MEF GCRIS Database (MEF University)
Not a member yet
2080 research outputs found
Sort by
Interval Valued Intuitionistic Fuzzy Z Extensions of Ahp&codas: Comparison of Energy Storage Alternatives
Energy storage technologies are receiving increasing attention due to the trend toward renewable energy sources. Energy storage systems are a promising technology as they provide the low carbon emissions needed in the future, contribute to renewable energy production, and offer an alternative to petroleum-derived fuels. It is not possible to say precisely how the energy will be stored, and often more than one method must be used together. In this study, battery technologies from electrochemical energy storage systems are discussed. This chapter proposes a multi-criteria decision-making (MCDM) model combining fuzzy IVIF-Z-AHP and fuzzy IVIF-Z-CODAS methods to choose the optimal battery ESS. The priority weights of 4 main and 11 sub-criteria related to energy storage efficiency are determined using the IVIF-Z-AHP method. After that, 5 different batteries are evaluated using the IVIF-Z-CODAS method, and the most appropriate battery ESS is selected by doing a performance evaluation regarding the storage of energy at maximum efficiency
Avrupa insan hakları sözleşmesi kapsamında şüpheli ve sanığın hakları
Sözleşme’nin Türkiye Tarafından Onaylanması: İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’nın siyasal bütünleşmesi ve insan haklarına saygılı bir barış ortamı sağlanması için Avrupa Konseyi kurulmuştur. Türkiye de Avrupa Konseyi’nin kurucu üyeleri arasında yer almıştır.Avrupa Konseyi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nca 1948’de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde yer alan bazı temel haklara bir güvence sağlamak için, 1950 yılında Roma’da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni (AİHS) imzaya açmıştır. AİHS, Eylül 1953’te yürürlüğe girmiştir. Türkiye, 1 no.lu Protokol ile birlikte 1954 yılında AİHS’yi onaylamıştır.Onay belgesinin 18 Mayıs 1954 günü Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği’ne verilmesi ile Sözleşme (AİHS) Türkiye açısından da yürürlüğe girmiş ve iç hukukumuzun bir parçası haline gelmiştir.Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile güvence altına alınmış olan haklar, Sözleşme’den sonra yapılmış olan, hem 1961, hem de 1982 Anayasaları tarafından da güvence altına alınmıştır.Türkiye bireysel başvuru yetkisini 1987 yılında tanıdı (28.01.1987). Daha sonra da Türkiye 1990 yılından geçerli olmak üzere Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) zorunlu yargı yetkisini tanımıştır.Sözleşme organlarından olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarıyla, Sözleşme’nin ulusal düzeyde uygulanabilirliği her gün biraz daha artmakta ve Sözleşme’nin soyut kuralları somutlaşmaktadır.Sözleşme’nin İç Hukuktaki YeriUluslararası sözleşmelerin iç hukuktaki yeri ve değeri konusunda Anayasa (m.90/son) iki temel kural koymuştur. Bu kurallardan biri, “Uluslararası anlaşmalar yasa gücündedir”, diğeri ise “Uluslararası anlaşmaların anayasaya aykırılığı”nın ileri sürülememesi.Anayasanın 90. Maddesi’nin son fıkrasına, 07.05.2004 tarihli ve 5170 sayılı yasa ile şu cümle eklenmiştir: “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası anlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeni ile çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası anlaşma hükümleri esas alınır.” Bu düzenlemenin, insan haklarına ilişkin uluslararası sözleşmeler ile yasalar arasındaki uyuşmazlıkların çözülmesi için önerdiği çözüm, uluslararası sözleşme hükümlerinin “esas” alınmasıdır. Anayasadaki bu düzenleme, yasaların uygulanması kadar, yapılmasını da kapsar; yasama, yürütme ve yargıyı bağlar. Kamu yetkilileri (vali, kaymakam ve başka yöneticiler ile kolluk kuvvetleri) de, uluslararası sözleşmeleri/anlaşmaları yasaya üstün tutarak uyuşmazlıkları çözmekle yükümlüdürler.Uluslararası sözleşmeler/anlaşmalar, daha ileri kurallar içerdiği sürece, taraflarca ileri sürülmemiş olsa dahi, yargıçlar uyuşmazlıkları, ulusal yasalara göre değil, kendiliğinden uluslararası sözleşmeleri gözeterek çözmelidir. Bu, anayasal bir yükümlülüktür.Sözleşme’yi iç hukukta uygularken Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) yerleşik ilke kararları ve içtihatlarının göz önüne alınması gerekir.Anayasamızda 2004 yılında yapılan