Başkent University

Baskent University
Not a member yet
    1983 research outputs found

    Evinde bir aile üyesine bakım veren kadınların bakım verme yüklerinin incelenmesi

    No full text
    Bu araştırma, evinde bir aile üyesinin bakım sorumluluğunu üstlenmiş olan kadınların bakım sürecinde karşılaştıkları sorunları ve bakım verme yüklerini incelemek amacıyla yapılmıştır. Araştırma kapsamında Ankara Büyükşehir Belediyesi Sosyal Hizmetler Dairesi Başkanlığı Engelliler Hizmet Merkezi’nden bu hizmeti düzenli alan 111 kadın ile görüşülmüş olup evde bakım hizmeti sunan kadınların bakım yükleri “Bakım Verme Yükü Ölçeği” ve “Görüşme Formu” uygulanarak incelenmiş ve kadınların sosyo-demografik verileri ile ölçek boyutlarına ilişkin tutumları analiz edilerek değerlendirilmiştir. Çalışma kapsamında, bakım veren kadınların bakım verme yükü puan ortalaması 47,94 olarak belirlenmiştir. Bu değere bakıldığında, çalışma sonucunda bakım veren kadınların bakım yükünün orta derecede olduğu belirlenmiştir. Araştırmaya katılan evde bakım veren kadınların %78,4’ ünün evli, %33,3’ünün ilköğretim mezunu, %83,5’inin ev hanımı, %38,7’ sinin 51 yaş ve üzerinde olduğu belirlenmiştir. Çalışma kapsamında, bakım verilen bireyin engel türü, cinsiyeti, bakım veren kadının yaşı, eğitim düzeyi, bakım verme süresi, eşlerinin meslekleri, başka kaynaklardan destek alma durumları ile bakım verme yükü arasında yapılan testler sonucunda anlamlı farklılıkların çıkmadığı görülmüştür (p>0.05). Buna karşın bakım veren kadının medeni durumu, aylık ortalama geliri, bakım konusunda eğitim ihtiyacı, uyku düzeni, bakımı bir başkasının üstlenme durumu ve engelliye bakmanın sosyal yaşamını etkileme, ruh ve beden sağlığını bozma durumu ile bakım verme yükleri arasında anlamlı bir ilişkinin olduğu sonuçlarına ulaşılmıştır (p<0.05). Bu bulgular doğrultusunda, bakım vermenin bir görev ve sorumluluk olarak algılandığı ve bununla paralel olarak kadınların bakım verme sürecinde yaşadığı yükün farkında olmadığı ve yaşadıkları güçlükleri ifade etmekte zorlandıkları sonucuna varılmıştır. This research was carried out to analyse caregiving burden and the problems in caregiving process faced by the women who have the care responsibility of a family member at home. In the scope of the research, 111 women who receive this service regularly from the Ankara Metropolitan Municipality Social Services Department Handicapped Service Center were interviewed. The burden of caregiving women who provide home care services was examined by applying the “Caregiving Burden Scale” and Interview Form” and women’s socio-demographic data and their attitudes towards scale dimensions were analysed. In the scope of the study, the mean of caregiving burden of caregivers was determined as 47.94. When this value is examined, it is determined that the caregiving burden of the caregivers is moderate. The participants that composed of women who provides home care 78.4% were married, 33.3% were primary school graduates, 83.5% were housewives and 38.7% were 51 years old and older. Within the scope of the study, it was seen that there were no significant differences as a result of the tests conducted among the caregiver type, gender, age of caregiver, education level, caregiving period, spouses' professions, receiving support from other sources and caregiving burden (p>0.05). However, it was concluded that there was a significant relationship between the caregiving woman's marital status, monthly average income, need for education in care, sleep order, care of another person and the social life of looking at the disabled, the state of disrupting the health of the body and health and the burden of care (p < 0.05). According to these findings, it is concluded that caregiving is perceived as a duty and responsibility, and in parallel with this, women are not aware of the caregiving burden process and difficulty in expressing their difficulties

    Duyu düzenleme güçlüğü ile sınav kaygısı arasındaki ilişkide mükemmeliyetçilik ve obsesif kompulsif belirtilerin aracı rolü

