Bursa Technical University Institutional Repository
Not a member yet
2618 research outputs found
Sort by
The role of public education centres in socialisation of women: altintaş case
Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Sosyoloji Ana Bilim Dalı, Sosyoloji Bilim Dalıİnsan biyolojik gelişimini tamamlayarak dünyaya gelmesine rağmen hem psikolojik olarak hem de sosyal olarak gelişimini tamamlayabilmesi ve insani beceriler kazanabilmesi için sosyalleşmeye ihtiyaç duyar. İnsan yaşamını sürdürebilmesi için temel ihtiyaçlarını karşılayabilse bile toplum içinde yaşayabilme becerilerini kazanamaz. Bireyin topluma uyum sağlaması ve sosyal normları öğrenebilmesi için sosyalleşme en önemli ihtiyaçlardan biridir. Sosyalleşme aracılarından biri olan eğitim, bireyin topluma uyum sağlamasında ve bireyin yaşadığı ortamdan çok farklı bir ortama girerek diğer insanları tanıma fırsatı bulduğu bir kurumdur. Böylelikle birey toplum içinde empati yeteneğini ve problem çözme becerilerini geliştirir, kültürel farklılıkları görür. Halk eğitimi merkezleri de bu kurumlardan biridir. Örgün eğitiminde oluşan boşlukları doldurabilmek için kurulmuştur. Çağın gerisinde kalmamak ve eğitimin, ilköğretim ve ortaöğretim ile sınırlı kalmaması adına bu kuruluşlara ihtiyaç duyulmuştur. Bu kuruluşlar Cumhuriyet döneminde "Halk Evleri" olarak açılmış, Halk Eğitimi olarak değiştirilmiş daha sonra Yaygın Eğitim, Yaşam Boyu Öğrenme en son olarak da Hayat Boyu Öğrenme adını almıştır. Bu kuruluşun gayesi din, dil, ırk ayırt etmeksizin her insana ulaşabilmek ve her anlamda bireyin kendini geliştirmesine katkı sağlamaktır. Halk Eğitimi programları, özellikle kadınlar için oldukça önemli bir yere sahiptir. Kadınların eğitim alması, sadece kendi kişisel gelişimleri açısından değil, toplumun genel refahı ve kalkınması için de hayati öneme sahiptir. Bununla birlikte Halk Eğitimi Merkezleri kadınların sosyalleşmeleri için de önemli bir merkez olmuştur. Özellikle kadınların sosyalleşme konusunda kısıtlı olduğu küçük ilçelerde, kurslar onlar için önemli mekanlardır. Sadece kadınlara yüklenilen çocuk bakımı, ev işleri… gibi sorumluluklar bir zaman sonra rutin bir hale gelmekte, bu monotonluk yerini can sıkıntısına ve yetersizlik duygusuna bırakmaktadır. Bu araştırmada Halk Eğitimi Merkezi kurslarına katılan kadın kursiyerlerin kurslara neden katıldıkları araştırılmıştır. Araştırmada nitel araştırma yöntemi olan fenomenolojik desen kullanılmıştır Görüşmeciler Altıntaş Halk Eğitimi Merkezine katılan veya halihazırda kursa devam eden on iki kursiyerden oluşmaktadır. Kursiyerlere sekiz adet soru sorulmuş ve bu sorulara verilen yanıtlara göre analizler yapılmıştır. Kursiyerlerin vermiş oldukları cevaplara binaen, bazı sosyalleşme kuramları ile bağlantılar kurulmuştur. Bu kuramlar: Sosyal Öğrenme Kuramı, Çatışma Kuramı, Benlik ve Ayna Benlik Kuramlarıdır. Böylece Halk Eğitimi Merkezlerinin sosyalleşmeye nasıl bir katkı sağladığı ortaya konulmuş ve beklentileri karşılayıp karşılamadığı analiz edilmiştir.Although humans are born into the world having completed their biological development, they require socialization to achieve psychological and social maturity, and to acquire human skills. Even if individuals can meet their basic needs to sustain life, they cannot acquire the skills to live within society. Socialization is crucial as one of the most important needs for individuals to adapt to society and learn social norms. Education, as one of the means of socialization, is an institution where individuals can adapt to society and have the opportunity to meet other people in a very different environment from the one they live in. Thus, individuals develop empathy and problem-solving skills within the community, and become aware of cultural differences. Public education centers are one of these institutions, established to fill the gaps left by formal education. The need for such establishments arose to prevent falling behind the times and to ensure that education does not remain limited to primary and secondary education alone. These institutions were initially opened as "People's Houses" during the Republican period, later renamed as "Public Education," then "Adult Education," "Lifelong Learning," and finally "Lifelong Learning" today. The aim of these institutions is to reach every individual without discrimination based on religion, language, or race, and to contribute to the personal development of individuals in every sense. Public education programs hold a particularly significant place for women. Women receiving education is not only crucial for their personal development but also vital for the general welfare and development of society. Moreover, public education centers have become important centers for socialization for women. Especially in small towns where women are restricted in terms of socializing, these courses are important venues for them. Responsibilities such as childcare and household chores imposed solely on women eventually become routine, leading to boredom and feelings of inadequacy over time. This study investigates why female learners participate in courses at Public Education Centers. A phenomenological research design, a qualitative research method, was used in the study. The interviewees consisted of twelve learners who have participated or are currently attending courses at the Altıntaş Public Education Center. Eight questions were asked to the learners, and the responses were analyzed accordingly. Connections were made between the responses of the learners and some socialization theories: Social Learning Theory, Conflict Theory, Self and Mirror Self Theories. Thus, the contribution of public education centers to socialization has been identified, and whether they meet expectations has been analyzed
Modeling of pile group behavior of different sizes and features using analysis programs
Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, İnşaat Mühendisliği Ana Bilim Dalı, İnşaat Mühendisliği Bilim DalıBu çalışmada, farklı derinlik, çap ve grup sayılarındaki kazıkların eksenel ve yanal yükler altındaki maksimum oturmaları, yanal yer değiştirmeleri, kesme kuvvetleri ve eğilme momentleri SAP2000, Plaxis 3D foundation ve GEO5 programları ile karşılaştırılmıştır. Çalışmada 70, 90 ve 110 cm çapında ve 15 ile 20 metre derinliğe sahip toplam altı farklı kazık modeli oluşturulmuştur. Oluşturulan bu kazık modellerinin uç direnci ve sürtünme direnci farklı metotlar kullanılarak hesaplanmıştır. Kazıkların sayısal modelleri oluşturulduktan sonra, SAP2000 programı kullanılarak 15 katlı bir üst yapı modeli oluşturulmuş ve üst yapıdan temele gelen yanal ve düşey yükler analiz edilmiştir. SAP2000, Plaxis 3D foundation ve GEO5 programları kullanılarak, kazık modellerinin grup davranışı analiz edilmiş ve her bir model için üç farklı programda maksimum düşey oturma, yanal yer değiştirme, kesme kuvvetleri ve momentleri analiz edilmiş ve kazık grup verimliliği hesaplanmıştır. Aynı kazık çapına sahip kazıklar için uzunluk arttıkça oturma miktarı artmakta, aynı uzunluktaki kazıklar için ise çapın büyümesi oturmaları azaltmaktadır. Aynı kazık çapı için kazık uzunluğu arttıkça kesme kuvveti ve eğilme momenti artmakta ve aynı kazık uzunluğu için kazık çapı büyüdükçe kesme kuvveti ve