Okan University GCRIS Standard Database
Not a member yet
7992 research outputs found
Sort by
Dynamics of Blast Waves and Mitigation Techniques
Bu tez çalışmasında, patlamalar sonucu meydana çıkan patlama dalgalarının oluşması, oluşan bu dalgaların yayılma hareketleri ve çevre şartlarından nasıl etkilendiği hakkında araştırmalar yapılmıştır. Bu araştırmalar yapılırken bu dalga şiddetlerine karşı nasıl önlemler alınacağı ve korunma yöntemleri hakkında bilgiler verilmiştir. Patlama dalgalarının fiziksek ortamda nasıl oluştuğu temel patlama kaynaklı dalga oluşumlarının verileri kullanılarak araştırmalar yapılmıştır. Araştırmalar süresince kullanılan temel verilerde patlama dalgalarının maksimum basınç noktası, yoğunlukları, dağılma hızı, oluşma süresi ve çevresel faktörlerden nasıl etkilendikleri araştırılmış ve incelemeler yapılarak sonuçları ortaya konmuştur. Ayrıca açığa çıkan patlama dalgalarının insan vücudu üzerindeki etkileri, yapılara ve binalara verdiği hasarlar ve bu faktörlerin farklı basınç değerlerine göre verdiği tepkiler incelenmiştir. İnsan vücudu üzerindeki etkilerden akciğer hasarları, kulak zarında oluşan hasarlar gibi oluşan ya da oluşabilecek biyolojik etkiler incelenmiştir. Bu incelemeler yapılırken deneysel verilere, laboratuvar ortamında yapılan örnek çalışmalar incelenmiş ve bu yapılan çalışmaların önemleri anlatılmak istenmiştir. Koruyucu giysilerin geliştirme süresince bulunan bu veriler ışığında mühendislik çalışmalarına faydalı olacağını anlatılmak istenmiştir. Yaptığımız çalışmada patlama dalgalarının incelenmesi yapılırken ayrıca bu dalgalardan korunma yöntemlerinin önemi de ele alınmıştır. Binaların ya da yapıların etkilenmemesi için bazı yöntemler belirlenmiş, çalışmalar incelenmiş ve bu korunma yöntemlerinin özellikle yeni bulunan malzemelerin daha çok üzerinde durulmasıyla çözümler sunulmuştur. Araştırmalarda enerjiyi emen malzemeler, balistik lifler, ortaya çıkan akıllı malzemeler, son yapılan güncel mühendislik çalışmaları ve güncel gelişmeler takip edilmiştir. Ayrıca patlama dalgalarını azaltma yöntemleri incelenmiş kavisli ortamların, eğimli yüzeylerin faydalarından bahsedilmiştir. Bireysel korunma yöntemlerinin önemi, kişisel koruyucu ekipmanlar ile görsel olarak anlatılmış ve bu malzemelerin ne kadar önemli olduğunun farkındalığı yaratılmıştır. Hangi malzemelerin insan sağlığını koruduğu, hangi malzemenin binaları ve yapıları koruduğu, hangi malzemenin kullanılan cihazları koruduğu örnekler verilerek anlatılmıştır. Ayrıca patlama dalgalarını azaltma teknikleri tanıtılmış ve anlatılmıştır. Son olarak hareketli sıvılar gibi yeni bulunan koruma malzemelerinin önemi üzerinde durulmuştur. Ülkelerin bu çalışma alanların da hangi boyutta araştırmalar yaptığını, hangi koruyucu malzemeleri kullandığını inceledik ve araştırdık. NATO standartları ile Türkiye'nin ihtiyaçları kapsamında hangi standart değerlerinin araştırılması yapılmış ve incelenmiştir.In this thesis, research has been conducted on the formation of blast waves resulting from explosions, the propagation movements of these waves and how they are affected by environmental conditions. During this research, information has been provided on how to take precautions against these wave intensities and protection methods. Research has been conducted on how blast waves are formed in the physical environment using data from basic explosion-induced wave formations. In the basic data used during the research, the maximum pressure point, density, dispersion speed, formation time and how they are affected by environmental factors of blast waves have been investigated and the results have been presented by making examinations. In addition, the effects of the resulting explosion waves on the human body, the damage they cause to structures and buildings, and the reactions of these factors to different pressure values have been examined. The biological effects that have occurred or may occur, such as lung damage and eardrum damage, have been examined. During these examinations, experimental data and sample studies conducted in laboratory environments have been examined and the importance of these studies has been explained. It has been aimed to explain that protective clothing will be useful for engineering studies in the light of this data found during the development process. In our study, while examining blast waves, the importance of protection methods from these waves was also discussed. Some methods were determined to prevent buildings or structures from being affected, studies were examined and solutions were presented by focusing more on these protection methods, especially newly found materials. In the research, energy absorbing materials, ballistic fibers, emerging smart materials, recent engineering studies and current developments were followed. In addition, methods for reducing blast waves were examined and the benefits of curved environments and inclined surfaces were mentioned. The importance of individual protection methods was visually explained with personal protective equipment and awareness of how important these materials are was created. Examples were given to explain which materials protect human health, which materials protect buildings and structures, and which materials protect the devices used. In addition, techniques for reducing blast waves were introduced and explained. Finally, the importance of newly discovered protection materials such as moving liquids was emphasized. We examined and researched the extent to which countries conduct studies in these fields of work, and which protective materials they use. It has been investigated and examined which standard values have been researched in the context of NATO standards and Turkey's needs
