Alanya Alaaddin Keykubat University Institutional Repository
Not a member yet
2347 research outputs found
Sort by
Preparation of a prototype for continuous fiber drawing at nano size without the need for high voltage
Yüzey alanının mikro ve makro boyuttaki benzerlerine kıyasla çok daha yüksek olması, nano boyuttaki malzemelerin ilgi odağı olmasına yol açmıştır. Nano boyuttaki malzemeler, nanoparçacıklar, nanorodlar, nanolifler, nanomembranlar/filmler olmak üzere sınıflandırılmaktadırlar. Nanolif üretiminde ise birçok farklı teknik bulunmaktadır. Bunlar; çekim prosesi, faz ayırma yöntemi, şablon yöntemi, fibrilasyon, elektro lif çekim yöntemi, santrifüj lif çekim yöntemi ve kendiliğinden düzenlenme gibi sıralanabilir. Ancak bu tekniklerden en öne çıkanı elektro lif çekim yöntemi olmuştur. Bir besleme ünitesi, bir yüksek voltaj sağlayıcı ve bir toplayıcı olmak üzere 3 temel unsurdan oluşan bu sistemde yüksek gerilimler kullanılmaktadır. Buradaki yüksek voltaj kullanımı hem maliyet hem de risk teşkil etmektedir. Bu çalışmada, literatürde hakkında oldukça limitli bilgi bulunan "çekim prosesini" sürekli lif üretimi yapar hale getirecek bir prototip üretmek amaçlanmıştır. Böylece nano boyutta lif üretimi için yaygın olarak kullanılan elektro lif çekim prosesindeki yüksek voltaj kullanımı elimine edilmiştir. Çalışmada hem polivinilalkol (PVA) hem de aljinat (ALG) polimerlerinden çözelti hazırlanmıştır ancak PVA polimeri ile üretim, polimer kaynaklı sorun nedeniyle başarıyla gerçekleşmemiştir. ALG ile yapılan denemelerde ise, hazırlanan prototip ile sürekli lif üretimi başarılı bir şekilde gerçekleşmiş olup üretilen liflerin öncelikle optik mikroskop ve seçilen en ince liflerin ise taramalı elektron mikroskobu altında yüzey morfolojileri ve lif çapları incelenmiştir. Elde edilen veriler, kurulan prototipin nano boyutta lif üretimi için kullanılabilir olduğunu kanıtlamış olup prosesin biraz daha geliştirilerek daha ince çaplarda lif üretimi için kullanılabileceğini göstermektedir.The fact that the surface area is much higher compared to their micro- and macro-sized counterparts has led to nanoscale materials being the center of attention. Nanoscale materials are classified as nanoparticles, nanorods, nanofibers, nanomembranes/films. There are many different techniques in nanofiber production. These can be listed as attraction process, phase separation method, template method, fibrillation, electro fiber extraction method, centrifugal fiber extraction method and self-assembly. However, the most prominent of these techniques is the electro fiber extraction method. High voltages are used in this system, which consists of 3 basic elements: a feeding unit, a high voltage provider and a collector. The use of high voltage here poses both cost and risk. In this study, it is aimed to produce a prototype that will enable the "drafting process", about which there is very limited information in the literature, to produce continuous fiber production. Thus, the use of high voltage in the electro fiber drafting process, which is widely used for nano-sized fiber production, is eliminated. In the study, solutions were prepared from both polyvinylalcohol (PVA) and alginate (ALG) polymers, but production with PVA polymer was not realized due to polymer-related problems. In the experiments with ALG, continuous fiber production was successfully achieved with the prepared prototype and the surface morphology and fiber diameters of the produced fibers were examined first under optical microscope and the selected finest ones under scanning electron microscope. The data obtained proved that the prototype can be used for nano-sized fiber production and shows that the process can be further developed and used for fiber production with finer diameters
The Effects of the Coronavirus (COVID-19) on Third Age Tourism; The Case of Alanya
Üçüncü yaş turizmi veya diğer adıyla yaşlı turizmi, aktif olarak çalışma hayatını tamamlayan ve belli bir yaşın üzerindeki bireylerin tatil amacıyla farklı destinasyonlara gerçekleştirmiş olduğu seyahatler olarak tanımlanır. Kış aylarında Avrupa ülkelerinin soğuk olması, yaşlı bakım maliyetlerinin yüksek olması gibi durumlar göz önüne alındığında, Türkiye’yi üçüncü yaş turizminde avantajlı ülke konumuna getirmektedir. Ancak 2019 yılında ortaya çıkan COVİD-19 pandemisi en çok ileri yaştaki bireyleri etkilemiş hem ulusal hem de uluslararası birçok destinasyonun boş kalmasına neden olmuştur. Literatürde koronavirüsün (COVİD-19) üçüncü yaş turizmi üzerindeki etkileri ile ilgili çalışmalar sınırlıdır. Bu gerekçe ile planlaması yapılan bu araştırmanın amacı, koronavirüsün (COVİD-19) üçüncü yaş turizmi üzerindeki etkilerinin saptanmasıdır. Bu bağlamda, üçüncü yaş turizmi kapsamında Türkiye’yi tercih eden turistlerin COVİD-19 korkusu, seyahat memnuniyetleri ve motivasyonlarının ilişkisi belirlenmeye çalışılmıştır. Araştırma kesitsel tiptedir. Araştırmanın evrenini Alanya’yı ziyaret eden mental yeterlilikte olan ve çalışmaya katılmayı kabul eden Türkçe, İngilizce, Rusça ya da Almanca anlayabilen ve konuşabilen 65 yaş üstü 428 turist oluşturmaktadır. Araştırmanın minimum örnek büyüklüğü prevalans %50 olarak ve yanılma payı %5 olarak alınmış ve 0.05 yanılgı düzeyinde, 1.000.000 evrene denk gelen 384 olarak belirlenmiştir. Çalışmanın verileri 4 form ile toplandı: “kişisel bilgi formu”, “COVİD-19 korkusu ölçeği”, “seyahat motivasyonu ölçeği” ve “seyahat memnuniyeti ölçeği”. Veriler, 01.12.2022-30.02.2023 tarihleri arasında İngilizce, Rusça, Almanca ve Türkçe olarak hazırlanan anketlerin yüzyüze uygulanması yoluyla toplanmış ve verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistikler ile Student's