eğilme momenti artmaktadır. Tüm modellerin kesme kuvveti ve eğilme momenti sonuçlarına göre, kazık çapının büyük seçilmesi durumunda daha az kazık sayısı oluşur. Bu durumda, kazık grubunun karşılayabileceği yanal yük azalır, ve bu da kesme kuvveti ile eğilme momentinin artmasına neden olmaktadır. En yüksek kazık grup verimliliği 90 cm çap ve 20 m derinliğe sahip kazık modelinde (Model 4) elde edilirken, en düşük verimlilik 70 cm çapında 15 m derinliğe sahip kazık modelinde (Model 1) gözlenmiştir. Oturmalar, yanal yer değiştirmeler, kesme kuvvetleri, eğilme momentleri, kazık verimliliği ve kazık maliyeti parametreleri dikkate alındığında, Model 1 (70 cm çap, 15 m derinlik) tercih edilebilir bir seçenek olarak değerlendirilebilir. Buna karşın kazık sayısının daha az ve maliyetin bir miktar fazla olduğu Model 3 (90 cm çap, 15 m derinlik) nispeten en verimli seçenek olarak yorumlanabilir. Analiz programlarının verilerinin karşılaştırılması yapıldıktan sonra, sonuçları arasında düşey oturmalarda %3.85-8.2, yanal yer değiştirmelerde %1.52-3.8, kesme kuvvetinde %13.8-32.7 ve eğilme momentinde ise %4.38-11.8 civarında farklılık göstermiştir.In this study, the maximum settlements, lateral displacements, shear forces, and bending moments of piles with different depths, diameters, and group numbers under axial and lateral loads were compared using the SAP2000, Plaxis 3D Foundation, and GEO5 programs. Six different pile models were formed with diameters of 70, 90, and 110 cm and depths ranging from 15 to 20 meters. The tip resistance and frictional resistance of these pile models were calculated using different methods. After forming numerical models of the piles, a 15-story superstructure model was built using the SAP2000 program, and the lateral and vertical loads from the superstructure to the foundation were analyzed. The group behavior of the pile models was analyzed using the SAP2000, Plaxis 3D Foundation, and GEO5 programs. For each model, maximum vertical settlement, lateral displacement, shear forces, and moments were analyzed using the three programs, and pile group efficiency was calculated. For piles with the same diameter, the settlement increases as the length increases, and for piles with the same length, increasing the diameter reduces settlements. As the length of piles with the same diameter increases, the shear force and bending moment also increase, and for piles with the same length, increasing the diameter leads to an increase in shear force and bending moment. Based on the results of shear force and bending moment for all models, selecting a larger pile diameter results in fewer piles, reducing the lateral load-bearing capacity of the pile group and increasing shear force and bending moment. The highest pile group efficiency was obtained in the pile model with a diameter of 90 cm and a depth of 20 m (Model 4), while the lowest efficiency was observed in the pile model with a diameter of 70 cm and a depth of 15 m (Model 1). Considering settlements, lateral displacements, shear forces, bending moments, pile efficiency, and pile cost parameters, Model 1 (70 cm diameter, 15 m depth) can be considered as a preferable option. However, Model 3 (90 cm diameter, 15 m depth), with fewer piles and slightly higher costs, can be relatively interpreted as the most efficient option. After comparing the data from the analysis programs, differences were observed in vertical settlements (3.85-8.2%), lateral displacements (1.52-3.8%), shear forces (13.8-32.7%), and bending moments (4.38-11.8%)
The impact of energy on interdependence in Turkey-Russia relations
Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Uluslararası İlişkiler Ana Bilim Dalı, Uluslararası İlişkiler Bilim DalıBu çalışma, Türkiye ve Rusya enerji ilişkileri ve işbirliklerini merkeze alarak, geçmişten günümüze kadar karşılıklı bağımlılık ilişkilerinin izini takip etmiştir. Karşılıklı bağımılılık ilişkisinde enerjinin önemi ve bunu belirleyen kriz ve fırsat alanları çalışmada esas alınmıştır. Tarihsel süreç incelendiğinde, Türkiye-Rusya enerji ilişkilerinin dalgalı bir seyir izlediği görülmektedir. Bununla birlikte son yıllarda Türkiye ve Rusya arasındaki enerji ilişkilerinde büyük bir ilerleme kaydedilmiştir. Özellikle doğalgaz ticareti alanında belirli anlaşma ve önemli projelere imza atılmış Mavi Akım Boru Hattı ile Türk Akım Boru Hattı bu noktada öne çıkan örnekler olmuştur. Enerji alanındaki işbirliğini derinleştiren başka bir örnek de Türkiye'de inşa edilmekte olan Akkuyu Nükleer Enerji Santrali'dir. Söz konusu işbirlikleri her iki ülkenin de ekonomik çıkarlarına katkıda bulunmuştur. Bu süreçte Türkiye'nin enerji ihtiyaçlarını karşılamak için Rus gazına olan bağımlılığı artmışken; Rusya da pazarını genişletme imkanı bulmuştur. Türkiye'nin enerji koridoru olma rolünü artık enerji dağıtım merkezi olma hedefine dönüştürdüğü bir durum varken; Rusya özellikle Ukrayna savaşından sonra ortaya çıkan enerji arzı sorununun çözümü olarak Türkiye'yi önemli bir partner olarak görmeye başlamıştır. Ancak bu ilişkinin temel dinamiğini oluşturan enerji, zaman zaman asimetrik bir boyut unsuruna dönüşmüş ve yaşanan siyasi gerilimler bu durumdan fazlasıyla etkilenmiştir. Devletlerarası ilişkilerde, her devletin çeşitli alanlarda diğer devletlere ihtiyaç duyduğu görülmektedir. Ekonomik, siyasi, güvenlik gibi farklı boyutlarda bahsedilebilecek bu ihtiyaçlar, devletlerin birbirleriyle olan etkileşimini şekillendirmekte ve bu da karşılıklı bağımlılık kavramını ortaya çıkarmaktadır. Robert Keohane, Joseph Nye ve Richard Newton Rosecrance, uluslararası ilişkilerde karşılıklı bağımlılık kavramını farklı perspektiflerden ele almaktadırlar. Karşılıklı bağımlılık sadece ulusal düzeyde değil aynı zamanda küresel düzeyde de etkili merkezi kavramlardan biri olarak, pek çok akademik çalışmada ve politik mekanizmaları açıklamada kullanışlı bir kavram olarak görülmektedir. Bu çalışmada, Türkiye ve Rusya arasındaki karşılıklı bağımlılık ilişkisinin asıl dinamiğinin enerji alanında gerçekleşen işbirlikleri olduğu iddia edilmektedir. Söz konusu ortaklıkların gerilen siyasi ilişkilerden etkilendiği bir parametre olarak alınmıştır. Bu çerçevede tezin incelediği zaman dilimi ile ilgili olarak belirli bir tarih aralığı belirlenmesindense, enerji alanında karşılıklı bağımlılığın izini sürdüğümüz enerji nakil hatları ve projeler ile bunların akış dinamiğini etkileyen siyasi gerilimlerin incelenmesi esas alınmıştır. Bu bağlamda bu çalışma Türkiye-Rusya arasındaki karşılıklı bağımlılıkta enerjinin rolünü ve bunun hangi faktörlerden etkilendiğini sorunsallaştırmaktadır.This study traces the interdependence relations between Türkiye and Russia from the past to the present, centred on their energy relations and cooperation. The study is based on the importance of energy in the interdependence relationship and the crisis and opportunity areas that determine it. When the historical process is analysed, it is seen that Türkiye-Russia energy relations have followed a fluctuating course. However, in recent years, there has been a great progress in energy relations between Türkiye and Russia. Especially in the field of natural gas trade, certain agreements and important projects have been signed, with the Blue Stream Pipeline and the