Bursa Technical University Institutional Repository
Not a member yet
2618 research outputs found
Sort by
Researches on the genetic resources of oriental hackberry (celtis tournefortii Lam.) in Adıyaman and Şanlıurfa
Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Orman Mühendisliği Ana Bilim Dalı, Orman Mühendisliği Bilim DalıDardağan (Celtis tournefortii Lam.) ülkemizde serpili yayılışa sahip önemli yabanıl meyveli türlerden biridir. Özellikle kurak ve yarı kurak alanlarda dayanıklı olması ile orman örtüsü zayıf bölgelerde de yaşarlar. Bu çalışmada; Adıyaman ve Şanlıurfa'da doğal halde bulunan dardağan (Celtis tournefortii Lam) gen kaynakları araştırılmıştır. Çalışma yedi ana başlık altında yürütülmüştür: (1) Adıyaman ve Şanlıurfa'daki bireylerin tespit edilmesi, (2) meyve ve tohum morfolojik özelliklerinin belirlenmesi, (3) tohum ve meyve ekim zamanı (4) fidanlıktaki bir ve iki yaşındaki fidan özellikleri, (5) fidan taze ve kuru ağırlıkları (6) fidanların arazi performansı (7) aşı denemeleri. Araştırma alanındaki 12 farklı popülasyonda doğal bireylerin konumları ve morfolojik özellikleri kaydedilmiştir. Sıcak ve kurak olan Birecik ve Halfeti popülasyonları ile Besni popülasyonu dardağanın yoğun bulunduğu bölgeler olarak tespit edilmiştir. Ortalama meyve ağırlıkları 0,330 g, tohum ağırlıkları 0,145 g'dır. Popülasyonların ortalama meyve 1000-dane ağırlığı 316,0 g, tohum 1000-dane ağırlığı 142,0 g'dır. Ekilen tohumların ortalama çıkış yüzdesi %36,7'dir. Aralık, ocak ve mart ekim dönemlerinin çıkış yüzdeleri birbirine yakındır. En fazla çıkış yüzdesi %42,1 ile ocak dönemindedir. Tohumlar ortalama 14,7 haftalık bir çıkış hızına sahiptir. 1+0 fidanların ortalama boyu 37,2 cm, ortalama kök boğazı çapı ise 4,5 mm'dir. 2+0 fidanlar ortalama 51,7 cm boyundadır. Ortalama kök boğazı çapları ise 6,6 mm'dir. Popülasyonlara göre genel ortalamada en yüksek boya Birecik (78,6 cm), en aza Gerger popülasyonu (34,9 cm) sahiptir. En fazla kök boğazı çap ortalamasına Besni (8,1 mm), en aza ise yine Gerger popülasyonu (5,3 mm) sahiptir. 1+0 fidanların ortalama sak taze ağırlıkları (STA) 3,11 g ve kök taze ağırlıkları (KTA) 6.07 g'dır. Buna göre ortalama fidan taze ağırlığı (FTA) 9,18 g'dır. Sak kuru ağırlığı (SKA) 1,99 g ve kök kuru ağırlığı (KKA) 3.88 g'dır. Toplam fidan kuru ağırlığıysa (FKA) 5,87 g'dır. Popülasyonlar arasında fark olmakla beraber, genel ortalama kök yüzdesi %66,9'dur. Arazi performansını belirlemek üzere seçilen dört popülasyona ait fidanlar iki ayrı yükseltide (650 m ve 1400 m) dikilmiştir. Bu popülasyonların ortalama yaşama yüzdeleri %68,8 olmuştur. Aşılama çalışmaları %10,2'lik tutma başarısıyla sonuçlanmıştır. Bir çok yönüyle ekosisteme hizmet eden dardağanlar biyoçeşitliliğe katkı sunan nadide türlerdendir. Bu araştırmada, türün tanınırlığıyla birlikte faydalanmanın da arttırılması hedeflenmiştir. Geniş taç yapısı, yüksek gölgelendirme kapasitesi ve bakım gerektirmemesiyle öne çıkan bu tür, özellikle kurak bölgelerde kent bitkilendirmeleri için uygun bir tercihtir. Türün fidan üretimi artırılmalı ve ağaçlandırmalarda yaygın olarak kullanılmalıdır. Belirli popülasyonları gen kaynağı olarak koruma altına alınmalıdır.Oriental hackberry (Celtis tournefortii Lam.) is one of the important wild-fruiting species with scattered distribution in our country. Particularly, they live in lands with poor forest cover due to its hardiness in arid and semi-arid areas. In this study, gene resources of Oriental Hackberry which naturally exist in Adiyaman and Sanliurfa provinces were researched. The study was conducted under seven main topics: (1) Identification of the individuals in Adıyaman and Şanlıurfa, (2) determination of the fruit and seed characteristics, (3) sowing date of the seed and fruit, (4) one and two aged seedling characteristics in the nursery, (5) seedling fresh-weight and dry-weight, (6) field performance of the seedlings, (7) grafting tests. The location and morphologic characteristics of natural individuals of the 12 different populations in the study area were noted. Hot and arid Birecik and Halfeti populations and Besni population were identified as the regions where Oriental hackberry is abundant. The average fruit weight was 0,330 g and the seed weight was 0,145 g. The average 1000-fruit weight was 316,0 g, 1000-seed weight was 142,0 g in the populations. The average germination percentage of the sown seeds was 36,7%. The germination percentages of December, January and March sowing periods were close. The seeds sown in January had the highest percentage with 42,1%. The seeds had an average germination speed of 14,7 weeks. The average height of 1+0 seedlings was 37.2 cm and the average root collar diameter was 4,5 mm. The 2+0 seedlings had an average height of 51,7 cm. The average root-collar diameter was 6,6 mm. Based on the populations on average the Birecik (78,6 cm) had the highest height and the Gerger (34,9 cm) population had the lowest. Besni (8,1 mm) had the highest average root-collar diameter and the Gerger (5,3 mm) population had the lowest, again. The average fresh weight of the stems (STA) of 1+0 seedlings was 3,11 g and the average fresh weight of the roots (KTA) was 6,07 g. Accordingly, the average seedling fresh weight (FTA) was 9,18 g. Stem dry weight (SKA) was 1,99 g and root dry weight (KKA) was 3,88 g. The total seedling dry weight (FKA) was 5,87 g. With the difference among the population, the average root percentage was 66,9%. The seedlings of four populations selected to determine field performance were planted at two different elevations (650 m and 1400 m). The average survival percentage of this populations was 68,8%. The grafting trials resulted in a 10,2% success rate. Oriental hackberry serving ecosystems in many ways is one of the unique species that contributes to biodiversity. In this research, it was aimed to increase the recognition with the utilization of the species. Oriental hackberry, which stands out with its wide crown structure, high shading capacity, and low maintenance is a suitable choice for urban plantings, especially in arid regions. The seedling production of the species should be increased and it should be widely used in afforestation. Some appropriate populations should be conserved as a gene resource
Optimum design of electric vehicle battery box
Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Makine Mühendisliği Ana Bilim DalıSon yıllarda elektrikli araçların kullanımlarının artması otomotiv sektöründe yeni gelişmeleri de beraberinde getirmiştir. Bu gelişmelerden birisi de batarya güvenliğidir. Batarya kutuları, pilleri muhafaza ile üstlendikleri rolden dolayı önemli bir elektrikli araç yapısal unsurudur. Elektrikli araçlarda pil paketleri genellikle lityum iyon pillerden oluştuğu için yapısı gereği darbe ya da diğer istenmeyen durumlarda patlama eğilimleri yüksektir. Bu nedenle batarya kutusunun kaza anında pil paketlerini en yüksek seviyede korumaları beklenir. Bu tez çalışması kapsamında, literatürdeki batarya kutularından esinlenerek tasarımı yapılan batarya kutusunun çarpışma dayanımını artıracak şekilde optimum tasarım yapılmıştır. Uluslararası çarpışma test normlarına uygun olarak hazırlanan çarpışma senaryoları ile sonlu elemanlar yöntemi kullanılarak analizler gerçekleştirilmiştir. Tasarımı yapılan batarya kutusu ön-yan duvar kirişleri, destek kirişleri ve alt üst plaka olmak üzere üç bölüm olarak değerlendirilmiştir. Batarya kutusunda dayanımı artırmak için dolgu malzemesi olarak çok hücreli yapılar ve alüminyum köpük malzemeleri incelenmiştir. Alüminyum köpük malzemeleri yapısı gereği düşük yoğunlukta olmasına rağmen mukavemeti yüksek yapılardır. Yapılan kıyaslama analizleri sonucunda köpük malzemelerin dolgu malzemesi olarak kullanılmasına karar verilmiştir. Gerçek bir aracın boyutlarına uygun olarak