Türk-Alman University Institutional Repository
Not a member yet
3665 research outputs found
Sort by
The Examination of the Association between Meta-Emotions and Psychological Symptoms
Introduction: Cryptocurrencies are digital assets that differ from traditional currencies in their unique characteristics. An increasing number of individuals are showing interest in cryptocurrency trading and spending long hours engaged in this activity. Current studies point out that some behaviors of cryptocurrency investors may be associated with problematic mental health outcomes. The present study aims to investigate problematic cryptocurrency trading behaviors and to examine these behaviors in terms of gambling disorder and psychological risk factors. Methods: Two hundred four volunteered participants whose ages ranged between 18 and 65 years (mean = 31.62, SD = 6.95) were recruited. For data collection, the Problematic Cryptocurrency Trading Scale, Problem Gambling Severity Index, Eysenck Personality Questionnaire Revised – Abbreviated Form, UPPS Impulsive Behavior Scale, and Positive and Negative Affect Schedule were administered. Results: Findings demonstrated that participants exhibiting symptoms of problematic cryptocurrency trading had higher levels of problem gambling severity, negative emotions, extraversion, and urgency, along with lower levels of premeditation and perseverance. Additionally, the linear regression with backward elimination revealed that problem gambling severity and extraversion are associated with problematic cryptocurrency trading. Conclusion: These findings suggest that greater engagement in cryptocurrency speculation may be associated with increased gambling behaviors and that both activities could be linked to underlying personality traits, impulsivity, and negative emotions
Turkey's disalignment with the common foreign and security policy of the European Union
Bu araştırmanın amacı Türk dış politikasının neden Avrupa Birliği Ortak Dış ve Güvenlik Politikası (ODGP) ile uyumlu olmadığını anlamaktır. ODGP ile Türkiye’nin uyum oranı
2024’te yüzde 5’tir. Aynı zamanda, son yıllarda, ilginçtir ki Türkiye’nin uyum oranında büyük bir düşüş vardır. Bu durum çok önemlidir çünkü Türkiye Avrupa Birliği üyesi bir
devlet olmak için çaba harcamaktadır. Yeni jeopolitik dünya düzeninde Türkiye’nin AB ile ilişkileri daha önemli hale gelmiştir. Türk dış politikası uluslararası siyasal
gelişmelerle ve AB’nin dış politikasıyla yakından ilişkilidir. Bu bağlamı düşünerek,
düşük uyum oranının nedenlerini açıklamak için, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın ifadelerinin içerik ve söylem analizleri yapılmaktadır. Sosyal
inşacılık teorik çerçeve olarak kullanılmaktadır. Bu araştırma rollerin Türk dış politikasını belirleme potansiyeline sahip olduğunu öne sürmektedir. Türkiye üç önemli role sahiptir.
Bunlar İslami dünyanın liderliği, küresel güneyin liderliği ve bölgesel güçtür. Türkiye coğrafi olarak yakın bölgelerinde etki alanını genişletmeye çalışmakta, Avrupa Birliği’ni değerler ile ilgili meselelerde öteki olarak tanımlamakta ve Rusya gibi ülkelerle ilişkiler
kurmaktadır. Türkiye, kendisini yeni güç merkezi olarak gösterirken, bastırılmış ulusların lideri olmak için çaba harcamaktadır. Bu çalışmada iki argüman vardır. Birincisi, bölgesel güç pozisyonu ve küresel Güneyin lideri olma hedefi Türkiye’nin Avrupa Birliği’nin ortak
dış politikasından uzaklaşmasına neden olmaktadır. İkincisi, İslami dünyanın lideri olma hedefi Türkiye’nin yaklaşımını Avrupa Birliği’nin yaklaşımından farklılaştırmaktadır. Bu araştırmada ulusal rol kavramlarının Türk dış politikasını etkilediğini ifade eden
hipotezler açıklanmaktadır. Bu çalışma aynı zamanda vakaların analizi üzerinden Türk dış politikasının farklılaştığı alanları göstermek istemektedir. Vakalar analiz edildiğinde,
Türkiye’nin Rusya-Ukrayna Savaşı, Gazze Savaşı, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz krizinde Avrupa Birliği’nin yaklaşımından farklı bir politika uyguladığı ifade edilebilir.The aim of this research is to grasp why Turkish foreign policy is not compatible with the Common Foreign and Security Policy of the European Union (CFSP). Turkey’s alignment
rate with CFSP was 5 per cent in 2024. Also, in recent years, it is very interesting that there has been a big decline in Turkey’s alignment rate. This situation is very crucial
because Turkey puts more effort into becoming a member state of the European Union. In new geopolitical world order, Turkey’s relations with the EU became more important.
