1983 research outputs found
Sort by
Lise okul yöneticilerinin değişime yönelik eğilimleri ile problem çözme becerileri arasındaki ilişkinin incelenmesi: Keçiören ilçesi örneği
Bu çalışma, özel ve devlet liselerinde görevli yöneticilerin değişime yönelik eğilimleri ile problem çözme becerileri arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla yapılmıştır. Araştırma nicel yöntemle yapılmıştır. Bu araştırmada ilişkisel tarama modeli uygulanmıştır. Bu araştırmanın örneklemini, Keçiören İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne bağlı devlet liselerinde ve özel liselerde görevli 101 yönetici oluşturmuştur. Çalışmaya katılanların büyük çoğunluğunu müdür yardımcıları oluşturmaktadır. Çalışma grubunun yaşlarına göre dağılımına bakıldığında çoğunluğun 40 yaş ve üstü olduğu, okul yöneticilerinin çoğunluğunun eğitim fakültelerinden lisans düzeyinde mezun olduğu, yine yöneticilerinin beşte birinin yüksek lisans mezunu olduğu görülmektedir. Branşlara bakıldığında katılımcıların göreceli olarak matematik ve fen bilimleri alanından daha fazla olduğu görülmüştür. Ayrıca, yöneticilerin kıdemli oldukları ve 20 yıl ve üzeri oldukları bulunmuştur. Bu araştırmanın verileri liselerde görev yapan yöneticilerin, demografik özelliklerini içeren kişisel bilgi formu, Heppner ve Peterson (1982) tarafından geliştirilen ölçeğin Türkçe çevirisi Şahin, Şahin ve Heppner (1993) tarafından gerçekleştirilmiş olan Problem Çözme Envanteri ve Akbaba-Altun ve Büyüköztürk (2011) tarafından geliştirilmiş olan Değişim Eğilimleri Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Veriler IBM SPSS Statistics 23 programı ile analiz edilmiştir. Kategorik değişkenler için frekans dağılımları, sayısal değişkenler için en düşük değer, en yüksek değer, ortanca, ortalama ve standart sapma verilmiştir. Veriler analiz edilirken normal dağılım varsayımını sağlayan sayısal değişkenlerin test edilmesinde parametrik yöntemler, normal dağılım varsayımını sağlamayan sayısal değişkenlerin test edilmesinde parametrik olmayan testler uygulanmıştır. İki bağımsız grup arasında fark olup olmadığına parametrik testlerden bağımsız örneklem t testi ve parametrik olmayan testlerden Mann Whitney U testi ile, ikiden fazla bağımsız grup arasında fark olup olmadığına parametrik testlerden tek yönlü varyans analizi ve parametrik olmayan testlerden Kruskal Wallis testi ile bakılmıştır. İki sayısal değişken arasındaki ilişkinin incelenmesinde Spearman ilişki katsayısı kullanılmıştır. Araştırma bulgularından elde edilen sonuçlar aşağıda belirtildiği şekildedir:
Lise okul yöneticilerinin değişim eğilimlerine bakıldığında en fazla değişime direnç alt boyutunda en yüksek puanı aldıkları görülmüştür. Ayrıca okul yöneticilerinin görevler arasında değişim eğilimleri düzeyi bakımından anlamlı fark olduğu görülürken, alt boyutlar açısından anlamlı farklılığın olmadığı görülmüştür. Araştırmada müdürlerin değişim eğilimlerinin müdür yardımcılarından anlamlı derecede yüksek olduğu görülmüştür. Ancak okul yöneticilerinin değişim eğilimleri yaş, cinsiyet, branş, son bitirdikleri okul, mesleki kıdem, yöneticilik kıdemi ve katıldıkları seminer/ kurs sayısı değişkenleri açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmemiştir. Okul yöneticilerinin yaş değişkenine göre problem çözme düzeyine bakıldığında, problem çözme yeteneğine güven ve yaklaşma kaçınma alt boyutunda istatistiksel olarak anlamlı fark görülmüştür. Problem çözme düzeyi puanlama ile ters orantılı olduğundan 21-40 yaş aralığındaki yöneticilerin lehine yüksek olarak sonuçlanmıştır. Ancak okul yöneticilerinin problem çözme düzeylerinde görevler arasında, cinsiyet, branş, son bitirilen okul, mesleki kıdem, yönetici kıdemi ve katıldıkları seminer/kurs sayısı değişkenleri açısından anlamlı farklılık görülmemiştir. Okul yöneticilerinin değişim eğilimleri ile problem çözme becerileri arasındaki ilişkiye bakıldığında, analiz sonucuna göre problem çözme envanteri ve alt boyutları ile değişim eğilimleri ölçeği ve değişimin (üç) alt boyutları arasında negatif yönlü istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmaktadır. Ancak, problem çözme envanteri ve alt boyutları ile değişimin yararına inanma alt boyutu arasında anlamlı ilişki bulunmazken sadece yaklaşma kaçınma ile değişim eğilimleri ölçeği arasında da istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmadığı görülmüştür.