değişiklikle, onayladığımız ve iç hukukumuzun bir parçası haline getirdiğimiz “İnsan Hakları Sözleşmesi”ne, kurallar sıralamasının en üstünde yer vermiş olmamızın, onları yaşamın bir parçasına dönüştürmek için yeterli olmadığını da unutmamalıyız.Yargı yerlerimizin ve yönetsel yetkililerimizin, hiç de kolay olmayan ve küçümsenmemesi gereken bu yükümlülüklerini, eksiksiz yerine getirebilmelerini sağlayacak koşulları hazırlamak gerekir. Bu koşulların başında da, insan hakları öğretimi ve eğitimi gelmektedir.Sözleşmeye göre şüphelinin/sanığın hakları1. Adil yargılanma hakkı2. Bağımsız-tarafsız-olağan hâkim ilkesine uygun bir mahkemede aleni yargılanma hakkı3. Hak arama (mahkemeye başvurma) hakkı4. Makul sürede yargılanma hakkı5. Savunma hakkıAdil yargılanma hakkı sanığın, adil, dürüst ya da hakkaniyete uygun yargılanma hakkı vardır (AİHS m.6/1; İHEB m.10; Ay m.36/1).Anayasa’ya göre, herkes adil yargılanma hakkına sahiptir (Ay m.36/1).Adil yargılanma, insan hakları ile şüpheli, sanık ve mağdurun hakları ihlal edilmeksizin yapılan yargılamadır.Adil (dürüst) yargılanma hakkı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin bir iç hukuk kuralı haline gelmesiyle, hukukumuzun bir parçası olmuş ve Anayasa m.36’da doğrudan doğruya ifadesini bulmuştur.Yasa’ya göre, Cumhuriyet savcısı, maddi gerçeğin araştırılması ve adil bir yargılamanın yapılabilmesi için emrindeki adli kolluk görevlileri aracılığıyla şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplayarak koruma (muhafaza) altına almakla ve şüphelinin haklarını korumakla yükümlüdür (CYY m.160/2).Bağımsız-tarafsız-olağan hâkim ilkesine uygun bir mahkemede aleni yargılanma hakkıSanığın, mahkeme tarafından ve aleni olarak yargılanma hakkı vardır.Ancak mahkeme, bağımsız, tarafsız ve olağan hâkim ilkesine uygun biçimde kurulmuş olmalıdır (AİHS m.6/1; İHEB m.10; Ay m.138,141; CMK m.3,22,182).Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne göre, mahkeme kavramı, yasayla kurulan, yürütme organı ve taraflar önünde bağımsız, tarafsız ve yargılama usulü güvencesine sahip bir makamı ifade eder.Yasayla kurulan mahkeme koşulu, olağan (yasal veya doğal) hâkim güvencesini de beraberinde getirmektedir. Olağan hâkim ilkesi, gerek mahkemelerin kuruluş ve yetkilerinin, gerekse izleyecekleri muhakeme usulünün yasayla ve dava konusu uyuşmazlık ortaya çıkmadan önce belirlenmesini ifade ederDoğal hâkim ilkesinin ceza hukukundaki kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesinin ceza muhakemesindeki yansıması olarak nitelendirilmesi, ilkenin önemini ortaya koymaktadır.Anayasa’da, “hiç kimse kanunen tâbi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz” denilmek suretiyle bu ilkeye yer verilmiştir (Ay m.37).Mahkemenin yasalara uygun karar verebilmesi için öncelikle mahkeme dışı etkilere karşı korunması gerekir.Mahkemenin bağımsız olması, hâkimlerin başka bir kişi ya da organdan emir almaması, özellikle yürütme erki ile tarafların etki alanı dışında olması demektir.Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Kararlarında Gerekçeli Karar Hakkı AİHS'de adil yargılanma hakkının düzenlendiği 6. maddenin birinci fıkrasında "mahkeme kararlarının gerekçeli olması" gerektiğine dair açık hüküm bulunmamaktadır.Başka bir deyişe, mahkeme kararlarının gerekçeli olma zorunluluğu, AİHS'nin 6. maddesinde açıkça düzenlenmemiştir.Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında, gerekçeyi “doğru ve güvenli adil yargılanma hakkının” temel bir unsuru olarak nitelendirmektedir. Daha doğrusu AİHM, gerekçeli karar hakkını, “hakkaniyete uygun yargılama” ilkesi çerçevesinde uygulamaktadır.AİHM, «gerekçeli karar hakkını» adil bir yargılama sürecinin vazgeçilmez bir unsuru olarak görmektedir. AİHM içtihatları doğrultusunda tanınan gerekçeli karar hakkı, tüm ulusal hukuk düzenleri üzerinde etkili olmuştur. Bu anlamda AİHM'in Anayasa Mahkemesi kararları üzerinde bir etkisi olduğu görülmektedir
Mindfulness and Thoughtfulness