Evaluation of Health Organization and Migrant Health Centers for Refugees Under Temporary Protection in Türkiye
Türkiye'de göçmen nüfusun çoğunluğunu Geçici Koruma altına alınan Suriyeliler (GKAS) oluşturmaktadır. 2013 sonrası nüfusa kayda değer sayıda GKAS eklenmesi ile sağlık örgütlenmesinde ve hizmet sunumunda çeşitli düzenlemeler yapılması gereklilik haline gelmiştir. Göçmen sağlığı merkezleri (GSM), dil bariyerini aşmak, aile sağlığı merkezleri ve hastaneler gibi diğer sağlık birimlerindeki iş yükünü azaltmak amacıyla aktive edilmiştir. Türkiye'de GSM'lerde Suriyeli sağlık personeli de istihdam edilmiştir. Sağlık çalışanlarının bilgi, yaklaşım ve davranışları sağlık hizmet sunumunda önem arz eder. Türkiye'de göçmenlerin sağlık hizmetleri ile ilgili davranışları ve sağlık hizmeti alma konusunda tereddütleri ile ilgili çalışmalar bulunmakla beraber sağlık organizasyonunu inceleyen ve sağlık hizmet sunucularının görüşlerini de değerlendiren yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. GKAS'nin ne tür sağlık sorunları olduğu, mevcut sağlık hizmetlerinden nasıl yararlandığı, sağlık sorunlarına sistem içinde çözüm bulma durumları ve yollarının ne olduğu gibi sorular ve ülkenin sağlık organizasyonunda ne gibi ihtiyaçlar olduğu hizmetlerin değerlendirilmesi için yanıtlanması gereken sorulardır. Bu araştırmanın amacı göçmenlerin sağlık hizmetine erişim ve kullanım süreçlerini, bazı temel sağlık göstergeleri açısından sağlık durumlarını hem resmi kayıtlardan hem kendilerinden alınacak bilgiler ile değerlendirmek, mevcut sağlık organizasyonunu ve göçmen sağlığı merkezlerini yönetim bilim açısından irdelemektir. GKAS'nin en çok ikamet ettiği il olan İstanbul, diğer illere kıyasla daha yüksek sayıda göçmen sağlığı merkezi ve Suriyeli sağlık çalışanı olması nedeniyle temsil gücü yüksek bir ildir. Nicel kısımda İstanbul'da kayıtlı geçici korunanlara dair İl Sağlık Müdürlüğü ve İl Göç İdaresine ait veriler değerlendirilmiştir. 2015-2023 yılları İstanbul'da kayıtlı GKAS'nin demografik bilgileri, sağlık verilerinde 2015-2021 yıllarına ait kamu sağlık tesislerinde sunulan bazı hizmetler ve tüm göçmen sağlığı merkezleri/yabancı uyruklular polikliniklerine ait veriler kullanılmıştır. Araştırmanın nitel bölümü İstanbul'da İl/İlçe Sağlık Müdürlükleri ile Güçlendirilmiş Göçmen Sağlığı Merkezleri ve Göçmen Sağlığı Merkezlerinde gerçekleştirilmiştir. İstanbul'da GKAS'ye yönelik sunulan sağlık hizmetlerine dair yönetici, sağlık hizmeti sunan ve sağlık hizmetinden yararlananlar ile derinlemesine bireysel ve odak grup görüşmeleri yapılmıştır. Göçmenlerin sağlık hizmetine erişim ve kullanım süreçleri ile Göçmen Sağlığı merkezlerinin erişilebilirliği, hizmet kapasitesi, kabul edilebilir yöntemler kullanılıp kullanılmadığı değerlendirilmiştir. Araştırmada İstanbul'da kayıtlı GKAS sayısına göre fiziksel özellikleri aile sağlığı merkezleri standardına göre planlanan göçmen sağlığı merkezlerinin aktivasyon sürecinin 2018 yılında tamamlandığı saptanmıştır. • GSM'lerde istihdam edilen Suriyeli sağlık personel sayısı 500'ü aşmıştır. Aktif birimlerin artması ile GSM'lerin GSM'lere başvuru sayıları artmıştır. • İstanbul'da GKAS'nin kaba doğum hızı Türkiye ortalamasından yüksektir. • GSM'lerde bağışıklamanın 2015 sonrası artarak devam ettiği 2020 sonrası plato çizmeye başladığı saptanmıştır. • Bebek izlemlerinin 2015 sonrası arttığı Pandemi sonrası düşüş olduğu saptanmıştır. GSM' de bir bebek yılda kabaca 4-5 kez izlenmektedir. • Psikososyal destek hizmetlerinin 2019 yılından itibaren arttığı görülmektedir. • Geçici Korunanlara Yönelik Sunulan Sağlık Hizmetlerinin; GSM ve GSM'de sunulan üreme sağlığı, bağışıklama, anne çocuk sağlığı ve psikososyal destek hizmetleri ile, • Geçici Korunanların sağlık hizmetlerinden yararlanmasının; Kapsayıcılık, üreme sağlığı, farkındalık, ödenebilirlik, sağlık okur yazarlığı ve erişilebilirlik ile, • Göçmenlere dair sağlık hizmeti organizasyonun; Göçmenlere yönelik sunulan sağlık hizmetleri, göçmenlere yönelik sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi, dil bariyeri, göçmen sağlığı merkezleri, psikososyal destek ile ilişkili olduğu saptanmıştır. • GKAS'nin GSM'lerde dil bariyeri açısından rahat ettikleri, çalışanlara olan güvenin yüksek olduğu saptanmıştır. • GKAS'nin sağlık dışı ihtiyaçlarının; Statü, sosyal destek, maddi destek ve eğitim olduğu saptanmıştır. Türkiye'de kayıt altına alınamamış göçmenlerin kayıt işlemlerinin tamamlanması gerekir. Sağlık hizmeti alanlar açısından dil bariyeri devam etmektedir. GKAS uzun süre ülkede kalacaksa en azından sağlık sorunlarını anlatacak kadar Türkçe öğrenmeleri için çaba gösterilmeli ve uyum konusunda çalışmalar yapılmalıdır. GKAS'de okur yazarlık oranının düşük olduğu belirtilmiştir. Sağlık hizmeti alanlar açısından farkındalık, sağlık okur yazarlığı, üreme sağlığına yönelik eğitimlere ihtiyaç vardır. Özellikle erkeklerde üreme sağlığına dair farkındalığın artırılmasına yönelik çalışmalar yapılmalıdır. Sağlık hizmetine erişim, kanser tarama, anne-çocuk, kronik hastalık izlemi gibi konularda ilerleme kaydetmek için GSM'lerin GKAS'ye ulaşılabilmesine yönelik çalışmalar yapılmalıdır. Mevcut muayene bilgi yönetim sistemi (MBYS) GSM'de kayıt, takip, entegrasyon açısından tüm ihtiyaçları karşılamamaktadır bu sebeple uygun yazılım düzenlemeleri yapılmalı ve entegrasyon sağlanmalıdır. Gelecekte olası göç dalgalarında müdahale kapasitesinin artırılması için GSM'lerin kamu binalarında planlanmasına yönelik yeni çalışmalar ve sağlık politikası açısından mevcut gerçeklere göre diğer alanlardaki politika yapıcılar tarafından desteklenen Göç Sağlığı Eylem Planı oluşturulmalıdır.The majority of the immigrant population in Turkey consists of Syrians under Temporary Protection. With the