The aim of this study was to determine the relationship between the tendency towards change and the problem solving skills of the school administrators of public and private high schools. The research was carried out by a quantitative method. In this study, relational descriptive statistics model was applied. The sample of this study consisted of 101 administrators working in state high schools and private high schools of Keçiören district national education directorate. The majority of the participants are assistant principals. When the distribution of the study group by age is considered, it is seen that the majority is 40 years of age and over, the majority of the school administrators have graduated from the faculties of education at the undergraduate level, and that one fifth of the administrators are graduate. When we look at the branches, it was seen that the participants were more than mathematics and science. In addition, administrators were found to be senior and 20 years old and above. The data of this study is collected using by personal information form including the demographic characteristics of the administrators who work in high schools, the Turkish translation of the scale developed by Heppner and Peterson (1982), Problem Solving Inventory adopted by Şahin, Şahin and Heppner (1993) and change tendencies scale developed by Akbaba-Altun and Büyüköztürk (2011). Data were analyzed with IBM SPSS Statistics 23 program. Frequency distributions for categorical variables, minimum value for numerical variables, highest value, median, mean and standard deviation are given. While analyzing the data, parametric methods were used to test the numerical variables that provide the assumption of normal distribution. Non-parametric tests were applied to test the numerical variables that did not provide the normal distribution assumption. The difference between the two independent groups was examined by using the non-parametric test and the non-parametric tests with the Mann Whitney U test. The difference between the two independent groups was examined by one way variance analysis from the parametric tests and the non-parametric tests by Kruskal Wallis test. Spearman correlation coefficient was used to investigate the relationship between two numerical variables. The results obtained from the research findings are as follows:
Considering the change tendencies of school administrators, it is seen that they get the highest score in the resistance to change change sub-dimension. In addition, it was seen that there was a significant difference in terms of level of tendency of change between tasks of school administrators, while there was no significant difference in terms of sub-dimensions. In the study, it was seen that the change tendencies of the school administrators were significantly higher than the deputy principals. However, there were no statistically significant differences between the school administrators' tendency to change in terms of age, gender, branch, last school, vocational seniority, professional seniorty, seniority and the number of seminars / courses they attended. There was a statistically significant difference in the problem solving ability confidence and approach avoidance subscale. As the problem solving level was inversely proportional to scoring, the results were high in favor of the administrators in the 21-40 age range. However, there were no significant differences in the problem solving levels of the school administrators in terms of gender, branch, final school, vocational seniority, professional seniorty, seniority and the number of seminars / courses they attended. There is a statistically significant negative relationship between the problem solving inventory and the sub-dimensions and the trend of change trends and the sub-dimensions of the change (three) according to the results of the analysis. However, no significant relationship was found between the problem solving inventory and the sub-dimensions, and the sub-dimension of belief in the benefit of change, but no statistically significant relationship was found between the approach avoidance and change tendency scale
Yetişkin profesyonel erkek futbolcuların hedonik açlık ve beslenme durumlarının belirlenmesi
Bu çalışma; yüksek şiddetli uzun süreli egzersiz yapan profesyonel futbolcular ile sedanter kontrol grubunun hedonik açlık ve beslenme durumlarını belirleyerek fiziksel aktivitenin hedonik açlığa etkisini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Ayrıca sporcu grubu kendi içerisinde fiziksel olarak aktif ve inaktif oldukları (devre arası tatil dönemi) dönem olarak ikiye ayrılmış ve sonuçlar araştırma kapsamında değerlendirilmiştir. Çalışmanın örneklem grubunu Aralık 2018- Mart 2019 tarihleri arasında Türkiye Futbol Federasyonu 1. Lig’de yer alan bir futbol kulübünde oynayan profesyonel 25 futbolcu ve benzer demografik özelliklere sahip aynı futbol kulübünde çalışan 25 sedanter erkek olmak üzere 18-35 yaş arası toplam 50 sağlıklı birey oluşturmuştur. Bireylerin sosyodemografik özellikleri (yaş, medeni durum, eğitim durumu vb.) ve genel/beslenme alışkanlıklarının (ana öğün, ara öğün tüketim sıklıkları vb) belirlenebilmesi için anket formu uygulanmıştır. Ayrıca bireylerin antropometrik ölçümleri ve vücut kompozisyonları araştırmacı tarafından saptanmıştır. Bireylerin hedonik açlık durumları Besin Gücü Ölçeği (BGÖ) ile saptanmıştır. Ölçek, çalışmaya katılan bireylere, spor kulübüne ait tesis bünyesinde yer alan restoranda birlikte yenen ve aynı besinlerin yer aldığı öğle yemeğinden sonra uygulanmıştır. Beş puan üzerinden yapılan değerlendirme sonucunda ölçek ortalama puanlarının 2.5’un üzerine çıkması hedonik açlığın varlığını ve besinden etkilenildiğini ifade etmektedir. Futbolcu (aktif dönem-inaktif dönem) ve sedanter grubun BGÖ ortalama toplam puanları sırasıyla 3.0±0.6, 2.5±0.5, 2.4±0.5 olarak bulunmuştur. BGÖ toplam puanı, ‘’besin bulunabilirliği’’ ve ‘’besinlerin tadına bakılması’’ alt grup puanlarının futbolcu aktif grubunda sedanter gruba göre daha yüksek olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Futbolcu grubunun aktif döneminde, BGÖ toplam puanı ve tüm alt grup puanlarının inaktif oldukları döneme göre daha yüksek olduğu bulunmuştur (p<0.05). Futbolcularda hedonik açlığın ve besinden etkilenmenin sedanter bireylere göre daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0.05). Futbolcuların toplam enerji, karbonhidrat ve sıvı alımlarının yetersiz olduğu belirlenmiştir. Enerjinin protein ve yağdan gelen yüzdesinin yüksek olduğu saptanmıştır. Tiamin, folat, potasyum, kalsiyum ve magnezyum günlük alımının Diyetle Referans Alıım Düzeyi (DRI)’nin altında kaldığı belirlenmiştir. B12 vitamini, fosfor, demir, çinko günlük tüketiminin, yüksek hayvansal kaynaklı besin tüketiminin sonucu olarak önerilerin üzerinde olduğu saptanmıştır. Futbolcuların besin grupları tüketimlerinin Türkiye Beslenme Rehberi (TÜBER)’ne göre değerlendirmesinde; süt grubu, balık, kurubaklagil/yağlı tohum, tahıl grubu ve sebze-meyve grubu tüketiminin günlük önerilerin altında kaldığı saptanmıştır. Bu çalışma, uzun süreli ve yoğun egzersizin hedonik süreçler üzerinde etkili olabileceğinin bir göstergesi olabilir. Ancak bu konuya ilişkin literatürdeki çelişkili bulgular nedeni ile olası etkileşimi anlamak için daha fazla araştırma yapılması gerekmektedir.