Turkish Stream Pipeline being prominent examples. Another example of deepening energy cooperation is the Akkuyu Nuclear Power Plant being built in Türkiye. Such co-operation has contributed to the economic interests of both countries. In the process, Türkiye's dependence on Russian gas to meet its energy needs has increased, while Russia has been able to expand its market. While Turkey has transformed its role as an energy corridor into an energy distribution centre, Russia has started to see Türkiye as an important partner in solving the energy supply problem that emerged especially after the Ukraine war. However, energy, which constitutes the basic dynamic of this relationship, has turned into an asymmetric dimension from time to time and political tensions have been heavily affected by this situation. In inter-state relations, it is observed that each state needs other states in various fields. These needs, which can be mentioned in different dimensions such as economic, political and security, shape the interaction of states with each other and this leads to the concept of interdependence. Robert Keohane, Joseph Nye and Richard Newton Rosecrance have analysed the concept of interdependence in international relations from different perspectives. Interdependence, as one of the central concepts influential not only at the national level but also at the global level, is seen as a useful concept in many academic studies and in explaining political mechanisms. This study argues that the main dynamic of the interdependence relationship between Türkiye and Russia is energy cooperation. It is taken as a parameter that these partnerships are affected by strained political relations. In this framework, rather than determining a specific date range for the time period analysed in the thesis, the energy transmission lines and projects through which we trace the energy interdependence and the political tensions affecting their flow dynamics are taken as a basis. In this context, this study problematises the role of energy in Türkiye-Russia interdependence and the factors that influence it
Investigation of the effects of improvement of forest road standards on fire fighting activities
Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Orman Mühendisliği Ana Bilim Dalı, Orman Mühendisliği Bilim DalıÜlkemiz sınırları içinde Marmara bölgesi, Ege bölgesi iç kesimlerine kadar ve Akdeniz bölgesinin tamamı arasında uzanan orman alanları yangına birinci dereceden duyarlı orman alanlarını kapsamaktadır. Orman yangınları sebebiyle yılda on binlerce hektar orman sahaları zarara uğramış ve orman kaynakları üzerinde önemli biyolojik ve ekolojik tahribatlara yol açmaktadır. 2021 senesinde yanan alanların %97'sinin büyük yangınlardan olduğu görülmüştür. 2021 senesinde yanan alanların toplam %74'ü Antalya ve Muğla Orman Bölge Müdürlüğü sınırları içinde yer alan ormanlık sahalarda ve bu alanlardaki yangınların büyük bir kısmı da temmuz ve ağustos aylarında meydana gelmiştir. Sonuçlar; bu yanan alanlarda mücadelede en çok zayıf kalınan kısmın ilk müdahale ekiplerinin yanan sahalara ulaşımın mümkün olmadığı gözlenmekte ve yol ağının etkinliğinin önemli olduğu anlaşılmaktadır. Yangınlar sonucu tahrip olan ormanlarda odun hammaddesi kayıpları gerçekleşmekte ve bu durum önemli miktarda ekonomik kayıplara neden olmaktadır. Orman yangınlarıyla aktif mücadele yapılabilmesi için yanan sahaya ilk müdahale ekiplerinin ulaşması ile yangının kontrol altına alınması olasılığının yüksek olduğu noktalara (ulaşım lokasyonlarına), ulaşım zamanını kritik bölgelerde olması gereken en kısa süre (20 dk.) aşmaması gerekmektedir. Yangın sahalarına ilk müdahaleyi yapan ekipler genellikle arazözler ile yangın sahalarına mücadele yerlerine ilerlerken, ekip tarafından kritik müdahale zamanı içinde ulaşılabilen orman sahaları, temelde yol mesafesine ve ortalama arasöz süratine göre tespit edilmektedir. Ülkemiz sınırları içinde ormanlık meşcerelerde yer alan yol ağlarının büyük bir kısmı (% 66) teknik standartları sınırlı olan orman yolu (Stabilize ve ortalama 40 km/sa hızlı gidilebilen) tali A-tipi yollarından meydana gelmektedir. Bu yollarda kullanılan teknik standartların altında olması ile sanat yapıları ve üst yapı eksikliği, bazı yolların zaman içinde aktifliğini yitirmesi ile yolu kullanan müdahale araçlarının hızını kısıtlamakta ve yangın ilk müdahale ekiplerinin yangın sahalara ulaşım zamanlarını arttırmaktadır. Antalya bölgesindeki orman yollarının standartlarını iyileştirerek, arazi yöneticileri yangınla mücadele çabalarının verimliliğini ve etkinliğini artırabilir ve sonuçta bu ekosistemlerdeki orman yangınlarının etkisini azaltabilir. Bu tez çalışmasında, orman yolu standartlarının iyileştirilmesinin özellikle yangına duyarlı hassas ormanlarda kritik müdahale süresinde ulaşılabilir orman sahalarının genişletilmesi ve bu sayede sahip olunan odunun fiziki ve ekonomik zararlarının azaltılması üzerine etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışma alanı olarak, ülkemizde orman yangınlarının en sık görüldüğü ve yanan alan miktarı en fazla olan orman bölge müdürlüklerinden Antalya Orman Bölge Müdürlüğü seçilmiştir. Çözüm sürecinde öncelikle çalışma alanındaki mevcut yol ağı dikkate alınarak kritik müdahale süresi içinde ilk müdahale ekipleri (acil durumlarda kullanılan mobil ekipler dahil) tarafından ulaşılabilen orman alanları belirlenmiştir. Daha sonra, yol standartlarının iyileştirilmesi durumunda ulaşılabilir orman alanlarındaki olası artış araştırılmıştır. Çalışma kapsamında acil durumlarda kullanılan mobil ekiplerin kritik müdahale süresinde ulaşılan orman alanlarına etkisi de değerlendirilmiştir. Sonuçlara göre mevcut yol standartlarının ve sabit ekiplerin değerlendirildiği senaryoda, orman alanlarının sadece %59,54'üne ilk müdahale ekipleri tarafından kritik müdahale süresinde ulaşılabildiği, yol standartlarının iyileştirilmesi durumunda ise bu oranın %71,69'a yükseldiği belirlenmiştir. Diğer taraftan, mevcut yol standartları ile sabit ve mobil ekiplerin birlikte değerlendirildiği senaryoda, orman alanlarının %70,40'ına ilk müdahale ekipleri tarafından kritik müdahale süresinde ulaşılabildiği, yol standartlarının iyileştirilmesi durumunda ise bu oranın %78,17'ye yükseldiği belirlenmiştir. Elde edilen sonuçlar, yol standartlarında yapılacak iyileştirmelerin ve mobil ekiplerin varlığının orman yangınları ile mücadelede çok etkin role sahip olduğunu göstermiştir.The forest areas along the coastline between the Marmara region, the interior of the Aegean region and the entire Mediterranean region are particularly susceptible to fire due to their location within the borders of our country. Annually, tens of thousands of hectares of forest areas are damaged due to forest fires, resulting in significant biological and ecological damage to forest resources. In 2021, 97% of the burned areas were due to large fires. A total of 74% of the areas burned in 2021 were in forest areas within the borders of the Antalya and Muğla Regional Directorates of Forestry. The majority of these fires occurred in July and August. The results indicate that the most vulnerable aspect of these burned areas is the effectiveness of the road network, which impedes the ability of combat teams to reach the