Turkish foreign policy is closely connected with international political developments and
foreign policy of the EU. Considering this context, in order to explain the reasons for the low alignment rate, content and discourse analyses of the Turkish President’s statements
are conducted. Social constructivism is utilised as the theoretical framework. This research argues that roles have the potential of determining Turkish foreign policy. Turkey
has three significant roles. These are leadership of Islamic world, leadership of the global South and regional power. Turkey tries to increase its sphere of influence in its
geographically close regions, defines the European Union as the other in issues related to values and establishes relations with countries such as Russia. Turkey puts more effort
into becoming the leader of the oppressed nations while projecting itself as the new power centre. In this study, there are two arguments. First, regional power position and the aim
of being leader of the global South cause Turkey to walk away from common foreign policy of the European Union. Second, the aim of being leader of Islamic world
differentiates Turkey’s approach from approach of the European Union. In this research, hypotheses stating that national role conceptions affect Turkish foreign policy are
explained. This study also wants to show the fields in which Turkish foreign policy differs, via analysis of cases. When cases are analysed, it can be expressed that Turkey
implements a different policy from approach of the European Union in Russia-Ukraine War, Gaza War, Cyprus and the Eastern Mediterranean crisis
FFT/IFFT UYGULAMALARININ EULER FORMÜLÜ KULLANARAK TAYLOR SERİSİ YAKLAŞIMIYLA OLUŞTURULMASI, KONFİGÜRE EDİLEBİLIR POSİT ARİTMETİĞİ İLE GERÇEKLEŞTİRİLMESİ VE PARÇALI İŞLEME İLE DONANIM SENTEZİ
IEEE floating-point aritmetiği [21], sinyal işleme uygulamalarında sınırlı dinamik aralık ve
hassasiyet problemleriyle karşılaşmaktadır. Buna karşılık, posit sayı sistemi [26], daha yüksek
doğruluk ve geniş dinamik aralık sunmaktadır. Bu çalışmada, hesaplama verimliliğini ve
yapılandırılabilirlik seviyesini artırmak için, Euler formülünün Taylor serisi yaklaşımıyla
yaklaşık olarak hesaplanan sinüs ve kosinüs fonksiyonları kullanılarak, posit tabanlı Hızlı
Fourier Dönüşümü (FFT) ve Ters Hızlı Fourier Dönüşümü (IFFT) uygulamaları sunulmaktadır.
Tasarım, double precision floating point birimlerine ihtiyaç duymayan tamamen posit tabanlı
bir veri yoluna sahiptir ve mevcut temel posit FFT uygulamalarının ötesinde çok çeşitli posit
konfigürasyonlarını desteklemektedir [33-34].
Diğer çalışmalardan farklı olarak, birden fazla posit konfigürasyonu için Vitis framework
kullanılarak donanım sentezi analizi de dahil edilmiştir. Sistem, gecikme süresini ve donanım
kaynaklarının kullanımını optimize etmek için 2 büyüklüğünde parçalara bölünen 32.768
örnekten oluşan giriş sinyallerini işler. Hem ses sinyalleri hem de rastgele verilerle yapılan
deneysel değerlendirmeler, single precision IEEE floating-point formatına kıyasla önemli
ölçüde iyileştirilmiş sinyal-gürültü oranı (SNR) sağlamış ve donanım kaynak tüketimi
açısından karşılaştırılabilir sonuçlar elde edilmiştir. Ayrıca, FFT ve IFFT uygulamaları için bit
uzunluğu (N) ve üs boyutu (ES) seçilerek gerekli hassasiyetin, dinamik aralığın ayarlanması ve
donanım maliyetinin optimize edilmesi amacıyla posit parametre seçimine dair bir
değerlendirme sunulmuştur.
