Başkent University

Baskent University
Not a member yet
    1983 research outputs found

    İş sağlığı ve güvenliği kapsamında fosil lokalitisinde fıne-kınney metodu ile risk değerlendirilmesi

    No full text
    Türkiye’de iş sağlığı ve güvenliği uzun yıllardır çalışma alanlarında uygulanmaktadır ve tüm işyerleri yaptıkları işle ilgili risk değerlendirmesi yapmakla ya da yaptırmakla mükelleftir. Türkiye’de araştırma kazıları iş sağlığı ve güvenliği kapsamında kendisine; Madencilik ve taş ocakçılığını destekleyici diğer hizmet faaliyetleri tanımı içerisinde ‘tehlikeli’ çalışma alanlarında yer bulmuştur. Bu hizmet faaliyetleri tetkik, araştırma hizmetleri, jeolojik gözlemler, boşaltma, pompalama hizmetleri olarak sıralanabilir. Burada test amaçlı sondaj faaliyetleri ile petrol ve doğalgaz için yapılan hizmetler bunların dışında yer almaktadır. Bu çalışmada ise araştırma kazıları hakkındaki bilgilendirmeler “Araştırma sondaj ve kazı” ana başlığı altında sunulmuş ve bir fosil lokalitesinde risk değerlendirmesi iki farklı metot kullanılarak sonuçlar karşılaştırılmıştır. Risk değerlendirmesi için seçilen iki metot L tipi matris ve Fine-Kinney metodudur. Çalışmada elde edilen veriler Fine-Kinney metodunun L tipi matris metoduna göre daha geniş bir aralıkta değerlendirme imkanı sunduğu için sonuçların güvenilirliğinin ve doğruluğunun büyük ölçüde arttığı sonucuna ulaşılmıştır. Occupational health and safety has been implemented in various working areas in Turkey for many years and all businesses are obliged to carry out risk assessments or have them carried out. Under the scope of occupational health and safety, research excavations in Turkey are considered as “dangerous” working environments under the description of “Other service activities supporting mining and quarrying operations”. These service activities can be classified as research activities, geological observations, discharging, and pumping activities. Drilling activities for testing purposes and activities conducted for petroleum and natural gas are exceptions to these service activities. In this study, information regarding research excavations have been presented under the title of “Research drilling and excavation” and two different risk assessment methods were used to evaluate the risks in a fossil site and their results have been compared. The two methods selected for risk assessments are the L-Type Matrix and the Fine-Kinney method. The results obtained from the study show that the Fine-Kinney method provided a larger range of evaluation in comparison to the L-type matrix method, and as such, that the reliability and accuracy of its results were much higher

    Sürdürülebilir kalkınma çerçevesinde Türkiye'de çevre politkaları

    No full text
    İnsan nüfusunun hızla arttığı, doğal kaynakların ekonomik faaliyetler kapsamında geri dönüşümsüz tüketildiği dünya sisteminde ekosistemin korunması amacıyla çevre politikaları geliştirilmiştir. Ekonomi ve çevre arasında dengeli bir ilişki kurulmasını öneren, ekolojik sınırların sınanması ile ortaya çıkan sürdürülebilir kalkınma hedefleri küresel ölçekte geliştirilmiştir. Çalışmada, sürdürülebilir kalkınma çerçevesinde Türkiye’de uygulanan çevre politikaları incelenmiştir. Yenilenebilir enerji kullanımı, küresel ısınma ve iklim değişikliğinin önlenmesi ve biyolojik çeşitliliğinin korunması için Türkiye’de uygulanan politikaların etkileri incelenmiştir. Çevre sorunlarının çözümüne yönelik politikaların sürdürülebilir kalkınma kavramı ile uyumlu ve tutarlı olup olmadığı araştırılmıştır. Environmental policies have been developed in order to protect the ecosystem in the world system where the human population has increased rapidly and natural resources have been consumed within economic activities irreversibly. Sustainable development goals that have emerged through the testing of ecological boundaries, which suggest a balanced relationship between the economy and the environment, have been developed on a global scale. This study was examined the environmental policies in Turkey within the sustainable development framework. This thesis examined the effects of Turkey's policies that implemented for prevention of global warming and climate change, protection of biological diversity and renewable energy usage. It was analyzed whether the policies for the solution of environmental policies adaptable and consistent with the concept of sustainable development

    İnsan hakları açısından türk ceza kanunu madde 232'de düzenlenen kötü muamele suçunun incelenmesi, çocuk hakları ve kadın hakları bakımından maddenin değerlendirilmesi