t-testi, ANOVA testi, korelasyon ve çoklu regresyon istatistiksel analiz yöntemleri kullanılmıştır. Çalışmaya katılanların %54,7’sı kadın, %56,5’i bekar ve %45,8’i 65-69 yaş aralığındadır (yaş dağılımı 70,64 ± 4,47; min-max 65-89). Katılımcıların %22,2’si Rusya’dan gelmiştir. Katılımcıların COVİD-19 korkusu ölçeği dağılımı 15,359±6,611 (min-max 7-35), seyahat motivasyonu (çekici faktörler) dağılımı 3,960±0,579 (min-max 1-5), seyahat motivasyonu (itici faktörler) dağılımı 3,805±0,609 (min-max 1-5) ve seyahat memnuniyeti dağılımı 4,236±0,668 (min-max 1-5)’dir. Çalışmada, seyahat memnuniyeti yaş ve çocuk durumu; seyahat motivasyonu cinsiyet, medeni durum, sosyal sınıf çocuk durumu ve kronik hastalığı olma; COVİD-19 korkusu medeni durum, eğitim durumu, aile durumu, sosyal sınıf, gelir durumu ve alkol kullanma durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık olduğu belirlendi (p<0.05). Ayrıca çalışmada, seyahat motivasyonu ile seyahat memnuniyeti ile arsında pozitif bir korelasyon belirlenmiş olup, COVİD-19 korkusu ile seyahat motivasyonu ve seyahat memnuniyeti arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadığı belirlenmiştir. Sonuç olarak, üçüncü yaş turizminde seyahat memnuniyeti ve seyahat motivasyonun, COVİD-19 korkusundan etkilenmediği ancak seyahat memnuniyeti ve seyahat motivasyonun ilişkili olduğu belirlenmiştir. Ayrıca bazı sosyo-ekonomik faktörlerin seyahat motivasyonu ve seyahat memnuniyetinde belirleyici olduğu araştırmanın önemli bir sonucudur. Sonuç olarak, çalışmada üçüncü yaş turizminde seyahat memnuniyeti ve seyahat motivasyonunun COVİD-19 korkusundan etkilenmediği tespit edilmiştir. Ancak seyahat memnuniyeti ile seyahat motivasyonu arasında bir ilişki olduğu belirlenmiştir. Ayrıca, belirli sosyo-ekonomik faktörlerin hem seyahat motivasyonu hem de seyahat memnuniyeti üzerinde belirleyici bir rol oynaması çalışmanın önemli bir bulgusudur.Third-age tourism, also known as elderly tourism, is defined as travelling to different destinations for holiday purposes by individuals over a certain age who have completed their active working life. When considering factors such as the cold weather in European countries during winter months and the high costs of elderly care, these conditions position Türkiye as an advantageous destination for third-age tourism. However, the COVİD-19 pandemic that emerged in 2019 affected the most elderly individuals and caused many national and international destinations to remain empty. Studies on the effects of coronavirus (COVİD-19) on third-age tourism are limited in the literature. For this reason, the aim of the research we planned is to determine the effects of coronavirus (COVİD-19) on third-age tourism. In this sense, the relationship between the fear of COVİD-19, travel satisfaction and the motivation of tourists who prefer our country within the scope of third-age tourism was tried to be determined. The study is cross-sectional type. The population of the study consists of 428 tourists over the age of 65 who are mentally competent, can understand and speak Turkish, English, Russian, or German, and have consented to participate in the study. The minimum sample size of the study was determined as 384, which corresponds to a population of 1.000.000, with a prevalence of 50%, a margin of error of 5% and a level of error of 0.05. The study comprises individuals aged 65 years and over who can understand and speak Turkish, English, German and Russian. The data of the study were collected in 4 forms: “personal information form”, “COVİD-19 fear scale”, “travel motivation scale”, and “travel satisfaction scale”. The data were collected through faceto-face administration of questionnaires, available in English, Russian, German, and Turkish between 01.12.2022 and 30.02.2023, and descriptive statistics and Student’s t-test, ANOVA test, correlation and multiple regression statistical analysis methods were used to evaluate the data. Of the participants, 54.7% were female, 56.5% were single and 45.8% were between the ages of 65-69 (70.64 ± 4.47; min-max 65-89). 22.2% of the participants came from Russia. The distribution of participants' fear of COVID-19 scale (min-max 7-35) is 15,359±6,611, travel motivation (pull factors) distribution (min-max 1-5) is 3,960±0,579, travel motivation (push factors) distribution (min-max 1-5) is 3,805±0,609 and travel satisfaction distribution (min-max 1-5) is 4,236±0,668. In the study, it was determined that there is a statistically significant difference between travel satisfaction and factors such as age and child status; travel motivation and factors including gender, marital status, social class, child status, and having a chronic disease; and fear of COVİD-19 in relation to marital status, educational status, family status, social class, income status, and alcohol consumption status (p<0.05). In addition, the study determined a positive correlation between travel motivation and travel satisfaction, and there was no statistically significant relationship between fear of COVİD-19 and travel motivation and travel satisfaction. In conclusion, the study found that travel satisfaction and travel motivation in third-age tourism are not affected by the fear of COVİD-19. However, it was determined that there is a relationship between travel satisfaction and travel motivation. In addition, it is an essential finding of the study that certain socio-economic factors play a determining role in both travel motivation and travel satisfaction
Investigation of the relationship between middle school students' epistemological beliefs, logical thinking abilities, science achievements and their arguments towards socioscientific issues