tasarlanan temel batarya kutusunun ağırlığını minimum seviyede tutarken çarpışma esnasında emdiği enerjiyi arttırmak amacıyla yedi farklı tasarım değişkeni belirlenmiş ve optimizasyon çalışması gerçekleştirilmiştir. Deney tasarımı Latin Hiperküp Örneklemesi (LHS) kullanılarak gerçekleştirilmiştir. LHS ile elde edilen 48 örneklemin analizleri koşturulmuş ve elde edilen veriler ışığında Adaptif Yüzey Yanıt Yöntemi (ASRM) kullanılarak optimizasyon çalışması tamamlanmıştır. Sonuç olarak yandan direğe çarpışma durumu için batarya kutusunun kütlesi minimum seviyede tutulurken enerji emilimi değeri maksimize edilmiştir.The increase in the use of electric vehicles in recent years has accompanied new developments in the automotive industry. One of these developments is battery safety. Battery boxes are an important electric vehicle structural element due to the role they play in preserving the batteries. Since battery packs in electric vehicles generally consist of lithium-ion batteries, they have a high tendency to explode due to impact or other undesirable situations. Therefore, the battery pack is expected to protect the battery packs at the highest level in the event of an accident. In this thesis, an optimum design was determined to increase the crashworthiness of the battery box, which was designed inspired by the battery boxes in the literature. Analyzes were carried out using the finite element method with crash scenarios prepared in accordance with international crash test norms. The designed battery box has been evaluated as three sections: front-side wall beams, support beams and lower and upper plate. Multi-cell structures and aluminum foam materials were investigated as filling materials in order to increase the strength of the battery box. Although aluminum foam materials have low density due to their structure, they are high-strength structures. As a result of the comparative analysis, it was decided to use foam materials as filling material. Seven different design variables were determined and optimization studies were carried out in order to increase the energy absorbed in the event of a collision while keeping at minimum the weight of the basic battery box, which is designed in accordance with the dimensions of a real vehicle. Design of experiments was carried out using Latin Hypercube Sampling (LHS). Analyzes of 48 samples obtained with LHS were run and the optimization study was completed using the Adaptive Surface Response Method (ASRM) in the light of the obtained data. As a result, the mass of the battery pack is kept to a minimum for the side-to-mast collision, while the energy absorption value is maximized
Thermal analysis of electronic components of integrated driver circuit and effects of design on thermal management
Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Makine Mühendisliği Ana Bilim Dalı, Makine Mühendisliği Bilim DalıElektronik kontrol üniteleri, teknolojinin gelişmesiyle boyutsal olarak küçülmesine karşın kullanılan devre eleman sayısında artış yaşamaktadır. Yaşanan gelişmeler doğrultusunda elektronik kontrol ünitelerinin ısı akı üretimlerinde artış gözlemlenmiştir. Isı akısındaki artış nedeniyle elektronik kontrol ünitelerinin performansında ve kullanım ömürlerinde düşüş yaşanmaktadır. Bu durumu önlemek amacıyla elektronik kontrol ünitelerindeki ısıl yönetimi üzerine bir çok çalışma gerçekleştirilmektedir. Elektronik kontrol ünitesinin bakır katman sayısının ve alt tabaka malzeme değişikliğinin ısıl yönetime etkisini araştırmak amacıyla deneysel ve sayısal yöntemler kullanılmıştır. Elektronik kontrol ünitesi, çalışma koşullarındaki elektronik kartın ısı dağılımını incelemek amacıyla deneysel çalışmalarda termokupl, sayısal çalışmalarda FloEFD programı kullanılmıştır. Tez kapsamında, alt tabakası FR4 2 bakır katmanlı elektronik kontrol ünitesi, sayısal ve deneysel yöntemler kullanılarak incelenmiştir. Yapılan sayısal analiz çalışmaları sonucunda, elektronik kontrol ünitesindeki en sıcak aktif devre elemanın LED olduğu görülmüştür. Elektronik kontrol ünitesindeki bakır katman sayısının artmasıyla birlikte devre eleman sıcaklıklarında düşüş gözlemlenmiştir. Elektronik kontrol ünitesindeki bakır katman sayısı 1'den 9'a çıkarıldığında, LED 2 devre elemanında 51,354 ? sıcaklık düşüşü yaşanmaktadır. AlN 2 bakır katmanlı elektronik kontrol ünitesi sayısal yöntemler ile incelenmiştir. Elektronik kontrol ünitesindeki en sıcak aktif devre elemanının LED olduğu görülmüştür. Elektronik kontrol ünitesindeki bakır katman sayısı 1'den 9'a çıkarıldığında, LED 2 devre elemanında 7,253 ? sıcaklık düşüşü yaşanmaktadır. Elektronik kontrol ünitesindeki bakır katman sayısının artışı ve yüksek ısı iletim katsayısına sahip alt tabaka malzeme kullanımının, elektronik kontrol ünitesindeki termal direnç değerinde lineer bir azalma ve toplam ısı geçiş katsayında lineer bir artışa neden olduğu görülmüştür. Bu değişimler ihmal edilebilir bir seviyededir. Elektronik kontrol ünitesinin bulunduğu ortamdaki ısı taşınım katsayısının artışı, elektronik kontrol ünitelerinin termal direnç ve toplam ısı geçiş katsayı değerini doğrudan etkilemektedir. 5 W/m2K ısı taşınım katsayısına sahip ortamda 1 bakır katmanlı FR4 alt tabaka malzemeli elektronik kontrol ünitesinin termal direnç değeri 27,527 K/W ve toplam ısı geçiş katsayısının 4,873 W/m2K olduğu görülmektedir. 10 W/m2K ısı taşınım katsayısına sahip ortamda 1 bakır katmanlı FR4 alt tabaka malzemeli elektronik kontrol ünitesinin ise termal direnç değeri 14,114 K/W ve toplam ısı geçiş katsayısının 9,504 W/m2K olduğu görülmüştür. Elektronik kontrol ünitesinin bakır katman sayısı ve alt tabaka malzeme özelliklerinin ısıl yönetime doğrudan etkili olduğu görülmüştür. Bakır katman sayısı ve yüksek ısı iletim katsayı değerine sahip alt tabaka malzeme kullanımının, elektronik kontrol ünitesinin ısı dağılımında iyileşmelere neden olduğu gözlemlenmiştir.Electronic control units, despite their dimensional reduction with the advancement of technology, have experienced an increase in the number of circuit components used. Due to the developments in this direction, an increase in heat flux production has been observed in electronic control units. As a result of the increased heat flux, a decrease in the performance and service life of electronic control units is experienced. To prevent this, many studies are being conducted on thermal management in electronic control units. Experimental and numerical methods were employed to investigate the impact of the number of copper layers and changes in the substrate material on thermal management in electronic control units. In the experimental studies, thermocouples were used to examine the heat distribution of the electronic board under operating conditions. For the numerical simulations, the FloEFD program was utilized to analyze the thermal behavior of the electronic control unit. As part of the thesis, the electronic control unit with an FR4 substrate and 2 copper layers was investigated using numerical and experimental methods. Based on the numerical analysis studies, it was observed that the LED's are the hottest active circuit elements in the electronic control unit. The increase in the number of copper layers in the electronic control unit has been observed to result in a decrease in active circuit element temperatures. When the number of copper layers in the electronic control unit is increased from 1 to 9, a temperature decrease of 51,354 ? is observed in the LED 2 circuit element. The AlN 2 copper-layered electronic control unit has been examined using numerical methods. It has been observed that the hottest active circuit element in the electronic control unit are the LED's. When the number of copper layers in the electronic control unit is increased from 1 to 9, a temperature decrease of 7,253 ? is