1983 research outputs found
Sort by
Successful liver and kidney transplantations from a donor with left ventricular assist device.
Int Soc Organ Donat & Procuremen
İş sağlığı ve güvenliği kapsamında fosil lokalitisinde fıne-kınney metodu ile risk değerlendirilmesi
Türkiye’de iş sağlığı ve güvenliği uzun yıllardır çalışma alanlarında uygulanmaktadır ve tüm işyerleri yaptıkları işle ilgili risk değerlendirmesi yapmakla ya da yaptırmakla mükelleftir.
Türkiye’de araştırma kazıları iş sağlığı ve güvenliği kapsamında kendisine; Madencilik ve taş ocakçılığını destekleyici diğer hizmet faaliyetleri tanımı içerisinde ‘tehlikeli’ çalışma alanlarında yer bulmuştur. Bu hizmet faaliyetleri tetkik, araştırma hizmetleri, jeolojik gözlemler, boşaltma, pompalama hizmetleri olarak sıralanabilir. Burada test amaçlı sondaj faaliyetleri ile petrol ve doğalgaz için yapılan hizmetler bunların dışında yer almaktadır. Bu çalışmada ise araştırma kazıları hakkındaki bilgilendirmeler “Araştırma sondaj ve kazı” ana başlığı altında sunulmuş ve bir fosil lokalitesinde risk değerlendirmesi iki farklı metot kullanılarak sonuçlar karşılaştırılmıştır. Risk değerlendirmesi için seçilen iki metot L tipi matris ve Fine-Kinney metodudur. Çalışmada elde edilen veriler Fine-Kinney metodunun L tipi matris metoduna göre daha geniş bir aralıkta değerlendirme imkanı sunduğu için sonuçların güvenilirliğinin ve doğruluğunun büyük ölçüde arttığı sonucuna ulaşılmıştır.
Occupational health and safety has been implemented in various working areas in Turkey for many years and all businesses are obliged to carry out risk assessments or have them carried out.
Under the scope of occupational health and safety, research excavations in Turkey are considered as “dangerous” working environments under the description of “Other service activities supporting mining and quarrying operations”. These service activities can be classified as research activities, geological observations, discharging, and pumping activities. Drilling activities for testing purposes and activities conducted for petroleum and natural gas are exceptions to these service activities. In this study, information regarding research excavations have been presented under the title of “Research drilling and excavation” and two different risk assessment methods were used to evaluate the risks in a fossil site and their results have been compared. The two methods selected for risk assessments are the L-Type Matrix and the Fine-Kinney method. The results obtained from the study show that the Fine-Kinney method provided a larger range of evaluation in comparison to the L-type matrix method, and as such, that the reliability and accuracy of its results were much higher
Bütünleşik bir yaklaşım ile havayolu hizmet kalitesinin cinsiyetler açısından değerlendirilmesi
Gelişen teknoloji ve artan çalışma hayatının hızlı temposu gereği zamanın insanlar için önemli bir faktör olduğu günümüzde, hava yolu taşımacılığı sektörüne olan talep oldukça artmakta ve bu durum havayolu taşımacılığının gelişmesini zorunlu kılmaktadır. Küreselleşmenin de etkisiyle hava yolu ulaşımını tercih eden müşteri sayısında artış görülmekte ve bu artış havayolu taşımacılığının önemini ortaya koymaktadır. Artan bu talep ve havayolu taşımacılığına verilen bu önem doğrultusunda hizmet kalitesinin etkin bir şekilde ölçülmesi ve değerlendirilmesi gerekliliği ortaya çıkar. Hava yolu taşımacılığı sektöründe, artan taleple birlikte ciddi bir rekabet ortamı oluşmuştur. Bu rekabet ortamı, kalite anlayışı, müşteri istek ve beklentilerini karşılamayı odak noktası haline getirmiştir. Tez çalışmasında, geliştirilen yeni bütünleşik Entropi Ağırlıklı Bulanık EDAS yöntemi ve literatürde bulunan bütünleşik Entropi Ağırlıklı Bulanık VİKOR yöntemi kullanılarak hava yolu ulaşımını tercih eden kadın ve erkek yolcuların hizmet kalitesinin değerlendirilmesinde kullanılmıştır. Çalışmada hem yeni bir bütünleşik ÇKKV yöntemi önerilmiş hem de bu yöntem kullanılarak cinsiyet farklılığına göre sonuçlar değerlendirilmiştir.