Sentezlenen birimlerin, single precision floating point uygulamalarına göre daha fazla donanım
kullandığı gözlemlense de, sayısal doğruluktaki önemli artışlar posit sayı sisteminin sinyal
işleme hızlandırıcıları için umut vadeden bir alternatif olduğunu göstermektedir. Bildiğimiz
kadarıyla, bu çalışma kütüphanesi ile birlikte Vitis kullanılarak tamamen posit tabanlı ilk
FFT/IFFT tasarımını sunmaktadır. Elde edilen sonuçlar, yüksek performanslı ve kaynak verimli
donanım tabanlı sinyal işleme için posit aritmetiğinin uygulanabilirliğini ve avantajlarını ortaya
koymaktadır.IEEE floating-point arithmetic [21] confronts challenges due to its limited dynamic range and
precision in signal processing applications. In contrary, the posit number system [26] offers
enhanced numerical accuracy and a wider dynamic range. This work presents posit-based
implementations of the Fast Fourier Transform (FFT) and Inverse Fast Fourier Transform
(IFFT), incorporating sine and cosine functions approximated via Taylor series expansion of
Euler’s formula to improve computational efficiency and level of configurability. The design
of this study employs a fully posit-based datapath that eliminates the need for double-precision
floating-point units and supports a broad range of posit configurations, extending beyond
existing baseline posit FFT implementations [33,34].
Distinguishing itself from other studies, an analysis of hardware synthesis is included by using
the Vitis framework for multiple posit configurations. The system processes input signals of
32,768 samples, segmented into chunks of size 2 to optimize latency and hardware resource
utilization. Experimental evaluation with both real audio signals and random data shows
significant improvements in signal-to-noise ratio (SNR) compared to single-precision IEEE
floating-point format, while maintaining comparable hardware resource consumption.
Additionally, an evaluation of posit parameter selection is given to adjust required precision,
dynamic range and to optimize hardware cost by selecting bit-length (N) and exponent size
(ES) for FFT and IFFT applications.
Although synthesized units present some increased resource usage compared to single precision floating-point implementations, the serious gains in numerical accuracy highlight the
posit number system’s potential as a promising alternative in signal processing accelerators. To
the best of our knowledge, this is the first fully posit-based FFT/IFFT implementation with its
library implemented in Vitis. These results demonstrate the feasibility and advantages of posit
arithmetic for high-performance, resource-efficient hardware signal processing
Rekabet hukuku bağlamında iş gücü piyasaları
Rekabet hukuku geleneksel olarak mal ve hizmet piyasalarındaki rekabeti düzenlemeyi amaçlamaktadır. Ancak teknolojinin gelişmesi ve nitelikli iş gücüne
duyulan ihtiyaç, rekabet hukukunun son zamanlarda iş gücü piyasaları içerisindeki varlığının ve öneminin giderek artırmasına yol açmıştır. Teşebbüslerin çalışanları
istihdam etmek için iş gücü piyasalarında giriştikleri bu rekabet, özellikle çalışanların ücretleri, çalışma koşulları ve kariyer olanakları üzerinde önemli etkilere sahiptir.
Rekabet hukukunun piyasada etkinliği sağlama ve tüketici refahını koruma amaçlarına ulaşması iş gücü piyasalarında da rekabetin sağlıklı sürdürülmesine bağlıdır. Bu durum, yalnızca ekonomik verimlilik açısından değil sosyal adalet bakımından da büyük önem
taşımaktadır. Edinilen deneyimler, teşebbüslerin bazı anlaşma, uygulama veya kararlar yoluyla iş gücü piyasalarında rekabeti engelleyici, bozucu veya kısıtlayıcı şekilde
hareket etme eğilimi gösterdiklerini ortaya koymaktadır. İş gücü piyasalarında dengesizliklere yol açan söz konusu uygulamalar çalışanların pazarlık güçlerinin azalmasına ve ücretlerin düşmesine sebebiyet piyasada tekelci bir yapı oluşturmaktadır.
Bu anlamda, rekabet hukukunun iş gücü piyasaları içerisindeki yeri ve öneminin anlaşılması, bir bakıma rekabeti bozan anlaşma ve uygulamaların ortaya konulmasıyla
mümkün olmaktadır. Anti-rekabetçi anlaşma ve uygulamalar iş gücü piyasalarında çeşitli görünümler sunabilmektedir. Bunların ilki az sayıda işverenin belirli bir coğrafi bölgede baskın
konumda bulunması anlamına gelen ve monopson olarak nitelendirilen piyasa yapısıdır.