    No full text
    Toplumun en küçük yapılanması olan aile ülkemizde Anayasa başta olmak üzere çeşitli kanuni düzenlemeler ile korunmuştur. Ailenin korunması bir yandan toplumun korunması olarak bir yandan da aile içinde yetişen bireylerin yani insanın korunması olarak değerlendirilebilir. Aileye verilen önem doğrultusunda oluşturulan uluslararası anlaşmalar ve ulusal düzenlemeler incelendiğinde çalışmanın konusu olan Türk Ceza Kanunu madde 232’ye de rastlanmaktadır. Üç bölümden oluşan tez çalışmasında düzenlemenin barındırdığı iki ayrı suç tipi ele alınacaktır. Bu kapsamda aile bireylerinden olan çocukların ve kadınların uluslararası anlaşmalar ile koruma altına alınan hakları çerçevesinde incelemeler yapılacaktır. Kötü muamele suçunu incelerken düzenlemede ve başlıkta yer alan kavramlara değinilecektir. Bu kapsamda aile, şiddet, merhamet, acıma, şefkat kavramları anlaşılmaya çalışılacaktır. Bütün yapılan incelemeler sonucunda düzenlemenin çocuklar, kadınlar ve aile açısından etkili bir koruma sağlayıp sağlamadığı tartışılacaktır. The family, which is the smallest structure of the society, has been protected by various legal regulations, especially the Constitution. Protection of the family can be considered as protection of the society on the one hand and protection of the people who grow up in the family on the other hand. When the international agreements and national regulations established in line with the importance given to the family are examined, article 232 of the Turkish Penal Code, which is the subject of the study, is also found. In this thesis, which consists of three chapters, two different types of crime covered by the regulation will be discussed. In this context, studies will be carried out within the framework of the rights of children and women who are members of their families protected by international agreements. In examining the crime of ill-treatment, the concepts in the regulation and title will be mentioned. In this context, the concepts of family, violence, compassion, mercy, kindness will be tried to be understood. As a result of all the examinations, it will be discussed whether the regulation provides effective protection for children, women and family

    Şizofreni hastalarının yaşam nitelikleri, hasta yakınlarının psikopatolojiye yönelik inançları, stresle başa çıkma tarzları, algılanan aile yükleri ve duygu dışavurumları arasındaki ilişkilerin incelenmesi

    No full text
    Araştırma, şizofreni hastaları ve gerektiğinde bakım veren konumunda olarak hastaların ihtiyaçlarını karşılayabilen ve en fazla vakit geçirdikleri yakın aile üyeleri ile yürütülmüştür. Hasta yakınlarının ruh hastalığına yönelik inançları, stresle başa çıkma tarzları, algılanan aile yükleri ve duygu dışavurumlarının birbirleriyle olan ilişkileri incelenmiştir. Ayrıca bu değişkenlerin hastanın yaşam niteliği ile olan ilişkisi de araştırılmıştır. Çalışma örneklemi şizofreni hastalarının üye olduğu bir dernek ve bir devlet hastanesine bağlı Toplum Ruh Sağlığı Merkezi’ne kayıtlı toplam 50 şizofreni hastası ile bu hastaların yakın aile üyelerinden oluşmaktadır. Hastaların yaş ortalaması 39.90 olmak üzere 14 kadın, 36 erkek katılımcı vardır. Hasta yakınlarının yaş ortalaması ise 53.86 olmak üzere katılımcılar 34 kadın ve 16 erkekten oluşmaktadır. Hastalar ile yarı yapılandırılmış bir görüşme yapılarak araştırmacı tarafından Şizofreni Hastaları İçin Yaşam Niteliği Ölçeği puanlanmıştır. Hasta yakınları ise Demografik Bilgi Formu’na ek olarak Ruh Hastalığına Yönelik İnançlar Ölçeği, Stresle Başa Çıkma Ölçeği, Algılanan Aile Yükü Ölçeği ve Duygu Dışavurumu Ölçeği’ni doldurmuşlardır. Araştırma sonuçlarına göre hasta yakınlarına ait değişkenler arasında beklenen korelasyon bulgularına ulaşılmıştır. Ancak hastanın yaşam niteliği ile hasta yakınının yalnızca algılanan aile yükü puanları arasında negatif yönde ve anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Ayrıca bu değişkenin hastaların yaşam niteliğini yordadığı görülmüştür. Duygu dışavurumu ile yaşam niteliği arasındaki ilişkinin anlamlılık düzeyi ise sınırda kalmıştır. Bu konudaki araştırmaların daha fazla örneklem sayısı ile çeşitlendirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. Hasta yakınına ait değişkenlerde ise ruhsal hastalığa yönelik inanç ile duygu dışavurumu arasındaki ilişkide algılanan aile yükünün aracı rolü olduğu görülmüştür. Böylece hastanın yaşam niteliğine ve hasta yakınının duygu dışavurum düzeyine etki eden aile içi sosyal faktörler incelenmiş ve önemli bulgulara ulaşılmıştır. This study was carried out by using a sample of schizophrenia patients along with their close family members who were in the position of care givers providing for the needs of the patients as well as being the ones with whom the patients spent most of their time. The study attempted to investigate relationships between each other of a number of factors, namely close family members’ beliefs toward mental illness, their ways of coping with stress, perceived family burden and expressed emotions. Furthermore, the study also considered the relationship between the aforementioned variables and the patients’ quality of life. The sample used in the study consisted of fifty schizophrenia patients and their care giving-close family members. Some of the patients were members of a schizophrenia association while the rest of them were registered patients of the Society Mental Health Center of a state hospital. The numbers of female and male patients in the sample were 14 and 36 respectively. Of the family members in the sample, 34 were female and 16 were male. Average age of the patients and the family members of the sample was 39,9 and 53,86 respectively. A half structured interview with every patient in the sample was conducted and the Schizophrenic Patients’ Quality of Life Scale was scored by the researcher. As for the family members, they filled in the Beliefs toward Mental Illness Scale, the Styles of Coping with Stress Scale, the Perceived Family Burden Scale and the Expressed Emotions Scale in addition to the Demographic Information Form. According to the results of the study, there were correlations among the family members-related variables, as expected a priori. However, there was a significant and negatively signed relationship between the patients’ quality of life and the perceived family burden only. The results also showed that the perceived family burden variable had predictive power on the patients’ quality of life variable. As regards the relationship between expressed emotions and quality of life, its statistical significance was found to be at the border only. It was therefore concluded that future studies along these lines ought to employ samples having better features, particularly in terms of size. As for the variables related to the patients’ close family members, there was found that the perceived family burden played a mediator role in the relationship between the beliefs toward mental illness and the expressed emotions. In conclusion, the study investigated and attained important findings on the issue of in-family social factors affecting the patients’ quality of life and the expressed emotions level of the close family members