Bu çalışmanın amacı, ortaokul öğrencilerinin yapay zekâ teknolojileri, hayvan deneyleri ve COVID-19 aşısından oluşan üç farklı sosyobilimsel konu yoluyla argümantasyon becerilerini incelemek ve öğrencilerin epistemolojik inançlarının, mantıksal düşünme yeteneklerinin, fen başarılarının ve cinsiyetlerinin argümantasyon becerilerini ne ölçüde yordadığını araştırmaktır. Araştırmada nicel araştırma yöntemi benimsenmiş olup ilişkisel tarama yöntemi kullanılmıştır. Araştırmanın çalışma grubunu uygun örnekleme yöntemiyle seçilen ve 2022-2023 Eğitim-Öğretim yılında Antalya ili Alanya ilçesine bağlı bir devlet ortaokulunda 7. sınıfa devam eden 57'si kız, 45'i erkek toplam 102 öğrenci oluşturmuştur. Öğrencilerin epistemolojik inançları Özkan (2008) tarafından Türkçe'ye uyarlanan Epistemolojik İnanç Ölçeği ile elde edilirken, mantıksal düşünme yetenekleri Geban, Aşkar ve Özkan (1992) tarafından Türkçe'ye uyarlaması yapılan Mantıksal Düşünme Yetenek Testi ile belirlenmiştir. Ayrıca öğrencilerin fen başarıları fen bilimleri dersi dönem sonu karne not ortalamaları alınarak belirlenirken, argümantasyon becerileri ise üç senaryo sonundaki açık uçlu sorularla elde edilmiştir. Araştırmadan elde edilen verilerin analizi SPSS istatistiksel analiz paket programı ile yapılmıştır. Betimsel istatistiksel analizler öğrencilerin gelişmiş epistemolojik inançlara ve düşük mantıksal düşünme becerilerine sahip olduklarını; farklı senaryolar karşısında farklı duruşlar gösterdiklerini ve argümantasyon becerilerinin ise düşük düzeyde olduğunu göstermiştir. Çoklu regresyon analizi sonucuna göre ise, epistemolojik inanç, mantıksal düşünme becerisi, fen başarısı ve cinsiyet değişkenleri birlikte öğrencilerin argümantasyon becerisindeki değişimin %36'sını açıklamıştır.The aim of this study was to examine middle school students' argumentation skills through three different socioscientific issues (i.e., artificial intelligence technologies, animal experiments, and the COVID-19 vaccine), and to investigate the extent to which students' epistemological beliefs, logical thinking abilities, science achievement and gender predict their argumentation skills. The research adopted a quantitative research method and used a correlational research design. The participants were selected through convenient sampling and consisted of a total of 102 seventh grade students (57 girls and 45 boys) from a public middle school in the Alanya district of Antalya province in 2022-2023 academic year. Students' epistemological beliefs were obtained through Epistemological Beliefs Questionnaire which was adapted to Turkish by Özkan (2008), while their logical thinking abilities were determined using the Logical Thinking Ability Test, adapted to Turkish by Geban, Aşkar, and Özkan (1992). Additionally, students' science achievements were determined based on their end-of-term science course grades, and their argumentation skills were assessed based on their responses to open-ended questions in three socioscientific scenarios. Data were analyzed by using the SPSS statistical analysis package program. Descriptive findings indicated that 7th grade students had advanced epistemological beliefs but low logical thinking abilities. They displayed differing stances in response to different scenarios, and their argumentation skills distributed across low levels. Multiple regression analysis results, on the other hand, showed that epistemological beliefs, logical thinking abilities, science achievement, and gender variables explained approximately 36% of the variance in students' argumentation quality
Examination of the relationship between body appreciation and self-confidence with mental well being in Latin dances as a recreational activity
Bu araştırma rekreatif bir faaliyet olarak Latin dansları yapan bireylerin bedeni beğenme, özgüven ve mental iyi oluş ile ilişkisinin incelenmesini amaçlamıştır. Araştırmanın örneklem grubunu rekreatif amaçlı Latin dansları yapan 14-50 yaş aralığındaki ve yaş ortalaması 25,06±6.93 olan 89 kadın, 94 erkek toplam 183 birey oluşturmaktadır. Nicel araştırma yöntemi kullanarak Latin dansları yapan bireylere, birtakım demografik soruların bulunduğu kişisel bilgi formu, Tylka ve Wood-Barcalow (2015) tarafından geliştirilen Türkçe uyarlaması Anlı vd. (2015) tarafından yapılan 'Bedeni Beğenme Ölçeği', Bandura'nın öz-yeterlik teorisi temel alınarak Akın (2007) tarafından geliştirilen 'Özgüven Ölçeği' ve Demirtaş & Baytemir (2019) tarafından geliştirilen 'Warwick-Edinburgh Mental İyi Oluş Ölçeği (Kısa Formu)' uygulanmıştır. İstatiksel verilerin değerlendirmesinde, SPPS 25.0 programından yararlanılmıştır. Araştırma verilerinin analizinde tanımlayıcı istatistikler, skewness – kurtosis, güvenirlik ve geçerlik, ANOVA, aşamalı (stepwise) regresyon analizi yöntemleri kullanılmıştır. Araştırmanın analizinden elde edilen bulgulara göre, Latin dansları yapan bireylerin bedeni beğenme ve özgüvenlerinin mental iyi oluşa etkisinin olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Ayrıca demografik değişkenlerin etkilerinin de incelendiği bu araştırmanın literatüre katkı sağlayacağı ve gelecek çalışmalara ışık tutacağı öngörülmektedir.This research aims to investigate the relationship between engaging in Latin dance as a recreational activity and body appreciation, self-confidence, and mental well-being. The sample group of the study consists of a total of 183 individuals, including 89 females and 94 males aged between 14 and 50 the average age 25,06±6.93 who engage in recreational Latin dance activities. Quantitative research methods were employed in this study. Participants engaged in Latin dances completed a personal information form