significant number of Syrians under Temporary Protection added to the population after 2013, various arrangements have become necessary in healthcare service organization and provision. Migrant health centers (MHCs) have been activated to overcome the language barrier and reduce the workload in other healthcare units such as family health centers and hospitals. Syrian healthcare professionals have also been employed in MHCs in Turkey. The knowledge, aproach, and act of health care professionals are important factors in the provision of healthcare services. Although there are studies on the behaviors of immigrants in Turkey regarding healthcare services and their hesitations about receiving health services, there is a need for new studies that examine the structure of migrant healthcare service organizations and evaluate the opinions of health care providers. Questions such as what kind of health problems do the temporary protected Syrians have, how they benefit from the existing healthcare services provided for Refugees, what are the situations and ways of finding solutions to their health problems within the system, and what kind of needs there are in the country's migrant healthcare service organization are the questions that need to be answered to evaluate the services. The purpose of this research is to evaluate the processes of immigrants' access to and use of healthcare services, their health status in terms of some basic health indicators, both from official records and from themselves, and to examine the current healthcare organization and immigrant health centers in terms of management science. Istanbul, the city where the majority of temporary protected Syrians reside, is a city with a high representative power due to the higher number of immigrant health centers and Syrian health care professionals compared to other cities. In the quantitative part, data belonging to the Provincial Health Directorate and the Provincial Migration Administration regarding the temporarily protected persons registered in Istanbul was evaluated. Demographic information of the 2015-2023 temporary protected Syrians registered in Istanbul, some services provided in public healthcare facilities for the years 2015-2021 and data belonging to all migrant health centers were turned to account in the health data. The qualitative part of the research was conducted in Provincial/District Health Directorates and Strengthened/Extended Migrant Health Centers and Migrant Health Centers in Istanbul. In-depth individual and focus group interviews were conducted with managers, healthcare service providers, and healthcare service beneficiaries regarding the healthcare services provided to temporary protected Syrians in Istanbul. The access and use processes of migrants to healthcare services, the accessibility of Migrant Health Centers, service capacity, and whether acceptable methods are used were evaluated. In the research, it was determined that the activation process of migrant health centers, whose physical features were planned according to the family health center standards according to the number of registered temporary protected Syrians in Istanbul, was completed in 2018. The number of Syrian healthcare professionals employed in MHCs has exceeded 500. With the increase in active units, the number of applications from MHCs to MHCs has increased. • The crude birth rate of temporary protected Syrians in Istanbul is higher than the Turkish average. • It has been determined that immunization in temporary protected Syrians continued to increase after 2015 and started to plateau after 2020. It has been determined that baby follow-ups increased after 2015 and decreased after the pandemic. A baby is monitored roughly 4–5 times a year in MHC. • It has been observed that psychosocial support services have increased since 2019. • Health Services Provided to Temporary Protected Syrians; Migrant Health Centers and Reproductive Health; Immunization; Maternal and Child Health and Psychosocial Support Services Provided in these centers, • The utilization of healthcare services by Temporary Protected Syrians; inclusiveness, Reproductive Health, Awareness, Affordability, Health Literacy, and accessibility. • The organization of healthcare services for migrants; Healthcare Services Provided to Migrants, Development of Healthcare Services for Migrants, Language Barrier, Migrant Health Centers, Psychosocial Support, • It has been determined that temporary protected Syrians are comfortable in MHCs in terms of language barrier and trust in employees is high. • Non-health needs of temporary protection; It has been determined that there are status, social support, financial support, and education. The registration procedures of immigrants who have not been registered in Turkey should be completed. The language barrier continues for those receiving health services. If temporary protected Syrians are going to stay in the country for a long time, efforts should be made to ensure that they learn Turkish at least enough to explain their health problems, and work should be done on adaptation. It is known that the literacy rate is low in temporary protected Syrians. There is a need for awareness, health literacy, and reproductive health training for those receiving health services. Work should be done to increase awareness of reproductive health, especially among men. To make progress in issues such as access to health services, screening, mother-child, and chronic disease monitoring, studies should be carried out to ensure that MHCs can reach temporary protected refugees. The current healthcare information management system does not meet all the needs in terms of registration, monitoring, and integration in MHC; therefore, appropriate software arrangements should be made and integration should be ensured. To increase the intervention capacity in possible migration waves in the future, new studies should be carried out to plan MHCs in public buildings, and a Migration Health Action Plan supported by policymakers in other areas should be created according to the current realities in terms of health policy
