmektedir. Özetle tezimizde 6098
sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 20-25 arasında düzenlenen Genel İşlem Koşullarının
yorum denetimi, yürürlük denetimi, içerik denetimi ve idari denetim konuları detaylı
incelenmiştir.
The most detailed regulations are taking part in Turkish law with the acceptance of
Code of Obligations no. 6098 which is registered to our system in 1st July 2012.
In my dissertation, the regulations in the Turkish code of obligations, the related
private law topics and German civil law rules that are related with the 6098th code of
obligation. As the German civil law is being accepted as the starting point of the
standartized terms of contract in law, it is used in the disseration for theoretical analysis.
To conclude, in the dissertation, contents between 20th and 25th topics of Turkish
Code of Obligations no. 6098 is detailly analyzed with their content audit, operational and
validity controls and administrative audit perspectives
Maddi olmayan duran varlıkların ihtiyaca uygun sunumunun şirket değerine etkisi: Türkiye örneği
Bu çalışmada, Borsa İstanbul’da işlem gören işletmelerin finansal durum
tablolarında raporlanan ve raporlanmayan (entelektüel sermaye) maddi olmayan duran
varlıklarının ihtiyaca uygun sunumunun (değer ilgililiğinin) şirket değerine etkisi
incelenmiştir. Bu çalışmanın kapsamına 2009-2016 yılları arasında düzenli olarak BİST
100’de işlem gören, mali kuruluşlar dışında yer alan, özkaynak defter değeri negatif olmayan
53 işletme dahil edilmiştir. Ohlson (1995)’un Fiyat Modeli’ne sırasıyla söz konusu
işletmelerin finansal durum tablolarında raporlanan ve raporlanmayan maddi olmayan duran
varlıkların ilave edilerek geliştirilen modeller, panel veri analizi ile test edilmiştir.
Yapılan analizlerin sonucunda, (1) işletmelerin finansal tablolarından elde edilen
özkaynak defter değeri ile net kazançlara ilişkin muhasebe bilgilerinin, işletmelerin finansal
raporlarını bildirim tarihlerinden üç ay sonraki piyasa değerlerini açıklama gücü üzerinde
anlamlı bir ilişki olduğu tespit edilmiştir. (2) Muhasebe bilgisinin ihtiyaca uygunluğu (değer
ilgililiği) ile karşılaştırıldığında, finansal durum tablolarında raporlanan maddi olmayan
duran varlıkların ihtiyaca uygunluğunda önemsiz bir miktarda artış gözlenmiştir. Buna
karşın, (3) finansal durum tablolarında raporlananların yanı sıra raporlanmayan maddi
olmayan duran varlıkların dikkate alındığı durumda, değer ilgililiğinde anlamlı bir artış
olduğu görülmüştür.
Bu bakımdan, TMS 38 Maddi Olmayan Duran Varlıklar Standardı’nın yeniden
düzenlenerek maddi olmayan duran varlıkların gerçek değerleriyle finansal durum
tablolarında raporlanması veya raporlanmayan maddi olmayan duran varlıklara (entelektüel
sermaye) ilişkin bilginin işletmelerin finansal raporlarının dipnotlarında belirtilmesi
gerektiği sonucuna varılabilir. Böylece, yapılacak düzenlemenin, finansal bilgi
kullanıcılarına, özellikle yatırımcılara finansal raporlardan daha faydalı bilgi elde etmelerine
imkân vererek doğru kararlar almaları konusunda katkı sağlayacağı söylenebilir.
In this study, the value relevance of the intangible assets reported and unreported
(intellectual capital) in the financial position statements of the companies listed in Borsa
Istanbul on the enterprise value was examined. The scope of this study included 53 firms
regularly traded at BIS 100 between the years of 2009 and 2016, except from financial
institutions and the companies whose equity book value were not negative. Models
developed by adding respectively intangible assets reported and unreported in the financial
statements of the so-called firms to Ohlson (1995)'s Price Model were tested by panel data
analysis.