containing demographic questions, the Turkish adaptation of the 'Body Appreciation Scale' developed by Tylka and Wood-Barcalow (2015), the 'Self-Confidence Scale' developed by Akın (2007) based on Bandura's self-efficacy theory, and the 'Warwick-Edinburgh Mental Well-being Scale (Short Form)' developed by Demirtaş & Baytemir (2019). Statistical data analysis was conducted using the SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) software program. Descriptive statistics, skewness – kurtosis, reliability and validity, ANOVA and stepwise regression analysis methods were used to analyze the data. According to the findings of the study's analysis, it was concluded that engaging in Latin dances has an impact on body appreciation and self-confidence, which in turn affect mental well-being. Additionally it is anticipated that this study, which also examines the effects of demographic variables, will contribute to the literature and shed light on future research endeavors
Exploring preschool teachers' attitudes and perceptions towards environmental education
Bu çalışmanın amacı, okul öncesi öğretmenlerinin çevre eğitimine yönelik tutum ve görüşlerinin belirlenmesidir. Bu çalışmada karma yöntemlerden açımlayıcı sıralı karma yöntem deseni kullanılmış olup, bu desende önce nicel veriler toplanıp analiz edildikten sonra bu verileri nitel veriler ile detaylı açıklamalar yer almıştır. Araştırmanın ilk aşaması olan nicel boyutta 109 okul öncesi öğretmeni yer almıştır. Araştırmanın ikinci aşaması olan nitel boyutta ise amaçlı örnekleme yöntemlerinden benzeşik örnekleme yöntemine göre ölçeklerin uygulandığı 109 öğretmen içinden en yüksek puan alan 5 okul öncesi öğretmeni yer almıştır. Bu öğretmenler ile görüşme tekniği kullanılarak görüşme bilgi formu doldurulmuş olup aynı zamanda 2022-2023 eğitim öğretim yılında uyguladıkları eğitim akışları toplanmıştır. Araştırmanın nicel boyutunda veri toplama aracı olarak demografik bilgi formu, Çevre Sorunlarına Yönelik Tutum Ölçeği ve Sürdürülebilir Çevre Eğitimine Yönelik Tutum Ölçeği kullanılmıştır. Nicel verilerin analizinde bağımsız gruplar için t-testi ve tek yönlü varyans analizi kullanılmıştır. Nitel verilerin analizinde ise 5 okul öncesi öğretmeninin 2022-2023 eğitim öğretim yılında uyguladıkları eğitim akışları toplanarak içerik analizi gerçekleştirilmiş, doküman analizi ile birlikte sonuçlar elde edilmiştir. Elde edilen bulgular sonucunda araştırmanın nicel kısmında okul öncesi öğretmenlerinin çevre sorunlarına yönelik tutumlarının orta düzeyde düşük olduğu tespit edilmiştir. Okul öncesi öğretmenlerinin çevre sorunlarına yönelik tutumlarında üniversitede ders alma, hizmet içi eğitim alma, deneyim yılı ve yaş gruplarına göre anlamlı bir fark saptanmamasıyla birlikte, sürdürülebilir çevre eğitimine yönelik tutumlarına genel olarak bakıldığında orta düzey yüksek tutuma sahip olduğu tespit edilmiştir. Okul öncesi öğretmenlerinin sürdürülebilir çevre eğitimine yönelik deneyim yılı ve yaş durumlarına göre anlamlı bir fark olmadığı ancak ders alma ve hizmet içi eğitim alma durumlarına göre anlamlı bir fark sergilediği saptanmıştır. Araştırmanın nitel bölümünde öğretmen görüşmelerinden elde edilen bulgular sonucunda çevre eğitimini önemsedikleri ancak öğretmenlerin kendilerini çevre eğitimi konusunda yetersiz gördükleri, alan gezilerinde izin almanın uzun sürmesi ve prosedürün fazla olması, yönetici sorunları, ekonomik yetersizlikler ve ulaşımın zorluğu gibi çeşitli sorunların ortaya çıkmasıyla birlikte dokümanlardan elde edilen bulgular sonucunda öğretmenlerin 2022-2023 eğitim öğretim yılında çevre eğitimi ile ilgili etkinliklere belirli gün ve haftalar ve mevsim geçişleri dışında yer vermedikleri tespit edilmiştir. Bu durumda öğretmenlerin sürdürülebilir çevre eğitimine yönelik tutumları orta düzeyde yüksek olmasına rağmen uygulamalarda bu tutumu sergilemedikleri tespit edilmiştir.This study explores the attitudes and perceptions of preschool teachers towards environmental education (EE) using a mixed methods approach, specifically the explanatory sequential mixed methods design. The quantitative phase involved data collection from 109 preschool teachers utilizing demographic information forms, the Environmental Issues Attitude Scale, and the Sustainable Environmental Education Attitude Scale. The qualitative phase employed purposeful sampling, selecting 5 preschool teachers with the highest scores from the quantitative phase. These teachers participated in semi-structured interviews and provided their 2022-2023 academic year teaching plans for analysis. The quantitative findings revealed that preschool teachers exhibited moderately low attitudes towards environmental issues. No significant differences were observed in their attitudes based on university education, in-service training, years of experience, or age groups. Regarding sustainable environmental education, their attitudes were generally moderately high. However, no significant differences were found based on years of experience or age, while significant differences emerged in relation to university education and in-service training. The qualitative findings, derived from teacher interviews, indicated that teachers valued EE but perceived themselves as inadequately prepared. They identified various challenges hindering EE implementation, including lengthy and bureaucratic procedures for field trips, administrative issues, financial constraints, and transportation difficulties. Document analysis of the teachers' 2022-2023 teaching plans revealed that EE activities were primarily confined to specific days, weeks, and seasonal transitions, suggesting a discrepancy between their stated attitudes and actual practices