Investigation of the Relationship Between Mother-Infant Bonding and Mothers' Attitudes Toward Feeding Their Infants Aged 2 to 6 Months
Bu araştırmanın amacı, 2–6 aylık bebeklerde anne-bebek bağlanması ile annenin bebeğini beslemesine yönelik tutumları arasındaki ilişkiyi incelemektir. Araştırma, nicel araştırma yöntemleri kapsamında, ilişkisel tarama modeli temel alınarak yapılandırılmıştır. Çalışma grubunu, İstanbul ili Avrupa Yakası'nda bulunan Şişli ilçesindeki özel bir hastanenin pediatri polikliniğine başvuran, 2–6 aylık bebeği olan toplam 109 anne oluşturmaktadır. Araştırmada veri toplama aracı olarak 'Demografik Anne Bilgi Formu' ve 'Bebek Bilgi Formu', anne-bebek bağlanma ilişkisi ve annenin bebeğini besleme tutumlarını etkisini değerlendirmek amacıyla 'Doğum Sonrası Bağlanma Ölçeği (DSBÖ)' ile 'Iowa Bebek Beslenmesi Tutum Ölçeği (BBTÖ)' kullanılmıştır. Çalışmada, anne-bebek bağlanması ve annenin beslenmeye yönelik tutumları; sosyo-demografik özellikler, gebelik-doğum süreci ve sağlık hizmetlerinden yararlanma açısından değerlendirilmiştir. Araştırmada yapılan tüm istatistiksel analizler, istatistiksel analiz yazılımı kullanılarak gerçekleştirilmiş ve p<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Araştırmada elde edilen bulgulara göre, anne-bebek bağlanma ilişkileri ile annelerin bebek beslenmesine yönelik tutumları arasında anlamlı ve pozitif bir ilişki olduğunu göstermiştir. Bağlanma ilişkisi arttıkça, annelerin beslenmeye yönelik tutumlarının olumlu yönde geliştiği saptanmıştır. Ancak regresyon analizleri, bağlanma ilişkisinin bebek beslenmesine yönelik tutumları anlamlı ve negatif yönde yordadığını ortaya koymuştur. Bu sonuçlar, anne-bebek bağının temel bakım davranışları üzerinde etkili olduğunu göstermektedir. Araştırmanın karşılaştırmalı analiz bulgularına göre, annenin eğitim durumu ile anne-bebek bağlanma ilişkisi arasında anlamlı bir ilişki olmadığını, ancak eğitim durumunun bebek beslenmesine yönelik tutumları anlamlı şekilde etkilediğini göstermiştir. Annenin çalışma durumu ise bağlanma ilişkisi ve beslenme tutumları üzerinde belirleyici olmamıştır. Geliri giderinden az olan annelerde bağlanma bozukluğu daha yüksek, düşük gelirli annelerde ise beslenme tutumları daha olumsuz bulunmuştur. Çekirdek aile yapısına sahip annelerin, geniş aileye kıyasla daha olumlu bağlanma ilişkisine ve daha yüksek beslenme tutum puanına sahip olduğu belirlenmiştir. Ayrıca, planlı gebelik, gebelik süresince düzenli sağlık takibi ve emzirme eğitimi alan annelerde bağlanma ilişkisi ve beslenme tutumları daha olumlu bulunmuştur. Emzirme eğitimi almayan annelerde reddetme ve sinirlilik düzeyleri yüksek bulunmuştur. Sosyal medyada bebek beslenmesi ile ilgili içerikleri takip etme beslenme tutumlarını olumlu etkilerken, bağlanma ilişkisi üzerinde etkisi olmamıştır. Bebeğin cinsiyeti, emzik kullanımı ve ilk verilen besin; anne-bebek bağlanma ilişkisi ve beslenme tutumlarında fark yaratmamıştır. Erken işe dönen, bebeğiyle ayrı kalan veya kuvözde kalan annelerin bağlanma ilişkisi düşük; bebeğin emme davranışı zayıf, geç emzirmeye başlayan annelerin beslenme tutumları ise olumsuz bulunmuştur. İlk yarım saatte emziren ve kolostrum veren annelerin tutumları daha olumlu bulunmuştur. Beslenme şekline göre, Sadece anne sütüyle besleyen annelerin, formül mama kullananlara göre daha olumlu beslenme tutumlarına sahip olduğu saptanmıştır. Ek gıdaya başlamayan annelerin bağlanma ilişkisi puanları düşük, beslenme tutum puanları ise yüksek bulunmuştur. Bulgular, bireysel ve çevresel faktörlerin anne-bebek bağlanma ilişkisi ile beslenme tutumları üzerinde önemli etkisi olduğunu göstermektedir. Araştırma sonunda, uzmanlar tarafından annelere doğum öncesi ve sonrası psikolojik destek sağlanması ile emzirme eğitimi verilmesi konusunda, sağlıklı anne-bebek ilişkilerinin gelişimi ve optimal bebek beslenme uygulamalarının desteklenmesi açısından öneriler sunulmuştur. Anahtar Kelimeler: anne-bebek bağlanması, beslenme tutumları, bebek beslenmesi, bebeklik dönemi, bağlanma, emzirme Tarih: Ağustos 2025The aim of this study is to examine the relationship between mother-infant attachment and maternal feeding attitudes in infants aged 2 to 6 months. The research was structured within the scope of quantitative research methods, based on the relational survey model. The study group consisted of a total of 109 mothers with infants aged 2 to 6 months who applied to the pediatric outpatient clinic of a private hospital located in the Şişli district on the European side of Istanbul. In this study, the 'Demographic Information Form for Mothers' and the 'Infant Information Form' were used as data collection tools, along with the Postpartum Bonding Questionnaire (PBQ) and the Iowa Infant Feeding Attitude Scale (IIFAS) to assess the relationship between mother-infant bonding and maternal feeding attitudes. Mother-infant bonding and maternal attitudes toward feeding were evaluated in relation to socio-demographic characteristics, pregnancy and birth processes, and access to healthcare services. All statistical analyses were conducted using statistical analysis software, and a significance level of p<0.05 was considered statistically significant. The findings of the study revealed a significant and positive correlation between mother-infant bonding and maternal attitudes