observed in the LED 2 circuit element. The increase in the number of copper layers in the electronic control unit and the use of a substrate material with a high thermal conductivity have been observed to cause a linear decrease in the thermal resistance value and a linear increase in the total heat transfer coefficient in the electronic control unit. These changes are negligible at a significant level. The increase in the heat transfer coefficient directly affects the thermal resistance and total heat transfer coefficient values of electronic control units. In an environment with a heat transfer coefficient of 5 W/m2K, it is observed that the thermal resistance value of a 1-layer copper FR4 substrate electronic control unit is 27.527 K/W, total heat transfer coefficient of 4.873 W/m2K. In an environment with a heat transfer coefficient of 10 W/m2K, it is observed that the thermal resistance value of a 1-layer copper FR4 substrate electronic control unit is 14.114 K/W, total heat transfer coefficient of 9.504 W/m2K. The number of copper layers in the electronic control unit and the thermal properties of the substrate material have been observed to directly affect thermal management. It has been observed that an increase in the number of copper layers and the use of substrate materials with a high thermal conductivity coefficient lead to improvements in the heat distribution of the electronic control unit
Investigation and characterization of plasticizing effects of choline chloride and organic acid based deep eutectic solvents on biodegradable films
10.08.2025 tarihine kadar kullanımı yazar tarafından kısıtlanmıştır.Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Gıda Mühendisliği Ana Bilim Dalı, Gıda Mühendisliği Bilim DalıGünümüzde şehirleşmenin ve çalışan nüfusun hızla artması ile birlikte paketli hazır gıda ürünlerinin tüketimi de artmıştır. Bununla birlikte son yıllarda tüketicilerin doğal bileşenlerden oluşan ürünlere yönelmesiyle birlikte gıda endüstrisinde koruyucu ajanlar olarak doğal antimikrobiyal maddelerin kullanımı da giderek artmaktadır. Gıda ambalaj sistemlerinde kullanılabilecek doğal antimikrobiyal maddelerden biri de organik asitlerdir. Organik asitler, yeşil çözücüler olarak tanımlanan derin ötektik çözücülerin de (DÖÇ) yapısına girebilmektedir. DÖÇ'ler ise plastikleştirici olarak ambalaj sanayisinde kullanılabilecek ucuz ve çevre dostu ortamlardır. Çalışma ile geleneksel plastikleştiriciler yerine kullanılabilecek, doğal bileşenlerden oluşan, antimikrobiyal ve biyobozunur özellikte DÖÇ'ler geliştirilerek gıda ambalajlamada plastikleştirici ve antimikrobiyal ajan olarak kullanım olanakları araştırılmıştır. Çalışmada öncelikle kolin klorür ve organik asit bazlı (asetik asit (A), glikolik asit (Gli), glutarik asit (Glu), laktik asit (La), levulinik asit (Le), malik asit (M), pirüvik asit (P) ve sitrik asit (S)) DÖÇ'ler 1:1/1:2 molar oranlarda hazırlanmıştır. Berrak ve homojen karışım oluşturan DÖÇ'ler pH, uçuculuk, yoğunluk, viskozite ve yapı tayini analizleri ile antimikrobiyal özellikler yönünden karakterize edilmiştir. Antimikrobiyal özelliklerin belirlenmesi amacıyla üç adet Gram negatif bakteri (Escherichia coli, Salmonella Typhimurium ve Escherichia coli O157), üç adet Gram pozitif bakteri (Staphylococcus aureus, Listeria monocytogenes ve Bacillus cereus), iki adet maya (Candida albicans ve Candida parapsilosis) ve iki adet küf (Aspergillus flavus ve Penicillium chrysogenum) kullanılmıştır. Daha sonra hem antibakteriyel hem antifungal etki gösteren DÖÇ'ler polilaktik asit (PLA) çözeltisine belirlenen oranlarda ilave edilerek çözeltiden dökme yöntemiyle laboratuvar şartlarında ambalaj filmleri üretilmiştir. Bu filmler de kalınlık, mekanik, optik, yapı tayini analizleri ile antimikrobiyal özellikler yönünden karakterize edilmiştir. DÖÇ'lerin FTIR spektrumları incelendiğinde kolin klorür ve organik asitlere özgü karakteristik pikler gözlenmiştir. DÖÇ'lerin tümü, yapılarındaki organik asitler sebebiyle beklenildiği gibi kuvvetli asit karakter (pH<1) göstermiştir. Uçuculuk değerlerinin %2,01-%53,63, yoğunluk değerlerinin 1,12-1,40 g/ml, viskozite değerlerinin ise 36,17-437333,33 mPa.s arasında olduğu gözlenmiştir. Bununla birlikte DÖÇ'lerin tümü antibakteriyel etki gösterirken, antifungal etki sadece asetik asit, levulinik asit ve pirüvik asit içeren DÖÇ'lerde gözlenmiştir. Antibakteriyel ve antifungal etki gösteren DÖÇ'ler %10, %20 ve %30 oranlarında PLA filmlere eklenerek öncelikle kopma kuvveti (KK) ve kopma uzaması (KU) yönünden değerlendirilmiştir. Daha sonra olası antimikrobiyal etkinlikleri de göz önüne alındığında %20 DÖÇ katkılı PLA filmlerin en uygun filmler olduğuna karar verilerek diğer analizler yapılmıştır. %20 DÖÇ katkılı filmlerin KK değerleri 16,19-18,41 MPa arasında, KU değerleri %91,34-%123,22 arasında, delme kuvveti değerleri 36,09-42,62 N arasında, delme uzaması değerleri 4,72-5,81 mm arasında, kalınlıkları 0,14-0,16 mm arasında, ?E değerleri 1,59-2,82 arasında, opaklık değerleri ise 1,62-2,24 arasında tespit edilmiştir. FTIR spektrumları incelendiğinde DÖÇ'lere özgü karakteristik pikler filmlerde de gözlenmiştir. Filmlerdeki antimikrobiyal testler sonucunda ise muhtemelen PLA'nın hidrofobik yapısından dolayı antibakteriyel ve antifungal aktivite gözlenmemiştir.Today, with the rapid increase in urbanization and the working population, the consumption of packaged ready to eat food products has also increased. However, in recent years, the use of natural antimicrobial substances as protective agents in the food industry has been increasing, as consumers have turned to products consisting of natural components. One of the natural antimicrobial substances that can be used in food packaging systems is organic acids. Organic acids can enter into the structure of deep eutectic solvents (DES), which are defined as green solvents. DESs are inexpensive and environmentally friendly media that can be used as plasticizers in the packaging industry. In this study, DESs consisting of natural components with antimicrobial and biodegradable properties, which can be used instead of conventional plasticisers, were developed and the possibilities of their use as plasticisers and antimicrobial agents in food packaging were investigated. In the study, firstly, choline chloride and organic acid based (acetic acid (A), glycolic acid (Gli), glutaric acid (Glu), lactic acid (La), levulinic acid (Le), malic acid (M), pyruvic acid (P) and citric acid (S)) DESs were prepared in 1:1/1:2 molar ratios. DESs forming clear and homogeneous mixture were characterised in terms of antimicrobial properties by pH, volatility, density, viscosity and structure determination analyses. Three Gram negative bacteria (Escherichia coli, Salmonella Typhimurium and Escherichia coli O157), three Gram positive bacteria (Staphylococcus aureus, Listeria monocytogenes and Bacillus cereus), two yeasts (Candida albicans and Candida parapsilosis) and two molds (Aspergillus flavus and Penicillium chrysogenum) were used to determine antimicrobial properties. Then, DESs showing both antibacterial and antifungal effects were added to the polylactic acid (PLA) solution at the determined ratios and packaging films were produced under laboratory conditions by casting method from the solution. These films were characterised in terms of thickness, mechanical, optical, structure determination analyses and antimicrobial properties. When the FTIR spectra of DESs were analysed, characteristic peaks specific to choline chloride and organic acids were observed. All DESs showed strong acid character (pH<1) as expected due to the organic acids in their structure. It was observed that volatility values were between 2.01%-53.63%, density values were between 1.12-1.40 g/ml, viscosity values were between 36.17-437333.33 mPa.s. However, while all DESs showed antibacterial effect, antifungal effect was observed only in DESs containing acetic acid, levulinic acid and pyruvic acid. DESs showing antibacterial and antifungal effects were added to PLA films at 10%, 20% and 30% and evaluated primarily in terms of tensile strength and elongation at break. Then, considering their possible antimicrobial activity, it was decided that 20% DES added PLA films were the most suitable films and other analyses were performed. The tensile strength values of 20% DES added films were determined between 16.19-18.41 MPa, elongation at break values between 91.34%-123.22%, puncture strength values between 36.09-42.62 N, puncture elongation values between 4.72-5.81 mm, thicknesses between 0.14-0.16 mm, ?E values between 1.59-2.82 and opacity values between 1.62-2.24. When the FTIR spectra were examined, characteristic peaks specific to DESs were also observed in the films. As a result of antimicrobial tests on the films, antibacterial and antifungal activity was not observed, probably due to the hydrophobic structure of PLA