Value chain management during crisis period: A study in all-inclusive hotels
Bu çalışma kriz dönemlerinde konaklama işletmelerinde yöneticilerin kriz algısı, kriz dönemlerinin otel işletmeleri üzerindeki etkileri, ve kriz dönemlerinde işletme yönetim stratejilerini incelemektedir. Araştırmada kullanılan veriler Alanya bölgesinde bulunan 5-yıldız sınıfında konaklama işletmeleri ile gerçekleştirilen odak grup görüşmesi ve birebir derinlemesine röportajlar ile toplanmış ve nitel araştırma yöntemleri kullanılarak incelenmiştir. Çalışmanın bulguları üç ana başlık altında analiz edilmiştir: 1) işletme yönetiminin kriz algısı; 2) işletmelerin krizlere hazırlık ve yönetim stratejileri; ve 3) krizlerin konaklama işletmelerindeki değer zincirine olan etkileri. Konaklama işletmesi yöneticilerinin kriz algısını belirleyebilmek için gerçekleştirilen görüşmelerde yöneticilerin kriz dönemi deneyimleri toplanmış, bu deneyimlerinden yola çıkarak kabul ettikleri kriz göstergeleri ve kriz ölçekleme yöntemleri belirlenmiştir. Toplanan bilgiler ile otel yöneticilerinin gelecek kriz öngörüleri sorgulanarak bu algılarının gelecek beklentilerine olan etkisi gözlenmiştir. Bu tez çalışmasında belirlenen önde gelen kriz göstergeleri talebin daralması, gelir kaybı, misafirin memnuniyetinde düşüş, personel ücretlerinin ödenme güçlüğü, güvenliği tehdit eden yerel ve/veya küresel olaylar ve maliyet kalemlerinde ani artışlar olarak çıkmıştır. Kriz büyüklüğünün yorumlanmasında yöneticilerin karlılık kaybı, kayıp telafi edilme süresi, varlık-kayıp oranı ölçütlerini kullandıkları bulgusuna ulaşılmıştır. Otel yöneticilerinin geçmiş tecrübeleri ve kriz algıları ışığında gelecek kriz beklentilerinde politik, enerji, istihdam, iklim ve ekonomik temalar ön planda görülmüştür. Araştırmanın ikinci kısmında yöneticilerin krizlere hazırlık ve kriz yönetim stratejileri incelenmiştir. Kriz dönemi öncesinde krize karşı dayanıklılığı artırmak için uygulanan yöntemlerin kaliteyi arttırma, verimliliği arttırma, farklılaşma, insan kaynağına yatırım yapma, güçlü sermaye yapısı oluşturma, pazar çeşitlendirme, tahsilat kanallarını güçlendirme ve senaryo simulasyonları inceleme stratejileri olduğu belirlenmiştir. Kriz sürecinde yönetim uygulamalarında tasarruf, liderin tutumu, fiyat düşürme, kredi arayışı ve uzun vadeli planlama tutumlarının ön planda olduğu gözlenmiştir. Krizlerin işletmeler üzerinde uzun dönem kalıcı etkilerinin kaliteyi düşürme, misafir memnuniyetsizliği artışı, finansal zayıflama, insan kaynaklarına erişim güçlüğü, fiyatların seviyesinin üzerinde devam eden baskı olduğu belirlenmiştir. Ancak krizlerden başarı ile çıkan işletmelerin bu deneyimleri ile daha güçlendikleri de vurgulanmıştır. Araştırmanın üçüncü kısmında, kriz dönemlerinin değer zinciri faaliyetlerine etkileri incelenmiştir. Değer zincirinin birincil faaliyetleri içerisinde yer alan iç lojistik faaliyetlerinde, tedarik zinciri kesintileri, maliyet artışları ve stok yönetimi zorlukları; operasyonlarda, personel verimliliğinde düşüş, hizmet kalitesi sorunları ve sağlık/güvenlik önlemleri; dışa yönelik lojistik faaliyetlerinde, misafir deneyiminde değişiklikler, rezervasyon yönetimi zorlukları; pazarlama ve satışta, talep azalması, pazar dalgalanmaları ve misafir tercihlerinde değişimler gözlemlenmiştir. Hizmetlerde ise esnek iptal/değişiklik politikaları, misafir şikayetleri ve ekstra hizmet talepleri öne çıkmıştır. Değer zincirinin destekleyici faaliyetlerinde ise, yönetsel altyapıda güçlü bir finans yapısı oluşturmanın, enerji yönetimi ve verimliliğine yönelik yatırım ve uzun vadeli planlama yapmanın kriz dönemlerindeki kritik önemi ortaya konmuştur. İnsan kaynakları faaliyetlerinde; istihdam değişiklikleri ve çalışan motivasyonları konularının ön plana çıktığı bulgusuna ulaşılmıştır. Teknoloji geliştirme faaliyetlerinde; dijital adaptasyon ve yenilikler ile operasyon verimlilik araçlarının kriz dönemlerindeki önemi ortaya çıkarılmıştır. Son olarak tedarik faaliyetlerinde; tedarikçi yönetimi ve satın alma stratejilerinin krizler karşısındaki kritik rolü belirlenmiştir.This study examines the crisis perception of managers in the lodging industry, the effects of crisis periods on hotel operations, and management strategies during crisis periods. The data used in the research were collected through focus group discussions and one-on-one in-depth interviews conducted with general managers of 5-star hotels in the Alanya region, and analyzed using qualitative research methods. The study is conducted in three main headings: 1) crisis perception of management; 2) preparation and management strategies during crises; and 3) effects of crises on the value chain in lodging firms. To determine the crisis perception of hotel managers we conducted a series of intervies and collected experiences during crisis periods, crisis indicators, and measures of scale. Gathering the future crisis predictions by hotel managers we investigates the relationship between crises perception and future crisis expectations. The prominent crisis indicators identified in our study included a decrease in demand, loss of income, decrease in guest satisfaction, difficulty in paying staff wages, local and/or global events threatening security, and sudden increases in good and services used. Our research revealed that managers use criteria such as loss of profitability, time to recover losses, and asset-loss ratio in interpreting the magnitude of crises. Based on past experiences and crisis perceptions, political, energy, employment, climate, and economic themes were prominent in future crisis expectations by hotel managers. In the second part of the research, the preparation