This study has been conducted to investigate the effect of physical acitivty on hedonic hunger by identifying the hedonic hunger and nutritional status of the professional soccer players who has a high intensity long term exercise and sedantary control group. The athletes group has been divided into two groups as phsically active and inactive season (halftime break), and the results has been evaluated within the scope of the research. This study was carried out on totaly 50 healthy individuals aged between 18-35 with similar demographic characterictics (25 professional athletes and 25 sedantary control group who is a playing and working at a football club in Türkish Football Federation 1th League). A questionnaire was applied to determine the sociodemographic characteristics (age, marital status, educational status, etc.) and general / dietary habits of the individuals (frequency of main meals/snack consumption etc.). In addition, the anthropometric measurements and body composition of the individuals were determined by the researcher. Hedonic hunger situation of the individuals was determined by the ‘’Besin Gücü Ölçeği-BGÖ’’. The scale was applied to the participants after lunch which was eaten together and contained the same nutrients at sport club facility’s restaurant. The scores of the total and subgroups were calculated between 1 and 5 at the evaluation stage of the BGÖ which is answered with a five-point Likert scale. As a result of the evaluation made over five points, the mean score of the scale is above 2.5 indicates that the presence of hedonic hunger and affected from foods. The BGÖ mean total scores of the soccer players (active period and inactive period) and sedentary group were 3.0 ± 0.6, 2.5 ± 0.5 and 2.4 ± 0.5, respectively. Mean total score and ‘’food availability’’, ‘’food tested’’ subgroup mean scores was found to be higher in the active group than the sedantary group (p<0.05). Mean total score and all the subgroup mean scores of the BGÖ was higher in active session than inactive session in players group (p<0.05). Hedonic hunger and the affected by food was higher in soccer players than sedantery individuals (p<0.05). Daily energy, macro and micronutrient intake and fluid intake of soccer players were found to be insufficient according to the recommendations. Persentige of energy from protein and fat was found to be high. Daily intake of thiamine, folate, potassium, calcium and magnesium was found to be below the Dietary Reference Intake Level (DRI). The daily consumption of B12, phosphorus, iron, zinc was found to be higher than the daily recommendations as a result of high animal food consumption. When consumption of food groups were evaluated in soccer players according to the Nutrition Guide for Turkey (TÜBER), it was determined that the consumption of milk group, fish, legumes/ oilseeds, cereal group and vegetable-fruit group remained below the daily recommendations. This study may indicate that long-term high intensive exercise may have an effect on hedonic processes. However, since the conflicting findings in the literatüre more research is needed to understand the possible interaction
Dünyada ve Türkiye'de benzetim kullanım analizi: Türkiye için bir değerlendirme
Benzetim modelleme tekniği, sağlık sektörü, askeri sistemler, enerji sistemleri, iletişim, ulaştırma gibi daha birçok sistemin analizinde ve tasarımında yaygın bir şekilde güçlü bir araç olarak kullanılmaktadır. Bilgisayar teknolojilerinde ve benzetim yazılımlarındaki gelişmelere paralel olarak özellikle son yirmi yılda sistemlerin modellemesinde benzetim tekniği önemli bir araç haline gelmiştir. Bu çalışmada benzetim kullanımı farklı alanlar için 1997 – 2007 ve 2008 – 2017 aralıkları ele alınarak ayrı ayrı değerlendirilmiş, dünya ve Türkiye’deki durumun karşılaştırılması amaçlanmıştır. Diğer bir amaç ise benzetim tekniğinden yararlanma bakımından Türkiye’deki 2002 ve 2018 yılları arasındaki değişim ve gelişimin düzenlenen bir anket aracılığı ile ortaya konulmaya çalışılmasıdır. Dünyada ve Türkiye’de akademik yayınlar “Web Of Science” veri tabanı üzerinden bu tezde belirtilen sınıflandırmaya göre incelenerek son 20 yıl için ve 10’ar yıllık dönemler için değerlendirilmiştir. Ayrıca Türkiye için değerlendirme anket yoluyla yapılmıştır. Anketin oluşturulmasında “Google Forms” kullanılmıştır. Anket uygulama evrenini çeşitli üniversitelerde çalışan akademik personel, endüstri mühendisliği öğrencileri ve endüstrideki özel sektör çalışanları oluşturmuştur. Benzetim tekniğinin Türkiye’de akademi ve endüstride bugünkü kullanım düzeyini görmek amacıyla 2002 yılında uygulanan anket yeniden kullanılarak bu alandaki değişim ve gelişim ortaya konmuştur.
Tez kapsamında uygulanan anket ve kaynak taraması analiz sonuçları detaylı olarak analiz edilmiş ve elde edilen sonuçlar değerlendirilmiştir.