    No full text
    Akademik alanda ve psikoloji alanında değerlendirilen ve öncelik kazanan bir konu olarak sınav kaygısı dikkat çeken bir konu olmuştur. Bu açıdan sınav kaygısı alanyazında birçok çalışmaya yer verilmiştir. Buna karşın yapılan birçok çalışma olsa da bu alanda daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulduğu görülmektedir. Bu açıdan bu çalışmada hem daha önceden ayrı ayrı incelenen sınav kaygısı, mükemmeliyetçilik, obsesif kompulsif belirtiler değişkenlerinin bir arada değerlendirilmesi hem de sınav kaygısı ile duygu düzenleme güçlüğü arasındaki ilişkide mükemmeliyetçilik ve obsesif kompulsif belirtilerin aracı rolü değerlendirilmiştir. Bu amaç doğrultusunda 246’sı kadın, 189’u erkek olmak üzere 450 üniversite öğrencisine sınav kaygı düzeylerini belirlemek amaçlı Sınav Tutum Envanteri, mükemmeliyetçilik özelliklerini belirleyici Çok Boyutlu Mükemmeliyetçilik Ölçeği, obsesif kompulsif belirtiler düzeyini belirlemek için Maudsley Obsesif Kompulsif Belirtiler Ölçeği ve duygu düzenleme güçlüğünü belirleyecek olan Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği uygulanmıştır. Bu ölçekler doğrultusunda sınav kaygısı, mükemmeliyetçilik, obsesif kompulsif belirtiler ve duygu düzenleme arasındaki ilişkiler incelenecelenmiştir. Yapılan analizlerde, duygu düzenleme güçlüğü ile sınav kaygısı arasında doğrudan olumlu ilişki olduğu görülmüştür. Ayrıca duygu düzenleme güçlüğü ile sınav kaygısı ilişkisinde mükemmeliyetçilik ve obsesif kompulsif belirtilerin aracılık rolü oynadığı belirlenmiştir. Cinsiyetin, duygu düzenleme güçlüğünün stratejiler, amaçlar, farkındalığın ve açıklık boyutunun, mükemmeliyetçiliğin yaptığından emin olamama, aileden eleştiri ve hata yapma endişe alt boyutlarının, obsesif kompulsif belirtiler açısından ise kontrol etme boyutunun sınav kaygısını anlamlı düzeyde yordadığı görülmüştür. Sonuçlar ilgili yazın çerçevesinde tartışılmıştır. Elde edilen sonuçların ilgili literatüre katkıda bulunabileceği düşünülmektedir. Exam anxiety, has become one of the priority topics in psychology and in academic researches. Therefore, exam anxiety is studied in many researches. However, although there are many studies done, it can be seeen that there is need for more studies. Therefore, in this current study, exam anxiety, perfectionism, obsesif compulsif semptoms will be conducted together and also the role of perfectionism and obsesif komulsif semptoms on the relationship between exam anxiety and emotion regulation dysregulation will be evaluated. In the present study, 450 university student (246 women and 189 man) participated. In order to evaluate exam anxiety level Exam Anxiety Scale was used, to determine the perfectionism level Multidimensional Perfectionism Scale was used, to evaluate the obssesive compulsive semptoms severerity Maudsley Obsessive Compulsive Questinnaire was used and in order to evaluate the emotion regulation difficulties Difficulties in Emotion Regulation Scale (DERS) was used. As a result of the study, it can be seen that there is a direkt relationship between exam anxiety and difficulties in emotion regulation (β= .13, t=2.32, p< .001). Also, perfectionism and obsessif compulsive semptoms are mediators between the relationship between exam anxiety and difficulties in emotion regulation (β=.03, t=5.69, p<.001). Furthermore, awareness, clarity, goals, strategy factors of difficulties in emotion regulation scale; not bein sure, family criticism and anxiety of making misktake factors of perfectionism scale: checking factor of obsessive compulsive semptoms and sex were fournd to be the determinants of the exam anxiety. The results of the present study would be englightening for the literature

    Erken dönem uyumsuz şema alanları ve aleksitimi ilişkisinde prefrontal işlevlerin, empatinin ve duygu düzenleme güçlüğünün aracı rolü