burned areas. The destruction of forests by fire results in the loss of wood raw materials, which has a significant economic impact. In order to effectively combat forest fires, it is essential that first responders do not exceed the time between reaching the burning area and intervening at critical points where the probability of bringing the fire under control is high. The initial response to a fire incident is typically conducted by a team of firefighters in water tenders. However, the specific locations that can be reached within the critical response time are determined by the distance and average speed of the vehicle. A significant proportion (66%) of the road network within our country's forest areas comprises B-type (stabilized and 40 km/h average speed) secondary A-type roads with limited technical standards. The absence of appropriate structures and superstructures, the inadequacy of the technical standards employed on these roads, and the inactivity of some roads over time constrain the speed of combat vehicles using the road and extend the time required for first responders to reach the fire sites. The implementation of enhanced forest road standards in these types of forests will contribute to enhanced driving safety and increased design speed, which will have the effect of expanding the forest areas that can be reached within the critical response time and thus reducing the economic and physical losses of wood. By enhancing the standards of B-type roads in the Antalya region, land managers can enhance the efficacy and efficacy of firefighting operations, thereby reducing the risk and impact of forest fires in these ecosystems. The objective of this thesis is to investigate the impact of enhancing forest road standards on the expansion of accessible forest areas in critical response time, particularly in sensitive forests prone to fire, with the aim of reducing the physical and economic losses of wood. The Antalya Regional Directorate of Forestry, which has the highest number of forest fires and the greatest burned area in the country, was selected as the study area. In the solution process, the existing road network in the study area was initially considered, and the forest areas that can be reached by the first responders (including mobile teams used in emergencies) within the critical response time were then determined. Subsequently, the potential expansion of accessible forest areas in the event of enhanced road standards was examined. Additionally, the impact of mobile teams used in emergencies on the forest areas accessible within the critical response time was evaluated within the scope of the study. The results indicate that in the scenario where existing road standards and fixed teams are evaluated, only 59.54% of forest areas can be reached by first responders within the critical response time. However, this rate increases to 71.69% if road standards are improved. Conversely, in the scenario where existing road standards and fixed and mobile teams were evaluated together, it was determined that 70.40% of the forest areas could be reached by the first responders within the critical response time, while this rate increased to 78.17% if the road standards were improved. The findings demonstrate that enhancements to road standards and the deployment of mobile teams are highly effective in combating forest fires
Biological treatment in drinking water treatment plants
Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Çevre Mühendisliği Ana Bilim Dalı, Çevre Mühendisliği Bilim DalıSu, yaşamın devamını karşılayabilmesi için gerekli olan en temel ihtiyaçlardan biridir. İnsanlar tarafından kullanılan suyun sağlığa zararlı veya organizmaları içermemesi için geliştirilen çalışmalar ve yöntemler geçmiş yıllara dayanmaktadır. Günümüzde Avrupa ülkelerinde yapılan araştırmalar neticesinde atıksularda, arıtma tesisi çıkış sularında, yüzeysel sularda ve yeraltı sularında ve hatta içme sularında 100'ün üzerinde mikrokirletici çeşidine rastlanmıştır. Mikrokirleticilerin dirençli yapılarından dolayı bu kirleticiler klasik arıtma tesislerinde arıtımı yapılmamaktadır. Bu nedenle mikrokirleticilerin sucul ortamlardan arıtımı için ileri arıtma prosesleri uygulanmaktadır. İçme suyu olarak yeraltı sularının kullanılması durumunda bu suyun alındığı bölge bir tarım arazisi ise tarım kaynaklı gübrelerden yeraltı sularına sızan azot türevleri yeraltı sularında bulunabilmektedir. Bu türevlerden nitrat düşük adsorpsiyon eğilimi nedeni ile yeraltı sularında sıklıkla karşılaşılan bir kirleticidir. Nitratın bir diğer kaynağı ise ileri arıtma yapılmadan alıcı ortamlara deşarj edilen evsel ve endüstriyel atıksulardır. Bu atıksularda bulunabilen amonyum azotu nitrifikasyon yolu ile nitrata dönüşebilmektedir. Nitrifikasyon işlemi sadece amonyağın kimyasal formunu değiştirir ve nitrat haline getirir. Denitrifikasyon ise nitratın (NO3-), nitrit (NO3-), nitrik oksit (NO), nitröz oksit (N2O) ve son olarak azot gazına (N?) indirgenmesi sürecini ifade eder. Nitrat giderimi için kullanılan yöntemlerden birisi olan biyolojik denitrifikasyonda ototrofik ve heterotrofik bakterilerin kullanılır. Ototrofik denitrifikasyon sürecinde mikroorganizmalar inorganik karbon kaynakları kullanır ve yine inorganik elektron vericiler kullanırlar. Heterotrofik denitrifikasyonda ise hem karbon kaynağı hem de elektron kaynağı bir organik maddedir. Her iki denitrifikasyon türünde ortamda diğer besin maddeleri (fosfor, kükürt iz elementler vb.) de bulunmalıdır. Heterotrofik ve ototrofik denitrifikasyon yöntemleri gerçek ölçekli içme suyu arıtma tesislerinde kullanılmaktadır. Bu araştırma tezinde heterotrofik proseslerin olduğu 4 adet ve ototrofik proseslerde ise 1 adet laboratuvar ortamında kurulan pilot ölçekli tesisin gerçek ölçekli içme suyu arıtma tesisine uyarlanması incelenmiştir. Her ne kadar biyolojik arıtma süreçlerinde yüksek giderim verimleri gözlenemese de, takip eden ek üniteler ile (örneğin aktif karbon adsorpsiyonu, filtrasyon), %90-95 arasında nitrat giderimi gözlenmiştir. Bu tez çalışmasında, içme sularında bulunan çeşitli mikrokirleticilerden bahsedilerek bazı arıtma tesislerinde kullanılan arıtım yöntemlerine değinilmiştir. Gerçek ölçekli biyolojik içme suyu arıtma tesisleri incelenerek arıtımın halk tarafından kabul görüp görmeyeceği değerlendirilmiştir. Biyolojik arıtma tesislerinin ülkemizde uygulanması durumunda halkın konuya bakış açısı araştırılmıştır.Water is one of the most fundamental needs for sustaining life. Efforts and methods developed by humans to ensure that water used is free from harmful substances or organisms have a long history. Recent studies in European countries have identified over 100 types of micropollutants in wastewater, effluents from treatment plants, surface waters, groundwater, and even drinking water. Due to their resistant structures, traditional treatment facilities often do not effectively remove these pollutants. Therefore, advanced treatment processes are applied to purify micropollutants from aquatic environments. When groundwater is used as drinking water, contamination by nitrogen compounds, such as nitrates from agricultural fertilizers leaching into groundwater, is a common concern. Nitrate, due to its low adsorption