Simulation modelling methods are used as a tool for analyzing and designing systems in various fields such as health, military, energy systems, communication and transportation. Simulation models have became an important tool for system modelling in the last two decades in accordance with new developments in IT fields and simulation softwares. In this study, for the scenario of the simulation consist 1997-2007 and 2008-2017 years. Time periods have been evaluated seperately for each field to analyze the situation in Turkey and the rest of the World under extensive comparison. In order to expose the recent developments of the practical use of the simulation method in Turkey between the years of 2002 and 2018 a survey was implemented for this study. Academic studies in Turkey and the rest of the World in the database of “Web of Science” have been compared in the way of last two decades and 10 year period by analysing with mentioned classification in the thesis. In addition, another evaluation for Turkey was made using the survey. Google Forms has been used to create the survey. The sample participants were chosen among academicians in various universities, industrial engineering students and private sector employees. In order to measure prevelance of simulation method in academy and industry in Turkey with acomperative perspective, a survey dated 2002 was re-implemented.Literature review and analysis results of the past survey with current data have been analysed with details. The results obtained have been evaluated
Stress and fatıgue analysıs of road wheels made by al 2014-t6 for self-propelled army platforms
The road wheels are special support elements which are used between vehicle and tracking system in self-propelled howitzers and tanks. In this study, road wheels that are produced by aluminum alloy material used in T-155 Firtina Howitzer were numerically analyzed and experimentally tested by using pre-determined loads. For the fatigue analysis, the minimum static load per wheel was determined based on total weight of the vehicle and the maximum static load was determined from stress analysis. Fatigue tests were performed on the test specimens that were manufactured according to ASTM standard from the selected area on the road wheel. The internal structure of the fatigue test samples was observed by different NDT methods to determine any fatigue or fracture initiation. In this way, numerical stress and fatigue analysis of the aluminum road wheel and the real-time fatigue test were performed and the type of fatigue characteristic was examined. By performing all of these, it was aimed to determine the fatigue life of the existing configuration of road wheel model to be exposed to extremely high loading conditions and to show that aluminum alloy road wheels would be a good candidate to steel ones in the perspective of weight savings and required fatigue life.
Portör tekerleri kundağı motorlu obüsler ve tanklarda kullanılan palet ile araç arasında bulunan özel bir destek tekeridir. Bu çalışmada T-155 Fırtına Obüsünde kullanılan alüminyum alaşımlı malzeme ile üretilen portör tekerinin üzerine etki eden minimum statik yük aracın toplam ağırlığından ve maksimum statik yük ise yapılan sayısal gerilme analizi hesaplamasından bulunmuştur. Bulunan gerilme değerleri kullanılarak özel üretim yöntemiyle imal edilmiş alüminyum portör tekerinin malzeme olarak nasıl bir yorulma karakteristiği göstereceği sayısal ve deneysel olarak test edilmiştir. Portör tekeri üzerinde tespit edilen bölgeden alınan ve ASTM standardına göre üretimi yapılan test numuneleri üzerinde deneysel yorulma testleri yapılmıştır. Yorulma testi yapılmış numunelerin içyapısı incelenerek, herhangi bir yorulma veya çatlak başlangıcı olup, olmadığı gözlemlenmiştir. Böylece alüminyum malzemeden imal edilmiş portör tekerinin gerilme ve yorulma analizleri ile gerçek zamanlı yorulma testi deneyi yapılarak nasıl bir yorulma karakteristiği göstereceği ortaya çıkartılmıştır. Bu çalışmada, katı model geometrisi ve seçilen alüminyum alaşım malzemesinin plastik deformasyon özelliklerine bağlı olarak nihai konfigürasyona ulaştırılan bir modelin maruz kalacağı yük aralığında yorulma ömrünün tayin edilmesi ve alüminyum alaşımından yapılmış portör tekerleklerinin aynı yük koşullarında daha hafif ve yorulma direncine sahip aday portör tekerlekleri olduğunu gösterilmesi amaçlanmıştır
Metropoldeki yabancılaşma probleminin sinemada temsili: Taxi Driver
Yabancılaşma kavramı, günümüzde sosyolojinin önemli kavramlarından biridir.
Çağımızda şehirleşmenin artmasıyla ile birlikte farklılaşmanın ve kalabalıklaşmanın yoğun
olduğu büyük kentlerde insanların gittikçe yalnızlaşarak kendine ve çevresine karşı
yabancılaşması önemli sosyal problemlerden biridir. Çalışmanın temel çerçevesini de bu
kavram oluşturmaktadır. Bu çalışmanın amacı, sosyoloji alanındaki düşünürlerden biri olan
Georg Simmel’in metropol (ana kent/büyük şehir) ile ilgili yabancılaşma tanımlamasının,
sinemanın toplumsal gerçekçi yapıtlardan biri olan 1976 yapımı Taxi Driver filmi
üzerinden bir incelenmesidir. Çalışmada bu filmin toplumsal gerçekliği yansıttıgı iddiası
temel alınmaktadır. Bu çalışma için, nitel araştırma yöntemlerinden biri olan görsel analiz
metodutercih edilmiştir. Çalışmanın amacına uygun olarak araştırma soruları
oluşturulmuştur. Bu araştırma soruları, Taxi Driver filmi üzerinden görsel analiz yöntemi
ve içerik analiz tekniği ile incelenmiştir. Analizler ve değerlendirmeler sonucunda, analiz
için seçilen Taxi Driver filmindeki 70’li yılların New York metropol hayatında, Georg
Simmel’in yabancılaşmaya dair fikirlerinin ve değerlendirmelerinin bulunduğu ve filmdeki
yaşantının da bu düşünceleri yansıttığı gözlemlenmektedir. İlk olarak Taxi Driver
filmindeki metropolde oluşan yabancılaşmanın nedenleri ile Georg Simmel’in
metropoldeki yabancılaşmanın oluşumundaki nedenleri arasında bir benzerlik vardır. İkinci
olarak Taxi Driver filminin metropoldeki yabancılaşmadan kurtulmak için sunduğu
seçenek ile Georg Simmel’in metropoldeki yabancılaşmadan kurtulmak için sunduğu bir
seçenek olan “soylu kişilik” kavramı da benzerdir. Ayrıca Taxi Driver filminde,
bireyinmetropoldekiyabancılaşmadan ve içerisinde bulunduğu nesnel kültürden
kurtulmanın herhangi bir yolunun olmadığı düşüncesi ile Georg Simmel’in bireyin
yabancılaşmadan ve paraya dayalı metropoldeki nesnel kültürden kurtulmasınınbir yolunun
olmadığını ve ayrıca bireyin bu nesnel kültüre yaşayacağı bir sarsıntı ile alışacağı
düşüncesi arasında da bir benzerlik söz konusudur.