Time is an important factor due to rapid technology and hectic business life in this era. Demand of airline transport has been increasing rapidly each passing day. It is an obligation to improve this sector under this circumstances with the affects of globalization. It is clearly seen that people who prefer airline transportation has increased and this rapid increase exhibits the importance of airline transportation . In the with this demand and signifance service quality should be measured effectively this situation increased a rivalry in this sector. This competition made focus an meeting the needs at customers and their requests and sense of quality. In this thesis, by using the method of Entropy Weigshted Fuzzy VIKOR in literature and Integrated Entropy Weighted Fuzzy EDAS, service quality evaluation is used for the people women and men customers who prefer airline transportation. In this study Multi-Criteria Decision Making (MCDM) method is proposed and also by using this method according to gender differences results are evaluated
UFRS 16 no'lu kiralama işlemleri standardının, UMS 17 no'lu finansal kiralama standardı ile karşılaştırılması, getirdiği yenilikler ve Türkiye'deki halka açık perakende şirketlerinin finansal durumlarına etkisi üzerine örnek uygulama
Ocak 2016 da yayınlanan UFRS 16 No’lu Kiralama standardı, finansal ve faaliyet kiralaması ayrımını yapmaksızın, tüm kiralama işlemlerinin tanımlama, ölçülme ve raporlama prensiplerini düzenlemekte ve faaliyet kiralaması için de finansal kiralama uygulamasını getirmektedir. Standardın uygulaması 1 Ocak 2019 tarihi itibariyle başlayacaktır. UFRS 16 nın uygulamaya başlanması ile birlikte UMS 17 ve ilgili yorumlar yürürlükten kalkacaktır. Çalışmamızda standardın getirdiği yeni düzenlemeler incelenecek, daha önceki standartla karşılaştırılarak finansal tablo, likidite ve finansal oranlara etkisi analiz edilecektir. Standart, havayolları işletmeleri, perakende işletmeleri, seyahat, dağıtım sektörleri gibi faaliyet kiralamasını yoğun olarak kullanan işletme ve sektörler için büyük ölçüde değişiklik yaratacaktır. Çalışmamızda perakende sektöründen seçilen örnek işletmeler için, UFRS 16 nın finansal tablolara ve oranlara genel etkisi incelenmiştir.
IFRS 16 Leasing Standard, which was issued on January 2016, regulates the recognision, measurement and reporting principles of the entire leasing transactions without making any differentiation between the financial and operational leasing activities and accordingly introduces similar recognition principles both for financial and operational leases. The standard will be effective from January 1st, 2019. With the enforcement of IFRS 16, the previous standard IAS 17 that regulates the financial leasing activities will be ceased. In this study, the new regulations introduced by the new standard will be analysed and the impacts of new standart will be explained by making comparisons in financial ratios between previous and new standart. This standard will lead different financial results especially for the companies that use significant operational lease such as, aviation companies, retail entites, travel and leisure , distribution companies. In our study, we will mainly focus on the companies that operates in the retal industry to understand the effects of IFRS 16 on the financial statements and the financial ratios
Evinde bir aile üyesine bakım veren kadınların bakım verme yüklerinin incelenmesi
Bu araştırma, evinde bir aile üyesinin bakım sorumluluğunu üstlenmiş olan
kadınların bakım sürecinde karşılaştıkları sorunları ve bakım verme yüklerini incelemek
amacıyla yapılmıştır.