    Futbolcuların zihinsel dayanıklılık düzeyleri ile sporda mücadele ve tehdit algılarının belirlenmesi

    No full text
    Bu çalışmanın birincil amacı, Sporda Mücadele ve Tehdit Ölçeği’nin Türkçe geçerlik ve güvenirliğinin yapılması, ikincil amacı ise zihinsel dayanıklılığın mücadele ve tehdit algısına olan etkisinin incelenmesidir. Çalışmaya Türkiye Futbol Ligi’ndeki 4’ü Süper Lig, 3’ü TFF. 1. Lig olmak üzere toplamda 7 futbol takımından 196 (X=19.64; Ss=2.72) profesyonel erkek futbolcu gönüllü olarak katılmıştır. Katılımcılara, Sporda Mücadele ve Tehdit Ölçeği, Sporda Zihinsel Dayanıklılık Envanteri ve Kişisel Bilgi Formu uygulanmıştır. Sporda Mücadele ve Tehdit Ölçeği’nin yapı geçerliği için Doğrulayıcı Faktör Analizi’nden yararlanılmıştır. Katılımcıların mücadele ve tehdit algıları ile zihinsel dayanıklılıkları arasındaki ilişkiyi belirlemek için ise Adımsal Çoklu Regresyon Analizi kullanılmıştır. Ölçeğin güvenilirlik düzeyini belirlemek için Cronbach alfa iç-tutarlılık katsayıları hesaplanmıştır. Yapılan doğrulayıcı faktör analiz sonuçlarına göre modelin uygunluğu için hesaplanan değerler χ²/sd=1.58, GFI=0.90, CFI=0.91, RMR=0.04, SRMR=0.07, RMSEA=0.07, IFI=0.91, TLI=0.88 olarak bulunmuştur. Analizler sonucunda, “Tehdit” alt boyutu için faktör yükleri 0.56 ile 0.75 arasında; “Mücadele” alt boyutu için 0.61 ile 0.77 arasında olduğu tespit edilmiştir. Analiz sonuçları, kendine güven alt boyutu mücadele alt boyutunun belirleyicisi (R=0.15; R2=0.02; F(1.193)=4.42; p<0.05) olduğunu ve aralarındaki ilişkinin pozitif olduğunu (β=0.40; p<0.05) göstermiştir. Öte yandan, kendine güven (β=0.34; p<0.05) ve kontrol (β=0.31; p<0.05) alt boyutları (R=0.29; R2=0.09; F(1, 194)=9.058; p<0.05) tehdit alt boyutunun negatif yönde belirleyicisi olarak tespit edilmiştir. Sonuç olarak; Sporda Mücadele ve Tehdit Ölçeği’nin Türkçe versiyonunun Türk sporcuların mücadele ve tehdit algı düzeylerini belirlemede kullanılabileceğini göstermektedir. Bunun yanı sıra, futbolcuların zihinsel dayanıklılık düzelerinin mücadele ve tehdit algılarını etkilediğini söyleyebiliriz. TURKYILMAZ H. B. Determination of Mental Toughness Levels, and Challenge and Threat of Soccer Players in Sports, Başkent University, Health Sciences Institute, Sports Science Thesis Master’s Program, Ankara, 2019. The primary purpose of this study is to determine the validity and reliability of the Turkish version of the Threat and Challenge in Sport scale and the secondary purpose of is to explore the impact of mental toughness on the perceptions of challenge and threat. 196 (M=19.64; SD=2.72) professional male players from 7 soccer teams participated voluntarily in the study. Of the 7 teams in the Turkish Super League, 4 teams were in the Super League while 3 teams were in the TFF. 1. League. Participants were asked to take the surveys of Challenge and Threat in Sports, Mental Toughness in Sports, and Personal Information. A confirmatory factor analysis was completed for construct validity of the Challenge and Threat in Sports scale. A hierarchical multiple regression analysis was completed to identify the relationship between the perceptions of challenge and threat and mental toughness of participants. In order to identify the reliability level of the scale, Cronbach alpha internalconsistency coefficients were calculated. The results of the confirmatory factor analysis for the fitness of model are as follows: χ²/sd=1.58, GFI=0.90, CFI=0.91, RMR=0.04, SRMR=0.07, RMSEA=0.07, IFI=0.91, TLI=0.88. The analyses showed factor loadings between 0.56 and 0.75 for the “threat” dimension and between 0.61 and 0.77 for the “challenge” dimension. The results indicated that the self-confidence dimension is a determinant of the challenge dimension (R=0.15, R2=0.02, F (1.193) =4.42, p<0.05) and the relationship in between is positive (β=0.40; p<0.05). Additionally, self-confidence (β=0.34; p<0.05) and control (β=0.31; p<0.05) dimensions (R=0.29; R2=0.09; F(1, 194)=9.058; p<0.05) were found to be a negative determinant of the threat dimension. The results indicate that the Turkish version of the Challenge and Threat in Sports scale can be used in identifying the perception levels of Turkish athletes in challenge and threat. Also, the mental toughness levels of soccer players impact their challenge and threat perceptions