Teachers and researchers in education today are charged with helping learners resolve constantly changing global and regional issues. These issues do not have simple solutions and addressing them requires critical and creative ways of thinking. Essential to developing these thinking skills is to examine current dispositions and behaviors; to become more mindful of why we think the way we do and to become more thoughtful about actions we take. In Mindfulness and Thoughtfulness: Leading and Teaching with Habits of Mind in Research and Practice, practitioners and researchers in the field of education present learning theories, case studies, teaching techniques, and professional development strategies associated with these Habits of Mind. Readers will find teaching inventories, self-assessment tools, and reflection exercises to become mindful and thoughtful teachers and educational researchers
Data From an International Multi-Centre Study of Statistics and Mathematics Anxieties and Related Variables in University Students (the Smarvus Dataset)
This large, international dataset contains survey responses from N = 12,570 students from 100 universities in 35 countries, collected in 21 languages. We measured anxieties (statistics, mathematics, test, trait, social interaction, performance, creativity, intolerance of uncertainty, and fear of negative evaluation), self-efficacy, persistence, and the cognitive reflection test, and collected demographics, previous mathematics grades, self-reported and official statistics grades, and statistics module details. Data reuse potential is broad, including testing links between anxieties and statistics/mathematics education factors, and examining instruments’ psychometric properties across different languages and contexts
Sert Güç Ağırlıklı Dış Politikası Çerçevesinde Türkiye'nin Silahlı İnsansız Hava Araçları
This thesis examines the capacity of Turkish armed unmanned aerial vehicles. To salvage foreign dependency on weapons procurement, Turkey has aimed to develop its own domestic weapons production capacity long before the Justice and Development party government. The evolution of national weapons production capacity of Turkey is examined and documented within the framework of its recent Turkish foreign policy as of 2010 to 2023. 'Dronization' of Turkish foreign policy has followed the militarization in recent years. Accordingly, the research question aimed to be answered is "What is the Unmanned Aerial Vehicle capacity that stands out in the militarization of Turkish Foreign Policy? How has it progressed?" The research method used to answer this question was descriptive case analysis. This method was chosen in order to describe and examine the developments that emerged for the first time in Turkey. Therefore, this thesis aims at examining and describing rather than theorization, and works towards creating sources and a pathway for subsequent studies. Turkish drone capacity is studied in the light of the factors giving way to the recent militarization of Turkey's foreign policy. The systems included in the Turkish national combat drones inventory and the work of their developers are explained. This study also illustrates how unmanned combat systems, which have a significant impact on the Turkish military inventory and export figures, are discussed in foreign media. The literature review undertaken focuses on relevant official documents, legislation, open source reports, and news analysis. All of the opinions and suggestions in the thesis are my personal ideas that I have shaped as a result of the research I have conducted, and they do not reflect the opinion of any person or institution.Bu tez çalışmasında Türkiye'nin güvenlik sorunlarına yönelik mücadelesi için dışa bağımlılıktan kurtularak yerli bir sistemin kurulmasının ana öğelerinden biri olan silahlı insansız hava araçları kapasitesi incelenmiştir. Bu çalışma giderek sert-güce yönelen Türk dış politikasının seyri çerçevesinde ele alınmıştır. Türkiye'nin dış politika ve savunma sanayiindeki dönüşümünü ele alan bu tez çalışmasında cevaplanmak istenen araştırma sorusu "Türk Dış Politikasının askerileşmesi çerçevesinde Savunma Sanayii'nde özellikle öne çıkan İnsansız Hava Aracı kapasitesi nedir? Nasıl ilerlemiştir?'' sorusudur. Bu soruya cevap aranırken kullanılan araştırma yöntemi ise betimleyici vaka analizi olmuştur. Bu yöntem ilk defa ortaya çıkan gelişmeleri betimlemek ve incelemek amacıyla seçilmiştir. Sonraki çalışmalara kaynak ve arşiv oluşturmak üzere teori geliştirmekten ziyade detaylı incelmek ve tasvir etmek amacı güdülmüştür. Bu, Türkiye'nin dış politikasının askerileşmesine etki eden belli başlı faktörler ışığında gerçekleştirilmiştir. Milli İHA envanterinde bulunan sistemler ve bu sistemlerin geliştiricilerinin süreç içerisindeki çalışmaları