Monopson, bir yandan çalışanların pazarlık gücünü zayıflatırken diğer yandan da
çalışan ücretlerinin baskılanması sonucunu doğurmaktadır. İş gücü piyasalarında rekabeti bozan bir diğer yapı kartellerdir. Klasik rekabet hukukunda fiyat tespiti, üretim
kısıtlaması veya pazar paylaşımı gibi amaçlarla işverenler arasında yapılan hukuka
aykırı anlaşmaları ifade eden bu kavram, iş gücü piyasaları bağlamında ise işverenlerin, ücretler, yan haklar, iş koşulları veya çalışan devri gibi konularda açıkça sınırlı anlaşmalara varmaları anlamına gelmektedir. Bu yapı, klasik ürün piyasası kartellerine
benzer şekilde iş gücüne ilişkin arz-talep dengesini bozmaktadır. Özellikle büyük teşebbüsler arasındaki kartellerin piyasada ücretlerin düşmesine, inovasyonun ve
rekabetçi istihdamın ortadan kalkmasına ve çalışanların alternatif istihdam fırsatlarına ulaşmalarının engellenmesine yol açtığı bilinmektedir.
İş gücü piyasalarında en sık karşılaşılan kartel türleri, öğretide centilmenlik anlaşmaları olarak da bilinen ücret tespiti ve çalışan ayartmama anlaşmaları ve çalışma
koşullarına ilişkin anlaşmalar olarak karşımıza çıkmaktadır. Doğrudan veya dolaylı olarak, çalışanlara ödenecek ücretlerin ve/veya sağlanacak diğer her türlü mali hakkın,
belirli bir seviyede yahut aralık içerisinde tespit edilmesi konusunda teşebbüsler arasında yapılan ücret sabitleme anlaşmaları ile bir teşebbüsün bir başka teşebbüsün
çalışanlarına iş teklif etmemesine veya bu çalışanları işe almamasına yönelik doğrudan veya dolaylı şekilde yapılan çalışan ayartmama anlaşmaları birçok hukuk sisteminde
per se rekabet ihlali olarak kabul edilmektedir. ABD’de başlayan ve Avrupa Birliği ile diğer rekabet hukuku çevrelerini etkisi
altına alan güncel gelişmeler rekabet hukukunun iş gücü piyasalarındaki varlığını ve gerekliliğini teyit etmiştir. Hâlihazırda rekabet hukukunun iş gücü piyasalarında uygulanabilirliği ile ilgili kayda değer bir itiraz bulunmadığını belirtmek mümkündür. Güncel durum ise rekabet hukuku bağlamında iş gücü piyasalarına ilişkin uygulamaların güçlenerek artacağını göstermektedir.Traditionally, competition law aims to regulate competition in goods and services markets. However, with the advancement of technology and the growing demand for skilled labor, competition law has increasingly gained presence and
significance in labor markets. The competition that undertakings engage in within labor
markets to recruit employees has significant effects, particularly on wages, working conditions, and career opportunities. Achieving the goals of competition law -ensuring
market efficiency and protecting consumer welfare- also depends on maintaining
healthy competition in labor markets. This is crucial not only for economic efficiency but also for social justice.
Experience has shown that undertakings tend to act in ways that prevent, distort, or restrict competition in labor markets through certain agreements, practices, or
decisions. These practices, which cause imbalances in labor markets, result in a
monopolistic market structure by weakening workers’ bargaining power and causing wages to decline. In this respect, understanding the role and importance of competition
law in labor markets is closely tied to identifying the anti-competitive agreements and
practices that take place.Anti-competitive agreements and practices can manifest in various forms in labor markets. One of the most prominent is a market structure known as monopsony,
where a small number of employers hold a dominant position in a specific geographic area. Monopsony weakens workers’ bargaining power and leads to wage suppression.