and management strategies of managers for crises were examined. Methods employed to increase resilience against crises ahead of crisis periods included enhancing quality of service, increasing operational efficiency, differentiation, investing in human resources, establishing a strong capital structure, diversifying markets, strengthening collection channels, and examining scenario simulations. During crisis periods, cost-saving, leadership attitude, price reduction, seeking credit, and long-term planning attitudes were observed to be prominent in management practices. The long-term enduring effects of crises on establishments were found to include a decrease in quality, an increase in guest dissatisfaction, financial weakening, difficulty in accessing human resources, and continued pressure on prices. However, it was emphasized that establishments that successfully navigate crises emerge stronger with these experiences. In the third part of the research, the effects of crisis periods on lodging value chain were examined. Within the primary activities of the value chain, disruptions in the supply chain, cost increases, and inventory management difficulties were observed in internal logistics activities; decreases in staff productivity, service quality issues, and health/safety measures were observed in operations; changes in guest experience and reservation management difficulties were observed in external logistics activities; decreased demand, market fluctuations, and changes in guest preferences were observed in marketing and sales; flexible cancellation/change policies, guest complaints, and requests for extra services were highlighted in services. In supportive activities of the value chain, the critical importance of establishing a strong financial structure, energy management and efficiency, and long-term planning during crisis periods was emphasized in managerial infrastructure. In human resources activities, changes in employment and employee motivations were prominent findings. In technology development activities, the importance of digital adaptation and innovations along with operational efficiency tools during crisis periods was revealed. Finally, in procurement activities, the critical role of supplier management and purchasing strategies in the face of crises was identified
Emotional intelligence in the context of behavioral finance and investor behavior: A study on investors
Bu araştırma, ruhsal zekânın yatırımcı davranışlarına etkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırmada ruhsal zekâ ölçeği ve karar verme stilleri ölçeği kullanılmıştır. Sonuçlar, ruhsal zekâ ve karar verme stilleri ile medeni durum, yaş ve eğitim düzeyi gibi demografik faktörler arasında anlamlı ilişkiler olduğunu ortaya koymuştur. "Ruhsal Zekâ ve Alt Boyutları ile medeni durum arasında anlamlı bir ilişki vardır" hipotezi farklılık analizleri sonuçlarına göre kabul edilmiştir (p<0,05). Aynı şekilde, "Karar Verme ve Stilleri Alt Boyutları ile medeni durum arasında anlamlı bir ilişki vardır" hipotezi de kabul edilmiştir (p<0,05). "Ruhsal Zekâ ve Alt Boyutları ile yaş arasında anlamlı bir ilişki vardır" ve "Karar Verme ve Stilleri Alt Boyutları ile yaş arasında anlamlı bir ilişki vardır" hipotezleri de kabul edilmiştir (p<0,05). Eğitim düzeyi ile karar verme stilleri arasında da anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<0,05). Regresyon analizleri, özellikle rasyonel ve sezgisel karar verme stillerinin ruhsal zekâ üzerindeki etkilerini vurgulamaktadır. Rasyonel karar verme stili, ruhsal zekâyı %40.8 oranında açıklamakta ve bu ilişki istatistiksel olarak anlamlıdır (F=125.535, p<0.001, R²=0.408). Sezgisel karar verme stili de ruhsal zekâ üzerinde %25.5 oranında etkili olup, bu ilişki de anlamlıdır (F=58.708, p<0.001, R²=0.255). Spontane karar verme stili de ruhsal zekâ üzerinde %7.8 oranında anlamlı bir etkiye sahiptir (F=14.313, p=0.020, R²=0.078). Bununla birlikte, kaçınan ve bağımlı karar verme stillerinin de ruhsal zekâ üzerindeki etkileri istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Ayrıca, kabul ve öz farkındalık gibi ruhsal zekâ alt boyutlarının, rasyonel karar verme stili ile güçlü ilişkileri olduğu ortaya konmuştur. Örneğin, rasyonel karar verme stili kabul alt boyutunu %23 oranında açıklamaktadır (F=54.554, p<0.001, R²=0.230) ve öz farkındalık alt boyutunu %39.5 oranında açıklamaktadır (F=118.969, p<0.001, R²=0.395).This study aims to investigate the impact of emotional intelligence on investor behavior. The study utilizes an emotional intelligence scale and a decision-making styles scale. The results reveal significant relationships between emotional intelligence and decision-making styles with demographic factors such as marital status, age, and education level. The hypothesis "There is a significant relationship between Emotional Intelligence and its Sub-dimensions and marital status" was accepted based on the results of difference analyses (p<0.05). Similarly, the hypothesis "There is a significant relationship between Decision-Making Styles and its Sub-dimensions and marital status" was also accepted (p<0.05). The hypotheses "There is a significant relationship between Emotional Intelligence and its Sub-dimensions and age" and "There is a significant relationship between Decision-Making Styles and its Sub-dimensions and age" were accepted (p<0.05). Additionally, a significant relationship was found between education level and decision-making styles (p<0.05). Regression analyses highlight the effects of rational and intuitive decision-making styles on emotional intelligence. The rational decision-making style explains 40.8% of emotional intelligence, and