    Sınır kişilik özelliği deneyimleyen bireylerin bağlanma stilleri ile duygu farkındalığı ve duygu düzenleme güçlüğü düzeylerinin incelenmesi

    No full text
    Bu çalışma kapsamında ilk olarak sınır kişilik özelliği düzeyleri farklılaşan bireylerin bağlanma stilleri göz önünde bulundurularak duygu farkındalığı ve duygu düzenleme güçlüğü düzeylerinin incelenmesi ve ikinci olarak bağlanma stilleri ile sınır kişilik özelliği ilişkisinde duygu düzenleme güçlüğü ve duygu farkındalığının aracı rolünün değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yapılan çalışmanın örneklemini lisans ve lisansüstü eğitimi devam eden toplam 247 üniversite öğrencisi oluşturmuştur. Katılımcıların 18 - 28 yaşları arasında (SS = 1.87) olduğu, 239’unun lisans (%96.8), 7’sinin ise yüksek lisans (%2.8) öğrencisi olduğu gözlenmiştir. Ayrıca, katılımcıların 217’sini (%87.9) kadın, 30’unu (%12.1) ise erkek katılımcılar oluşturmuştur. Araştırma kapsamında katılımcılara, demografik bilgilerini almak amacıyla Demografik Bilgi Formu, sınır kişilik özelliği düzeylerini değerlendirmek amacıyla Borderline Kişilik Envanteri (BKE), duygusal farkındalığı düzeylerini belirlemek amacıyla Duygusal Farkındalık Düzeyi Ölçeği (DFDÖ), duygu düzenleme güçlüğü düzeylerini değerlendirmek amacıyla ise Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği-Kısa Form (DDGÖ-16) ve bağlanma stillerini değerlendirmek amacıyla İlişki Ölçekleri Anketi (İÖA) uygulanmıştır. Araştırmanın ilk amacı doğrultusunda, sınır kişilik özelliği düzeyleri farklılaşan gruplar bağlanma stilleri göz önünde bulundurularak duygu farkındalığı ve duygu düzenleme güçlüğü düzeyleri açısından MANOVA aracılığı ile karşılaştırılmıştır. Yapılan analizler sonucunda, sınır kişilik özelliği düzeyi düşük grubun yüksek gruba kıyasla duygu farkındalığı ortalama puan puanının daha yüksek, duygu düzenleme güçlüğü ortalama puanının ise daha düşük olarak görülmüştür. Bağlanma stilleri açısından ise güvenli, korkulu, saplantılı ve kayıtsız bağlanma stillerinin duygu farkındalığı puan ortalamalarının anlamlı olarak farklılaşmadığı sonucuna ulaşılmaktadır. Saplantılı bağlanma stiline sahip bireylerin güvenli bağlanma stiline ve kayıtsız bağlanma stiline sahip bireylere kıyasla duygu düzenleme güçlüğü puan ortalamalarının daha yüksek olduğu, ancak korkulu bağlanma stiline sahip bireylerin diğer bağlanma stilleri ile duygu düzenleme güçlüğü puanları açısından farklılaşmadığı bulgusuna ulaşılmıştır. Sınır kişilik özelliği düzeyleri ve bağlanma stillerinin duygu farkındalığı ve duygu düzenleme güçülüğü üzerindeki etkileşim etkisine ise anlamlı olmadığı görülmüştür. Araştırmanın ikinci amacı doğrultusunda, bağlanma stilleri ile sınır kişilik özelliği ilişkisinde duygu farkındalığının ve duygu düzenleme güçlüğünün aracı rolü incelenmiştir. Yapılan analiz sonucunda, güvenli ve saplantılı bağlanma stilleri ile sınır kişilik özelliği arasında duygu düzenleme güçlüğünün tam aracı rol oynadığı ancak korkulu bağlanma stili ile sınır kişilik özelliği ilişkisinde duygu farkındalığının aracı rolünün güven aralığında bulunmadığı, duygu düzenleme güçlüğünün ise kısmi aracı rolünün olduğu görülmüştür. Kayıtsız bağlanma stilinin ise duygu farkındalığı ve duygu düzenleme güçlüğü ile ilişkisi istatistiksel olarak anlamlı olmadığı için aracı değişken analizine dahil edilmemiştir. Araştırma kapsamında elde edilen bulgular ilgili alanyazın ışığında tartışılmış, araştırmanın bulguları belirtilmiştir. In this study, it is aimed to examine the emotional awareness and emotion dysregulation in relation to the attachment styles of individuals with varied border personality features and to evaluate the mediating role of emotion regulation and emotional awareness in the relationship between attachment styles and border personality features. The sample of the study consisted of 247 university students with undergraduate and graduate education. It was observed that the participants were between the ages of 18-28 (SD = 1.87), 239 of them were undergraduate (96.8%) and 7 of them were graduate (2.8%). In addition, 217 women (87.9%) were male and 30 (12.1%) were male. Demographic Information Form was used to evaluate demographic information, Borderline Personality Inventory (BPI) was used to assess borderline personality feature levels, The Levels of Emotional Awareness Scale (LEAS) was used to determine the levels of emotional awareness, Difficulties in Emotion Regulation Scale-Brief Form (DERS-16) was used to evaluate emotion dysregulation levels and Relationships Scales Questionnaire (RSQ) was used to evaluate attachment styles. For the first purpose of the study, groups with different levels of border personality features were compared with MANOVA in terms of emotion awareness and emotion dysregulation by considering attachment styles. It was found that the level of emotion awareness was lower and the emotion dysregulation levels were higher in the group with higher borderline personality features when compared with lower borderline personality features. There was no difference in the emotional awareness level in the differentiation of attachment styles, but it was found that there were differences in terms of emotion dysregulation. The group with a preoccupied attachment style exhibits higher levels of emotion dysregulation when compared with secure and dismissing attachment style. When borderline personality feature levels and attachment styles are considered together, it is concluded that they do not differ in terms of emotion awareness and emotion dysregulation. For the second purpose of the study, the role of emotion awareness and emotion regulation mediator between the attachment styles and the border personality feature was investigated. Difficulty of emotion regulation among the safe and preoccupied attachment styles have been found to play the role of full mediator among the border personality feature. It was observed that the mediating role of emotion awareness was not within the confidence interval between fearful attachment style and borderline personality feature, while emotion dysregulation was partially mediated role. In terms of dismissing attachment style, because there was not statistically significant correlation between dismissing attachment style, emotional awareness and emotion dysregulation, dismissing attachment style did not interpret in mediator analyse. The findings of the study were discussed in the light of the related literature and the findings of the study were stated