Araştırma kapsamında Ankara Büyükşehir Belediyesi Sosyal Hizmetler Dairesi
Başkanlığı Engelliler Hizmet Merkezi’nden bu hizmeti düzenli alan 111 kadın ile
görüşülmüş olup evde bakım hizmeti sunan kadınların bakım yükleri “Bakım Verme Yükü
Ölçeği” ve “Görüşme Formu” uygulanarak incelenmiş ve kadınların sosyo-demografik
verileri ile ölçek boyutlarına ilişkin tutumları analiz edilerek değerlendirilmiştir. Çalışma
kapsamında, bakım veren kadınların bakım verme yükü puan ortalaması 47,94 olarak
belirlenmiştir. Bu değere bakıldığında, çalışma sonucunda bakım veren kadınların bakım
yükünün orta derecede olduğu belirlenmiştir. Araştırmaya katılan evde bakım veren
kadınların %78,4’ ünün evli, %33,3’ünün ilköğretim mezunu, %83,5’inin ev hanımı, %38,7’
sinin 51 yaş ve üzerinde olduğu belirlenmiştir. Çalışma kapsamında, bakım verilen bireyin
engel türü, cinsiyeti, bakım veren kadının yaşı, eğitim düzeyi, bakım verme süresi, eşlerinin
meslekleri, başka kaynaklardan destek alma durumları ile bakım verme yükü arasında
yapılan testler sonucunda anlamlı farklılıkların çıkmadığı görülmüştür (p>0.05). Buna karşın
bakım veren kadının medeni durumu, aylık ortalama geliri, bakım konusunda eğitim ihtiyacı,
uyku düzeni, bakımı bir başkasının üstlenme durumu ve engelliye bakmanın sosyal yaşamını
etkileme, ruh ve beden sağlığını bozma durumu ile bakım verme yükleri arasında anlamlı
bir ilişkinin olduğu sonuçlarına ulaşılmıştır (p<0.05). Bu bulgular doğrultusunda, bakım
vermenin bir görev ve sorumluluk olarak algılandığı ve bununla paralel olarak kadınların
bakım verme sürecinde yaşadığı yükün farkında olmadığı ve yaşadıkları güçlükleri ifade
etmekte zorlandıkları sonucuna varılmıştır.
This research was carried out to analyse caregiving burden and the problems in
caregiving process faced by the women who have the care responsibility of a family member
at home.
In the scope of the research, 111 women who receive this service regularly from the
Ankara Metropolitan Municipality Social Services Department Handicapped Service Center
were interviewed. The burden of caregiving women who provide home care services was
examined by applying the “Caregiving Burden Scale” and Interview Form” and women’s
socio-demographic data and their attitudes towards scale dimensions were analysed. In the
scope of the study, the mean of caregiving burden of caregivers was determined as 47.94.
When this value is examined, it is determined that the caregiving burden of the caregivers is
moderate. The participants that composed of women who provides home care 78.4% were
married, 33.3% were primary school graduates, 83.5% were housewives and 38.7% were 51
years old and older. Within the scope of the study, it was seen that there were no significant
differences as a result of the tests conducted among the caregiver type, gender, age of
caregiver, education level, caregiving period, spouses' professions, receiving support from
other sources and caregiving burden (p>0.05). However, it was concluded that there was a
significant relationship between the caregiving woman's marital status, monthly average
income, need for education in care, sleep order, care of another person and the social life of
looking at the disabled, the state of disrupting the health of the body and health and the
burden of care (p < 0.05). According to these findings, it is concluded that caregiving is
perceived as a duty and responsibility, and in parallel with this, women are not aware of the
caregiving burden process and difficulty in expressing their difficulties
Makamsal çokseslilik ve gitar için uygulamalar, doğaçlamalar
Bu çalışma Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müzik Bilimi
Anabilim Dalı’nda yüksek lisans tezi olarak hazırlanmıştır. Bu tezin konusu; Kemal
İlerici’nin (1910-1986) makamların yapısal özelliklerinden kaynaklanarak ortaya
koymuş olduğu ve “Bestecilik Bakımından Türk Müziği ve Armonisi” adlı kitabında
yayınladığı makamsal armonik yapının incelenerek, gitar çalgısına uygulanması ve
buna dayalı olarak yeni ve farklı bir müzikal dilin ortaya çıkarılmasıdır.
This study is prepared as a master thesis for Musicology Department of the
Başkent University Social Sciences Institute. The subject of this thesis is to examine
Kemal İlerici’s (1910-1986) structure of maqam harmony which is explained in his
book “Bestecilik Bakımından Türk Müziği ve Armonisi”; and to apply on guitar in
order to create a new and different musical language based on his syste
Engelli çocuğa sahip ebeveynlerin stres düzeyi, stresle başa çıkma tarzları, hastalık yükü algıları ve bilgece farkındalık düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu çalışmada engelli çocuğa sahip ebeveynlerin stres düzeyleri, stresle başa çıkma tarzları,
hastalık yükü algıları ve bilgece farkındalık düzeyleri arasındaki ilişkiler incelenmiştir.