toward infant feeding. As the quality of the bonding relationship increased, mothers' attitudes toward feeding were found to become more positive. However, regression analyses indicated that mother-infant bonding significantly predicted feeding attitudes in a negative direction. These results suggest that the mother-infant bond plays an influential role in shaping fundamental caregiving behaviors. According to the comparative analysis findings of the study, no significant relationship was found between the mother's educational level and mother-infant bonding; however, educational level significantly influenced maternal attitudes toward infant feeding. The mother's employment status was not a determining factor for either bonding or feeding attitudes. Among mothers whose expenses exceeded their income, bonding disruptions were more prevalent, and low-income mothers were found to have more negative feeding attitudes. Mothers living in nuclear families exhibited both more positive bonding relationships and higher feeding attitude scores compared to those in extended families. Additionally, planned pregnancies, regular prenatal healthcare follow-up, and receiving breastfeeding educationwere associated with more positive mother-infant bonding and more favorable feeding attitudes. Among mothers who did not receive breastfeeding education, levels of rejection and irritability were found to be high. While following infant feeding-related content on social media had a positive effect on feeding attitudes, it had no effect on the bonding relationship. The infant's gender, pacifier use, and the first food given did not make a difference in mother-infant bonding or feeding attitudes. Mothers who returned to work early, were separated from their infants, or had babies placed in an incubator showed lower levels of bonding. Feeding attitudes were found to be more negative among mothers whose babies had weak sucking behavior and who delayed the initiation of breastfeeding. In contrast, mothers who breastfed within the first thirty minutes and provided colostrum were found to have more positive feeding attitudes. Based on the type of feeding, mothers who exclusively breastfed were found to have more positive feeding attitudes compared to those who used formula. Mothers who had not yet introduced complementary foods showed lower mother-infant bonding scores but higher feeding attitude scores. The findings indicate that individual and environmental factors have a significant impact on both mother-infant bonding and maternal feeding attitudes. At the end of the study, recommendations were made for providing mothers with psychological support both before and after childbirth, as well as breastfeeding education by professionals, in order to promote the development of healthy mother-infant relationships and to support optimal infant feeding practices. Keywords: mother-infant attachment, feeding attitudes, infant nutrition, infancy, bonding, breastfeeding. Date: August 202
Voice Structures Seen in Selected Female Characters in Richard Wagner's Mythological Opera Works
Bu çalışma, Richard Wagner'in operalarında mitolojik temaları tercih etme nedenlerini ve bu çerçevede kadın karakterlere yüklediği ses yapısal özelliklerini incelemektedir. Richard Wagner, özellikle Germen ve İskandinav mitolojilerine dayanan librettolarında evrensel çatışmaları, aşk, kader, kurtuluş ve ahlaki ikilemler gibi temaları işlerken, mitolojik bağlamı bireysel ve kolektif insan deneyimlerinin simgesi olarak kullanmıştır. Bu bağlamda kadın karakterler, sadece anlatının pasif özneleri değil, aynı zamanda dramatik yapının taşıyıcıları ve sembolik figürleri olarak konumlandırılmıştır. Bu tez çalışmasına konu olan Richard Wagner'in seçilen kadın karakterleri Senta, Elisabeth, Venus, Isolde ve Kundry, dramatik derinliğin yanı sıra vokal olarak da geniş bir yelpazeye sahiptir. Bu karakterler için yazılan vokal partiler, güçlü dramatik soprano seslerine ihtiyaç duymaktadır; karakterlerin içsel çatışmaları, tutkuları ve ruhsal dönüşümleri bu ses yapısıyla ifade edilmektedir. Bu yapı, bestecinin müzik ve dramatik ifadeyi bütünleştirme amacının bir parçasıdır. Kadın karakterlerin vokal yazımı, anlatının duygusal yoğunluğunu artırmakta ve onların mitolojik düzlemdeki kurtarıcı, fedakâr veya trajik yönlerini ön plana çıkarmaktadır. Anahtar Kelimler: Richard Wagner, Mitoloji, Opera, Kadın Karakterler, Dramatik SopranoThis study examines Richard Wagner's reasons for preferring mythological themes in his operas and the vocal structural characteristics he attributed to female characters within this framework. Richard Wagner used the mythological context as a symbol of individual and collective human experiences while dealing with universal conflicts, love, fate, salvation and moral dilemmas in his librettos, especially those based on Germanic and Scandinavian mythologies. In this context, female characters are positioned not only as passive subjects of the narrative, but also as carriers and symbolic figures of the dramatic structure. The female characters chosen by Richard Wagner for these thesis studies, Senta, Elisabeth, Venus, Isolde, and Kundry, possess both dramatic depth and vocal range. The vocal parts written for these characters demand strong dramatic soprano voices; their internal conflicts, passions, and spiritual transformations are expressed through this vocal structure. This structure is part of Richard Wagner's aim to integrate music and dramatic expression. The vocal writing of female characters increases the emotional intensity of the narrative and highlights their redemptive, self-sacrificing or tragic aspects on the mythological plane. Keyword: Richard Wagner, Mythology, Opera, Female Characters, Dramatic Sopran