Post-revolutionary Iran's asymmetric power capacity and security strategy in quest of regional power
Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Uluslararası Ekonomi Politikası Ana Bilim Dalı, Uluslararası Ekonomi Politikası Bilim DalıBu çalışmada, İran'ın İslam devrimi sonrası bölgesel rekabetinde savunma ve güvenlik stratejisinin temelini oluşturan asimetrik güç kapasitesi yapılacak araştırmalar neticesinde elde edilen nitel bulgularla irdelenecektir. İran'ın son dönemlerde çokça üzerinde durduğu bu asimetrik güç unsurlarının dış politika yapımına ve bölgesindeki nüfuzuna katkı sağlayıp sağlamadığı, çalışmanın temel sorunsalını oluşturmaktadır. Bu çalışma alanının belirlenmesindeki temel amaç ise Türkiye'de yapılan araştırmaların sınırlı kalması ve özellikle asimetrik güç unsurlarının İran dış politika yapımındaki etkisine dair çalışmaların bütüncül bir şekilde ele alınamamasıdır. Yapılan araştırmalar sonucu ortaya çıkan tabloda asimetrik güç kapasitesinin varlığı ve düzensiz savaş taktiklerinin, İran hedef coğrafyasında yapıcı bir etki sunduğu gözlemlenmiştir. 1979 yılında Ayetullah Humeyni liderliğinde gerçekleşen İslam devrimiyle beraber savunma ve güvenlik alanında önemli reformlar yapılmıştır. Humeyni öncesi İran askeri gücü büyük oranda tasfiye edilmiş ve yerine devrim rehberine bağlı Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) kurulmuştur. Günümüz İran güvenlik politikasının şekillenmesinde de DMO önemli bir yere sahiptir. Öte yandan 1990'lı yılların başında ve Irak savaşından hemen sonra İran, Ortadoğu'daki mücadelesinde yeni bir konsepte gitmiş ve bu minvalde savunma ve güvenlik stratejisini de revize etmiştir. Uzun süre yaşanan savaş neticesinde gerek İran gerekse de Irak istenilen sonuca ulaşamamış ve büyük bir insan kaynağı ve fiziki tahribata maruz kalmıştır. Gelinen bu süreçte İran yaşanan bu savaştan büyük ders çıkararak savunma stratejisini gözden geçirmiştir. Bu doğrultuda İran askeri gücünde gayri nizami taktik ve unsurlara İran bürokrasisinin ciddi yatırımlar yaptığı gözlemlenmiştir. Sonuç olarak İran, özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) 2003'teki Irak işgalinden sonra bölgede Şii asimetrik güç unsurlarını destekleyerek günümüz Irak siyasetinde söz sahibi olduğu gözlemlenmiştir. Yine Suriye'de de 2011 yılından bugüne benzer konseptte bir politika izlediği elde edilen bulgular neticesinde teyit edilmiştir. Bu çalışmada da İran'ın ana karadaki gayri nizami askeri faaliyetleri mercek altına alınarak Suriye ve Irak'taki etki kapasitesi incelenmiştir.In this study, the asymmetrical power capacity, which forms the basis of the defense and security strategy of the Iran in the regional competition after the Islamic revolution, will be examined with the qualitative findings obtained as a result of the researches. The main problematic of the study is whether these asymmetrical power elements, which Iran has focused on recently, contribute to its foreign policy making and its influence in the region. The main purpose of determining this field of study is that the research conducted in Türkiye is limited and in particular, studies on the impact of asymmetric power elements on Iranian foreign policy making cannot be considered in a holistic manner. In the table that emerged as a result of the researches, it was observed that the presence of asymmetrical power capacity and irregular warfare tactics had a constructive effect in the target geography of Iran. With the Islamic revolution led by Ayatollah Khomeini in 1979, important reforms were made in the field of defense and security. Before Khomeini, the Iranian military power was largely liquidated and the Iran Revolutionary Guards Corps (IRGC), affiliated to the revolutionary guide, was established. IRGC has an important place in shaping today's Iranian security policy. On the other hand, at the beginning of the 1990s and right after the Iraq war, Iran went to a new concept in its struggle in the Middle East and revised its defense and security strategy in this direction. As a result of the long war, both Iran and Iraq could not reach the desired result and were exposed to a great human resource and physical destruction. In this process, Iran has taken great lessons from this war and reviewed its defense strategy. In this direction, it has been observed that the Iranian bureaucracy has made serious investments in unconventional tactics and elements in the Iranian military power. As a result, it has been observed that Iran has a say in today's Iraqi politics by supporting the Shiite asymmetrical power elements in the region, especially after the United States of America (USA) invasion of Iraq in 2003. It has also been confirmed as a result of the findings that it has followed a similar concept in Syria since 2011. In this study, Iran's unconventional military activities in the mainland were examined and its impact capacity in Syria and Iraq was examined
The relationship between economic complexity index (ECI) and income inequality: An application on OECD countries
Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Uluslararası Ekonomi Politikası Ana Bilim Dalı, Uluslararası Ekonomi Politikası Bilim DalıGelir, bir ekonomide belirli bir dönemde üretilen mal ve hizmetten elde edilen kazancı ifade etmektedir. Ekonomide var olan toplumlar ve bireyler arasında kazancın dağılımını etkileyen birçok unsur bulunmaktadır ve günümüzde ihtiyaçlara ulaşma yollarının kolaylaşması gelir dağılımında eşitsizlik sorununu ortadan kaldırmada etkili olmamaktadır. Gelir dağılımını etkileyen birçok faktör ve gelir dağılımı türleri iktisat tarihinin başlangıcından itibaren iktisadi düşünce okulları ve iktisadi düşünürler için inceleme konusu olmuştur. Bir ekonomide bireylerin bir arada yaşayıp kazanç elde edebilmeleri ve ekonomideki refah seviyesinin azalmaması için gelir eşitsizliği sorununun en aza indirilmesi gerekmektedir. Ekonomilerin dünya pazarında geniş hacimli yer edinebilmeleri önemlidir. Dünya pazarında yer edinebilmek için rekabet üstünlüğü sağlayan, yoğun teknoloji ve bilgi içeren çeşitlendirilebilir mal üretimini gerçekleştirmek gerekmektedir. Üretilen malın içerisinde yer alan bilgi, teknoloji ve kaliteyi ekonomik karmaşıklık endeksi ile ölçmek mümkündür. Bu doğrultuda, çalışmada, ekonomik karmaşıklık endeksi (EKE) ile gelir eşitsizliği arasındaki ilişki OECD ülkelerinde 2000-2020 yılları arasındaki veriler dikkate alınarak incelenmiştir. Modelde araştırma değişkeni ekonomik karmaşıklık endeksi olarak seçilmiştir. Bağımlı değişken OECD ülkelerine ait gini katsayısı olarak; bağımsız değişkenler gayri safi yurtiçi hasıla, ticari açıklık oranı ve OECD ülkelerine giren doğrudan yabancı yatırımların gayri safi yurtiçi