As a result of the analyzes made, it was determined that (1) accounting information
about the equity book value and net earnings obtained from the financial statements of the
firms has a meaningful relationship with the explanation power of the market values at the
end of three months from the reporting date of the financial reports of the firms. (2) When
compared with the value relevance of accounting information, there is an insignificant
increase in the value relevance of intangible assets reported in the financial statements. In
contrast, (3) a significant increase in value relevance was seen in the case of unreported
intangible assets as well as those reported on financial statements
In this respect, it is possible to achieve the result that IAS 38 Intangible Assets
Standard should be amended to report the intangible assets at their actual values in the
statements of financial position or the information on the unreported intangibles (intellectual
capital) should be disclosed in the notes of financial reports of companies. Thus, it can be
said that one of these amendments will contribute to the financial information users,
especially investors, to obtain more useful information from the financial reports and to
make the right decisions
Devlet muhasebe standartlarının çeşitli ülkelerde uygulanması ve Türkiye uygulamasının değerlendirilmesi
Dünya’da 1990’lı yıllarda başlayan Kamu Reformu (NPM) ile ekonomi anlamında önde gelen ülkeler ortak devlet muhasebe sistemleri ve nakit esaslı muhasebe sisteminden kullanıcılara ve yöneticilere daha ayrıntılı bilgi sağlayan tahakkuk esaslı muhasebe sistemine doğru geçiş sağlamışlardır. Bu anlamda devletler mevcut varlıkları ve yükümlülükleri ile ilgili daha çok bilgiye sahip olma imkânı sağlamışlar ve ileriye dönük olarak stratejik karar vermede ve plan yapmada daha etkin konuma gelmişlerdir. Muhasebe anlamında özel sektörde yaşanan gelişmeler doğrultusunda ortaya çıkan Uluslararası Finansal Raporlama Standartlarına (IFRS) benzer şekilde devletler, karşılaştırılabilirlik, şeffaflık ve hesap verebilirlik anlamında özel sektöre benzer şekilde muhasebe sistemi oluşturmak adına Uluslararası Finansal Raporlama Standartları temelli Uluslararası Devlet Muhasebe Standartları (IPSAS) oluşturulması ve uygulanması anlamında çalışmalar yürütmektedir.
Bu araştırma ile kamuda yayımlanan Uluslararası Devlet Muhasebe Standartları (IPSAS) incelenmiş ve dünyada uygulama örneklerine yer verilmiştir. Temelini oluşturması sebebi ile Uluslararası Finansal Raporlama Standartları ile aralarındaki farklılıklar gösterilmiştir.
Uluslararası düzeyde yaşanan gelişmelere paralel olarak Türkiye 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu ile tahakkuk esaslı muhasebenin temellerini atmıştır. Çalışmada 5018 sayılı Kanun incelenmiş ve ilgili kanunla temelleri atılan Devlet Muhasebe Standartları Kurulunun yayımladığı standartlar doğrultusunda ülkemizde kamu kurumlarının uyum süreci araştırılmıştır.
Araştırmanın sonucunda, yayımlanan IPSAS’lar ve IFRS’ler arasında belirli farklar olduğu bunlardan belli kısmının kamu kurumlarının ve özel sektör işletmelerinin doğası gereği olduğu, bir kısmının ise IPSAS’ların IFRS temelli olması nedeni ile yapılan güncellemeler ile zamanla ortadan kalkacağıdır. Türkiye’nin Devlet Muhasebe Standartlarını (DMS) yayımlamakta ve uygulamakta gelişmiş ülkelere göre geç kaldığı ve bu yönde çalışmaların hızlandırılması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.
The New Public Reform (NPM), which began in the 1990s in the world, has put in place the leading economies into an accrual-based accounting system that provides more detailed information to users and managers from common government accounting systems and cash-based accounting systems. In this sense, states have more knowledge about their existing assets and liabilities and have become more proactive in making strategic decisions and planning. Similar to the International Financial Reporting Standards (IFRS), which emerged in the direction of private sector development in the sense of accounting, Governments are engaged in the creation and implementation of International Public Sector Accounting Standards (IPSAS) based on International Financial Reporting Standards in order to create a similar accounting system in the sense of comparability, transparency and accountability.
In this study, published International Public Sector Accounting Standards (IPSAS) are examined and examples of implementation are given in the world. Taking into account that IPSAS are IFRS-based the differences between two standards has been analyzed.