    No full text
    Bu araştırmanın amacı, aleksitimi düzeyleri farklılaşan kişilerin erken dönem uyumsuz şema alanları, prefrontal işlevler, empati ve duygu düzenleme güçlüğü bağlamında farklılaşıp farklılaşmadığının araştırılmasıdır. Ayrıca, araştırma kapsamında erken dönem uyumsuz şema alanları ve aleksitimi ilişkisinde prefrontal işlevlerin, empatinin ve duygu düzenleme güçlüğünün aracı rolü incelenmiştir. Araştırmanın ilk aşamasında katılımcıların aleksitimi düzeyleri belirlenmiş, düşük aleksitimi grubu ve yüksek aleksitimi grubu olarak iki grup oluşturulmuştur. Oluşturulan bu iki grup erken dönem uyumsuz şema alanları, prefrontal işlevler, empati ve duygu düzenleme güçlüğü açısından karşılaştırılmıştır. Araştırmanın ikinci aşamasında ise erken dönem uyumsuz şemalar ve aleksitimi ilişkisinde prefrontal işlevlerin, empatinin ve duygu düzenleme güçlüğünün aracı rolü incelenmiştir. Araştırma sonuçların göre, ilk olarak, aleksitimi düzeyi yüksek grup aleksitimi düzeyi düşük grup ile karşılaştırıldığında aleksitimi düzey yüksek olan grubun erken dönem uyumsuz şema alanları ve duygu düzenleme güçlüğü bakımından aleksitimi düzeyi düşük olan gruba kıyasla daha yüksek puana sahip olduğu, prefrontal işlevler ve empati düzeyleri bakımından ise daha düşük puana sahip olduğu görülmüştür. İkinci olarak, erken dönem uyumsuz şema alanları ve aleksitimi ilişkisinde prefrontal işlevlerin, empatinin ve duygu düzenleme güçlüğünün aracı rolü incelenmiştir. Araştırma sonuçlarına göre, zedelenmiş özerklik - öteki yönelimlilik ve ayrılma - reddedilme şema alanları ile aleksitimi ilişkisinde prefrontal işlevlerin ve duygu düzenleme güçlüğünün aracı rolünün (mediator) olduğu ancak empatinin aracı rolü (mediator) olmadığı bulgusuna ulaşılmıştır. Ayrıca, zedelenmiş sınırlar - abartılı standartlar ve aleksitimi düzeyi ilişkisinde ise sadece duygu düzenleme güçlüğünün aracı rolü (mediator) olduğu görülmüştür. Araştırmadan elde edilen bulgular ve araştırmanın katkıları alanyazındaki araştırmalar göz önünde bulundurularak tartışılmıştır. The purpose of research is to investigate whether people who have different levels of alexithymia are different in terms of their early maladaptive schema domains, prefrontal functions, empathy and emotion regulation difficulty levels or not. Moreover, research investigated prefrontal functions, empathy and emotion regulation difficulty as a mediator of the relationship between alexithymia and early maladaptive schema domains. In the first step, alexithymia levels of the participants was determined and two groups were created as low alexithymia level and high alexithymia level. These two groups were compared in terms of their early maladaptive schema domains, prefrontal functions, empathy and emotion regulation difficulty. In the second step, prefrontal functions, empathy and emotion regulation difficulty used as a mediator of the relationship between alexithymia and early maladaptive schema domains. According to results of the research, the high alexithymia group has higher scores in early maladaptive schema domains and emotion regulation difficulty and lower scores in prefrontal functions and empathy when compared with low alexithymia group. The mediator role of the prefrontal functions, empathy and emotion regulation difficulty in relationship between early maladaptive schemas and alexithymia was investigated. Mediator roles for prefrontal functions and emotion regulation difficulties exist for relationship between impaired autonomy-other directedness schema domain and alexithymia but empathy is not a mediator for relationship between early maladaptive schema domains and alexithymia. Moreover, mediator role for emotion regulation difficulties exists for relationship between impaired limits-exaggerated standards schema domain and alexithymia but empathy and prefrontal functions are not a mediators for relationship between early maladaptive schema domains and alexithymia. Furthermore, mediator roles for prefrontal functions and emotion regulation difficulties exist for relationship between disconnection-rejection schema domain and alexithymia but empathy is not a mediator for relationship between early maladaptive schema domains and alexithymia. The results of the research is discussed with the consideration of the current literature

    UFRS 16 no'lu kiralama işlemleri standardının, UMS 17 no'lu finansal kiralama standardı ile karşılaştırılması, getirdiği yenilikler ve Türkiye'deki halka açık perakende şirketlerinin finansal durumlarına etkisi üzerine örnek uygulama