tendency, frequently contaminates groundwater. Another source of nitrate is untreated municipal and industrial wastewater discharged into receiving environments, where ammonium nitrogen can be converted to nitrate via nitrification. Nitrification converts ammonia's chemical form solely to nitrate. Denitrification, on the other hand, refers to the reduction of nitrate (NO3-), nitrite (NO2-), nitric oxide (NO), nitrous oxide (N2O), and ultimately to nitrogen gas (N?). Biological denitrification, one of the methods used for nitrate removal, involves both autotrophic and heterotrophic bacteria. In autotrophic denitrification, microorganisms use inorganic carbon sources and inorganic electron donors. In heterotrophic denitrification, both the carbon and electron sources are organic substances. In both types of denitrification, other nutrients (such as phosphorus, sulfur, trace elements, etc.) must be present in the environment. Heterotrophic and autotrophic denitrification methods are employed in full-scale drinking water treatment plants. This research thesis investigates the adaptation of a pilot-scale facility, comprising four heterotrophic and one autotrophic denitrification processes, in laboratory conditions to real-scale drinking water treatment plants. Although high removal efficiencies are not always observed in biological treatment processes, nitrate removal rates of approximately 90-95% have been achieved with additional units (e.g., activated carbon adsorption, filtration). This thesis discusses various micropollutants found in drinking water and touches upon treatment methods used in some treatment plants. The acceptance of treatment methods by the public has been evaluated by examining full-scale biological drinking water treatment plants implemented in our country
Estimation of wind speed and wind power plant production with statistical methods
Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Elektrik-Elektronik Mühendisliği Ana Bilim Dalı, Elektrik Elektronik Mühendisliği Bilim DalıBu tez çalışması, rüzgar enerjisi santrallerinin üretimleri ile ilgili parametrelerin tahmin edilmesine odaklanmaktadır. Rüzgar enerjisi, küresel ısınmayı en aza indirmek için sürdürülebilir bir çözüm olarak kabul edilmektedir. Ancak, rüzgar karakteristiklerinin öngörülemezliği nedeniyle rüzgar hızının doğru tahmin edilmesi büyük önem taşımaktadır. Bu çalışma, rüzgar enerjisi santrallerinin üretim verilerini ve rüzgar hızını daha etkili bir şekilde anlamak ve tahmin etmek amacıyla yapılmıştır. Verilerin tahmin edilmesinde Box-Jenkins ve Regresyon yöntemleri, Minitab programında kullanılmıştır. Box-Jenkins yöntemi, gelecekteki üretimi tahmin etme yeteneğiyle öne çıkmaktadır. Bu yöntem, geçmiş verilerin analiz edilmesi ve gelecek üretim projeksiyonlarının oluşturulması yoluyla rüzgar santrallerinin ekonomik katkılarını değerlendirmektedir. Regresyon analizi ise, rüzgar hızı verilerinin farklı zaman dilimlerinde ve gecikmelerle nasıl ilişkilendiğini anlamak için kullanılmıştır. Bu analiz, rüzgar hızının üretim üzerindeki etkilerini belirlemeye yönelik önemli bilgiler sağlamaktadır. Çalışmada, rüzgar hızı verileri dört farklı aylar (Ocak, Nisan, Temmuz, Ekim) ve farklı saatlerde (24, 48, 72, 120) gibi farklı gecikmeleri alınarak tahmin edilmiştir. Ayrıca, Regresyon yöntemi, Box-Jenkins modeli ile birleştirilerek daha kapsamlı bir tahmin modeli oluşturmuştur. Farklı aylar ve saatlerde alınan veriler üzerinden yapılan tahminlerin doğruluğu, çalışmanın başarısını değerlendirmek için kullanılan ölçütlerle, yani Ortalama Mutlak Yüzde Hata (MAPE) ve Ortalama Kare Hata (MSE) ile belirlenmiştir. Bu değerlendirmeler, kullanılan istatistiksel yöntemlerin tahmin yeteneklerini objektif bir şekilde değerlendirmek için önemli bir rol oynamıştır. Bu tez, rüzgar enerjisi santrallerinin üretimlerinin ve rzgar hızının tahmin edilmesi konusunda önemli bir katkı sağlamaktadır. Rüzgar enerjisi, sürdürülebilir bir enerji kaynağı olarak gelecekteki enerji ihtiyaçlarını karşılamak için büyük potansiyele sahiptir. Bu nedenle, rüzgar enerjisi santrallerinin verimli bir şekilde çalışması için doğru bir şekilde tahmin edilmesi, enerji sektörü ve çevre politikaları açısından büyük önem taşımaktadır. Sonuç olarak, bu tez çalışması rüzgar enerjisi santrallerinin üretim verilerinin tahmin edilmesi ve değerlendirilmesi konusunda önemli bir adım olmuştur. Box-Jenkins ve Regresyon yöntemlerinin kullanılması, rüzgar enerjisi santrallerinin gelecekteki performansının ve ekonomik katkılarının daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacaktır. Bu tezde ayrıca, MATLAB kullanılarak tahmin edilen rüzgar hızı ile gerçek rüzgar hızını karşılaştırarak, aynı şekilde dört farklı aylar ve farklı zaman dilimlerinde (yani gecikmelerde), rüzgar santralin üretim gücünün de elde etmiş olduğumuz sonuçlarını içermektedir. Bu karşılaştırmada daha iyi bir sonuç elde etmek için, Soma rüzgar santralin kurulu gücü 288 MW, örnek alınmıştır, buna göre Ocak, Nisan, Temmuz ve Ekim aylarından farklı saatler ve gecikmeler kullanılarak MATLAB üzerinde gerçek ve tahmini rüzgar hızlarını kullanarak güç üretimini göstermektedir. Sonuclara göre, rüzgar santrallerinin enerji talebinin yoğun olduğu saatlerde maksimum verimlilikle çalışmasını sağlamak için stratejiler geliştirmeye yönelik önemli bir adım olarak değerlendirilebilir.This thesis focuses on the prediction of parameters related to the production of wind power plants. Wind energy is recognized as a sustainable solution to minimize global warming. However, accurate prediction of wind speed is crucial due to the unpredictability of wind characteristics. This study aims to better understand and predict the production data of wind energy power plants. Box-Jenkins and regression methods were used with the Minitab program for data prediction. The Box-Jenkins method is characterized by its ability to predict future production and evaluate the economic contributions of wind turbines by analyzing past data and creating future production projections. Regression analysis was used to understand how wind speed data correlates at different time intervals and lags, providing critical insight into the impact of wind speed on production. The study predicted wind speed data for different months (January, April, July, October) and different hours (24, 48, 72, 120) with different delays. In addition, the regression method was combined with the Box-Jenkins model to form a comprehensive prediction model. To evaluate the success of the study, the accuracy of the forecasts based on data from different months and time periods was determined using criteria such as Mean Absolute Error (MAPE) and Mean Squared Error (MSE). These evaluations played an important role in objectively assessing the predictive ability of the statistical methods used. This thesis makes a significant contribution to the prediction of the production of wind power plants. Wind energy has significant potential as a sustainable energy source to meet future energy needs. Therefore, efficient operation of wind power plants and accurate prediction of their economic impacts are crucial for the energy sector and environmental policies. In conclusion, this thesis is a significant step towards predicting the production data and evaluating the wind energy power plants outptu. The use of Box-Jenkins and regression methods will contribute to a better understanding of the future performance and economic contributions of wind power plants. In addition, the thesis includes a comparison between predicted and actual wind speeds using MATLAB. Similarly, the results of power generation from the Soma wind power plant with an installed capacity of 288 MW are presented. Using different hours and delays in January, April, July, and October, the MATLAB comparison shows actual and predicted wind speeds and power production. Based on the results, developing strategies to ensure optimal efficiency of wind power plants during peak energy demand hours can be considered as an important step forward