Alienation concept is one of the important concepts within sociology today. It is
one of the social problems that people become isolated and alienated from theirselves and
environment more and more in large cities where differentiation and overcrowding is such
intensive with increasing urbanization in the present age. This concept establishes main
framework of the study. The aim of this study is to review the description of alienation
related to metropolis (the capital or chief city) of Georg Simmel, one of the philosophers in
sociology field, through one of the social realist works in world cinema, Taxi Driver
(1976). The claim that the film reflects social reality is grounded in this study. Visual
analysis method, one of the qualitative research methods, has been preferred for the study.
Research questions have been formed as suitable for the purpose of the study. These
research questions have been analysed by visual analysis method from Taxi Driver and
content analysis method. In the consequence of analysis and evaluations, it has been
observed that in the New York metropolitan life of 1970s in Taxi Driver chosen for
analysis, there are Georg Simmel’s ideas and evaluations about alienation and experience
in the film reflect these thoughts. At first, there is a similarity between the causes of
alienation formed in the metropolis in Taxi Driver and those of Georg Simmel. Secondly,
the option offered by Taxi Driver to escape from alienation and the concept of ‘noble
personality’ which is offered by Georg Simmel against alienation are similar. Moreover,
there is a similarity between the idea in the film that there is no escape from alienation in
the metropolis and objective culture and Georg Simmel’s thought that there is no escape
from alienation and objective culture in monetary metropolis and also individuals will
adapt to this objective culture with trauma
Travma sonrası stres belirtileri ve travma sonrası büyüme: Tmel inançlardaki değişim, ruminasyonlar ve bilgece farkındalığın rolü
Bu araştırmada son yıllarda artan bir ilgiyle etkinliği araştırılan bilgece farkındalık
kavramının, travmatik yaşantılar sonrası görülen travma sonrası stres belirtileri ve travma
sonrası büyüme sürecine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Bilgece farkındalığın yanı
sıra, alanyazında travma sonrası stres belirtileri ve travma sonrası büyüme kavramıyla
ilişkisi sıklıkla vurgulanan temel inançlarda sarsılma, istemsiz ve istemli ruminasyonlar ele
alınmıştır. Bu doğrultuda temel inançlarda sarsılma düzeyinin, istemli ve istemsiz
ruminasyonlar aracılığıyla, travma sonrası stres belirtileri ve travma sonrası büyüme
üzerindeki dolaylı etkisinin bilgece farkındalık tarafından düzenlendiğine yönelik bir
düzenlenmiş aracı değişken modeli oluşturulmuş; modelde bilgece farkındalığın alt
boyutları ayrı ayrı incelenmiştir. Bu kapsamda araştırmaya travmatik yaşantısı olan, 19-77
yaş arası, 246 kişi katılmıştır. Katılımcılar Demografik Bilgi Formu, Travmatik Yaşantı
Tarama Listesi, Temel İnançlar Envanteri, Olayların Etkisi Ölçeği Gözden Geçirilmiş
Formu, Olay İlişkili Ruminasyon Envanteri, Travma Sonrası Büyüme Ölçeği ve Beş
Boyutlu Bilgece Farkındalık Ölçeği’ni tamamlamıştır. Araştırma sonucunda
değişkenlerden alınan puanlarda travma türüne bağlı farklılıklar göze çarpmıştır.
Araştırmanın ana hipotezi olan bilgece farkındalığın düzenleyici rolü hem travma sonrası
stres belirtileri hem de travma sonrası büyüme için doğrulanmıştır. Bununla birlikte bilgece
farkındalığın farklı alt boyutlarının farklı etkileri olduğu dikkat çekmiştir. Değişkenlerin
birbirleriyle ilişkilerine, travma türüne bağlı farklılıklara ve düzenlenen aracı model
analizine ilişkin bulgular, alanyazına ve uygulamaya katkıları doğrultusunda tartışılmıştır.
This study aimed to establish a moderated mediation model in light of current approaches
for understanding posttraumatic stress symptoms and posttraumatic growth. Accordingly,
the moderated mediation role of dispositional mindfulness in the relationship between core
beliefs disruption, intrusive and deliberate rumination, posttraumatic stress symptoms and
posttraumatic growth was tested, considering sub-facet of mindfulness, and type of trauma
differences. 246 adults who have traumatic experience with ages ranging from 19 to 77
participated in the study. Participants filled out Demographic Information Form, a subscale
of Posttraumatic Stress Diagnostic Scale for trauma related information, The Core
Beliefs Inventory, The Event Related Rumination Inventory, Impact of Event Scale-
Revised (IES-R), The Posttraumatic Growth Inventory and The Five-Facet Mindfulness
Ouestionnaire. According to the results of the analysis, type of trauma have significant
differences in total score from research variables. Results of this study suggested that
dispositional mindfulness has a moderated mediation role of the indirect effect between the
core beliefs disruption and posttraumatic stress symptoms and posttraumatic growth
through intrusive and deliberate rumination. However, different sub-face of mindfulness
has a different moderated effect on posttraumatic stress symptoms and posttraumatic
growth. Findings of posttraumatic stress symptoms and posttraumatic growth were
explained through core beliefs disruption, intrusive and deliberate rumination and
dispositional mindfulness, and type of trauma differences. Shortcoming of the current
study, contribution to literature, clinical implications of the study and the suggestion for
future research of the study were presented
Duyu düzenleme güçlüğü ile sınav kaygısı arasındaki ilişkide mükemmeliyetçilik ve obsesif kompulsif belirtilerin aracı rolü
Akademik alanda ve psikoloji alanında değerlendirilen ve öncelik kazanan bir konu
olarak sınav kaygısı dikkat çeken bir konu olmuştur. Bu açıdan sınav kaygısı alanyazında
birçok çalışmaya yer verilmiştir. Buna karşın yapılan birçok çalışma olsa da bu alanda daha
fazla çalışmaya ihtiyaç duyulduğu görülmektedir. Bu açıdan bu çalışmada hem daha önceden
ayrı ayrı incelenen sınav kaygısı, mükemmeliyetçilik, obsesif kompulsif belirtiler
değişkenlerinin bir arada değerlendirilmesi hem de sınav kaygısı ile duygu düzenleme
güçlüğü arasındaki ilişkide mükemmeliyetçilik ve obsesif kompulsif belirtilerin aracı rolü
değerlendirilmiştir. Bu amaç doğrultusunda 246’sı kadın, 189’u erkek olmak üzere 450
üniversite öğrencisine sınav kaygı düzeylerini belirlemek amaçlı Sınav Tutum Envanteri,
mükemmeliyetçilik özelliklerini belirleyici Çok Boyutlu Mükemmeliyetçilik Ölçeği, obsesif
kompulsif belirtiler düzeyini belirlemek için Maudsley Obsesif Kompulsif Belirtiler Ölçeği ve
duygu düzenleme güçlüğünü belirleyecek olan Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği
uygulanmıştır. Bu ölçekler doğrultusunda sınav kaygısı, mükemmeliyetçilik, obsesif
kompulsif belirtiler ve duygu düzenleme arasındaki ilişkiler incelenecelenmiştir.