Araştırma kapsamında engelli çocuğa sahip ebeveynlerin sosyodemografik özellikleri (yaş,
cinsiyet, medeni durum, eğitim düzeyi, çocuğun cinsiyeti, çocuğun yaşı ve çocuğun tanısı)
bakımından anne-baba stresi, stresle başa çıkma tarzı, hastalık yükü değerlendirme ve
bilgece farkındalık değişkenlerinin her biri açısından anlamlı farklılıklar olup olmadığı
incelenmesi amaçlanmıştır. Ayrıca, anne-baba stresini hangi değişkenlerin (stresle başa
çıkma tarzları, bilgece farkındalık ve hastalık yükü değerlendirme) yordayıp yordamadığı
sorularına cevaplar aranmıştır. Araştırma örneklemi, Ankara ilinde yer alan Milli Eğitim
Bakanlığı’na bağlı özel eğitim ve rehabilitasyon merkezlerine devam eden, engelli çocuğa
sahip 274 ebeveynden oluşmaktadır. Araştırmada katılımcılara Demografik Bilgi Formu,
Anne-Baba Stres Ölçeği, Hastalık Yükü Değerlendirme Ölçeği, Stresle Başa Çıkma
Tarzları Ölçeği ve Toronto Bilgece Farkındalık Ölçeği uygulanmıştır.
Çalışmanın sonucunda anne-baba stresinin stresle başa çıkma değişkenlerinden
yordayıcıları; kendine güvenli yaklaşım, çaresiz yaklaşım ve boyun eğici yaklaşımdır.
Anne-baba stresinin hastalık yükü değişkeni boyutlarından yordayıcıları; günlük yaşamın
kısıtlanması, hasta için endişelenme ve mesleki aksamalardır. Tüm bu değişkenler anne
baba stresinin %41’ini açıklamaktadır. Bilgece farkındalık değişkeninin ise anne-baba
stresini açıklamada istatistiksel olarak anlamlı bir rolü görülmemiştir. Elde edilen bulgular
alanyazın çerçevesinde tartışılmıştır.
In this study, the stress levels of the parents with handicapped children, the coping styles,
the burden of illness and mindfulness levels were examined. In the scope of the research,
parents’ sociodemographic factors (age, gender, marital status, education level, child’s age,
child’s gender and child’s diagnosis) was examined whether there were any significant
differences in terms of parental stres, coping style, ilness burden and mindfulness. In
addition, seek answers to the predictors (coping styles, ilness burden, mindfulness) of
parental stres. The research sample consists of 274 parent with handicapped children who
attend special education and rehabilitation centers in Ankara. Demographic Information
Form, Mother-Father Stress Scale, Disease Burden Rating Scale, Stress Coping Scale and
Toronto Mindfulness Scale forms were administered to the participants.
As a result of the study, the predictors of parental stress related to coping variables; selfconfident
approach, helpless approach and submissive approach. Predictors of parental
stress related to burden variables; restriction of daily life, anxiety about patient and
occupational distruption. The results indicated these predictors explained %41 of the
variance for parental stres. However, mindfulness variable has no statistically significant
role in explaining parental stress. The findings and implications were discussed in the
frame of the literature
Rewriting the bildungsroman: A postcolonıal analysis of jhumpa lahiri's the namesake and the lowland
This study will analyze the cultural change and identity development in the novels
of the Indian-American author Jhumpa Lahiri, The Namesake (2003) and The Lowland
(2013), through exposure to an alien culture by immigration. The notion of dual identity,
cultural colonialism, postcolonialism and the form of the Bildungsroman will be discussed
and analyzed in detail. The aim of this study is to underline that the concept of identity is
not national or pre-given, and that it is an alterable and re-creatable notion through
cultural exchange and cultural differences. The cultural transformation and the identity
development of the first and second generation immigrants and the immigrant experience
will be discussed in the light of Homi K. Bhabha’s theories on identity, culture, cultural
colonialism, and in relation to the structure of the Bildunsgroman which contributes to the
notion of development as it depicts the life span of its protagonists. The final phases of the
characters’ identity development and self-maturation will be analyzed in detail in the
study.