Investigation of microplastic pollution in sediment and beach sand samples in the coastal areas of Bursa
18.01.2025 tarihine kadar kullanımı yazar tarafından kısıtlanmıştır.Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Çevre Mühendisliği Ana Bilim Dalı, Çevre Sağlığı Bilim Dalıİnsanların, günümüz dünyasında hızla artan nüfusun ihtiyaçlarını karşılamak için maliyeti düşük ve hızlı çözüm arayışı çevre kirliliğinin artmasındaki en önemli sebeplerinden biridir. Kullanımı ve üretimi gittikçe artan plastikler de, son zamanlarda en önemli çevre sorunlarından biridir. Mikroplastikler, suda çözünmeyen, büyüklüğü 5 mm'den küçük, kalıcı plastik parçacıklar olarak tanımlanmaktadır (Leslie ve diğ. 2017) ve ilk tanımlandığı yıldan itibaren (2004) önemli çevresel kirletici olarak dikkat çekmektedir (Tagg ve diğ. 2017). Bu çalışmada, yaz mevsimi için Ağustos 2022, kış mevsimi için ise Şubat 2023 tarihleri temel alınarak beş farklı istasyonda sediment ve plaj kumu örnekleri alınmış olup fizikokimyasal ve mikroplastik (MP) analiz yapılmıştır. Mikroplastiklerin sayısı, renkleri, boyutları ve tipleri belirlenmiştir. FTIR spektrometresi kullanılarak polimer türleri incelenmiştir. FTIR analizleri sonrasında belirlenen noktalardan alınan numunelerin hepsinde PP, PE, PVC ve PET polimer türlerinin varlığı tespit edilmiştir. Mikroplastikleri belirlemek için yapılan analizler sonucunda yaz mevsimi için 3984 partikül / 1 kg mikroplastik, kış mevsimi için ise 2576 partikül/ 1 kg mikroplastik elde edilmiştir. Çalışmada gözlemlenen mikroplastik beyaz, gri, sarı, turuncu, pembe, kırmızı, yeşil, mavi, mor ve siyah bulunmuştur. Bursa'nın Gemlik ve Mudanya ilçelerinde belirlenen noktalarda yapılan analizler sonucunda mikroplastiklerin mevcut durumu belirlenmiş, kaynakları anlaşılmaya çalışılmış ve olası olumsuz etkilerinin en aza indirilmesi için öneriler sunulmuştur.In today's world, people's search for low-cost and fast solutions to meet the needs of a rapidly growing population is one of the most important reasons for the increase in environmental pollution and plastics are one of the most important environmental problems in recent researches. Plastics from 5 mm to 1 mm are considered microplastics (MP) and it attracts attention as an important environmental pollutant. The aim of this thesis was to investigate the detection and distribution of microplastics in Southern Marmara region, sand beach and sediment samples were taken from 5 different sampling points in the Bursa in August 2022 and February 2023. Microplastics and Physicochemical analyzes were carried out in the laboratory. Extraction and intensive separation were used as a method for microplastic analyzes. The number, colors, sizes and shape of microplastics were studied in the sediment and beach sand samples. In addition to those datas, polymer type were also examined for plastics. FTIR (Fourier transform infrared spectroscopy) spectroscopy was used for polymer type of microplastics. PP, PE, PVC and PET polymer types were found as a result of FTIR analysis. The total accumulation of microplastics in the summer season is 3984 particles / 1 kg of microplastics and 2576 particles / 1 kg of microplastics was obtained for the winter season. White were the most determined colour of microplastic in summer samples while blue were the most determined colour for microplastics in winter samples. Other than white and blue colour of microplastics, samples were contain grey, yellow, orange, pink, red, green, blue, purple and black colours. Samplings were carried out in different seasons and comments were made on the effect of season on pollution. The current status of microplastics has been determined, their sources have been tried to be understood and recommendations have been presented to minimize their possible negative effects
The mediating roles of defense mechanisms and perceived social support in the relationshi·p between early maladapti·ve schemas and emotional distress tolerance
Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Psikoloji Ana Bilim Dalı, Psikoloji Bilim DalıBu çalışma, beliren yetişkinlik döneminde erken dönem uyumsuz şemalar ve duygusal zorlanmaya tolerans arasındaki ilişkisinde savunma mekanizmaları ve algılanan sosyal desteğin aracılık rolünü incelemeyi amaçlamıştır. Çalışmaya 18-25 yaş arası 481 beliren yetişkin katılmıştır. Katılımcılara Sosyo-demografik Bilgi Formu, Young Şema Ölçeği Kısa Form 3 (YŞÖ-KF3), Savunma Biçimleri Testi-40 (SBT-40), Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği ve Duygusal Zorlanmaya Toleranssızlık Ölçeği uygulanmıştır. Çalışma bulguları, duygusal zorlanmaya toleranssızlık düzeyinin erken dönem uyumsuz şemalar ile pozitif ilişkili olduğunu göstermiştir. Çalışmadaki bir diğer araştırma sorumuz erken dönem uyumsuz şemalardan kopukluk ve reddedilme şema alanı ile beliren yetişkinlik döneminde duygusal zorlanma ilişkisinde algılanan sosyal desteğin aracı bir rolünün olup olmadığıdır. Kusurluluk şeması ile duygusal zorlanmaya toleranssızlık arasındaki ilişkide algılanan sosyal desteğin aracı bir rolü olduğu bulunmuştur. Ayrıca, erken dönem uyumsuz şemaların beş temel alanı ile beliren yetişkinlik dönemi duygusal zorlanmaya toleranssızlık ilişkisinde savunma mekanizmalarının aracı rolü incelenmiştir. Kopukluk, zedelenmiş otonomi, zedelenmiş sınırlar, diğeri yönelimlilik, yüksek standartlar şema alanlarının her biri ile olgun olmayan savunma mekanizmaları arasında aracılık ilişkisi olduğu bulunmuştur. Araştırmanın örneklemi beliren yetişkinlik dönemindeki katılımcılar oluşturmaktadır. Duygusal zorlanma yaratabilecek yaşam olaylarıyla sıklıkla karşılaşma olasılığının bulunduğu beliren yetişkinlik dönemine odaklı, erken dönem uyumsuz şemalar ve duygusal zorlanmaya toleranssızlığın araştırıldığı bir çalışma alanyazında bulunmamaktadır. Erken dönem uyumsuz şemalar ile beliren yetişkinlik dönemindeki duygusal zorlanma tolerans ilişkisinde savunma mekanizmaları ve algılanan sosyal desteğin rolünü incelemek bu dönemde ortaya çıkabilecek bireysel problemler ile baş etmek için de önemli yol gösterici olabileceği düşünülmektedir. Erken dönem uyumsuz şemaları olan bireylere yönelik psikoterapi çalışmalarının ruhsal sağlığın iyileştirilmesinde etkili olabileceği, bireyin duygusal zorlanmaya tolerans seviyesini geliştirmeye yardımcı olabileceği, savunma mekanizmalarının bilinçli kullanılmasında farkındalık oluşturabileceği ve güçlü bir sosyal destek ağı oluşturmaya yardımcı olabileceği düşünülmektedir.This study aimed to examine the mediating role of defense mechanisms and perceived social support in the relationship between early maladaptive schemas and tolerance to emotional strain in emerging adulthood. 