    Sensorinöral işitme kayıplı bireylerde bilateral işitme cihazı kullanımının ayırt etme skoru üzerine etkisinin araştırılması

    No full text
    Amaç: Bu araştırmanın amacı, tek taraflı işitme cihazı kullanan sensorinöral işitme kayıplı bireyler ile her iki taraflı işitme cihazı kullanan sensorinöral işitme kayıplı bireylerin konuşmayı ayırt etme skoru üzerine etkisinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Araştırmada Başkent Üniversitesi İstanbul ve Konya illerinde bulunan uygulama ve araştırma merkezlerinde takibi yapılan sensorinöral işitme kaybı tanısı almış ve en az altı aydır işitme cihazı kullanıyor olan 55-70 yaş arası hastalar çalışma grubunu oluşturmaktadır. Araştırmada katılımcılara saf ses odyometri ve bunu takiben konuşma testi yapılmıştır. İlk test olan saf ses odyometri testinde sessiz bir kabinde işitme cihazı hastanın kulağında değilken çeşitli tonlarda ses verilmiş ve hastadan bu sesleri duyduğunda butona basarak bu sesleri duyduğunu göstermesi istenmiştir. Takiben yapılan konuşma testinde hastaya söylenen kelimeleri tekrar etmesi istenmiştir. Yapılan bu uygulamalar 6 ay sonra, aynı hastalar üzerinden değerlendirilmiştir. Elde edilen veriler R vers. 2.15.3 istatistik programında eşleştirilmiş t testi kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular: Araştırmamıza göre bilateral işitme cihazı kullanan bireylerin cihaz kullanımı öncesi ve altı ay sonrası yapılan değerlendirme sonucu cihaz öncesine göre cihaz sonrasında speech discrimination skorlarında unilateral-sağ olgularda cihaz öncesine göre cihaz sonrasında ortalama 0,82±4,64 birim artış gözlenmiştir. Unilateral-sol olgularda cihaz öncesine göre cihaz sonrasında ortalama 2,44±3,11 birim artış gözlenmiştir. Bilateral cihaz kullanan bireylerin bilateral-sağ olgularında cihaz öncesine göre cihaz sonrasında ortalama 2,97±3,92 birim artış gözlenmiştir. Bilateral-sol olgularda ise cihaz öncesine göre cihaz sonrasında ortalama 1,77±3,46 birim artış gözlenmiştir. Sonuç: Unilateral-sağ, unilateral-sol ve bilateral sağ, bilateral sol işitme cihazı kullanan bireylerin işitme cihazı kullanımı öncesi ve altı ay işitme cihazı kullanımı sonrası sd skorlarında yapılan değerlendirme sonucunda; konuşmayı ayırt etme skorunda cihaz öncesine göre cihaz sonrasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Purpose: The objective of this study is to investigate the impact of speech discrimination scores between individuals with sensorineural hearing loss who use single-sided hearing aid and individuals with sensorineural hearing loss who use two-sided hearing aid. Material and Method: The study group of the study was formed from patients aged between 55-70 years who were diagnosed with sensorineural hearing loss and who had been using hearing aids for at least six months and whose followup had been made by practice and research centers in Istanbul and Konya. In the study, pure voice audiometry and then speech test were performed. In the first test, the pure sound audiometry test was performed in a silent cabin where the hearing aid was not in the patient's ear, and the patient was asked to show that he heard these sounds by pressing the button when he heard these sounds. In the subsequent speech test, the patient was asked to repeat the words. These applications were evaluated after 6 months. Obtained data R vers. 2.15.3 were analyzed by using paired t test in statistical program. Results: According to the study, as a result of evaluation performed before and six months after the use of bilateral hearing aids, speech discrimination scores of unilateral-right cases increased 0.82 ± 4.64 units. In unilateral-left cases, an average increase of 2,44 ± 3,11 units was observed after the hearing aid. In bilateral-right cases of using bilateral hearing aids, an average increase of 2.97 ± 3.92 units was observed after the hearing aid. In bilateral-left cases, an average increase of 1.77 ± 3.46 units was observed after the hearing aid. Conclusion: As a result of the evaluation of sd scores of patients using unilateral-right, unilateral-left and bilateral right, bilateral left hearing aids before and after six months of hearing aids; there was no statistically significant difference in speech discrimination score after the hearing aid compared to the before hearing aid (p> 0.05)