this relationship is statistically significant (F=125.535, p<0.001, R²=0.408). The intuitive decision-making style also significantly impacts emotional intelligence by 25.5% (F=58.708, p<0.001, R²=0.255). The spontaneous decision-making style has a statistically significant effect on emotional intelligence by 7.8% (F=14.313, p=0.020, R²=0.078). Additionally, the avoiding and dependent decision-making styles were found to have statistically significant effects on emotional intelligence. The sub-dimensions of emotional intelligence, such as acceptance and self-awareness, were shown to have strong relationships with the rational decision-making style. For instance, the rational decision-making style explains 23% of the acceptance sub-dimension (F=54.554, p<0.001, R²=0.230) and 39.5% of the self-awareness sub-dimension (F=118.969, p<0.001, R²=0.395)
Integration of thermal tourism and physiotherapy and rehabilitation in health tourism in Turkey
Türkiye, termal suların kullanımı konusunda uzun bir geçmişi vardır. Antik Roma döneminden beri, Kapadokya'dan Denizli'ye, Afyonkarahisar'dan Bursa'ya kadar birçok bölgede termal suların şifalı özellikleri keşfedilmiştir. Jeotermal enerji ve termal turizm açısından zengin bir kaynak potansiyeline sahiptir. Jeotermal kaynaklar, sadece termal turizm için değil, aynı zamanda enerji üretimi için de önemli bir kaynaktır. Günümüzden antik çağa kadar geniş bir tarih aralığında uzanan ve sağlık turizmi olarak kabul edilen termal turizm alternatif turizmin önemli ayaklarından biri sayılmaktadır. Romalılar savaşta yaralanan, yıpranan askerlerin kaplıca suyuna girmekle yaralarının çabuk kapandığı, kısa süre içerisinde güçlerini kazandıklarını görmüşler, her gittikleri yerde şifalı sular üzerine önemli tesisler kurmuşlardır. Termal turizm veya kaplıca turizmi; mineralize termal su banyosu, içme, inhalasyon, çamur banyosu gibi çeşitli türdeki yöntemlerin yanında, iklim kürü, fizik tedavi, rehabilitasyon, egzersiz, psikoterapi, diyet gibi destek tedavilerini de kapsayan turizm hareketi olarak tanımlanır. Türkiye coğrafi yapısı ve jeomorfolojik özellikleri nedeniyle birçok yeraltı sıcak su kaynaklarına sahiptir. İçerik bakımından zengin eriyik ve mineral yapısı vardır. Özellikle 20 °C'nin üzerinde 600'ün üzerinde termal kaynak bulunmaktadır. Tespit edilmemiş kaynaklar ile birlikte 1200'den fazla kaynak olacağı düşünülmektedir. Bu özelliğiyle kaynak sayısında Avrupa'nın en üst sıralarında yer alan Türkiye'nin sağlık turizmimde daha yüksek oranda kullanılması, ayrıca uygulanacak kürlerde ayaktan ve yatan hasta için fizik tedavi ver rehabilitasyon ile entegrasyonunun sağlanarak kombine bir tedavi yaklaşımının ortaya konması sağlık turizmi önemli kazanımlar sağlayacaktır. Fizyoterapi ise kas-iskelet sistemi sorunlarından nörolojik rahatsızlıklara kadar geniş bir yelpazede tedavi sunan önemli bir sağlık disiplinidir. Fizyoterapi tedavi modalitelerinde ki tüm uygulamalar termal tesislerde sorunsuzca ve yüksek kalite standartlarında uygulanabilmektedir. Bu iki alanın entegrasyonu, hastaların daha kapsamlı ve etkili bir sağlık hizmeti almasına olanak tanır. Sonuç olarak termal kayakların fizyoterapi ve rehabilitasyon amacıyla kullanılması, sadece fiziksel sağlığı değil, aynı zamanda mental ve duygusal iyilik halinide destekleyecektir. Bu tezin temel amacı, Türkiye'deki kaplıcaların sağlık turizminde özellikle fizyoterapi ve rehabilitasyon özelinde nasıl etkili bir şekilde kullanılabileceğini ve bu potansiyelinin nasıl daha geniş kitlelere tanıtılabileceğini araştırmaktır.Turkey has a long history in the use of thermal waters. Since the ancient Roman period, the healing properties of thermal waters have been discovered in many regions from Cappadocia to Denizli, from Afyonkarahisar to Bursa. It has a rich resource potential in terms of geothermal energy and thermal tourism. Geothermal resources are an important resource not only for thermal tourism but also for energy production. Thermal tourism, which extends over a wide range of history from today to ancient times and is considered health tourism, is considered one of the important pillars of alternative tourism. The Romans saw that the wounds of the soldiers who were injured and worn out in the war were healed quickly by entering the hot spring water and they gained their strength in a short time, and they established important facilities on healing water wherever they went. Thermal tourism or spa tourism; It is defined as a tourism movement that includes various types of methods such as mineralized thermal water bath, drinking, inhalation and mud bath, as well as supportive treatments such as climate cure, physical therapy, rehabilitation, exercise, psychotherapy and diet. Turkey has many underground hot water resources due to its geographical structure and geomorphological features. It has a rich melt and mineral structure. There are over 600 thermal sources, especially above 20 °C. It is thought that there will be more than 1200 sources, including undetected sources. With this feature, Turkey, which ranks among the top in Europe in terms of resources, will be used at a higher rate in health tourism, as well as introducing a combined treatment approach by integrating physical therapy and rehabilitation for outpatients and inpatients in the cures to be applied, and health tourism will provide significant gains. Physiotherapy is an important health discipline that offers a wide range of treatments, from musculoskeletal problems to neurological disorders. All applications in physiotherapy treatment modalities can be applied smoothly and at high quality standards in thermal facilities. Integration of these two areas allows patients to receive more comprehensive and effective healthcare. As a result, the use of thermal skis for physiotherapy and rehabilitation purposes will support not only physical health but also mental and emotional well-being. The main purpose of this thesis is to investigate how thermal springs in Turkey can be used effectively in health tourism, especially in physiotherapy and rehabilitation, and how this potential can be introduced to a wider audience