hasıla içerisindeki oranı olarak seçilmiş, analiz ve testler uygulamıştır. Kullanılan analiz ve testler sırasıyla; yatay kesit bağımlılık testi, homojenlik testi, panel birim kök analizi, panel zaman serisi analizleri (uzun dönem homojenlik –Hausman- testi), havuzlanmış ortalama grup (PMG) tahmincisi ve Dumitrescu – Hurlin (2012) panel nedensellik testleridir. Yatay kesit bağımlılık ve homojenlik testi sonuçlarına göre modelde değişkenler arasında bağımlılık bulunamamış, panel birim kök analizine göre ise değişkenlerin durağan yapıda oldukları sonucuna ulaşılmıştır. Panel zaman serisi analizlerine göre ise OECD ülkeleri çerçevesinde uzun dönemde ekonomik karmaşıklık endeksinde, ticari açıklık oranında ve doğrudan yabancı yatırımların gayri safi yurtiçi hasıla içerisindeki payında görülen her 1 puanlık artış gini katsayısını sırasıyla; %0,029, %0,043,ve %0,027 oranında azalttığı görülmüştür. Gayri safi yurtiçi hasılada uzun dönemde meydana gelen %1'lik artışın sonucunda ise gini katsayısının %0,021 oranında arttığı gözlemlenmiştir. Panel zaman serisi analizi sonuçlarına göre uzun dönemde parametreler homojen bir yapıda olup birimden birime değişiklik göstermemektedir. Panel nedensellik analizi sonuçlarına göre OECD ülkelerinde ekonomik karmaşıklık endeksi, gayri safi yurtiçi hasıla ve ticari açıklık oranı ile gini katsayısı arasında iki yönlü nedensellik ilişkisinin var olduğu sonucu ortaya çıkmıştır. Doğrudan yabancı yatırımların gayri safi yurtiçi hasıla içerisindeki payı ile gini katsayısı arasında herhangi bir nedensellik ilişkisinin bulunmadığı görülmüştür.Income refers to the income obtained from the goods and services produced in an economy in a certain period. There are many factors in the economy that affect the distribution of earnings between societies and individuals, and today, facilitating the ways to reach needs is not effective in eliminating the problem of inequality in income distribution. Many factors and types of income distribution that affect income distribution have been the subject of study for schools of economic thought and economic thinkers since the beginning of economic history. In an economy, it is necessary to minimize the problem of income inequality in order for individuals to live together and earn profits and not to decrease the level of welfare in the economy. It is important for economies to gain a large volume in the world market. In order to gain a place in the world market, it is necessary to produce diversified goods that provide competitive advantage and include intensive technology and information. It is possible to measure the knowledge, technology and quality in the produced goods with the economic complexity index.Accordingly, in this study, the relationship between the economic complexity index (ECI) and income inequality was examined by considering the data between 2000 and 2020 in OECD countries. In the model, the research variable was chosen as the economic complexity index. As the dependent variable, the Gini coefficient of OECD countries; The independent variables were selected as gross domestic product, trade openness rate and the ratio of foreign direct investments in OECD countries to gross domestic product, analysis and tests were applied. The analyzes and tests used are respectively; cross-section dependency test, homogeneity test, panel unit root analysis, panel time series analysis (long-term homogeneity –Hausman- test), pooled mean group (PMG) estimator and Dumitrescu – Hurlin (2012) panel causality tests. According to the results of the cross-sectional dependence and homogeneity test, no dependency was found between the variables in the model, and it was concluded that the variables were stationary according to the panel unit root analysis. According to the panel time series analysis, every 1% increase in the long-term economic complexity index, trade openness rate and the share of foreign direct investments in gross domestic product within the framework of OECD countries is the gini coefficient, respectively; It was observed that it decreased by 0.029%, 0.043%, and 0.027%. As a result of the 1% increase in the gross domestic product in the long term, it was observed that the gini coefficient increased by 0.021%. According to panel time series analysis, it has a homogeneous structure in the long term and does not change from unit to unit. According to the results of the panel causality analysis, it was concluded that there is a two-way causality relationship between the economic complexity index, gross domestic product and trade openness ratio and the gini coefficient in OECD countries. It has been observed that there is no causal relationship between the share of foreign direct investments in gross domestic product and the gini coefficient
Maritime transport in Türkiye in the scope of the European Union's common transport policy
Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Uluslararası Ticaret ve Lojistik Ana Bilim Dalı, Uluslararası Ticaret ve Lojistik Bilim DalıBilindiği üzere Avrupa Birliği (AB), güvenlik, adalet ve özgürlük alanı çerçevesinde malların, hizmetlerin, sermayenin ve kişilerin serbest dolaşımını sağlamayı hedeflemektedir. Bir hizmet kolu olan ulaştırma sektörü, ekonomi, kalkınma ve uluslararası ticaretle doğrudan bağlantılıdır. Bu hususta ulaştırmanın serbestleştirilmesi ve AB içinde ortak ulaştırma politikasının oluşturulması önem arz etmektedir. Ortak ulaştırma politikasına ilişkin düzenlemeler, ilk defa 1957 Avrupa Ekonomik Topluluğunu Kuran Antlaşma'da belirtilmiştir. Bununla birlikte ortak ulaştırma politikalarında ilerleme oldukça yavaş bir gelişim göstermiştir. Kurumsal reformların istenilen seviyede gerçekleşmemesi ve AB üyesi devletlerin ulusal ulaştırma politikalarını ortak ulaştırma politikalarıyla yakınlaştırma konusundaki güçlükler, 1980'lere kadar bu alanda yeterli girişimin yapılması önündeki engeller arasında yer almaktadır. 1980'li yıllarda ortak ulaştırma politikalarının eylem planları ortaya konulmuş ve 1990'larda Kurucu Antlaşmalar seviyesinde ortak ulaştırma politikasının altyapısını oluşturan düzenlemeler yapılmıştır. 2000'lere gelindiğinde ise çerçevesi ve amaçları çizilen ulaştırma politikalarına gereken finansal desteği ve ulaştırmada sürdürülebilirliği sağlamak odak noktası olmuştur. Bu dönemde sürdürülebilirlikle birlikte ulaştırma modları arasında dengenin sağlanması bir diğer gündem maddesini oluşturmuştur. 2016 yılından itibaren ulaştırmanın çevreye verdiği zararların azaltılması, yeşil dönüşüm ve dijitalleşme gündem maddeleri ön planda yer almıştır. AB'nin ortak ulaştırma politikalarının alt sektöründen biri olan denizyolu taşımacılığı, Birlik dış ticaretinin %90'ının denizyolu ile gerçekleşmesi sebebiyle ayrı bir önem taşımaktadır. Denizcilikte AB standartlarını yansıtan AB denizyolu taşımacılığı politikaları, standart dışı taşımacılığı önleyen, sürdürülebilir, deniz emniyeti ve güvenliğini koruyan, yeşil dönüşümü destekleyen ve denizde dijitalleşmenin sağlanması yönünde adımlar atan bir politikalar bütünüdür. Güvenlik ve emniyetin sağlanmasının yanında denizciliğin sosyal boyutu üzerinde de çalışmalarını sürdüren AB, sektör çalışanlarının uluslararası rekabete karşı korunması, denizde çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve nitelikli gemi personeli yetiştirilmesi gibi konulara da ağırlık vermektedir. Bu bağlamda AB, denizcilik politikalarının her bir zincirini ayrılmaz bir bütün olarak değerlendirmektedir. Türkiye'nin denizyolu taşımacılığı politikaları, 1950'lerde karayolu taşımacılığının gölgesinde kalmıştır. 1962'de hazırlanan Kalkınma Planları ile birlikte denizciliğe önem atfedilerek deniz ticareti filosunun geliştirilmesi ve limanlara yatırım yapılması gerektiği vurgulanmıştır. Bununla birlikte denizcilik sektörüne yönelik hizmetlerin ihtiyaca göre yapılandırılabilmesi için altyapı ve yönetim konularında personel eğitimine öncelik verilmesi benimsenmiştir. 