    Doğrudan veya dolaylı verilen beslenme eğitiminin çocukların beslenme durumlarına etkisi

    No full text
    Bu çalışma, seçilen bir ilköğretim kurumunda ikinci ve üçüncü sınıf öğrencilerine diyetisyen tarafından doğrudan ve diyetisyenin eğitim verdiği sınıf öğretmenleri tarafından dolaylı olarak öğrencilere verilen beslenme eğitimi yaklaşımlarının öğrencilerin beslenme durumlarını hangi yönde etkilediğini belirlemek ve değerlendirmek amacı ile planlanmıştır. Çalışma İstanbul Okan Koleji İlkokulu’nda 2017-2018 eğitim öğretim döneminde eğitim gören tüm ikinci ve üçüncü sınıf öğrencileriyle yürütülmüştür. Çalışmanın birinci aşamasında bir ikinci ve bir üçüncü sınıf öğretmenlerine iki kez yetmişer dakikalık diyetisyen tarafından beslenme eğitimi verilmiştir. Diyetisyen tarafından eğitim alan öğretmenler birer 2. ve 3. sınıf şubesinden oluşan toplamda 38 öğrenciye konuyla ilgili derslerinde 2 ay süreyle sağlıklı beslenme eğitimi vermişlerdir. İkinci ve üçüncü sınıf şubelerindeki diğer 32 öğrenciye ise diyetisyen tarafından 4 basamaklı, toplam 140 dakikalık eğitimler verilmiştir. Beslenme eğitimleri toplamda 70 öğrenciyle eş zamanlı olarak tamamlanmıştır. Eğitim öncesinde öğrencilerin demografik özellikleri, besin tüketim sıklığı, antropometrik ölçümleri, beslenme bilgi testi, Akdeniz diyeti kalite indeksi (KIDMED) ve fiziksel aktivite düzeyinin belirlenmesini içeren anket formu uygulanmıştır. Beslenme eğitimi sonrası beslenme eğitimindeki bilgilerin özümsenmesi ve davranışa dönüştürülmesi amacıyla 2 ay süreyle beklendikten sonra besin tüketim sıklığı, antropometrik ölçümleri, fiziksel aktivite saptama formu, KIDMED ve beslenme bilgi testi tekrarlanmıştır. Eğitim sonunda öğün atlayan ve kahvaltı yapmayan öğrenci sayısında azalma olurken öğün atlayan öğrenci sayısı dolaylı beslenme eğitimi grubunda daha düşük bulunmuştur (p<0.001). Sebze-meyve tüketim miktarı ve meyveyi kabuklu tüketen öğrenci sayısı eğitimle birlikte artmış ve bu artışın dolaylı beslenme eğitim grubunda anlamlı ve doğrudan beslenme eğitimine göre daha yüksek olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Öğrencilerin enerjinin total yağdan ve doymuş yağdan (DY) gelen yüzdeleri eğitim sonrasında düşerken enerjinin tekli doymamış yağ asidi (TDYA) ve çoklu doymamış yağ asidi (ÇDYA)’nden gelen yüzdelerinde artış gözlenmiştir (enerjinin total yağdan, DY’den ve ÇDYA’dan gelen yüzdelerinde tüm gruplar için p<0.05). Eğitim sonunda total yağ ve DY yüzdelerindeki düşüş dolaylı eğitimde daha etkili (p<0.05), TDYA yüzdelerindeki değişim benzer (p>0.05), ÇDYA yüzdelerindeki değişim ise doğrudan eğitimde daha yüksek görülmüştür (p<0.05). Öğrencilerin tümünde eğitim öncesi diyette posa, TDYA, kalsiyum, demir gibi mineraller ile E ve B1 vitamin alımlarının gereksinmenin altında olduğu belirlenmiştir. Doğrudan ve dolaylı eğitimlerin sonunda tüm öğrencilerin makro ve mikro besin ögesi alımları gereksinimler düzeyine çıkmıştır. Doğrudan verilen beslenme eğitiminin riboflavin, niasin ve B12 vitamini artış oranlarında, dolaylı verilen beslenme eğitiminin ise tiamin, A, B6, E ve C vitaminlerinin artış oranlarında daha etkili olduğu görülmüştür (p<0.05). Öğrencilerin tümünün KIDMED puanları eğitim sonunda artarak öğrenciler optimal diyet kalitesine yükselmiştir. Artışlarda dolaylı verilen beslenme eğitimi daha etkilidir (p<0.05). Örneklemin tümünde eğitim sonunda beslenme bilgi testi puanı artışı olmuş ancak sınıflaması orta düzeyde kalmıştır. Doğrudan verilen beslenme eğitiminde düşük bilgi düzeyinden orta bilgi düzeyine (p<0.05); dolaylı verilen beslenme eğitiminde ise orta bilgi düzeyden yüksek bilgi düzeyine geçiş bulunmuştur (p<0.05). Doğrudan verilen beslenme eğitiminin beslenme bilgi testi puanı artış oranına etkisinin daha yüksek olduğu saptanmıştır (p>0.05). Sonuç olarak, çocuklara verilen beslenme eğitimi çocukların hem beslenme bilgi düzeylerini hem de beslenme durumlarını olumlu yönde etkilemiştir. Bu etkinin özellikle dolaylı verilen beslenme eğitiminde daha etkili olması, öğretmenin öğrencilerine rol model olmasından kaynaklandığını göstermektedir. This study was performed to determine the effect of different educational approaches that were given indirectly by teachers who had nutrition education from dietitian or directly by a dietitian to second and third grade students at a selected primary school on their nutritional status. The study was carried out on all the second and third grade students who were educated in Istanbul Okan College Primary School in the 2017- 2018 academic year. In the first phase of the study, one 2nd and one 3rd grade teachers were given nutrition education by the dietitian twice for seventy minutes. The teachers educated by the dietitian gave a healthy nutrition education for 2 months in their relevant courses to 38 students gathered from one 2nd and one 3rd grade classes. Other 32 students gathered from a second and a third grade classes were given 4 steps nutrition education lessons, totally 140 minutes, by a dietitian. Nutrition education was completed concurrently with 70 students in total. Demographic characteristics, nutrient consumption frequency, anthropometric measurements, nutritional knowledge test, evaluation of the mediterranean diet quality index (KIDMED) and physical activity levels of students were determined before the education. After waiting for 2 months, during which the information given in nutrition education is expected to be absorbed and transformed into a behavior, food consumption frequency, anthropometric measurements, physical activity determination form, KIDMED and nutritional information tests were repeated. At the end of the education, a decrease is observed in the number of students who are skipping meals and not having a breakfast. The number of students who are skipping meals at the end of the education is found to be lower for the indirect education group (p<0.001). With the completion of education, significant increases were observed in the number of students consuming fruits and vegetables with peel and the amount of fruits and vegetables consumed. Indirect education is found to be significantly more effective in these increases (p<0.05). The percentages of energy from total fat and saturated fat (SF) are decreased at the end of the educations while the percentages of energy from mono unsaturated fatty acids (MUFA) and poly unsaturated fatty acids (PUFA) are increased (in the percentages of energy from total fats, SF and PUFA for every groups p<0.05). The decrease in the percentages of energy from total fat and SF at the end of the education is more effective for indirect education (p<0.05). Change in the percentages of energy from MUFA is found to be similar between both groups (p>0.05). Direct education is found to be more effective for the change in percentages of energy from PUFA (p<0.05). In all of the students, the intakes of fiber, calcium, iron, MUFA, vitamin E and B1 before the education were determined to be below the requirements. At the end of the both direct and indirect educations, macro and micro nutritional intakes of all students have reached the requirements. While direct education is found to have a higher influence on the increases in riboflavin, niasin and vitamin B12 intakes, indirect education observed to have a higher influence on the increase in tiamin, vitamins A, B6, E and C intakes (p<0.05). All of the students' KIDMED scores improved and students achieved optimal diet quality levels with the completion of education. In terms of KIDMED improvements, indirect education was found to be more effective (p<0.05). Although an improvement on nutrional knowledge test score is observed with the education for whole sample, classification is remained to be avarage. With the direct education, score is improved from low to average knowledge levels (p<0.05). On the other hand, with the indirect education, KIDMED score is improved from average to high knowledge levels (p<0.05). It was found that direct nutrition education had a higher effect on increase rate of nutritional knowledge test score. As a result, nutrition education given to children had a positive effect on both nutritional knowledge and status of children. It is observed that indirect education is more effective due to the teachers being the role model for the students