Parallel to the developments at international level, Turkey has taken the 5018 Public Financial Management and Control Law with the basics of accrual accounting. In the study, Law No. 5018 has been examined and in accordance with the standards published by the Board of the State Accounting Standards laid down in the related law, the compliance process of public institutions has been investigated in Turkey.
As a result of the research there are certain differences between published IPSASs and IFRSs that some of these are the nature of public and private sector businesses and other part of the differences are based on the fact that IPSAS are IFRS-based over time they will be eliminated. Turkey has been late to publish government standards and also been late in implementation at the institutions according to developed countries, it is necessary to accelerate their work in this direction
Diferansiye tiroid karsinomunda radyoaktif iyot tedavisinin kemik iliği üzerine etkileri ve sekonder kanser gelişimi
Tiroid kanserleri endokrin maligniteler içinde en sık görülen kanser olup kadınlarda en sık görülen ikinci kanserdir. Tiroid kanserlerinin büyük çoğunluğunu diferansiye tiroid kanserleri (DTK) oluşturmaktadır. Tiroid kanserinin insidansının artması ve iyi prognozlu olması, özellikle radyoiyodin tedavisinden sonra sekonder kanser gelişimi açısından endişeye yol açmaktadır. Bu çalışmada amacımız; RAİ tedavisinin zaman içinde kemik iliği üzerine etkilerini ve sekonder kanser gelişimini incelemektir.
Bu çalışma, Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi’nde Ocak 2000 ve Aralık 2012 yılları arasında tiroid kanseri tanısı olan ve cerrahi işlem sonrası RAİ tedavisi alan 259 hastanın verileri retrospektif olarak taranarak yapılmıştır. Uygulanan RAİ tedavisinin öncesinde ve sonrasındaki 5 yıllık süreçte hastaların tam kan parametreleri, TSH ve tiroglobulin değerlerinin zaman içindeki değişimi incelendi. Ayrıca hastalarda sekonder kanser gelişimi olup olmadığı araştırıldı.
Hastalara uygulanan ortalama RAİ dozu 118 mCi olarak tespit edilmiştir. Hastaların RAİ tedavisinden sonra kısa süreli takiplerinde kemik iliği supresyonu olduğu, ancak bu supresyonun uzun süreli takiplerinde normale döndüğü gözlenmiştir. Hastaların takiplerinde sekonder kanser gelişimi tespit edilmemiştir.
RAİ tedavisinde 100 mCi üzeri yüksek doz olarak kabul görmekte ve bazı çalışmalarda RAİ sonrası sekonder kanser varlığından bahsedilmektedir. Bu çalışmalarda sekonder kanser varlığı ile RAİ ilişkisinin kesin olmadığı ve gelişen kanserlerin genetik yatkınlık, çevresel faktörler sebebiyle olabileceği de akılda tutulmalıdır. Türkiye’de verilen RAİ tedavisine bağlı sekonder kanser gelişiminin olmaması da RAİ’nin ülkemizde güvenle kullanılabileceğini düşündürmektedir.
Thyroid cancers are the most common cancer among endocrine malignancies and the second most common cancer in women. The majority of thyroid cancers are differentiated thyroid cancers (DTK). Increasing incidence and good prognosis of thyroid cancer have led to concern about the development of second malignancy, especially after radioiodine treatment. Our aim in this study is; The effects of RAI treatment on bone marrow over time and the development of secondary cancer are examined.
The study was carried out retrospectively from 259 patients diagnosed with thyroid cancer between January 2000 and December 2012 at the Ankara Hospital of Başkent University, Ankara, Turkey. The changes in whole blood parameters, TSH and thyroglobulin values of patients were examined over time before and after RAI treatment in 5 years. In addition, patients were investigated for the development of secondary cancer.
The mean RAI administered to the patient was found to be 118 mCi. Patients had bone marrow suppression in short-term follow-up from RAI treatment, but this suppression was observed to return to normal in long-term follow-up. In patients' follow-up, the development of secondary cancer was not detected.
It is accepted as a high dose of 100 mCi in the treatment of RAI, and in some studies, the presence of secondary cancer after RAI is mentioned. It should be kept in mind that in these studies, the presence of secondary cancer is not definitive, and that developing cancers may be due to genetic susceptibility, environmental factors. In the absence of secondary cancer development in Turkey linked to given RAI treatment, it is thought that RAI can be used safely in our country