481 emerging adults aged 18-25 participated in the study. Socio-demographic information form, Young Schema Scale Short Form 3 (YŞS-SF3), Defense Styles Test-40 (SBT-40), Multidimensional Perceived Social Support Scale and Emotional Distress Intolerance Scale were applied to the participants. The findings showed that the level of intolerance to emotional strain was positively related to early maladaptive schemas. It was also examined whether perceived social support had a mediating role in the relationship between the disconnection and rejection schema domain of early maladaptive schemas and emotional strain in emerging adulthood. It was concluded that perceived social support had a mediating role in the relationship fault schema and intolerance to emotional strain. Another research question in the study is whether defense mechanisms have a mediating role in the relationship between the five basic areas of early maladaptive schemas and intolerance to emotional strain in emerging adulthood. It has been found that there is a mediating relationship between each of the schema areas of disconnection, impaired autonomy, damaged boundaries, other-directedness, and high standarts and immature defense mechanisms. The sample of the research consists of participants in the emerging adulthood period. There is no study in the literature that focuses on the emerging adulthood period, when there is a possibility of frequently encountering life events that may cause emotional strain, and that investigates early maladaptive schemas and intolerance to emotional strain. It is thought that examining the role of defense mechanisms and perceived social support in the relationship between early maladaptive schemas and emotional strain tolerance in emerging adulthood may provide important guidance for coping with individual problems that may arise in this period. It is thought that psychotherapy studies for individuals with early maladaptive schemas can be effective in improving mental health, help improve the individual's tolerance level to emotional strain, raise awareness in the conscious use of defense mechanisms, and help create a strong social support network
A field research on green supply chain management in electrical household appliances manufacturing: istanbul case
Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Uluslararası Ticaret ve Lojistik Ana Bilim Dalı, Uluslararası Ticaret ve Lojistik Bilim DalıSanayi Devrimi sonrası birçok alanda yaşanan değişim bir yandan insan ihtiyaçlarının karşılanmasını kolaylaştırmış diğer yandan da bu ihtiyaçların çeşitlenmesinde etkili olmuştur. Endüstrileşme ile seri üretimin başlaması hammadde kullanımını arttırmış ve dünyada mevcut kaynakların kontrolsüz bir şekilde tüketimine yol açmıştır. Özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren söz konusu kaynakların kontrolsüz kullanımı konusunda tedbirlerin alınması gerektiği fikri güçlenmiş ve yaygınlaşmaya başlamıştır. Teknolojinin gelişmesiyle beraber birçok alanda olduğu gibi elektrikli ev aletleri sektöründe de benzer sorunlar gündeme gelmeye başlamıştır. Bu sektörün kaynak kullanımı ve yeşil uygulamalar adına aldığı tedbirler öncelikle elektrikli ev aletleri üretiminde dünyanın önde gelen ülkelerinde uygulanmaya başlamıştır. Türkiye de bu sürecin bir parçası olarak söz konusu gelişmeleri hem yasal prosedürler hem de uygulamalar açısından yakından takip etmeye çalışmıştır. Elektrikli ev aletleri sektörü Türkiye'deki sanayi kolları arasında önemli bir yere sahiptir. Hatırı sayılır düzeyde istihdam sağlayan elektrikli ev aletleri sektörü ihracat kalemleri arasında önde gelen alanlardan birisi olarak dikkati çekmektedir. Bütün bunlar üretimi de etkileyen ve şekillendiren bir husus olduğundan satın alma, üretim dağıtım, tersine lojistik gibi süreçleri belirlemektedir. Yeşil tedarik zinciri yönetimi uygulamaları bu sürecin en başından nihai müşteriye hatta tersine akışlara kadar devam eden bir işlemler silsilesidir. Bu nedenle elektrikli ev aletleri sektöründe yeşil tedarik zinciri yönetimi faaliyetleri önemli bir yer tutmaya başlamıştır. Sektörde söz konusu faaliyetlerin farkındalığı, uygulanabilirliği, sektör temsilcilerinin bakış açısı ve yaşanan engeller gibi hususların tespit edilmesi bu sürecin işlevselliğini biçimlendiren unsurlardır. Bu çalışmada sektörün genel durumunu analiz ederek üretim süreçleri, yeşil tedarik zinciri yönetimi faaliyetlerinin uygulanabilirliği üzerinde durulmuştur. Öncelikle yeşil tedarik zinciri yönetiminin önemi açıklanarak birçok farklı sektördeki durumuna değinilmiştir. Sonrasında elektrikli ev aletleri sektörünün dünya ekonomisindeki yerine değindikten sonra Türkiye'deki konumu kısaca açıklanmaya çalışılmıştır. Elektrikli ev aletleri sektöründe üretim yapan 10 firma ile derinlemesine görüşme yapılarak satın alma, üretim, dağıtım, tersine lojistik ve bu alanlara bağlı diğer süreçlerinde yeşil tedarik zinciri uygulamalarının seviyeleri tespit edilmeye çalışılmıştır. Bu örneklem üzerinden sektördeki yeşil tedarik zinciri yönetimi uygulamalarının genel yapısı belirlenmeye gayret edilmiştir. Sektörde faaliyet gösteren firmaların farklı düzeydeki uygulamalarının sebepleri üzerinde durularak çözüm önerileri sunulmaya çalışılmıştır. Yasal prosedürlerin sürece etkisi tespit edilmeye çalışılmış öte yandan çevre bilincine etkisi tartışılmıştır. Gerek ilgili otoritelerin gerekse firmaların bu konudaki hassasiyetleri ve problemleri ortaya konmaya çalışılmıştır. Ayrıca bu çalışma sürecinde elektrikli ev aletleri sektöründe yeşil tedarik zinciri yönetimi uygulamalarını konu alan bir çalışmaya rastlanılamadığından sonraki yapılacak çalışmalara başlangıç noktası oluşturması adına tavsiyelerde bulunulmuştur. Anahtar kelimeler: Elektrikli ev aletleri sektörü, Tedarik zinciri yönetimi, Yeşil tedarik zinciri yönetimi, Yeşil uygulamalar, Sürdürülebilirlik, Çevre.The changes experienced in many areas after the Industrial Revolution, on the one hand, made it easier to meet human needs and, on the other hand, were influential in diversifying these needs. The beginning of mass production with industrialization increased the use of raw materials and led to the unrestrained consumption of resources available worldwide. Especially since the second half of the 20th century, the opinion of the requirement for precautions against the uncontrolled usage of these resources has become more prominent and widespread. Analogous issues have started to arise in the electrical household appliances sector, as in many other fields with the development of technology. The measures taken by this sector in terms of resource use and green practices have initiated to be implemented in the world's leading countries, primarily in producing electrical household appliances. As a part of this process, Turkey has tried to follow these developments closely in terms of both legal procedures and practices. The electrical home appliances sector has a crucial position in Turkey's industrial branches. The electrical home appliances sector, which provides a significant level of employment, stands out as