Bu çalışma, Hint asıllı Amerikalı yazar Jhumpa Lahiri’nin 2003 tarihli romanı The
Namesake ve 2013 tarihli romanı The Lowland’de tasvir edilen göçmen karakterlerin
yaşadığı kültürel değişim ve kimlik değişimini incelemektir. Bu çalışma, kimlik
kavramının aktarılan ve milli bir kavram olmadığı, aksine kültürel değişim ve kültürel
farklılaşma aracılığı ile kazanıldığını ortaya koymaktadır. Bu süreç romanda tasvir edilen
birinci ve ikinci kuşak göçmen ailelerin Amerikan toplumunun içinde yaşayan Hintli
göçmenler olarak geçirdikleri değişim ve edindikleri yeri, Amerikanlaşmış kimlikler
aracılığı ile tartışılacaktır. Bu tartışma, Homi K. Bhabha’nın kimlik ve kültür üzerine olan
teorileri ışığında yürütülecektir. Romanların Bildungsroman formatına uygun yazılmış
olmaları ve bu formatın kullanıldığı eserlerdeki karakterlerin hayat çizgisini ve hem
fiziksel hem duygusal gelişim süreçlerini yansıttığı göz önünde bulundurularak,
karakterlerin gelişim süreçlerinin takibi daha da gözle görülebilir halde gelecektir. Bu iki
romandaki karakterlerin Amerikan toplumunda geldikleri son nokta, yaşadıkları
başkalaşım ve edindikleri yeni kimlikler detaylı olarak tartışılacaktır
Hashimoto tiroiditi hastalarında işitsel fonksiyonların odyolojik değerlendirilmesi.
Amaç:Hashimoto tiroiditi otoimmün bir hastalık olarak tanımlanmıştır. Tiroid
bezinin kronik bir iltihabıdır. Etyolojisi hala bilinmemekle beraber T-hücresi
infiltrasyonu ve tiroid bezine karşı oto-antikorların üretilmesi, hipotiroidizm,
ötiroidizm veya daha az sıklıkla hipertiroidizme yol açması ile karakterizedir.
Bizim çalışmamızın amacı da ilaç kullanan ve ilaç kullanmayan Hashimoto tiroiditi
hastalarının işitsel fonksiyonlarını değerlendirmektir.
Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Hashimoto tiroiditi olup ilaç kullanan 30 hasta,
Hashimoto tiroiditi olup ilaç kullanmayan 19 hasta ve sağlıklı olan 29 gönüllü olmak
üzere toplam 77 kişi dahil edildi. Çalışmaya katılan kişilere öncelikle akustik
timponometri, saf ses odyometri, yüksek frekans odyometri, geçici uyarılmış
otoakustik emisyon ölçümleri yapıldı.
Bulgular: Hashimoto tiroiditi olup ilaç kullanan hastaların yaş ortalaması
48,33 ± 11,08, Hashimoto tiroiditi olup ilaç kullanmayan hastaların yaş ortalaması
41,78 ± 11,57 olup istatistiksel açıdan anlamlı bulunmadı(p=0,06). Hashimoto tiroiditi
olan hastaların yaş ortalaması 45,88 ± 11,60, kontrol grubu olan sağlıklı bireylerin yaş
ortalaması 34,10 ± 11,92 olup istatistiksel olarak anlamlı bulundu(p=0,00). İlaç
kullanan Hashimoto tiroiditi hastaları ile ilaç kullanmayan Hashimoto tiroiditi
hastaları arasında sağ kulak için 125 Hz, 250 Hz, 500 Hz ve 1000 Hz frekanslarında
istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur. İlaç kullanan Hashimoto tiroiditi
hastaları ile ilaç kullanmayan Hashimoto tiroiditi hastaları arasında sağ ve sol kulak
için 8 kHz – 18 kHz frekans aralığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark
bulunmamıştır. Fakat Hashimoto tiroiditi ve sağlıklı grup sağ ve sol kulak için
karşılatırıldığında ise 8 kHz – 18 kHz frekans aralığında istatistiksel olarak anlamlı bir
fark bulunmuştur. İlaç kullanan Hashimoto tiroiditi ile ilaç kullanmayan Hashimoto
tiroiditi arasında 1 kHz, 1,43 kHz, 2 kHz, 2,83 kHz ve 4 kHz frekanslarda geçici uyarılmış otoakustik emisyon (TEOAE) açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark
bulunmamıştır.