açıklanmıştır. Sınırlama bakımından tarihsel olarak İHA çalışmalarının başladığı 19. Yüzyılın ortalarından günümüze kadarki süreç baz alınmış ve en temel geliştirmelerden küresel çapta 'oyun değiştirici' olarak tabir edilen İHA sistemlerinin kabiliyetleri de ortaya konulmuştur ve bunlar literatür taraması yapılarak açıklanmıştır. Türkiye'nin hem askeri envanterine ciddi bir güç hem de ihracat rakamlarına yüksek bir etki yapan S/İHA sistemlerinin yurtdışındaki medya organlarına da nasıl yansıdığı ifade edilmeye çalışılmıştır. Araştırma sürecinde ilgili belge, mevzuat, raporlar, veri toplama, haber incelemesi literatür taramasının odağını oluşturmuştur. Tez içerisinde bulunan görüş ve önerilerin tamamı, yaptığım araştırmalar sonucu şekillendirdiğim kişisel fikirlerimdir ve herhangi bir kişi veya kurumun görüşünü yansıtmamaktadır
Cumhuriyetin Yüzüncü Yılında Alternatif Uyuşmazlık Çözüm Yöntemleri ve Özellikle Arabuluculuk
A Longitudinal Assessment of Variability in Covid-19 Vaccine Hesitancy and Psychosocial Correlates in a National United States Sample
National Science Foundation [BCS-2027027]This work was supported by a RAPID grant from the National Science Foundation under Award ID BCS-2027027. The funding organization was not involved in designing the study, collecting and analyzing the data, or preparing the manuscriptRecent evidence suggests that COVID-19 vaccine hesitancy is not static. In order to develop effective vaccine uptake interventions, we need to understand the extent to which vaccine hesitancy fluctuates and identify factors associated with both between- and within-person differences in vaccine hesitancy. The goals of the current study were to assess the extent to which COVID-19 vaccine hesitancy varied at an individual level across time and to determine whether disgust sensitivity and germ aversion were associated with between- and within-person differences in COVID-19 vaccine hesitancy. A national sample of U.S. adults (N = 1025; 516 woman; M-age = 46.34 years, SDage = 16.56, range: 18 to 85 years; 72.6 % White) completed six weekly online surveys (March 20 - May 3, 2020). Between-person mean COVID-19 vaccine hesitancy rates were relatively stable across the six-week period (range: 38-42 %). However, there was considerable within-person variability in COVID-19 vaccine hesitancy. Approximately, 40 % of the sample changed their vaccine hesitancy at least once during the six weeks. There was a significant between-person effect for disgust sensitivity, such that greater disgust sensitivity was associated with a lower likelihood of COVID-19 vaccine hesitance. There was also a significant within-person effect for germ aversion. Participants who experienced greater germ aversion for a given week relative to their own six week average were less likely to be COVID-19 vaccine hesitant that week relative to their own six-week average. This study provides important information on rapidly changing individual variability in COVID-19 vaccine hesitancy on a weekly basis, which should be taken into consideration with any efforts to decrease vaccine hesitancy and increase vaccine uptake. Further, these findings identify-two psychological factors (disgust sensitivity and germ aversion) with malleable components that could be leveraged in developing vaccine uptake interventions
Deprem Yalıtımlı ve Geleneksel Binalarda Tesisatlar İçin Sismik Koruma Hesabı ve Gereksinimi
İnşaat mühendisleri, olası büyük bir deprem senaryosu için, binanın taşıyıcı elemanlarını ve içinde yaşayan insanların can güvenliğini sağlamak için tasarım yapmaktadırlar. Halbu - ki, büyük bir deprem sonrası mali kayıp tabloları incelendiğinde, mali kayıpların en büyük bölümünü yapısal olmayan elemanlardaki hasarın oluşturduğunu görebiliriz. Dışarıdan bakıldığında hasarsız gözüken, taşıyıcı elemanlarında hasar olmayan bir binanın içerisine girildiğinde, sadece kendi ağırlığını taşımak için askılanmış ve doğru sismik koruma uygulan- mamış tesisatların, tavaların ve diğer tavana asılı ekipmanların, yüksek deprem ivmesi nedeni ile hasar gördüğü ve binanın kullanılamaz hale geldiği gözlemlenebilir. Bu durum özellikle deprem sonrası hemen hizmet vermesi gereken kritik binalar için (ör. hastaneler, ulaşım ve haberleşme yapıları vb.) daha büyük önem taşımaktadır. Sağlık Bakanlığı bu bağlamda, 2013 yılında yayınladığı bir genelge ile, 