The Investigation of the Effects of Childhood Trauma and Perceived Parental Attitudes on Somatization and Alexithymia
Bu araştırma, çocukluk çağı travmaları ve algılanan ebeveyn tutumlarının yetişkin bireylerde somatizasyon ve aleksitimi üzerindeki etkilerini incelemek ve aleksitiminin somatizasyon üzerindeki olası aracılık rolünü değerlendirmek amacıyla yürütülmüştür. Ayrıca, cinsiyet, gelir düzeyi ve eğitim durumu gibi sosyodemografik değişkenlerin bu psikolojik yapılar üzerindeki farklılaştırıcı etkileri araştırılmıştır. Çalışmaya Türkiye genelinde çevrim içi yöntemle ulaşılan 429 yetişkin (308 kadın, 121 erkek) katılmıştır. Veriler, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği, Algılanan Ebeveyn Tutumları Ölçeği, Somatizasyon Ölçeği ve Toronto Aleksitimi Ölçeği ile toplanmıştır. İstatistiksel analizler SPSS 28.0 ve AMOS 28.0 yazılımları kullanılarak gerçekleştirilmiş; bağımsız örneklem t-testi, tek yönlü varyans analizi (ANOVA), Pearson korelasyon analizi, çoklu regresyon ve yapısal eşitlik modeli (YEM) uygulanmıştır. Bulgular, kadınların erkeklere kıyasla anlamlı düzeyde daha yüksek somatizasyon puanlarına sahip olduğunu ortaya koymuştur. Düşük gelir grubundaki bireylerde somatizasyon ve aleksitimi alt boyutlarında anlamlı artışlar saptanmıştır. Korelasyon analizleri, somatizasyon düzeyi ile aleksitimi alt boyutları arasında güçlü ve pozitif ilişkiler olduğunu göstermiştir. Yapısal eşitlik modeli, aleksitiminin somatizasyon üzerinde doğrudan ve güçlü bir etkisinin bulunduğunu, ancak çocukluk travmaları ve algılanan ebeveyn tutumlarının aleksitimi üzerindeki etkilerinin anlamlı olmadığını ortaya koymuştur. Bulgular, çocukluk döneminde yaşanan olumsuz deneyimlerin ve ebeveyn davranışlarının, yetişkin bireylerin duygu düzenleme becerileri ve psikosomatik belirtileri üzerinde belirleyici bir role sahip olabileceğini göstermektedir. Araştırma sonuçları, ilgili literatür çerçevesinde tartışılmış ve alan yazına katkı sağlayacak öneriler geliştirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Çocukluk çağı travmaları, algılanan ebeveyn tutumları, somatizasyon, aleksitimi.This study aimed to examine the effects of childhood traumas and perceived parental attitudes on somatization and alexithymia in adults and to evaluate the potential mediating role of alexithymia in the relationship between these variables. Additionally, the moderating effects of sociodemographic variables such as gender, income level, and educational status on these psychological constructs were investigated. The study included 429 adults (308 women and 121 men) recruited online across Turkey. Data were collected using the Childhood Trauma Questionnaire (CTQ), the Short Form of the Perceived Parental Attitudes Scale – Child Form, the Somatization Scale, and the Toronto Alexithymia Scale. Statistical analyses were conducted using SPSS 28.0 and AMOS 28.0, employing independent samples t-tests, one-way analysis of variance (ANOVA), Pearson correlation, multiple regression, and structural equation modeling (SEM). The findings revealed that women scored significantly higher on somatization than men. Participants with lower income levels exhibited significantly higher scores on somatization and alexithymia subdimensions. Correlation analyses showed strong positive relationships between somatization and alexithymia subdimensions. SEM results indicated that alexithymia had a strong and direct effect on somatization, whereas childhood traumas and perceived parental attitudes did not have significant effects on alexithymia. These findings suggest that adverse childhood experiences and parental behaviors may play a determining role in adults' emotion regulation skills and psychosomatic symptoms. The results are discussed within the context of existing literature, and recommendations for future research and practice are provided. Keywords: Childhood traumas, perceived parental attitudes, somatization, alexithymi
The Impact of Quality of Work Life and Motivation on Employee Performance in Tourism Enterprises
Bu çalışmanın temel amacı, turizm işletmelerinde çalışan bireylerin iş performansları üzerinde çalışma yaşamı kalitesi ve motivasyon faktörlerinin etkisini ortaya koymaktır. Araştırmanın evrenini, İstanbul ilinde faaliyet gösteren 4 ve 5 yıldızlı otel ve restoranlarda çalışan toplam 415 personel oluşturmaktadır. Veriler, anket yöntemiyle toplanmış ve SPSS yazılımı kullanılarak analiz edilmiştir. Elde edilen bulgulara göre, çalışma yaşamı kalitesi, çalışanların iş doyumunu arttırmakta ve bu durum, iş performansı üzerinde dolaylı fakat olumlu bir etki yaratmaktadır. Ayrıca, içsel motivasyonun iş performansı üzerinde dışsal motivasyondan daha etkin bir rol oynadığı tespit edilmiştir. Bununla birlikte, iş-yaşam dengesinin bazı yönlerinin turizm sektörü çalışanlarının performansı üzerinde sınırlı etkiye sahip olduğu gözlemlenmiştir. Araştırma kapsamında demografik faktörlerin de (yaş, medeni durum, iş pozisyonu vb.) motivasyon ve performans algıları üzerinde farklı düzeylerde etkiler yarattığı görülmüştür. Özellikle performansa yönelik motivasyon ile çalışanların iş yaşamı kalitesi arasında anlamlı ve pozitif bir ilişki tespit edilmiştir. Elde edilen bulgular, turizm sektöründe insan kaynakları yönetimi açısından uygulanabilir öneriler sunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Çalışma Yaşamı Kalitesi, Motivasyon, İş Performansı.The primary purpose of this study is to examine the effects of quality of work life and motivation on the job performance of employees working in tourism enterprises. The research universe consists of 415 employees employed in 4- and 5-star hotels and restaurants operating in Istanbul. Data were collected