Yapılan analizlerde, duygu düzenleme güçlüğü ile sınav kaygısı arasında doğrudan
olumlu ilişki olduğu görülmüştür. Ayrıca duygu düzenleme güçlüğü ile sınav kaygısı
ilişkisinde mükemmeliyetçilik ve obsesif kompulsif belirtilerin aracılık rolü oynadığı
belirlenmiştir. Cinsiyetin, duygu düzenleme güçlüğünün stratejiler, amaçlar, farkındalığın ve
açıklık boyutunun, mükemmeliyetçiliğin yaptığından emin olamama, aileden eleştiri ve hata
yapma endişe alt boyutlarının, obsesif kompulsif belirtiler açısından ise kontrol etme
boyutunun sınav kaygısını anlamlı düzeyde yordadığı görülmüştür. Sonuçlar ilgili yazın çerçevesinde tartışılmıştır. Elde edilen sonuçların ilgili literatüre katkıda bulunabileceği
düşünülmektedir.
Exam anxiety, has become one of the priority topics in psychology and in academic
researches. Therefore, exam anxiety is studied in many researches. However, although there
are many studies done, it can be seeen that there is need for more studies. Therefore, in this
current study, exam anxiety, perfectionism, obsesif compulsif semptoms will be conducted
together and also the role of perfectionism and obsesif komulsif semptoms on the relationship
between exam anxiety and emotion regulation dysregulation will be evaluated. In the present
study, 450 university student (246 women and 189 man) participated. In order to evaluate
exam anxiety level Exam Anxiety Scale was used, to determine the perfectionism level
Multidimensional Perfectionism Scale was used, to evaluate the obssesive compulsive
semptoms severerity Maudsley Obsessive Compulsive Questinnaire was used and in order to
evaluate the emotion regulation difficulties Difficulties in Emotion Regulation Scale (DERS)
was used. As a result of the study, it can be seen that there is a direkt relationship between
exam anxiety and difficulties in emotion regulation (β= .13, t=2.32, p< .001). Also,
perfectionism and obsessif compulsive semptoms are mediators between the relationship
between exam anxiety and difficulties in emotion regulation (β=.03, t=5.69, p<.001).
Furthermore, awareness, clarity, goals, strategy factors of difficulties in emotion regulation
scale; not bein sure, family criticism and anxiety of making misktake factors of perfectionism
scale: checking factor of obsessive compulsive semptoms and sex were fournd to be the
determinants of the exam anxiety. The results of the present study would be englightening for
the literature
Kronik hastalıklarda ilaç tedavisi uyumu ve etkili faktörler
Tedavi uyumu, öngörülen tedaviler için verilen talimatları hastaların uygulama derecesi olarak tanımlanır (1).Tedaviye uyumun azalması, sağlık için kısıtlı kaynakların gereksiz kullanımına bağlı sağlık harcamalarının artışına ve tedavi rejimlerinin uygun şekilde yerine getirilmemesinden kaynaklanan ilaç etkilerinin gözlenmemesine veya geç ortaya çıkmasına ve hastalık sürecinin uzamasına neden olmaktadır (2). Kesitsel tanımlayıcı araştırma niteliğinde olan bu çalışma; hipertansiyon, diyabet, astım veya kronik obstrüktif akciğer hastalığı gibikronik bir hastalığı bulunan kişilerde sosyodemografik özellikler, sağlık ile ilgili alışkanlıklar, ilaç uyumu ve ilaçlar hakkındaki inançları değerlendirmeyi amaçlayan, katılımcılarla yüz yüze uygulanan anket formu uygulama yöntemiyle yapılmıştır. Çalışma kapsamında, Ağustos 2017-Aralık 2017 tarihleri arasında, Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Hastanesi‟ninKardiyoloji, Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları, Göğüs Hastalıkları polikliniklerinde ayaktan muayene olan, çalışmaya katılmayı kabul eden ve en az bir kronik hastalık nedeniyle en az bir adet ilacı en az bir yıldır düzenli kullanması gereken 18 yaşından büyük747 hasta araştırmayadahil edilmiştir.