Dental tourism market within the scope of health tourism: Alanya example
Dental turizm sürdürülebilir turizm türleri içerisinde Alanya'nın stratejik rekabet üstünlüğüne sahip olabileceği bir alandır. Bu çalışmanın amacı; Alanya'nın dental turizm potansiyeli, tüketici profili, mevcut uygulamalar ve hedef pazar özelliklerini belirlemek amacı ile yapılmış tanımlayıcı bir araştırmadır. Yapılan saha araştırmasında nicel veriler anket aracılığıyla toplanmıştır. Sağlık Bakanlığı'nın sağlık turizmi ile ilgili web sayfasından edinilen listede Alanya'da 40 özel kliniğin faaliyet gösterdiği görülmektedir. Bu kliniklerin tam sayım yöntemi ile tamamına anket formu gönderilmiş, ancak 20 klinik ankete katılım sağlamıştır. Araştırma sonucunda Alanya'da dental turizm alanında bir yapılanma olduğu ve kliniklerin sağlık turizmine yöneldiği ortaya çıkmıştır. Dental turizm alanında yakalanan başarının sürdürülebilmesi için fiyat rekabetinden ziyade kalite ve sertifikalandırmaya odaklanılması önerilmektedir. Böylelikle Alanya, dental turizm alanı olarak sağlık turizmi kapsamında önemli bir yere sahip olma yolunda ilerleyebilecektir.Dental tourism is an area where Alanya can have a strategic competitive advantage among sustainable tourism types. The aim of this study is a descriptive research conducted to determine the characteristics of Alanya's dental tourism potential consumer profile existing practices target market characteristics. In the list obtained from the Ministry of Health's web page on health tourism, it is seen that 40 private clinics operate in Alanya. A questionnaire was sent to all of these clinics with the complete census method and 20 clinics participated in the survey. As a result of the research, it was revealed that there is a structuring in the field of dental tourism in Alanya and the clinics are oriented towards health tourism. In order to maintain the success achieved in the field of dental tourism, it is recommended to focus on quality and certification rather than price competition. Thus, Alanya is on its way to having an important place within the scope of health tourism as a dental tourism area
Investigation of medical doctors' levels of mindfulness and perceived stress in terms of leisure habits
Bu araştırmanın amacı, hekimlerin bilinçli farkındalık ve algılanan stres düzeylerinin belirlenmesi, çeşitli demografik değişkenlere göre karşılaştırılması ve bilinçli farkındalık ve algılanan stres arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktır. Araştırmada nicel araştırma yöntemlerinden ilişkisel tarama modeli kullanılmıştır. Mevcut çalışmada Manisa ilindeki devlet hastanelerinde çalışan hekimler içerisinden kolayda örnekleme yöntemi ile seçilen 119 kadın (Ortyaş = 30,04± 4,80) ve 162 erkek (Ortyaş = 32,03± 8,04) olmak üzere 281 (Ortyaş = 31,19± 6,92) gönüllü katılımcı yer almıştır. Araştırmada, araştırmacı tarafından hazırlanan kişisel bilgi formu, Bilinçli Farkındlaık Ölçeği ve Algılanan Stres Ölçeği kullanılmıştır. Verilerin analizinde betimleyici istatistik, değişkenler arasındaki farklılıkların belirlenmesinde bağımsız gruplar için t-testi, tek yönlü varyans analizi (ANOVA) ve basit doğrusal pearson korelasyon ve regresyon testleri uygulanmıştır. Ölçeklerin güvenirliklerini tespit etmek için de Cronbach's Alpha iç tutarlık katsayısı hesaplanmıştır. Elde edilen verilerin istatistiksel analizinde ve yorumlarda, anlamlılık düzeyi 0,05 olarak dikkate alınmıştır. Yapılan fark analizleri sonucunda çeşitli demografikler açısından ölçeklerde fark bulunmuştur. Ayrıca, ölçekler arasında ilişki tespit edilmiştir. Sonuç olarak bilinçli farkındalık ve algılanan stres kavramları hekimler açısından değerlendirildiğinde önem arz etmektedir.The main aim of this study is to determine the mindfulness and perceived stress levels of medical doctors, to compare these level in terms of different variables and to determine the correlation between mindfulness and perceived stress. Correlational survey model of quantitative research methods was used in the research. In the current study, 119 females (Meanage = 30,04± 4,80) and 162 males (Meanage = 32,03± 8,04) and in total 281 voluntary participants (Meanage = 31,19± 6,92) who were chosen using convenient sampling method took place. In the study, demographic information form prepared by the researcher, Mindfulness Scale and Perceived Stress Scale were used to collect data. Kurtosis and Skewness analyses were carried out to determine if the collected data show normal distribution. T-tests, ANOVA, Pearson Correlation, and simple linear regression analyses were conducted for data analysis, with a significance level set at 0.05. The Cronbach Alpha internal consistency coefficients of the scales used in the study were calculated and The internal consistency reliability of the measurement tools used in this study was calculated using Cronbach's Alpha, along with construct reliability and the shared variance explained coefficients. As a result of the difference analyses, significant difference were found in terms of scales. Also, significant correlations were found between scales. In conclusion, the concepts of mindfulness and perceived stress are important when evaluated in the context of physicians