    No full text
    Ocak 2016 da yayınlanan UFRS 16 No’lu Kiralama standardı, finansal ve faaliyet kiralaması ayrımını yapmaksızın, tüm kiralama işlemlerinin tanımlama, ölçülme ve raporlama prensiplerini düzenlemekte ve faaliyet kiralaması için de finansal kiralama uygulamasını getirmektedir. Standardın uygulaması 1 Ocak 2019 tarihi itibariyle başlayacaktır. UFRS 16 nın uygulamaya başlanması ile birlikte UMS 17 ve ilgili yorumlar yürürlükten kalkacaktır. Çalışmamızda standardın getirdiği yeni düzenlemeler incelenecek, daha önceki standartla karşılaştırılarak finansal tablo, likidite ve finansal oranlara etkisi analiz edilecektir. Standart, havayolları işletmeleri, perakende işletmeleri, seyahat, dağıtım sektörleri gibi faaliyet kiralamasını yoğun olarak kullanan işletme ve sektörler için büyük ölçüde değişiklik yaratacaktır. Çalışmamızda perakende sektöründen seçilen örnek işletmeler için, UFRS 16 nın finansal tablolara ve oranlara genel etkisi incelenmiştir. IFRS 16 Leasing Standard, which was issued on January 2016, regulates the recognision, measurement and reporting principles of the entire leasing transactions without making any differentiation between the financial and operational leasing activities and accordingly introduces similar recognition principles both for financial and operational leases. The standard will be effective from January 1st, 2019. With the enforcement of IFRS 16, the previous standard IAS 17 that regulates the financial leasing activities will be ceased. In this study, the new regulations introduced by the new standard will be analysed and the impacts of new standart will be explained by making comparisons in financial ratios between previous and new standart. This standard will lead different financial results especially for the companies that use significant operational lease such as, aviation companies, retail entites, travel and leisure , distribution companies. In our study, we will mainly focus on the companies that operates in the retal industry to understand the effects of IFRS 16 on the financial statements and the financial ratios

    Hiperspektral mikroskopi ile kanserli dokuların spektral özelliklerinin sınıflandırılması

    No full text
    Hiperspektral görüntüleme (HSI) sistemi yüzlerce spektral bandı kullanarak görüntü içerisindeki her bir piksele ait spektral bilgiyi elde etmeyi amaçlayan yeni bir teknolojidir. Daha çok uzaktan algılama alanında kullanılan bir yöntemdir. Son yıllarda sağlık alanında hastalıkların tanısında ve cerrahi yönlendirme amaçlı medikal uygulamalarda kullanılmaya başlanmıştır. HSI ile iki uzaysal boyuta (x, y) ve bir spektral boyuta (λ) sahip hiperküp adı verilen üç boyutlu (3D) hiperspektral veri analiz edilir. Bu analizden elde edilen sonuç, doku fizyolojisi, morfolojisi ve kompozisyonu hakkında teşhise yardımcı bilgi edinilmesine olanak sağlar. Konvansiyonel ışık mikroskobunun tersine, hiperspektral mikroskobik yöntemler dokularda meydana gelen emilim ve saçılma özelliklerini tespit edebilir. Bu tür spektral karakterizasyon kanser teşhisinde kullanılabilir. Spektrometrede yaşanan odak bulma probleminin aksine bu sistemde her bir dalga boyu için değişen odak tespit edilir ve uygun odak ayarı yapılarak görüntüler alınır. Bu çalışma kapsamında bir HSI sistemi tasarlandı ve oluşturuldu. Farklı özelliklere sahip patolojik dokuların 440-660 nm dalga boyu aralığında görüntüleri alındı ve hiperküp verileri elde edildi. Bu verilerin analizi ile dokuların spektral imzaları oluşturuldu. Kanser türleri ve derecelerinin sınıflandırılması için 2 yöntem incelendi. Birinci yöntemde farklı özellikteki dokuların spektral imzaları kıyaslandı. Sağlıklı ve kanserli kolon dokularının spektral imzalarının 500-560 nm dalga boyu aralığında birbirlerinden farklılık gösterdiği görüldü. Düşük ve yüksek dereceli Hodgkin lenfoma kanserinin de spektral imzaları 500-660 nm’ de farklı yoğunluk değerlerine sahiptir. Bir diğer yöntemde ise, dalga boylarının birbirlerine göre değişimlerinden yola çıkarak dokuların renk haritaları oluşturuldu. Elde edilen sonuçlar doku türlerine ait referans veriler kullanılarak dokular arasında ayrım yapılabileceğini gösterdi. Hyperspectral imaging (HSI), mostly used in the field of remote sensing, is a new technology that aims to obtain the spectral information of each pixel in images using hundreds of spectral bands. In recent years, it has gained popularity in medical field for the diagnosis of diseases and surgical guidance. Three dimensional (3D) hyperspectral data (hypercube) with two spatial dimensions (x, y) and a spectral dimension (λ) is acquired at microscopic level to obtain information to aid diagnosis on tissue physiology, morphology and composition. In contrast to the conventional light microscopy, hyperspectral microscopic methods can detect the absorption and scattering properties of tissues. Such spectral characterization can be used in cancer diagnosis. In the spectrometer there is a problem in finding the focus. Unlike spectrometric methods where finding the focus is problematic, the best focal plane can be easily determined and adjusted using two-dimensional images in the HSI. In this study, a hyperspectral imaging system was designed and developed . Using this system, hypercube of pathological tissues with different characteristics were obtained. Spectral signatures were generated by the analysis of hypercube data. Two methods were studied for classification of cancer types and levels. In the first method, spectral signatures of different tissues were compared with each other. The spectral signatures of healthy and cancerous colon tissues differ between 500-560 nm wavelength range. Low and high-grade Hodgkin lymphoma also has spectral signatures in the range of 500-660 nm with different density values. In the second method, based on the ratio of intensities at different wavelengths, colormaps of tissues were created. The results showed that there was a clear distinction between different tissue types