using a questionnaire method and analyzed through SPSS software. The findings reveal that quality of work life significantly enhances job satisfaction among employees, which indirectly and positively influences job performance. It is also determined that intrinsic motivation has a stronger effect on performance compared to extrinsic motivation. Nevertheless, certain aspects of work-life balance exhibit limited impact on the performance of tourism employees. Additionally, demographic variables (e.g., age, marital status, job position) were found to have varying degrees of influence on employee motivation and performance perceptions. A significant and positive correlation was identified between performance motivation and quality of work life. The results provide practical recommendations for human resource strategies in the tourism sector. Keywords: Quality of Work Life, Motivation, Job Performance
Investigation of the Effect of Emotional Intelligence and Perceived Social Support on Psychological Symptoms in University Students
Bu tez çalışmasının temel amacı üniversite öğrencilerinde duygusal zeka ve algılanan sosyal desteğin psikolojik belirtiler üzerindeki etkisini incelemektir. Bu amaç doğrultusunda 400 katılımcı araştırmaya dahil edilmiştir. Katılımcılara sosyodemografik bilgi formu, Duygusal Zeka Ölçeği, SCL-90-R Belirti Tarama Listesi ve Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği sunulmuştur. Ölçek puanlarının normal dağıldığı gözlenmiştir ve bu kapsamda parametrik testler kullanılmıştır. Araştırma bulgularına göre, kadınların duygusal zeka düzeyi erkeklere göre daha yüksek bulunmuştur. Ayrıca kadınların empatik duyarlık düzeylerinin de erkeklere göre daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Buna ek olarak, kadınların somatizasyon, obsesif-kompulsif bozukluk, depresyon ve anksiyete belirtilerinin erkeklere kıyasla daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Kadınların algıladıkları sosyal destek düzeyinin ve özellikle aileden algıladıkları sosyal desteğin de erkeklere göre daha yüksek olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Araştırmada daha genç yaştaki bireylerin genel psikolojik belirti düzeyi, obsesif-kompulsif, kişilerarası duyarlık, depresyon, anksiyete, öfke ve düşmanlık, fobik anksiyete ve paranoid düşünce belirti düzeylerinin ileri yaştaki bireylerden daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca daha genç yaştaki bireylerin aileden algıladıkları sosyal destek düzeyinin ileri yaştaki bireylerden daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Korelasyon analizi bulgularına göre, duygusal zeka düzeyi ile genel psikolojik belirtiler arasında ters yönde bir ilişki olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca, algılanan sosyal destek düzeyi ile genel psikolojik belirtiler arasında da ters yönde bir ilişki bulunmuştur. Bunun yanı sıra, algılanan sosyal destek ile duygusal zeka düzeyi arasında pozitif yönlü bir ilişki olduğu görülmüştür. Regresyon analizi sonuçları incelendiğinde, duygusal zeka düzeyinin ve özel bir kişiden algılanan sosyal destek düzeyinin genel psikolojik belirti düzeyini negatif yönde yordadığı sonucuna ulaşılmıştır. Araştırma kapsamında elde edilen bulgular kuramsal ve kavramsal çerçevede tartışılmış ve önerilerde bulunulmuştur.The primary aim of this thesis study is to examine the effects of emotional intelligence and perceived social support on psychological symptoms among university students. In line with this objective, 400 participants were included in the study. Participants were administered a sociodemographic information form, the Emotional Intelligence Scale, the SCL-90-R Symptom Checklist, and the Multidimensional Scale of Perceived Social Support. It was observed that the scale scores were normally distributed, and accordingly, parametric tests were used. According to the research findings, the emotional intelligence levels of women were found to be higher than those of men. Furthermore, women's levels of empathic sensitivity were also found to be higher than those of men. In addition, women were found to have higher levels of somatization, obsessive-compulsive symptoms, depression, and anxiety compared to men. It was also concluded that women reported higher levels of perceived social support, particularly from family, than men. The study also revealed yhat younger individuals had higher levels of general psychological symptoms, including obsessive-compulsive symptoms, interpersonal sensitivity, ddepression, anxiety, anger and hostility, phobic anxiety, and paranoid thoughts,compared to older individuals. Moreover, it was found that younger individuals reported higher levels of perceived family support than older individuals. According to the findings of the correlation analysis, a negative relationship was found between emotional intelligence and general psychological symptoms. Similarly, a negative relationship was also found between perceived social support and general psychological symptoms. Additionally, a positive relationship was observed between perceived social support and emotional intelligence levels. Based on results of the regression analysis, it was concluded that emotional intelligence and perceived social support from a significant other negatively predicted general psychological symptoms. The findings obtained in this study were discussed within a theoretical and conceptual framework, and relevant suggestions were presented
An Analytical Study of the Konya Performance Style in Bağlama and Ud Practices: A Case Study of Ahmet Özdemir