1. ve 2. derece deprem bölgesindeki, 100 ve üzeri yatak kapasiteli tüm devlet hastanelerinde sismik izolatörler ile deprem yalıtımını zorunlu hale getirmiştir. Deprem yalıtımı, binaya etkiyen deprem ivmelerini dolayısı ile deprem kuvvetlerini çok büyük oranda sönümleyerek, sadece bina taşıyıcı siste- minin değil aynı zamanda diğer muhteviyatın (tesisatlar, ivmeye hassas cihazlar vb.) deprem sırasında korunmasını sağlamaktadır. Fakat bu azaltma deprem etkilerini tamamen yok et- mediği için tesisatlarda sismik koruma yapılmasına gerek olmadığı anlamına gelmemektedir. Bu bildiride, 18 Mart 2018, 30364 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak, 1 Ocak 2019 tarihi itibari ile resmi olarak yürürlüğe giren Türkiye Bina Deprem Yönetmeliği’ne (TBDY) göre elektrik ve mekanik tesisatların sismik koruma hesabı tariflenmektedir. Ayrıca yine TBDY’e göre deprem yalıtımlı binalarda sismik koruma hesabı gereksinimi irdelenmektedir.Civil engineers design the buildings targeting the life safety performance level. However, after a major earthquake, the greater part of the financial losses is the damage to the non-structural elements of the building. A building that is seen as intact from outside after a major quake can be unserviceable due to the damage to its walls, suspended ceilings, electrical and mechanical installations that are not seismically restrained. This issue is especially important for critical buildings such as hospitals, transportation and communication structures etc. that need to be immediately in service after a major seismic event. In this context, the Ministry of Health of Turkey, issued a circular in 2013, and obliged the use of seismic isolators for the state hospitals with more than 100 beds capacity that are going to be constructed in the 1st and 2nd level seismic zones. Seismic isolation reduces the seismic accelerations hence the seismic forces acting on the building to a great extent by additional damping, protecting not only the structural system, but also other building content like installations, ceilings, acceleration sensitive devices etc. However, this reduction does not necessarily mean that seismic protection is not required for nonstructural elements as seismic acts on these elements do not diminish. In this paper, seismic protection calculations for electrical and mechanical installations are described as per the Turkish Building Seismic Code, published in Official Gazette No. 30364 and become official as of January 1st, 2019. Necessity of seismic protection for nonstructural elements is discussed both for conventional fixed based building systems and seismic isolated systems
Mobile Mars Habitation
This chapter focuses on the concept of mobile habitation on Mars. A description of Mars’ surface features is followed by a review of early concepts of crewed mobility for the Moon and Mars. Wheeled concepts for crew mobility continue to be based on the success of the Lunar Roving Vehicle, and predominantly take the form of a pressurized rover on wheels. With the help of architectural diagrams, the chapter introduces a range of habitable and mobile Mars structures, and the technologies used, taking into account mission requirements. © Springer Nature Switzerland AG 2023, corrected publication 2023
An Exploratory Study on the Effect of Contour Types on Decision Making Via Optic Brain Imaging Method (fnirs)
Decision-making is a combination of our positive anticipations from the future with the contribution of our past experiences, emotions, and what we perceive at the moment. Therefore, the cues perceived from the environment play an important role in shaping the decisions. Contours, which are the hidden identity of the objects, are among these cues. Aesthetic evaluation, on the other hand, has been shown to have a profound impact on decision-making, both as a subjective experience of beauty and as having an evolutionary background. The aim of this empirical study is to explain the effect of contour types on preference decisions in the prefrontal cortex through risk-taking and aesthetic appraisal. The obtained findings indicated a relation between preference decision, contour type, and PFC subregion. The results of the current study suggest that contour type is an effective cue in decision-making, furthermore, left OFC and right dlPFC respond differently to contour types