Another structure that distorts competition in labor markets is the cartel. In classical competition law, cartels refer to unlawful agreements among employers for purposes
such as price fixing, output restriction, or market allocation. In the labor market context, this concept refers to explicit agreements between employers to limit wages, fringe
benefits, working conditions, or employee mobility. Similar to product market cartels, these arrangements disrupt the supply-demand balance in the labor market. Cartels, especially those between large enterprises, are known to reduce wages, hinder innovation and competitive hiring, and prevent workers from accessing alternative employment opportunities. The most common types of labor market cartels are wage-fixing agreements and
no-poaching agreements—also known in academic literature as “gentlemen’s agreements”—along with ancillary restraints and agreements on working conditions. Wage-fixing agreements are those between undertakings to determine the wages or any
other financial benefits to be paid to employees, either directly or indirectly, at a specific level or within a certain range. No-poaching agreements, on the other hand,
involve direct or indirect arrangements not to offer employment to, or hire, another undertaking’s employees. Such agreements are considered per se violations of competition law in many legal systems. Recent developments—originating in the United States and influencing the European Union and other competition law jurisdictions—have confirmed the presence and necessity of competition law in labor markets. Currently, there are no significant objections to the applicability of competition law in labor markets. The present trajectory indicates that enforcement of competition law in labor markets will continue to expand and intensify
Role of international law in combating climate change
This study explains global climate change with all its causes and effects, examines the essential
concepts and issues that should be known about the topic, and analyses various solutions
discussed in the public debate. In this study, where and how to position international climate
change law, international meetings and conventions that constitute international climate change
law, the climate regime envisaged by international treaties and the current situation concerning
Turkish law are discussed. This study aims to present the function of international law in
combating global climate change and to offer various suggestions for international law to
enable a more effective struggle against the climate crisis.Bu çalışma, küresel iklim değişikliğini tüm neden ve sonuçlarıyla açıklamakta, konuya ilişkin
bilinmesi gereken temel kavram ve sorunları irdelerken, kamuoyunda tartışılan çeşitli çözüm
yollarını incelemektedir. Çalışmada, uluslararası iklim değişikliği hukukunun nerede ve nasıl
konumlandırılacağı, uluslararası iklim değişikliği hukukunu meydana getiren uluslararası
toplantı ve sözleşmelerin neler olduğu, milletlerarası antlaşmaların öngördüğü iklim rejimi ve
Türk hukuku bakımından son durum ele alınmaktadır. Bu çalışma, uluslararası hukukun
küresel iklim değişikliğiyle mücadeledeki fonksiyonunu ortaya koyarken, uluslararası hukukun
iklim kriziyle daha etkin bir mücadele sağlayabilmesi için çeşitli öneriler sunmayı
amaçlamaktadır
Patentin rekabet hukukuna aykırı kullanılması nedeniye zorunlu lisans
Fikrî mülkiyet hakları, modern ekonomik ve hukukî düzenin ayrılmaz
unsurlarından biri olup bireysel yaratıcılığı teşvik ederken toplumsal refahın
artırılmasına da hizmet etmektedir. Patent hakkı, sahibine buluşu üzerinde belirli
süreyle münhasır yetkiler tanımak suretiyle inovasyonu teşvik edici bir fonksiyon
taşımaktadır. Bununla birlikte, patentin sağladığı ayrıcalıkların rekabet düzeniyle
çatışma ihtimali, hukuk sistemleri açısından çözülmesi gereken önemli bir sorun
olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda Türk hukukunda 6769 sayılı Sınaî
Mülkiyet Kanunu’nun 129/1-(e) maddesi, patentin rekabet hukukuna aykırı
kullanılması hâlinde zorunlu lisans verilmesini öngörerek özgün bir düzenleme
getirmiştir.
Bu çalışmada, söz konusu hükmün işlevselliği ve hukuk düzeni içindeki
tutarlılığı üç bölümde incelenmiştir. İlk bölümde patent ve rekabet hukuku arasındaki
teorik ve işlevsel ilişki ele alınmış, patentin hâkim durum yaratması hâlinde gündeme
gelebilecek kötüye kullanma davranışları analiz edilmiştir. İkinci bölümde, zorunlu
lisans kavramı ayrıntılı biçimde incelenmiş; SMK çerçevesindeki düzenleme Alman
ve İsviçre hukuklarıyla karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Üçüncü bölümde ise
mevcut düzenlemenin yeterliliği tartışılmış, sözleşme kurma zorunluluğu temelinde
alternatif bir sistem önerilmiş ve Türk hukukunda neredeyse hiç ele alınmamış olan
“zorunlu lisans itirazı” müessesesi üzerinde durulmuştur.Intellectual property rights constitute one of the fundamental elements of the
modern economic and legal order, fostering individual creativity while contributing to
social welfare. Patent rights, by granting the patentee exclusive control over an
invention for a limited period, perform an innovation-promoting function.