    Reversible cardiomyopathy-tachycardiomyopathy in children

    No full text
    Tachycardia-induced cardiomyopathy (tachycardiomyopathy) is defined by the presence of a sustained tachycardia that results in left ventricular systolic dysfunction. Restoration of cardiac function is dependent on the control of tachyarrhythmias. We report a series including ten children with tachycardia-induced cardiomyopathy with different etiologies. The medical records of patients with tachycardiomyopathy who were managed in a Pediatric Cardiology Clinic between the years of 2014-2017 were reviewed retrospectively. Ten children (3 female, 7 male) were diagnosed with tachycardiomyopathy. The median age of the patients was 12 years (range: 4-15.8). Five had atrial tachycardia, two had ventricular tachycardia, the others had Mahaim fiber tachycardia, permanent junctional reciprocating tachycardia and atrioventricular reentrant tachycardia. Seven patients had catheter ablation and three patients who had previous heart surgery were treated with antiarrhythmic drugs. Median ejection fraction was 33% (range: 10-48), median left ventricle end-diastolic diameter was 55 mm (range: 30-78). All showed complete recovery with median ejection fraction 60% (range: 55-78). Two patient with severe heart failure required extracorporeal membrane oxygenation support, one of them had ventricular assist device support but the device was removed after successful ablation. After two years this patient required permanent pacemaker implantation due to complete atrioventricular block. Tachycardia-induced cardiomyopathy is a rare and treatable cause of heart failure. Early recognition is critical, aggressive treatment aimed at controlling the arrhythmia results in symptom resolution and recovery of ventricular function