    Macroeconomıc factors and the malawian equity market’s relationship: an analysis using arbitrage pricing theory

    No full text
    Capital markets play a central role in the countries’ economy. They act as a medium of channelling finances from surplus economic segments to the deficit ones. When there is growth in the equity markets, the entire economy is anticipated to advance. Moreover, the finance literature is rich in theoretical and empirical studies that support the notion that macroeconomic factors shape returns on capital markets. Thus this study steered by one of the financial theories in the name of Arbitrage Pricing Theory (APT) looked into the role of foreign exchange reserves, inflation and monetary policy rate on Malawi stock prices in the period January 2004-December 2018. The study adopted cointegration analysis, Vector Error Correction Model (VECM) and Granger causality so as to realise its intended purposes. The findings of this study signifies that the three mentioned macroeconomic conditions and Malawian equity prices are linked together in the long-run. Monetary policy rate holds a positive and significant long term interaction with equity returns whilst inflation exhibited a significant and a negative long-run linkage. As for foreign exchange reserve it also interacted with share indices negatively but did not possess any significance. In addition, inflation and foreign exchange reserves did not share any causal link with stock market returns. This is contrary to monetary policy rate which displayed a unidirectional causal link with equity indices running from the equity indices to monetary policy rate. The study’s outcome has two implications (i) investors should not depend on the proclamation of the three macroeconomic factors when it comes to stock market investment making decisions in Malawi. (ii) Policies to extenuate inflation should be devised by Malawian authorities for the development of the stock market. Sermaye piyasaları, ülkelerin ekononmilerinde büyük bir rol oynamaktadır. Fon fazları olan ekonomik birimler ile fon eksiği olan birimler arasında aracılık ederler. Hisse senedi piyasalarında büyüme olduğunda, tüm ekonominin ilerlemesi beklenmektedir. Ayrıca, finans literatürü makroekonomik faktörlerin sermaye piyasalarındaki getirileri şekillendirdiğini destekleyen teorik ve ampirik çalışmalarla yönünden zengindir. Bu nendelerle bu çalışmada Arbitraj Fiyatlaması Teorisi çerçevesinde, Ocak 2004-Aralık 2018 döneminde Malavi hisse fiyatları üzerinde döviz rezervleri, enflasyon ve para politikası faiz oranlarının rolü incelemiştir. Çalışmada, eşbütünleşme analizi, Vektör Hata Düzeltme Modeli ve Granger nedensellik analizleri kullanılmıştır. Çalışmanın sonuçları, söz konusu üç makroekonomik değişkenin ve Malavi hisse fiyatlarının uzun vadede birbirine bağlı olduğunu göstermektedir. Para politikası oranı, hisse senedi getirileri ile pozitif ve önemli bir uzun vadeli etkileşim içerisinde iken enflasyon uzun vadeli negative bir ilişki göztermektedir. Döviz rezervine gelince, hisse senedi ile negative etkileşim göstermesine karşın anlamlı bir ilişki göstermemiştir. Buna ek olarak, enflasyon ve döviz rezervleri borsa getirileri ile anlamlı bir nedensel ilişki göstermemiştir. Hisse senedi endeksi getirisinden para politikası faizine tek yönlü bir nedensel bağlantı bulunmuştur. Çalışmanın sonucunun iki çıkarımı söz konusudur (i) Malawi’de yatırımcılar, borsa yatırım kararları konusunda bu üç makroekonomik faktörün açıklanmasına bağlı kalmamalıdır. (ii) Enflasyonu düşürücü politikaları, Malavi makamları tarafından borsa gelişimi için tasarlanmalıdır

    Belirsizliğe tahammülsüzlük, dürtüsellik, ruminasyon ve genel erteleme eğiliminin psikolojik belirtiler ile ilişkisi