Veri toplama amaçlı uygulanan soru formunda 10soru sosyo-demografik özellikler, 4 soru sağlık ile ilgili alışkanlıklar, 38 soru hastalık ve ilaç uyumu ile ilgili olmak üzere toplam 52 soru bulunmaktadır. Ayrıca 18 sorudan oluşan “ilaçlar Hakkında inançlar Anketi” katılımcılara uygulanmıştır. Hastaların %27,4‟ünün ilaçlarını düzenli ve önerildiği gibi kullanmadığı saptanmıştır.İlaç uyumu; DM hastalarında %73,2, HT hastalarında %62,7, astım/KOAH hastalarında %69,8 bulundu. DM‟li erkek hastalarda ilaç bağlılığı kadınlara göre anlamlı şekilde düşük bulunurken HT ve astım/KOAH‟da ilaç tedavisi bağlılığıyla cinsiyet arasındaki ilişki anlamlı bulunmamıştır. İlaç uyumu ile ilaçlarla ilgili endişeler arasında negatif, ilaçların gerekliliğine olan inanç arasında pozitif ilişki bulunmuştur.İlaçların aşırı kullanıldığına olan inanç ile ilaç uyumu arasında negatif bir ilişki saptanmıştır. Ayrıca ambalajı üzerinde hangi sırada alınacağını gösteren ibareler (gün/sayı vb.) olan ilaçların unutulma oranının daha düşük olduğu belirlenmiştir.Düzenli doktor kontrolüne uyma oranı diabetik hastalarda %79, HT hastalarında %70, astım hastalarında %71,8, KOAH hastalarında %55,3 bulundu. DM hastalarının %93,2‟si, HT hastalarının %91,4‟ü, astım hastalarının %91,9‟u ve KOAH hastalarının %97,4‟ü düzenlenen tedaviden memnun olduğunu belirtti. Bu çalışma ile kronik hastalıklarda tedavinin etkinliğini belirleyen ilaç uyumu olmaması sorununun arkasında yatan nedenler aydınlatılmaya çalışılarak sağlık harcamalarında önemli bir maliyet bileşeni olan ilaç uyumu sorunununönüne geçmede hangi özelliklere ve faktörlere dikkat etmek gerektiği tespit edilmeye çalışılmıştır. Bu araştırmada bulunan sonuçlar yakın zamanda yapılan benzer araştırmalarda bulunanlarla uyumludur. Kronik hastalıklardailaç uyumu olmamasında etkili faktörler tespit edilerek hastaların tedaviden azami fayda görmesinin sağlanmasına yönelik gerekli müdahalelerin yapılması gerek toplum sağlığı ve birey sağlığı açısından gerekse hastalık maliyetleri açısındanbirçok olumsuzluğun engellenmesinde önemli rol oynayacaktır.
Adherence is defined as the extent to which people follow the instructions they are given for prescribed treatments (1).The decrease in adherence to treatment causes increased heathcare costs due to the wastage of limited healthcare sources and delayed or stopped drug effects because of not fullfilling the treatment regimens apropriately and prolonged disease periods (2). This cross-sectional study, was carried out by conducting face to face questionnaries, which aim to measure sociodemographic traits, health related habits, medication adherence and beliefs about medicines. Seven hundred and forty seven outpatients who were older than eighteen years old, who haveto use at least one drug regularlyfor a year or more for at least one chronic condition, who agree to join the study, who have an doctor‟s appointment in one of three different clinics of BaĢkent University Medical School Ankara Hospital have been randomly involved in the study. The questionnary which was conducted for the purpose of gathering data consists of 52 questions including 10 questions about sociodemographic traits, 4 questions about health related habits and 38 questions about the patient‟silness(es) and adherence to medication. In addition “The Beliefs About Medicines Questionnary”, which has 18 questions in it, was also conducted. 27,4% of the patients were found not to take their drugs ragularly and as suggested. Medication adherence rates were found to be 73,2% for patients with DM, 62,7% for patients with HT, 69,8% for patients with asthma/COPD. While the medication adherence was significantly low among diabetic males compared to females, there found to be no significant relationship between gender and medication adherence among patients with HT and asthma/COPD. There was a negative relationship between drug adherence and concerns about medicines and a positive one between drug adherence and beliefs about the necessity of drugs. There found to be a negative relationship between adherence and beliefs about general overuse of the drugs. Additionally, the drugs which have signs (numbers/days) on their inner packaging, reminding the order in which to take the drug, were found to be missed less.Adherence to doctor‟s appointment rate was found to be 79% for diabetic patients, 70% for hipertensive patients, 71,9% for patients with asthma and 55,3% for patients with COPD. 93,2% of the diabetic patients, 91,4% of hipertensive patients, 91,9% of the patients with asthma and 97,4% of the patients with COPD indicated that they were pleased with the therapy organized. We tried to determine the variables to avoid non-adherence, an important reason for the healthcare costs, while trying to find out the reasons behind the problem of non-adherence which determines the effectiveness of the treatment in chronic diseases. The outcomes, that were found in this study,correspond with the ones which were found in previous similar studies. Ensuring that patients receive maximum benefit from medical treatment, by determining the causes of drug non-compliance in chronic illnesses, plays an important role in preventing many negativities in terms of health and cost
Diferansiye tiroid karsinomunda radyoaktif iyot tedavisinin kemik iliği üzerine etkileri ve sekonder kanser gelişimi
Tiroid kanserleri endokrin maligniteler içinde en sık görülen kanser olup kadınlarda en sık görülen ikinci kanserdir. Tiroid kanserlerinin büyük çoğunluğunu diferansiye tiroid kanserleri (DTK) oluşturmaktadır. Tiroid kanserinin insidansının artması ve iyi prognozlu olması, özellikle radyoiyodin tedavisinden sonra sekonder kanser gelişimi açısından endişeye yol açmaktadır. Bu çalışmada amacımız; RAİ tedavisinin zaman içinde kemik iliği üzerine etkilerini ve sekonder kanser gelişimini incelemektir.