    Burdur'da 65 yaş ve nüfus yaşam kalitesi ve yalnızlık durumu ilişkili etmenler

    No full text
    Kesitsel tipteki bu araştırmanın amacı Burdur’da 65 yaş ve üzeri nüfusun yaşam kalitesi ve yalnızlık durumunun belirlenmesidir. Çalışmaya 408 kişi dahil edilmiştir. Çalışmaya katılanlara ev ziyaretleri yapılarak sosyodemografik özellikler, yalnızlık ve yaşam kalitesi risk faktörleri anket formu, “Dünya Sağlık Örgütü yaşlılar için yaşam kalitesi ölçeği kısa formu (WHOQOL-OLD TR Kısa)” ve “UCLA-LS Yalnızlık Ölçeği” uygulanmıştır. Gruplara göre yaşam kalitesi ve yalnızlık puanlarının karşılaştırılmasında bağımsız gruplarda t testi ve tek yönlü varyans analizi (ANOVA); yaşam kalitesini ve yalnızlığı etkileyen faktörlerin belirlenmesinde lineer regresyon analizi kullanılmıştır. Yaşlıların dörtte biri yalnız, yarısı eşiyle, biri akrabalarıyla yaşamaktadır. %94,8’inin en az bir kronik hastalığı vardır. En sık görülen semptom / durumlar azalan sırayla görme bozukluğu, tuvalete yetişememe, idrar kaçırma ve işitme problemidir. Her dört yaşlıdan birinde yeti kaybı mevcuttur. Yaşlıların WHOQOL-OLD Yaşam Kalitesi puan ortalaması 68.34±12.25, yalnızlık puan ortalaması 32.92±11.43'dür. Yaşlının kadın olması, formal eğitim almamış olması, gelirinin geçimine yetmemesi, gündüz bakım evine gitmek istememesi, tatile gitmemesi, alışverişi başkasının yapması, iştahının kötü-az olması, oturgan olması, işitme probleminin olması, engelli raporunun olması, kendini mutsuz hissetmesi ve yalnız olması yaşam kalitesini olumsuz etkilemektedir. Yaşlının huzurevinde kalmayı düşünmesi, televizyon izleme ve ev işi dışında iş yapmaması, tatile gitmemesi, oturgan olması, işitme probleminin olması ve kendisini mutsuz umutsuz hissetmesi yalnızlık düzeyini olumsuz etkilemektedir.Çalışmadan elde edilen sonuçların ışığında, yaşlının yaşam kalitesinin yükseltilmesi ve yalnızlık düzeyinin azaltılması için; yapılacak ev ziyaretleriyle yaşlılık dönemi planlanmalıdır. Sadece geriatrik değil, gerontolojik bir yaklaşımla da sağlık ve sosyal hizmetler bütünleşik halde verilmelidir. Kronik hastalık yükünü azaltacak koruyucu sağlık hizmetleri ve aktif yaşlanma önceliklendirilmeli, 1. 2. ve 3. basamak sağlık hizmetleri entegrasyonu sağlanmalıdır. Yaşlı dostu kent uygulamaları hayata geçirilmelidir. Yaşlıların yaşam kalitesini iyileştirmek ve yalnızlığını azaltmak ve bakımı garanti etmek için acilen bakım sigortasının hayata geçirilmesinin uygun olacağı düşünülmüştür. 408 people representing 35.563 people aged 65 and over were included into the scope of this cross-sectional type of study which aims determining the quality of life and condition of loneliness of the population aged 65 and over in Burdur. The questionnaire form intended for determining of factors that could affect the quality of life and condition of loneliness, "The World Health Organization Quality of Life Scale (WHOQOL-OLD TR Short)" and "UCLA-LS Loneliness Scale" were used as data source. The data of the study was collected by home visits, face to face interviews with those who scored 24 and above in the Mini Mental Test (MMT) and evaluated by t-test, one-way analysis of variance (ANOVA) and Linear regression analysis. Elderly’s WHOQOL-OLD Quality of Life score mean is 68.34 ± 12.25 and loneliness score mean is 32.92 ± 11.43. One fourth of the elderly live alone, half live with their spouse and one with relatives. 94,8% of them have at least one chronic disease. The most common encountered symptoms / conditions in descending order are impaired vision, urgency, urinary incontinence and hearing problems. One out of four elderly people has disability. Elderly person’s being old woman, having not received formal education, living income insufficiency, unwilling to go to the day care center, not going on vacation, shopping’s being done by someone else, having poor-diminishing appetite, being still, having hearing problem, having a disabled report, feeling unhappy and being alone adversely affects life quality.Elderly's dwelling on living in a senior center, not doing any work other than watching TV and doing housework, not going on vacation, being still, having hearing problem and feeling unhappy desperate affect the loneliness level negatively. Within the frame of the results obtained from the study; in order to increase the elderly’s life quality and decrease the level of the loneliness the old age period should be planned by the home visits which will be done. Not only geriatric, but also with a gerontological approach, health and social services should be given integratedly. Preventive health services and active aging which will reduce the burden of chronic disease should be prioritized, 1, 2 and 3 level health services integration should be ensured. Elderly friendly urban practices should be actualized. It is considered that care insurance’s urgently being put into practice in order to improve the quality of life of and reduce the loneliness of the elderly will be appropriate

    0

    full texts

    1,983

    metadata records
    Updated in last 30 days.
    Baskent University
    Access Repository Dashboard
    Do you manage Open Research Online? Become a CORE Member to access insider analytics, issue reports and manage access to outputs from your repository in the CORE Repository Dashboard! 👇