    No full text
    Kişilerin kaygı, depresyon, benlik algısı gibi psikolojik belirtiler olarak genellenebilecek durumları birçok değişken tarafından şekillenmektedir. Mevcut çalışma belirsizliğin, psikolojik belirtiler üzerindeki etkisini çeşitli değişkenler yardımıyla açıklamaktadır. Belirsizlik durumlarının kişiler tarafından tehlikeli, stres verici ve kaçınılması gereken durumlar olarak değerlendirildiği bilinmektedir. Bu nedenle belirsizliğe tahammülsüzlük düzeyinin psikolojik belirti düzeyi üzerinde bir etkisi olmaktadır. Mevcut çalışmada alanyazından edinilen bilgiler doğrultusunda belirsizliğe tahammülsüzlüğün psikolojik belirtiler üzerindeki etkisi; ruminasyonların geviş getirircesine düşünme, derinlemesine düşünme alt boyutlarının ve genel erteleme eğiliminin aracılığında ve dürtüselliğin sıkışıklık alt boyutunun düzenleyici etkisinde bir model ile incelenmiştir. Çalışma tüm bu değişkenlerin bir model oluşturarak incelemesi yönüyle daha önce yapılan çalışmalardan farklılaşmaktadır. Bu kapsamda 18-30 yaş aralığında 225 kadın, 74 erkek olmak üzere Ankarada öğrenimine devam etmekte olan lisans ve yüksek lisans öğrencilerine, Belirsizliğe Tahammülsüzlük Ölçeği, Ruminatif Tepkiler Ölçeği, UPPS Dürtüsel Davranış Ölçeği, Genel Erteleme Eğilimi Ölçeği ve Kısa Semptom Envanteri uygulanmıştır. Yapılan model testinin bulgularına göre dürtüselliğin sıkışıklık boyutunun orta ve yüksek düzey etkisinde; belirsizliğe tahammülsüzlük düzeyindeki artış geviş getirircesine düşünme ve genel erteleme eğilimi aracılığıyla psikolojik belirtiler düzeyindeki artışı yordamaktadır. Benzer olarak sıkışıklık boyutunun orta ve yüksek düzeyinin düzenleyici etkisinde belirsizliğe tahammülsüzlük düzeyindeki artış yalnızca geviş getirircesine düşünme aracılığıyla da psikolojik belirti düzeyindeki artışı yordamaktadır. Belirsizliğe tahammülsüzlük düzeyindeki artış aynı zamanda derinlemesine düşünme aracılığıyla psikolojik belirti düzeyindeki artışı yordamaktadır ancak sıkışıklık düzeyi bu ilişkide belirli bir farklılık yaratmamaktadır. Elde edilen bulgular alanyazın bilgileri ışığında tartışılmıştır

    Deep learning for biological sequences

    No full text
    Nowadays, with the increase in biological knowledge, the use of deep learning in bioinformatics and computational biology has increased. Newly, deep learning is widely used to classify and analyze biological sequences. In recent years, deep neural network architectures such as Convolutional and Recurrent Neural Networks have been developed in order to achieve more successful results when compared to classical machine learning algorithms. In this thesis, the discussed problem is a bioinformatics problem. Therefore, it is discussed whether the given microRNA molecule binds to the mRNA molecule. MicroRNAs (miRNAs) are non-coding and small RNA molecules of ~23 base length that play an important role in gene expression cycle. After transcription, they bind to target mRNAs and cause mRNA cleavage or translation inhibition. Rapid and efficient determination of the binding sites of miRNAs is a major problem in molecular biology. In this thesis study, Long Short Term Memory (LSTM) network which is based on deep learning, has been developed with the help of an existing duplex sequence model. The study provides a comparative approach based on different data sets and configurations. In addition, a web tool has been developed to effectively and quickly identify human microRNA target sites and provide a visual interface to the end-user. Compared to the six classical machine learning methods, the proposed LSTM model gives better results in terms of some evaluation criteria. Günümüzde, biyolojik bilgideki artışla birlikte, biyoenformatik ve hesaplamalı biyolojide derin öğrenme kullanımı artmıştır. Derin öğrenme biyolojik dizileri sınıflandırmak ve analiz etmek için yaygın olarak kullanılmaktadır. Son yıllarda klasik makine öğrenme algoritmalarına kıyasla daha başarılı sonuçlar elde etmek için Konvolüsyonel ve Tekrarlayan Sinir Ağları gibi derin sinir ağ mimarileri geliştirilmiştir. Bu tezde tartışılan problem bir biyoenformatik problemidir. Bu sebeple, verilen mikro RNA molekülünün mRNA molekülüne bağlanıp bağlanmadığı tartışılmaktadır. MikroRNA'lar (miRNA'lar) gen ekspresyonunda önemli bir rol oynayan ~ 21-23 baz uzunluğundaki kodlayıcı olmayan RNA molekülleridir. Transkripsiyondan sonra, mRNA'ları hedef alırlar ve mRNA yıkımına veya translasyon inhibisyonuna neden olurlar. miRNA'ların bağlanma bölgelerinin hızlı ve etkili bir şekilde belirlenmesi moleküler biyolojide büyük bir sorundur. Bu tezde, mevcut bir dubleks sekans modeli yardımıyla Uzun Kısa Süreli Belleğe (LSTM) dayanan derin bir öğrenme yaklaşımı geliştirilmiştir. Çalışma, farklı veri kümeleri ve yapılandırmalarına dayanan karşılaştırmalı bir yaklaşım sunmaktadır. Ek olarak, insan miRNA hedef bölgelerini etkili ve hızlı bir şekilde tanımlamak ve son kullanıcıya görsel bir arayüz sağlamak için bir web arayüzü geliştirilmiştir. Altı klasik makine öğrenme yöntemiyle karşılaştırıldığında, önerilen LSTM modeli bazı değerlendirme kriterleri açısından daha iyi sonuçlar verir