1999 yılında Türkiye, AB'ye aday ülke statüsü elde etmiştir. Bu bağlamda ulusal politikalarını AB standartlarına taşımak için adımlar atan Türkiye, ulaştırma konusunda da AB'ye uyum sağlamayı hedeflemiştir. Uyum konusunda Ulusal Eylem Planları hazırlayan Türkiye, denizcilik alanında teknik ilerleme ve denizciliğin çevresel etkilerini azaltma yönündeki hassasiyetleri dikkate almış ve yeni stratejiler üretmiştir. Nitekim AB ülke raporlarında 2020 yılından itibaren Türkiye'nin denizyolu taşımacılığı ile ilgili olarak AB müktesebatına uyum konusunda iyi düzeyde hazırlık yaptığı vurgulanmıştır. Bu çalışmada AB'nin ortak ulaştırma politikaları bağlamında Türkiye'nin denizyolu taşımacılığı politikaları ve AB denizcilik politikalarına uyum süreci ele alınmıştır. Bu yapılırken belirtilen politikalara ilişkin yazılmış yerli/yabancı bilimsel eserler ile AB ve Türkiye'nin ilgili organları tarafından yayımlanmış çalışmalar ve kararlardan yararlanılmıştır. Türkiye'nin AB denizcilik politikalarına uyumu konusunda kayda değer ilerlemeler kaydettiği, özellikle liman devleti kontrolleri konusunda kara listeden beyaz listeye yükseldiği, ulusal müktesebatın AB müktesebatına uyumu konusunda yasal düzenlemelerin yapıldığı, Avrupa Yeşil Mutabakatı hedefleri doğrultusunda eylem planı oluşturulması konularında spesifik olarak iyileştirmelerin yapıldığı gözlemlenmiştir. Bununla birlikte uluslararası antlaşmaların imzalanması, denizde ve özellikle limanlarda akıllı sistemlerin kullanılması konusunda eksiklikler olduğu tespit edilmiştir. AB ile ilişkilerde 14 Nolu Taşımacılık Faslının kapalı olmasına ve açılması hususunda AB ile Türkiye'nin karşıt argümanları olmasına rağmen, Türkiye denizcilikte AB standartlarına erişmek ve müktesebatını AB ile uyumlu hâle getirmek için çalışmalarına devam etmektedir. Anahtar kelimeler: Avrupa Birliği, Ortak Ulaştırma Politikaları, Denizyolu Taşımacılığı, Türkiye, Ulaştırma.European Union (EU) aims to ensure the free movement of goods, services, capital, and persons in an area of security, justice, and freedom. Transportation, a service sector, is directly connected to the economy, development, and international trade, which makes the liberalization of transportation and provision of a common transport policy in the EU important. Provisions of a common transport policy were initially included in the Treaty Establishing European Economic Community of 1957. However, the advancement in the common transport policy was slow. The failure to achieve efficient institutionalization and the difficulties in approaching the national transport policies of the EU member states to the common transport policy until the 1980s were among the obstacles in this policy area. In the 1980s, the action plans of the common transport policies were adopted, and in the 1990s, provisions were included in the Founding Treaties, forming the infrastructure of the common transport policy. In the 2000s, the focus was to provide the necessary financial support and sustainability in transportation for the common transport policy, whose framework and objectives were specified. In this period, in addition to sustainability, ensuring a balance between transportation modes entered into the agenda of the common transport policy. The reduction of the damage caused by transportation to the environment, green transformation, and digitalization have been among the priorities of the EU in this policy field. Maritime transport, one of the sub-sectors of the EU's common transport policy, has a privileged position since 90% of the Union's foreign trade is carried out by sea. EU maritime transport policy, signifying EU standards in maritime, comprises a set of objectives that aims to prevent non-standard transport, achieve sustainable maritime safety and security, promote green transformation, and establish digitalization at sea. The EU, which produces policies on the social dimension of maritime as well as ensuring safety and security, also considers the issues, including protecting the sector's employees against international competition, improving working conditions at sea, and training qualified ship personnel. In this context, the EU regards each chain of maritime policies as an inseparable whole. Türkiye's maritime transport policies lagged behind road transport in the 1950s. The Development Plan of 1962, with particular attention to the maritime, underlined the development of maritime trade fleets and the necessity of investing in ports. It also stated to prioritize personnel training on infrastructure and management with the purpose of configuring the services for the maritime sector pursuant to needs. In 1999, Türkiye acquired the candidate state statutes to the membership of the EU. Thus, taking steps to approach the national policies to EU standards, Türkiye has also aimed to harmonize its transport policy with the common transport policy of the EU. Türkiye, which prepared National Action Plans on harmonization, has considered the technical advancement in the maritime field and diminishment of the environmental impacts of maritime and produced new policies. It has been emphasized in the EU country reports that Türkiye has made good preparations for harmonization with the EU acquis regarding maritime transport since 2019. This study deals with Türkiye's harmonization process with the EU's maritime policies in the context of the EU's common transport and maritime transport policies and Türkiye's maritime transport policies, drawing on national/international scientific studies on the specified policies and decisions adopted and studies published by the relevant organs of the EU and Türkiye. It is observed that Türkiye has achieved significant progress in its harmonization with EU maritime policies, upgraded from the black list to the white list, especially regarding port state controls, established legal arrangements regarding the harmonization of the national acquis with the EU acquis, accomplished particular improvements in adoption of actions plans in line with the objectives of the European Green Deal. However, it is determined that Türkiye has some shortcomings in acceding to international agreements and use of smart systems at sea and especially in ports. Despite the fact that Chapter 14 on Transport is closed and Türkiye and the EU have opposing arguments regarding its opening, Türkiye continues its efforts to reach EU standards in maritime and harmonize its national law with the EU's acquis. Keywords: European Union, Common Transport Policies, Maritime Transport, Türkiye, Transport
Development of environmentally composite food films from polyethylene, starch and polylactic acid polymer mixtures
Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Gıda Mühendisliği Ana Bilim DalıDünya genelinde petrol türevi plastik üretimi her yıl düzenli olarak yıllık 400 milyon tonu aşmış durumdadır. Üretilen plastiklerin çoğunun geri dönüştürülememesi atıklarının birikmesine ve çevre kirliliğinin artmasına sebep olmaktadır. Bu nedenle çevre dostu bir bakış açısıyla biyolojik olarak parçalanabilen plastiklerin üretimi ve kullanımı önem kazanmaktadır. Ancak biyobozunur polimerlerin üretim miktarlarındaki düşüklük, maliyetlerindeki yükseklik ve mekanik özelliklerindeki zayıflıklardan dolayı petrol kaynaklı sentetik polimerleri tam olarak ikame edememektedir. Biyobozunur polimerlere tam geçiş sağlanıncaya kadar petrol türevi ile doğal polimerlerin belirli oranlarda karıştırılması ile üretilen malzemelerin kullanımı günümüzde daha uygulanabilir görülmektedir ve bu alandaki araştırmalar ön plana çıkmaktadır. Yapılan çalışmalarla ambalaj sektöründe ambalaj malzemesi olarak kompozit biyobozunur içeriklerin kullanılması yenilenebilir kaynaklardan yeni ambalaj materyali hazırlanmasında ve geliştirilmesinde teşvik edilmektedir. Biyobazlı polimerler olarak bitkisel bazlı polimerlerden, polisakkaritler (nişasta, selüloz, kitosan gibi), proteinler (zein, jelatin gibi) ve yağlar ile doğal kaynaklardan üretilen PLA, PHA ve reçineler kullanılabilmektedir. Bu tez çalışmasında petrol türevi bir polimer olan alçak yoğunluklu polietilen (AYPE) ile biyobozunur polimer olan polilaktik asit (PLA) ve termoplastik nişasta (TPN) karışımlarından üretilen filmlerin çevreci ve biyobozunurluğu özelliği artırılmış gıda ambalaj filmi olarak kullanım olanaklarının araştırılması amaçlanmıştır. Üretilen filmlerde mekanik, optik, bariyer, suya karşı davranış, migrasyon, yapı ve termal analizleri yapılmıştır. Filmlerin kalınlıkları 0,06-1,07 mm arasında, mekanik özelliklerinden kopma kuvveti (KK) 6,29-13,96 MPa arasında, kopma uzaması (KU) %2,4-610,6 arasında, patlama kuvveti (PK) 4,0-46,4 N arasında, patlama uzaması (PU) 1,2-12,4 mm arasında bulunmuştur. Bariyer özelliklerinden su buharı geçirgenliği (SBG) 0,05-0,15 g/m2.h.kPa arasında tespit edilmiştir. Optik özelliklerinden renk farkı (?E) 0,70-29,67 arasında tespit edilmiştir. Gıda ile temas uygunluk yönünden ise migrasyon analizleri sonucunda GB-A 2,6-41,8 mg/dm², GB-B 1,6-57,4 mg/dm², GB-D21 LOD-27,8 mg/dm² ve GB-D22 LOD-31,20 mg/dm² arasında bulunmuştur. Filmlerin suya karşı davranış analizlerinden suda çözünürlük (SÇ) değerleri ise %0-3,41 arasında, nem değeri %0-7,99 arasında, su tutma kapasitesi (STK) değerleri ise %0-7,06 aralığında bulunmuştur. DSC ile yapılan termal analizler ve FTIR ile yapılan yapı tayini analizleri yönünden bileşimde yer alan her bir polimerin karakteristik özellikleri filmlerde de tespit edilmiştir. Anahtar kelimeler: Plastik, Polietilen, Polilaktik Asit, Nişasta, Biyobozunur, Gıda Ambalajı.The production of petroleum-derived plastics worldwide has regularly exceeded 400 million tonnes per year. The fact that most of the plastics produced cannot be recycled causes waste to accumulate and environmental pollution to increase. For this reason, the production and use of biodegradable plastics from an environmentally friendly perspective is gaining importance. However, biodegradable polymers cannot fully replace petroleum-based synthetic polymers due to their low production quantities, high costs and weaknesses in their mechanical properties. Until the full transition to biodegradable polymers is achieved, the use of materials produced by mixing petroleum derivatives and natural polymers at certain ratios is considered more feasible today and research in this field comes to the fore. With the studies carried out, the use of composite biodegradable contents as packaging materials in the packaging sector is encouraged in the preparation and development of new packaging materials from renewable resources. As biobased polymers, plant-based polymers, polysaccharides (such as starch, cellulose, chitosan), proteins (such as zein, gelatin) and oils and PLA, PHA and resins produced from natural sources can be used. In this thesis, it is aimed to investigate the possibilities of using films produced from low-density polyethylene, a petroleum-derived polymer, and polylactic acid and thermoplastic starch mixtures, which are biodegradable polymers, as food packaging films with increased environmental and biodegradability properties. Mechanical, optical, barrier, behavior against water, migration, structure and thermal analyses were performed in the films. The thicknesses of the films were found between 0.06-1.07 mm, the tensile strength between 6.29-13.96 MPa, elongation at break between 2.4-610.6%, puncture force between 4.0-46.4 N, puncture elongation between 1.2-12.4 mm. Among the barrier properties, water vapour permeability was determined between 0.05-0.15 g/m2.h.kPa. The color difference from the optical properties was determined between 0.70-29.67. In terms of food contact compatibility, as a result of migration analyses (as mg/dm²), GB-A 2.6-41.8, GB-B 1.6-57.4, GB-D21 LOD-27.8 and GB-D22 LOD-31.20 were found. From the behavioural analysis of the films against water; water solubility values were found between 0-3.41%, moisture value between 0-7.99% and water holding capacity values between 0-7.06%. In terms of thermal analyses by DSC and structure determination analyses by FTIR, the characteristic properties of each polymer in the composition were also determined in the films. Keywords: Plastic, Polyethylene, Polylactic Acid, Starch, Biodegradable, Food Packaging
Structural and sociological analysis of the family by geographical regions of Turkey
Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Sosyoloji Ana Bilim Dalı, Sosyoloji Bilim DalıÖzet Aile kavramı aralarında kan bağı bulunan bireylerin oluşturduğu toplumun en küçük yapı taşı ve toplumun temel sosyal kurumlarından birisidir. Her birey doğduğu andan itibaren bir aile içinde toplumsal norm ve kuralları öğrenerek sosyalleşir. Bir toplumda aile ve ailenin yapısı, o toplumu ve toplum içindeki sosyal yapıyı anlamanın en iyi göstergelerinden birisidir. Bir toplumun sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel ve sosyo-demografik göstergeleri ile aile yapısı arasında yakın bir ilişki vardır. Bu bağlamda incelediğimizde Türk ailesi geleneksel rollerin hâkim olduğu sağlam temeller üzerine inşa edilmiş ve varlığı T.C Anayasası ile koruma altına alınmıştır. Türk toplumu, toplumun temeli olarak aileyi referans almış bir toplum yapısına sahiptir. Türk aile yapısı bölgeler arasında bir takım farklılıklar olsa da genellikle tek eşliliğe dayanan, aile büyüklerinin denetiminde ve toplumun sıkı kontrolünde, aynı zamanda kutsal kabul edilen bir yapıya sahiptir. TÜİK'in yayınlamış olduğu istatistikler ışığında Türk aile yapısı incelediğinde doğu bölgelerinde aileler daha geleneksel ve geniş ailelerden oluşurken batı bölgelerinde ve nispeten sanayinin geliştiği büyükşehirleri de kapsayan bölgelerde ise daha modern ve genellikle çekirdek ailelerin çoğunlukta olduğu görülmektedir. Bu çalışma ile Türkiye'de genel hatları ile aile hayatı, aileye dair geçmişte ve günümüzde yaşanmış aynı zamanda da yaşanmaya devam eden değişim ve dönüşümler ele alınarak, Türk toplumunda sorunlara yol açan ve gelecekte sorun olma ihtimali olan değişimleri ortaya çıkarıp olası sorunlara dikkat çekilmeye çalışılmıştır. Bu çalışma literatür taramasına dayalı bir çalışma olmasının yanında özellikle TÜİK'in son yıllarda yayınlanan demografi istatistikleri, UNICEF vb. kurumların verilerinden de yararlanılmıştır. Bu çalışmada öncelikle TÜİK'in 2012 ve 2022 yıllarını kapsayan evlenme, boşanma ve doğum istatistikleri incelenerek bazı sonuçlara ulaşılmıştır. Çalışmanın sonucunda bölgelerimizin tamamında son on yıl içinde Türk aile yapısında çözülmeler yaşandığı görülmektedir. Son on yıllık süreçte evlenme sayılarında azalma, evlenme yaşında yükselme, boşanma sayılarında artış, doğum sayılarında azalma ve ilk doğumunu yapan kadınların yaş ortalamasında artış olduğu görülmektedir. Son on yıllık süreçte 15 yaş altında anne olan çocuklarda 2012 ile 2022 yıllarını kıyasladığımızda azalma olduğu görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Türk aile yapısı, Evlenme, Boşanma, Doğum, Aile, Kadın.summary The concept of family is the smallest building block of society, consisting of individuals who are related by blood, and one of the basic social institutions of society. Every individual is socialized by learning social norms and rules within a family from the moment they born. In a society, family and the structure of family are one of the best indicators to understand the society and social structure of in society. There is an affiliation between family structure and social economic, socio cultural, socio demographic indicators of a