Sonuç: Sonuç olarak elde ettiğimiz bulgular, Hashimoto tiroiditi hastalığında
işitsel disfonksiyon varlığını göstermektedir. Bu nedenle Hashimoto tiroiditi tanısı
konulduğunda hastaların odyolojik değerlendirmesi yapılmalı ve özellikle yüksek
frekanslarda belirgin düşüş gösterdiği için saf ses ortalamaya ek olarak yüksek frekans
odyometrinin klinikte ek seçenek olarak değil rutin işitme testleri arasına girmesi
sağlanmalıdır. Hastaların endokrin ve metabolizma kliniklerinde olası otolojik
tutulum hakkında bilgilendirilmesi sağlanmalıdır.
Objective: Hashimoto's thyroiditis is defined as an autoimmune disease. It is
a chronic inflammation of the thyroid gland. Although the etiology is still unknown,
T-cell infiltration and the generation of auto-antibodies against the thyroid gland are
characterized by hypothyroidism, euthyroidism, or less frequently hyperthyroidism.
The aim of our study was to evaluate the auditory functions of Hashimoto thyroiditis
patients who is taking medicine and is not taking medicine.
Materials And Methods: The study included 77 participants; 30 of them are
taking medicine, 19 of them are not taking medicine and 29 healthy people acoustic
timponometry, pure tone audiometry, high frequency audiometry, transient evoked
otoacoustic emission measurements were performed to the participants.
Results: The average age of Hashimoto's thyroiditis patients who are taking
medicine were 48.33 ± 11.08 years. The average age of patients with Hashimoto
thyroiditis were 41,78 ± 11,57 years and this difference was not statistically significant
(p= 0.06).The average age of patients with Hashimoto’s thyroiditis were 45,88±11,60
years. The average age of the healthy control group was 34,10 ± 11,92 years andthis
difference was statistically significant (p = 0.00). A statistically significant differences
were found at the frequencies of 125 Hz, 250 Hz, 500 Hz and 1000 Hz between the
Hashimoto’s thyroiditis patients who are taking the medicine and the Hashimoto
thyroiditis patients who are not using the medicine. There was no statistically
significant difference between Hashimoto’s thyroiditis patients who are using
medicine and Hashimoto’s thyroiditis patients who are not using medicine in the
frequency range of 8 kHz - 18 kHz for the right and left ear. However, when the
Hashimoto’s thyroiditis patient group and healthy group were compared for the right
and left ear, a statistically significant difference was found in the frequency range of 8
kHz to 18 kHz. There was no statistically significant difference between Hashimoto’s
thyroiditis patients who are taking medicine and Hashimoto’s thyroiditis patients who are not taking medicine in transient evoked autoacoustic emission (TEOAE) at 1 kHz,
1.43 kHz, 2 kHz, 2.83 kHz and 4 kHz.
Conclusion: Our results show that there is presence of auditory dysfunction in
Hashimoto thyroiditis patients. Therefore, the audiological evaluation of patients
should be done when Hashimoto thyroiditis is diagnosed. Especially, high-frequency
audiometry should be included in routine hearing tests, not as an additional option in
the clinical setting in addition to pure tone audiometry because of the significant
decrease in high frequencies. Patients should be informed about possible otologic
involvement in endocrine and metabolism clinics
Yetişkin bireylerin hedonik açlık durumlarını etkileyen faktörlerin incelenmesi
Hedonik açlık, metabolik ihtiyaç yokluğunda, mevcut olmayan besinlere karşı yeme isteği duyulması sonucunda, besinden zevk alma beklentisi ile ilişkili bir kavramdır. Günümüzde obezojenik yaşam tarzı ile besin tüketimi arasında dengeli ilişki kurabilmek açısından hedonik açlığın saptanması önemlidir. Bu çalışma; yetişkin bireylerin hedonik açlık durumlarını etkileyen faktörlerin etkisini göstermek amacıyla planlanmıştır. Çalışma, Kasım 2018 – Ocak 2019 tarihleri arasında Bandırma ilçesinde yaşayan 18 – 65 yaş arası gönüllü 158 kadın, 157 erkek birey olmak üzere toplamda 315 yetişkin birey üzerinde yapılmıştır. Bireylerin kişisel özelliklerini, hastalıklarına ve yaşam tarzı alışkanlıklarına ilişkin bilgileri saptamak amacıyla anket formu, hedonik açlık durumlarını belirleyebilmek amacıyla Besin Gücü Ölçeği (BGÖ) uygulanmıştır. Bireylerin hedonik açlık durumlarını etkileyebilecek faktörlerden bazıları ise Aşırı Besin İsteği Ölçeği (ABİS), Barratt Dürtüsellik ve Coopersmith Benlik Saygısı Ölçekleri ile değerlendirilmiştir. Bu çalışmadaki; bireylerin yaş ortalaması 37.95±12.30 yıl; kadınların Beden Kütle İndeksi (BKİ) ortalaması 24.43±5.21 kg/m2 ve erkeklerin 25.43±3.62 kg/m2’dir. Bireylerin BGÖ toplam puanı 2.68±0.73 olarak saptanmıştır. Hedonik açlık kadınlarda erkeklerden daha fazla bulunmuştur (p0.05). Çalışmaya katılan bireylerin BGÖ toplam puanı ve alt faktör puanları arttıkça gece uykudan kalkıp atıştırmalık tüketimlerinin arttığı görülmektedir (r=0.253; p0.05) hedonik açlığın da pozitif yönde arttığı saptanmıştır. Sonuç olarak hedonik açlıkla ilişkili çevresel besin ipuçlarına duyarlılıkta farklılıklara neden olan yaş, cinsiyet, BKİ gibi bireysel farklılıklar; bireylerin yaşamış oldukları aşırı besin istekleri, fiziksel aktivite, atıştırmalık tüketme, diyet uygulama durumları ile literatürde olmayan dürtüsellik ve benlik saygısı gibi psikolojik faktörlerin besin alımına yönelik motivasyonlar ile hedonik açlığı etkilediği ilk kez ortaya konulmuştur. Hedonik açlığa yol açan faktörlerin belirlenmesi bireye özgü planlanan beslenme programlarında doğru yönlendirmeler yapılmasına, beslenme alışkanlıklarının iyileştirilmesine, homeostatik ve hedonik açlığın sinyallerinin daha doğru anlaşılarak bilişsel davranışçı terapiler ile obezitenin önlenmesi ve tedavisine yönelik başarının artırılmasına katkı sağlayacaktır. Bu çalışma hedonik açlık ve hedonik açlığa etki eden faktörler üzerinde yapılan ilk çalışma olması nedeniyle önem taşımaktadır ve bu konuda yapılacak daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
In the absence of metabolic necessity, hedonic hunger refers to the appetite for food, as a result of desire to eat against non-available foods, and it is important to determine hedonic hunger to establish a balanced relationship between food consumption and obesogenic lifestyle. This study was planned to elucidate the effect of factors affecting hedonic hunger status of adult individuals. The study was conducted on a total of 315 adult individuals, 158 female and 157 male, aged between 18 and 65 years living Bandırma between November 2018 and January 2019. A questionnaire was applied to determine the personal characteristics, diseases and lifestyle habits of individuals. The Power of Food Scale (PFS) was applied to determine the hedonic hunger status of individuals. Some of the factors that may affect the hedonic hunger of individuals were assessed by the Food Craving Questionnaire (FCQ), Barratt Impulsiveness Scale-11 (BIS-11) and Coopersmith Self-Esteem Scale. Anthropometric measurements of individuals were taken based on the declaration. In this study, the mean age of individuals was 37.95 ± 12.30 years. The mean Body Mass Index (BMI) of women 24.43±5.21 kg/m2 and 25.43±3.62 kg/m2 for men. The PFS total score of the individuals was found to be 2.68 ± 0.73 points. Hedonic hunger was more common in women than men. (p0.05). It was observed that the individuals who took part in the study increased the total score and the sub-factor scores of the study, so the nightly sleep and snack consumption increased (r=0.253; p0.05), hedonic hunger increased positively. As a result, individual differences such as age, gender, BMI, which lead to differences in susceptibility to environmental nutritional cues associated with hedonic hunger; it has been shown for the first time that psychological factors such as excessive nutrient requirements, physical activity, consumption of snacks, diet and the psychological factors such as impulsivity and self-esteem affect the hedonic hunger. Determining the factors that lead to hedonic hunger will contribute to correct orientation in the individual nutritional programs, to improve nutritional habits, to better understand the signals of homeostatic and hedonic hunger, and to increase the success in the prevention and treatment of obesity by cognitive behavioral therapies. This study is important because it is the first study on the factors affecting hedonic hunger and hedonic hunger and there is a need for further studies