Bu çalışma, Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi’nde Ocak 2000 ve Aralık 2012 yılları arasında tiroid kanseri tanısı olan ve cerrahi işlem sonrası RAİ tedavisi alan 259 hastanın verileri retrospektif olarak taranarak yapılmıştır. Uygulanan RAİ tedavisinin öncesinde ve sonrasındaki 5 yıllık süreçte hastaların tam kan parametreleri, TSH ve tiroglobulin değerlerinin zaman içindeki değişimi incelendi. Ayrıca hastalarda sekonder kanser gelişimi olup olmadığı araştırıldı.
Hastalara uygulanan ortalama RAİ dozu 118 mCi olarak tespit edilmiştir. Hastaların RAİ tedavisinden sonra kısa süreli takiplerinde kemik iliği supresyonu olduğu, ancak bu supresyonun uzun süreli takiplerinde normale döndüğü gözlenmiştir. Hastaların takiplerinde sekonder kanser gelişimi tespit edilmemiştir.
RAİ tedavisinde 100 mCi üzeri yüksek doz olarak kabul görmekte ve bazı çalışmalarda RAİ sonrası sekonder kanser varlığından bahsedilmektedir. Bu çalışmalarda sekonder kanser varlığı ile RAİ ilişkisinin kesin olmadığı ve gelişen kanserlerin genetik yatkınlık, çevresel faktörler sebebiyle olabileceği de akılda tutulmalıdır. Türkiye’de verilen RAİ tedavisine bağlı sekonder kanser gelişiminin olmaması da RAİ’nin ülkemizde güvenle kullanılabileceğini düşündürmektedir.
Thyroid cancers are the most common cancer among endocrine malignancies and the second most common cancer in women. The majority of thyroid cancers are differentiated thyroid cancers (DTK). Increasing incidence and good prognosis of thyroid cancer have led to concern about the development of second malignancy, especially after radioiodine treatment. Our aim in this study is; The effects of RAI treatment on bone marrow over time and the development of secondary cancer are examined.
The study was carried out retrospectively from 259 patients diagnosed with thyroid cancer between January 2000 and December 2012 at the Ankara Hospital of Başkent University, Ankara, Turkey. The changes in whole blood parameters, TSH and thyroglobulin values of patients were examined over time before and after RAI treatment in 5 years. In addition, patients were investigated for the development of secondary cancer.
The mean RAI administered to the patient was found to be 118 mCi. Patients had bone marrow suppression in short-term follow-up from RAI treatment, but this suppression was observed to return to normal in long-term follow-up. In patients' follow-up, the development of secondary cancer was not detected.
It is accepted as a high dose of 100 mCi in the treatment of RAI, and in some studies, the presence of secondary cancer after RAI is mentioned. It should be kept in mind that in these studies, the presence of secondary cancer is not definitive, and that developing cancers may be due to genetic susceptibility, environmental factors. In the absence of secondary cancer development in Turkey linked to given RAI treatment, it is thought that RAI can be used safely in our country
Gaz sensörlerinde çok değişkenli kalibrasyon yöntemlerinin incelenmesi
Gaz sensörlerinin uzun süreli kullanıldığı elektronik burun (e-nose) uygulamalarında, sensörler üzerinde istenmeyen bir sapma (drift) etkisi meydana gelir. Bu etki verilerin analizinde çok etkin olup ölçüm sonuçlarının doğru analizini de engellemektedir. Gaz sensör dizilerinden oluşan farklı cihazlar arasında da benzer sapma sorunları meydana gelmektedir. Bu etkilerin azaltılması, yani gelecek verilerin daha iyi tahmin edilmesi, amacı ile kalibrasyon yöntemi geliştirerek sensörden gelecek yeni verilere karşı iyi bir tahmin performansı elde etmek mümkün olabilir.
Bu çalışma kapsamında, çevrimiçi olarak erişilebilen öznitelikleri çıkarılmış hazır bir veri seti üzerinde çok değişkenli kalibrasyon yöntemlerinden olan doğrudan standartlaştırma (direct standardization-DS), ortogonal sinyal düzeltimi (orthogonal signal correction-OSC) ile parçalı doğrudan standartlaştırma (piecewise direct standardization-PDS) yöntemleri uygulanmıştır. Ayrıca yine bu yöntemler; aynı veri setinin öznitelik seçimi yapılmış haline uygulanmış ve sonuçların tümü karşılaştırılarak en başarılı yöntem, sınıflandırma başarı oranlarına bakılarak bulunmaya çalışılmıştır.
Sonuçlara göre; öznitelik seçimi yapılan veri setine uygulanan kalibrasyon yöntemleri, ham veri setine oranla daha başarılı olmuştur. Böylece daha az veri ile kalibrasyonun başarılı bir şekilde gerçekleşebileceği gözlemlenmiştir. Bu çıktının gelecek çalışmalarda yeni bir perspektif yaratacağı düşünülmektedir.
In many electronic nose applications where gas sensors utilizing for a long time, there is an undesirable drift effect on the sensors, which affects the classification quality negatively. Although the sensor drift is inevitable, it is possible to reduce this effect with the calibration transfer methods. This paper presents a comparison study of various multivariate standardization methods to facilitate an effective calibration way on a comprehensive dataset, which is reachable on-line. In this study, three methods applied: direct standardization (DS), orthogonal signal correction (OSC) and piecewise direct standardization (PDS). In addition, these three methods are applied the data, which consisted of selected features.
The results have shown that the classification success has increased with multivariate calibration technique applied to the selected features. The results also demonstrate that using the best features in the signal processing part can play an important role for the calibration success. This outcome may lead to a new perspective for the future works