one of the leading export items. Since all of these are issues that affect and shape production, they determine processes such as purchasing, production distribution, and reverse logistics. Green supply chain management practices are a series of procedures that proceed from the beginning of this process to the end customer and even reverse flows. For this reason, green supply chain management activities have started to take a vital place in the electrical home appliances industry. Determining issues such as awareness of the activities in question in the sector, their feasibility, the perspective of sector representatives, and obstacles experienced are the factors that shape the functionality of this process. This thesis analyzes the general situation of the sector and focuses on production processes and the feasibility of green supply chain management activities. First of all, the importance of green supply chain management is explained, and its condition in many different sectors is touched upon. Afterward, following the mention of the place of the electrical home appliances sector in the world economy, its position in Turkey was tried to be briefly explained. By conducting in-depth interviews with ten companies producing in the electrical home appliances sector, the levels of green supply chain practices in purchasing, production, distribution, reverse logistics, and other processes related to these areas were tried to be determined. Through this sample, an effort has been made to determine the general structure of green supply chain management practices in the sector. Resolution suggestions have been tried to be presented by focusing on the reasons for the different levels of practices of companies operating in the sector. The impact of legal procedures on the process was tried to be determined, and on the other hand, its impact on environmental awareness was discussed. The sensitivities and problems of both the relevant authorities and companies on this issue have been attempted to be revealed. In addition, since no study on green supply chain management practices in the electrical home appliances sector could be found during this study, recommendations were made to provide a starting point for future studies. Keywords: Electrical home appliances industry, Supply chain management, Green supply chain management, Green practices, Sustainability, Environment
Investigation of microplastic pollution in coastal areas of Bursa
18.01.2025 tarihine kadar kullanımı yazar tarafından kısıtlanmıştır.Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Çevre Mühendisliği Ana Bilim Dalı, Çevre Mühendisliği Bilim DalıGünümüzde yaygın şekilde kullanılan plastiklerin parçalanması sonucu mikroplastik adı verilen parçacıklar oluşur. Mikroplastikler farklı taşınım yolları ile su ortamına kadar ulaşmaktadır. Su ortamına ulaşan mikroplastikler, ortamda bulunan canlılar tarafından tüketilmektedir. Böylece mikroplastikler besin ağına dahil olarak insan tüketimine kadar ulaşmaktadır. Bu sebeple, denizlerde mikroplastik kirliliğinin araştırılması önemlidir. Bu çalışmanın amacı, Marmara Denizi'nin Bursa'ya kıyısı olan kesimlerinde mikroplastik kirliliğinin araştırılmasıdır. Çalışma kapsamında 5 istasyonda Ağustos 2022 ve Şubat 2023 tarihlerinde iki mevsimde deniz yüzey suyu ve su kolonu örneklemesi yapılmıştır. Ön işlemler sonrası stereo mikroskop kullanılarak ilk olarak şekil, renk ve boyut sınıflandırması yapılmış, daha sonra Fourier Dönüşümlü Kızılötesi Spektrofotometresi (FTIR) spektroskopi ile polimer türleri belirlenmiştir. Ayrıca örnek alınan her istasyonda deniz suyunun pH, sıcaklık, çözünmüş oksijen, tuzluluk, toplam çözünmüş katı madde, renk, askıda katı madde, amonyum azotu, nitrat azotu, toplam azot ve toplam fosfor miktarı gibi parametreler ölçülmüştür. Elde edilen verilen, mekansal ve mevsimsel olarak karşılaştırılmıştır. Numunelerin alındığı mevsimlere ve istasyonlara bağlı olarak mikroplastik miktarlarına ait veriler incelendiğinde istayonlarda 105 - 287 aralığında mikroplastik miktarına rastlandığı belirlenmiştir. Mevsimler arasında mikroplastik bolluğu karşılaştırıldığında, yazın kışa göre daha yüksek olduğu bulunmuştur. En sık rastlanan mikroplastik tipinin ise mikroboncuk olduğu görülmüştür. Mikroplastiklerin polimer yapısını belirlemek için gerçekleştirilen FTIR analizlerinde, polietilen, polietilen tereftalat, polipropilen ve polivinil klorür polimer tipinin olduğu tespit edilmiştir. Mikroplastiklerin neden olduğu kirlilik son derece önemlidir bu yüzden kirlilik oluşmadan engellenmelidir. Bu doğrultuda içeriğinde plastik olmayan ürünlerin satışının desteklenmesi, kozmetik ürünlerinde kullanılan mikroboncukların kullanımının yasaklanması, tekstil ürünlerinin geliştirilmesi, çamaşır makineleri tahliyelerinde filtreler kullanılması, atıksu arıtma tesislerinin mikroplastik giderim verimlerinin arttırılması, iyileştirilmiş atık yönetimi oluşturulması ve uygulanması gibi önlemler alınmalıdır.The widespread use of plastics today leads to the formation of tiny particles called microplastics when they break down. Microplastics reach water bodies through various pathways. Once in the aquatic environment, they are consumed by organisms thus entering the food chain and eventually reaching human consumption. Therefore, investigating microplastic pollution in oceans is crucial. The purpose of this study is to investigate microplastic pollution in the sections of the Sea of Marmara that border Bursa. Within the scope of the study, surface water and water column sampling were conducted at 5 stations during two seasons, in August 2022 and February 2023. After preliminary treatments, the samples were first classified by shape, color, and size using a stereo microscope, and then polymer types were identified using Fourier Transform Infrared (FTIR) spectroscopy. Additionally, parameters such as pH, temperature, dissolved oxygen, salinity, total dissolved solids, color, suspended solids, ammonium nitrogen, nitrate nitrogen, total nitrogen, and total phosphorus of the seawater were measured at each sampling station. The obtained data were compared spatially and seasonally. Upon examining the data on the amounts of microplastics based on the seasons and stations from which the samples were taken, it was determined that the quantity of microplastics at the stations ranged from 105 to 287. When comparing the abundance of microplastics between seasons, it was found to be higher in summer than in winter. It was observed that microbeads were the most frequently encountered type of microplastic. In the FTIR analyses conducted to determine the polymer structure of the microplastics, it was identified that the polymer types included polyethylene, polyethylene terephthalate, polypropylene, and polyvinyl chloride. Pollution caused by microplastics is extremely important and should be prevented before it occurs. In this regard, measures such as promoting the sale of products that do not contain plastics, banning the use of microbeads in cosmetic products, developing textile products, using filters in washing machine outlets, increasing the efficiency of microplastic removal in wastewater treatment plants, and establishing and implementing improved waste management should be taken