society. When we analyse in this sense, Turkish family is built on solid basis which dominated by traditional roles and its existence is protected by the Constitution of the Republic of Turkey. Turkish society has a social structure that refers to the family as the foundation of society. Although there are some differences between regions, Turkish family structure generally embarks on monogamy, under the supervision of family elders and under the strict control of the society, and is also considered sacred. In the light of the statistics published by TUIK, when Turkish family structure is analysed, families in the eastern regions are more traditional and large families, in the western regions and in regions including metropolitan areas where industry is relatively developed is more modern and generally nuclear families are in the majority. With this study, family life in Turkey in general terms, the changes that have taken place and continue to take place in the past and present regarding the family and transformations are handled. Additionally, it is tried to draw attention to possible problems by revealing the changes that cause problems in Turkish society and are likely to become problems in the future. In addition to being a study based on a literature review, this study especially benefits from demographic statistics published by TUIK in recent years and data from organizations such as UNICEF etc. Primarily in this study, some conclusions are obtained by examining the marriage, divorce and birth statistics of TUIK including the years 2012 and 2022. As a result of this study, it is observed that in all of our regions have experienced disintegration in Turkish family structure in past decade. It is seen that decrease in the number of marriages, increase in marriage age, increase in the number of divorce, decrease in the number of births and increase in the average age of women who give birth for the first time in the last ten years. When we compare the years 2012 and 2022, in the last decade, there has been a decrease in the number of children under the age of 15 who become mother. Key words: Turkish family structure, Marriage, Divorce, Birth, Family, Woman
Optimization of ultrasound supported extraction conditions of antioxidant and phenolic compounds of purple onion shells
Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Gıda Mühendisliği Ana Bilim DalıBu çalışmanın amacı, mor soğan kabuğunun ekstraksiyonunun optimizasyon koşullarının belirlenmesidir. Mor soğan kabuğunun ekstraksiyonu için Desing-Expert programı kullanıldı. Mor soğan kabuğunun ekstraksiyonu için dört tane bağımsız değişken seçildi. Bu değişkenler sıvı-katı solvent oranı, alkol oranı, sıcaklık ve süre olarak belirlendi. Desing-Expert programı ile deney tasarımı oluşturuldu. Oluşturulan deney tasarımından 27 adet örnek çıkarıldı. Bu örneklere toplam fenolik madde miktarı analizi, toplam monomerik antosiyanin analizi ve betalein analizi yapıldı. 27 adet örneğe yapılan analizlerin sonuçları Desing-Expert programına tekrar girildi. Bu analiz sonuçlarından en iyi 3 adet çözüm örneği seçildi. Birinci seçilen çözüm örneğin ekstraksiyon koşulları; 105 dakika sürede, 57 sıvı-katı oranında, 40 ? sıcaklıkta ve 95 etanol konsantrasyonundadır. İkinci seçilen çözüm örneği; 110 dakika sürede, 60 sıvı-katı oranında, 54 ? sıcaklıkta ve 98 etanol konsantrasyonundadır. Üçüncü seçilen çözüm örneği; 100 dakika sürede, 55 sıvı-katı oranında, 60 ? sıcaklıkta ve 97 etanol konsantrasyonundadır. Desing-Expert programından seçilen 3 adet çözüm örneğine tekrardan toplam fenolik madde miktarı analizi, toplam monomerik antosiyanin analizi, betalein analizi yapıldı. Ayrıca bu analizler haricinde; kuru madde analizi, su aktivitesi analizi, su ve yağ tutma kapasitesi analizi, yığın yoğunluğu analizi ve carr indeksi analizleri de yapıldı. Çözüm örneklerine yapılan analizlerde toplam fenolik madde miktarı analiz değerleri 1084,6-1423,8 mg GAE/100 g aralığında bulundu. Toplam monomerik antosiyanin analiz değerleri 1346,7-2398,1 mg /kg aralığında bulundu. Betalein analizi değerleri 1001,84-1137,41 mg/kg aralığında bulundu. Renk analizi değerlerinde L değeri 11,32-14,76 aralığında, a değerleri 9,21-14,77 aralığında ve b değerleri 1,97-3,46 aralığında bulundu. Kuru madde miktarı analizi değerleri 89,46-98,82 aralığında bulundu. Su aktivitesi analizi değerleri 0,20-0,52 aralığında bulundu. Su ve yağ tutma kapasitesi analizi değerlerinde su tutma kapasitesi değerleri 0,40-0,64 aralığında ve yağ tutma kapasitesi analizi değerleri 0,99-1,31 aralığında bulundu. Yığın yoğunlığu analizi 0,09-0,23 g/mL aralığında bulundu. Carr indeksi değerleri 33,34-50,05 aralığında bulundu. Yapılan bu çalışmada Desing-Expert programı kullanılarak seçilen üç çözüm örneği içerisinden optimizasyon koşullarından en uygun değerleri veren çözüm örneği 105 dakika sürede, 57 sıvı-katı oranında, 40 ? sıcaklıkta ve 95 etanol konsantrasyonu seçilmiştir. Endüstriyel olarak soğan kabuğunun işlenmesi ve yapılacak çalışmalarda bu optimizasyon koşulu kullanılabilir.The aim of this study is to determine the optimization conditions for the extraction of red onion skin. The Desing-Expert program was used for the extraction of red onion peel. Four independent variables were chosen for the extraction of red onion peel. These variables were determined as liquid-solid solvent ratio, alcohol ratio, temperature and time. Experiment design was created with the Design-Expert program. 27 samples were extracted from the experimental design created. Total phenolic content analysis, total monomeric anthocyanin analysis and betaine analysis were performed on these samples. The results of the analyzes performed on 27 samples were re-entered into the Design-Expert program. The best 3 solution samples were selected from these analysis results. The first selected solution, for example, extraction conditions; It is in 105 minutes, 57 liquid-floor, 40 ? and 95 ethanol concentration. The second chosen solution example; It is a concentration of 98 ethanol in 110 minutes, 60 liquid-floor, 54 ?. The third chosen solution example; It is 100 minutes, 55 liquid-floor, 60 ? and a concentration of 97 ethanol. 3 solutions selected from the Desing-Expert program was re-analysis of the amount of phenolic matter, total monomeric anthocyanin analysis and betalein analysis was performed. In addition, except for these analyzes; Dry material analysis, water activity analysis, water and oil holding capacity analysis, stack density analysis and carr index analysis were also performed. Total amount of phenolic substance in the analysis of the solution examples analysis values were found in the range of 1084.6-1423.8 mg GAE/100 g. Total Monomeric anthocyanin analysis values were found in the range of 1346.7-2398.1 mg/kg. Betalein analysis values were found in the range of 1001.84-1137.41 mg/L. In color analysis values, the value L was found in the range of 11.32-14.76, the A values are between 9.21-14.77 and B values were found in the range of 1.97-3.46. Dried matter analysis values were found in the range of 89.46-98.82. Water activity analysis values were found in the range of 0.20-0.52. Water and oil holding capacity analysis values were found in the range of 0.40-0.64 and the oil holding capacity analysis values were found in the range of 0.99-1.31. Stack intensity analysis was found in the range of 0.09-0.23 g/ml. Carr index values were found in the range of 33.34-50.05. In this study, the solution sample that gives the most suitable values from the optimization conditions from the three solution conditions selected using the Desing-Expert program was selected in 105 minutes, 57 liquid-floor, 40 ? and 95 ethanol concentration was selected. This condition of optimization can be used in the processing of onion peel and studies