    Fenilketonürili çocuk ve ergenlerde psikolojik berlirtiler ve fenilketonürili çocuğa sahip ebeveynlere ilişkin değişkenlerin incelenmesi

    No full text
    Bu tez temel olarak, (1) fenilketonürili çocukların psikolojik belirtileri ve benlik algısı ile hastalık algısının ilişkisini ve (2) fenilketonürili çocuğa sahip ebeveynlerin ebeveynlik tutumları ve çocukları için belirttikleri psikolojik sorunlar ile hastalık algısının ilişkisini incelemeyi amaçlamıştır. Erken tanı alan ve tedaviye düzenli uyan fenilketonürili 10-18 yaşları arasında 66 çocuk ve fenilketonürili çocuğa sahip 118 ebeveyn araştırmaya dahil edilmiştir. Çalışmanın veri toplama aşamasında; öncelikle ebeveynlerin demografik bilgi formunu ve onam formunu doldurmaları istenmiş ve tüm ebeveynlere Hastalık Algısı Ölçeği – Hasta Yakını Formu (HAÖ), Aile Hayatı ve Çocuk Yetiştirme Tutum Ölçeği (PARİ), Güçler ve Güçlükler Anketi -Ebeveyn Formu (GGA) uygulanmıştır. Çocuklara İse Hastalık Algısı Ölçeği (HAÖ), Sosyal Karşılaştırma Ölçeği (SKÖ), Kısa Semptom Envanteri (KSE) ve Güçler ve Güçlükler Anketi uygulanmıştır. Ebeveynlerin hastalık algısı ile çocukları için belirttikleri psikolojik ve davranışsal problemler çoklu regresyon analiziyle incelenmiştir. Ayrıca, çocukların hastalık algısı ve psikolojik belirtileri arasındaki ilişki ve hastalık algısı ile benlik algısı arasındaki ilişki basit regresyon analizleri ile incelenmiştir. Genel olarak araştırma bulguları şu şekildedir; (1) çocuğun hastalık algısı, çocuğun kendini başkalarına göre daha olumsuz algılamasının %13’ü ile ve (2) psikolojik belirtilerinin de %18’i ile ilişkilidir. (3) Ebeveynlerin hastalık algısı ile çocukları için belirttikleri duygusal sorunlar ise birbirleriyle %18 ilişkili bulunmuştur. Ayrıca, bu çalışmada yapılan ek analizle birlikte annelerin hastalık algısının çocuğun hastalık algısı ile ilişki gösterdiği saptanmıştır. Araştırma bulguları, fenilketonüri hastalığını ele alırken aile sisteminin önemli olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. Bununla birlikte hastalık algılarının hem ebeveyn hem çocuk için önemli bir değişken olduğunu göstermiştir. This thesis mainly aims to explore; (1) the relationship between the psychological symptoms of children with phenylketonuria and their perceptions on themselves and their disease; and (2) the relationship between the parents of the children with phenylketonuria and their psychological problems and the perception of the disease. Participants of the research are formed with 66 children aged between 10 and 18 years with diagnosed early with phenylketonuria and who are in a regular treatment regimen and 118 parents with children with phenylketonuria. At the beginning of the field study, firstly, parents were asked to fill out the demographic information form and consent form respectively, and also all parents were adminstered with the Illness Perception Questionnaire (IPQ), Parental Attitude Research Instrument (PARI), and Strenghth and Difficulties Questionnaire (SDQ). All children were adminstered with the Illness Perception Questionnaire (IPQ), Social Comparison Scale (SCS), Brief Symptom Inventory (BSI), and Strenghth and Difficulties Questionnaire (SDQ). Parents’ perceptions of illness and the psychological and behavioral problems that they stated for their children were investigated with the multiple regression analysis. Both the relationship between children’s perception of illness and their psychological symptoms, and the relationship between their perception of illness and their self-perception were analyzed by simple regression analysis. Overall, the findings of this thesis are as follows; (1) the child’s perception of illness is related to 13% of his/her’s negative self-perception; and (2) it is related to 18% of his/her psychological symptoms. (3) Parents’ perceptions of illness and the emotional problems that they stated for their children are related 18% with each other. Moreover, with the additional analysis performed in this thesis, it was revealed that mothers’ perception of the illness is related with the children’s perceptions of illness. Findings have once again revealed that the family dynamics are important while addressing phenylketonuria. It has been shown that the perception of illness is a vital variable for both children and their parents