Bu çalışma, Türk halk müziği icrasında yerel çalma üsluplarından biri olan Konya tavrını, hem bağlama hem de ud gibi iki farklı çalgı üzerinden analiz etmeyi amaçlamaktadır. Araştırmanın odak noktası, Konya tavrını özgün bir biçimde temsil eden önemli icracılardan Ahmet Özdemir'in performanslarıdır. Çalışmada, Özdemir'in çeşitli dönemlerde gerçekleştirdiği bağlama ve ud icraları incelenerek tavrın yapısal, melodik ve ritmik özellikleri belirlenmiş; bu üslubun çalgıya özgü farklılıkları nasıl yansıttığı ortaya konulmuştur. Giriş bölümünde, çalışmanın amacı, önemi, problemi, yöntemi, kapsamı, sınırlılıkları ve kavramsal tanımları ele alınmıştır. İkinci bölümde, Konya yöresinin tarihi ve müzik kültürü hakkında kapsamlı bili verilmiş, Konya'nın zengin müzik kültürü tanıtılmıştır. Üçüncü bölümde Konya müziğinde bağlamanın yeri ve önemi anlatılmış, Konya müziği hakkında yapılan kişisel görüşmeler aktarılmış, Konya müziğinde mızrap yapısı ve tavır kavramı açıklanmıştır. Ayrıca bağlama icrasında kullanılan teknikler anlatılmıştır. Dördüncü bölümde Ahmet Özdemir'in hayatı ve sanatçı kişiliği hakkında bilgiler verilmiş, Konya tavrının karakteristik özellikleri seçilen eserler üzerinden bağlama ve ud icrası analiz edilmiştir. Bu bölümde 'çalgı ile üslup tavır ilişkisi' detaylı biçimde ortaya konmuş, çeşitli şekil ve örneklerle desteklenmiştir. Sonuç ve öneriler bölümünde ise, elde edilen bulgular ışığında, Konya tavrının teknik, kültürel yönleri değerlendirilmiş; bu yerel üslubun müzik eğitimi bağlamında nasıl ele alınması gerektiği ve gelecek kuşaklara nasıl aktarılabileceği üzerine çeşitli önerilerde bulunulmuştur. Ayrıca Ahmet Özdemir'in müzikal mirasının belgelenmesinin, bölgesel müzik tavırlarının korunması açısından taşıdığı önem vurgulanmıştır.This study analyzes the Konya style, a local performance manner in Turkish folk music, through two instruments: the bağlama and the oud. It focuses on the performances of Ahmet Özdemir, a prominent musician who authentically represents this style. By examining Özdemir's performances on both instruments over various periods, the study identifies the structural, melodic, and rhythmic characteristics of the Konya style and reveals how these elements are expressed differently on each instrument. The introduction outlines the purpose, significance, research problem, methodology, scope, limitations, and conceptual definitions of the study. The second section provides an overview of the history and musical culture of the Konya region, emphasizing its rich heritage. The third section explores the role of the bağlama in Konya music, includes personal interviews, and explains mizrap technique and style (tavır). It also details performance techniques used in bağlama playing. The fourth section presents Ahmet Özdemir's life and artistic identity, analyzing the Konya style through selected works performed on both bağlama and oud. The relationship between instrument and style is examined in depth with supporting figures and examples. The conclusion evaluates the technical and cultural aspects of the Konya style based on the findings. It offers recommendations for integrating this local style into music education and preserving it for future generations. The importance of documenting Ahmet Özdemir's musical legacy for sustaining regional performance traditions is also highlighted
Mathematical Analysis of an Alcohol Drinking Model for Pregnant Women and Its Influence on Her Unborn Baby in Fuzzy Environment
Alcohol consumption during pregnancy poses significant risks to both maternal and fetal health. Understanding the dynamics of alcohol consumption during pregnancy and its absorption within the womb is crucial for assessing potential risks to fetal development. This research discusses two crucial mathematical models, first Compartment model of different stages, potential drinker to moderate drinker, moderate drinker to heavy drinker (in pregnant women) of alcohol consumers and second dynamical system is on absorption of alcohol in blood in fetus through placenta. The mathematical modelling is considered completely in fuzzy environment due to the uncertainty. All the results like existence and uniqueness of solution, stability of system are proposed and proved in fuzzy environment. Ultimately, this research contributes to the ongoing efforts to protect the health and well-being of both mothers and their unborn children by providing a quantitative tool for understanding and mitigating prenatal alcohol exposure with uncertainty. © © 2025 Inderscience Enterprises Ltd
Güney Slav Dil Grubu ve Rus Dili Arasındaki Dilsel Paralellikler ve Farklılıklar
Bu çalışma, Güney Slav dil grubuna ait Sırpça, Makedonca ve Bulgarca ile Doğu Slav dil grubunda yer alan Rus dili arasındaki dilsel paralellikleri ve farklılıkları dil bilgisel, ses bilimsel ve kültürel bağlamda ele almaktadır. Çalışma, Hırvatça, Boşnakça, Slovence ve Karadağca gibi diğer Güney Slav dillerini kapsam dışı bırakmaktadır. Slav dillerinin genel yapısı ve tarihsel gelişim süreçleri göz önüne alınarak, Güney Slav dillerinin Balkan Yarımadası’na özgü coğrafi ve kültürel etkilerle nasıl şekillendiği ve Rusçanın Doğu Avrupa’daki Slav dilleri arasında nasıl ayrı bir konum kazandığı incelenmiştir. Çalışmada karşılaştırmalı dil bilim yöntemi kullanılmış ve bu dillerin çekim sistemleri, ses bilimsel yapıları, sözcük hazineleri ile sosyokültürel faktörlerin dil üzerindeki etkileri analiz edilmiştir. Veriler, akademik kaynaklar, dil bilimsel çalışmalar ve literatür taraması yoluyla toplanmıştır. Araştırmanın bulguları, ortak Slav kökenine rağmen, bu dillerin coğrafi, tarihsel ve kültürel koşullar nedeniyle önemli farklılıklar geliştirdiğini göstermekte, aynı zamanda dil bilgisel ve ses bilimsel düzeyde dikkat çekici paralelliklere de işaret etmektedir. Bu çalışma, Slav dilleri arasındaki bağların daha iyi anlaşılmasına katkı sağlamayı hedeflemektedir