    Bir manyetik füzyon nükleer reaktörünün nötronik analizinin yapılması

    No full text
    Bu çalışmada, ilk duvar yükü 5 MW/m2 ve 500 MW füzyon gücü değeri için küresel geometride manyetik füzyon reaktörü modellemesi tamamlanmıştır. Modellenen füzyon reaktöründe plazma bölgesinde D-T yakıtı kullanılmıştır. Yapılan sekiz farklı model kapsamında ilk duvar bölgesinde 1DS-ODS çeliği, SiC ve reaktörün soğutucu bölgesinde FLiBe, FLiNa, FLiNaK ve Li malzemeleri kullanılmış olup değişen ilk duvar ve soğutucuların reaktörün nötronik performansına etkileri incelenmiştir. Çalışmada ilk olarak, değişen ilk duvar ve soğutucu malzemelerine göre oluşturulan sekiz farklı modelin trityum üretim oranı (TBR), enerji çoğaltım faktörü (M), reaktörde üretilen ısı ve elektrik gücü değerleri hesaplanmıştır. Çalışmanın ikinci aşamasında, reaktörün her katmanı için ısı akısı, nükleer ısı üretimi, ilk duvar bölgesinde ki gaz üretimi ve DPA değerleri hesaplanmıştır. Yapılan çalışmanın sonucunda, soğutucu malzemesindeki lityum izotoplarının yoğunluk değerleri ile TBR, M ve reaktörde üretilen güç değerlerinin doğru orantılı olarak değiştiği görülmüştür. Çalışmanın ilk dört modelinde ilk duvar malzemesi olarak 1DS-ODS çeliği kullanıldığında gaz üretimi ve DPA değerlerinin SiC kullanılan modellere göre çok daha düşük miktarda olduğu tespit edilmiştir. İlk duvar malzemesi olarak 1DS-ODS çeliği ve soğutucu malzeme olarak FLiBe kullanılan birinci modelin bütün hesaplamalar göz önünde bulundurulduğunda en uygun model olduğu görülmektedir. In this study, magnetic fusion reactor modeling with spherical geometry has been completed for the first wall load 5 MW/m2 and 500 MW fusion power. In the modeled fusion reactor, D-T fuel was used in the plasma region. Within the scope of eight different models, 1DS-ODS steel, SiC in the first wall region and FLiBe, FLiNa, FLiNaK and Li materials were used in the cooling zone of the reactor. In the study, firstly, tritium breeding ratio (TBR), energy multiplication factor (M), heat and electric power values of the reactor were calculated for eight different models, which were formed according to the changing first wall and cooling materials. In the second stage of the study, for each layer of reactor heat energy, in the first wall region gas production and DPA values were calculated. As a result of the study, it was observed that the density of lithium isotopes in the coolant material and produced in the reactor TBR, M and reactor power values were directly proportional. In the first four models of the study, when 1DS-ODS steel was used as the first wall material, gas production and DPA values were found to be much lower than models which contains SiC as a first wall material. The first model, which uses 1DS-ODS steel as the first wall material and FLiBe as the cooling material, is the most suitable model considering all the calculations

    0

    full texts

    1,983

    metadata records
    Updated in last 30 days.
    Baskent University
    Access Repository Dashboard
    Do you manage Open Research Online? Become a CORE Member to access insider analytics, issue reports and manage access to outputs from your repository in the CORE Repository Dashboard! 👇