Nevertheless, the privileges conferred by patents may come into conflict with
competition law, whose ultimate aim is to safeguard a free and effective market
structure. In Turkish law, Article 129/1-(e) of the Industrial Property Code (SMK)
establishes a specific mechanism: the grant of compulsory licenses in cases where
patents are used in a manner contrary to competition law. Article 129/2 further entrusts
the Turkish Competition Authority with the competence to decide on such licenses,
thus introducing a unique institutional design into the Turkish legal system.
This dissertation analyzes the effectiveness, legitimacy, and coherence of this
system. The first part examines the theoretical and functional relationship between
patent and competition law, with particular emphasis on patent-related abuses of
dominance. The second part provides a detailed analysis of the concept and legal
nature of compulsory licensing, focusing on the SMK framework and comparing it
with German and Swiss law. The third part critically assesses the adequacy of the
current regulation, discusses the possibility of establishing an alternative model based
on the duty to contract, and introduces the almost unexplored notion of the
“compulsory license defense” in Turkish legal scholarship
The alignment of Türkiye's energy policy with the EU following the war in Ukraine
This thesis investigates Türkiye's energy policy alignment with the European
Union after the war in Ukraine, as Türkiye's energy policy plays a crucial role in both its
EU candidacy and its ambition to become an energy hub. The thesis is based on Andrew
Moravcsik's liberal intergovernmentalism framework, while also considering geopolitical
perspectives. The thesis mainly focuses on two decades of infrastructural, institutional,
and legal developments after the start of accession negotiations in 2005 until 2025. In
addition, the thesis also considers earlier periods of Türkiye's relations with the European
Union, starting with Türkiye's application to associate with the European Economic
Community in 1959. The thesis employs a primarily qualitative research design,
supplemented with quantitative data. The thesis relies mainly on the "Turkey Progress
Reports", later renamed "Türkiye Reports". At the same time, it also uses various data and
official documents published by the International Energy Agency, Eurostat, the Turkish
Statistical Institute, the European Union and Türkiye. However, since the war in Ukraine
is a fairly recent event, the thesis uses relevant newspaper and academic articles in
addition to the aforementioned Türkiye reports, data and documents. The independent
variables of the thesis are the status of the European Union accession negotiations, the
shifting security concerns following the war in Ukraine, and the domestic political
atmosphere in Türkiye, which are argued to have influenced Türkiye's energy policy
alignment with the European Union during the given period. Empirical evidence shows
that while the early stages of accession were characterised by a steady adoption of the EU
energy acquis and joint infrastructure projects, this later evolved into a selective
alignment due to diverging security concerns and stalled accession talks, which became
even more visible following the war in Ukraine.Bu tez, Türkiye'nin enerji politikasının hem AB adaylığı hem de enerji merkezi
olma hedefinde önemli bir rol oynaması nedeniyle, Ukrayna savaşı sonrası Türkiye'nin
enerji politikasının Avrupa Birliği ile uyumunu incelemektedir. Tez, Andrew
Moravcsik'in liberal hükümetlerarasıcılık çerçevesine dayanırken, jeopolitik
perspektifleri de dikkate almaktadır. Tez, 2005 yılında başlayan üyelik müzakerelerinden
2025 yılına kadar geçen yirmi yıllık altyapı, kurumsal ve hukuki gelişmelere
odaklanmaktadır. Ayrıca tez, Türkiye'nin 1959 yılında Avrupa Ekonomi Topluluğu'na
ortaklık başvurusuyla başlayan Avrupa Birliği ile ilişkilerinin daha önceki dönemlerini de
ele almaktadır. Tez, nicel verilerle desteklenen, ağırlıklı olarak niteliksel bir araştırma
tasarımı kullanmaktadır. Tez, esas olarak “Türkiye İlerleme Raporları”na dayanmaktadır.
Bu raporlar daha sonra “Türkiye Raporları” olarak yeniden adlandırılmıştır. Aynı
zamanda, Uluslararası Enerji Ajansı, Eurostat, Türkiye İstatistik Kurumu, Avrupa Birliği
ve Türkiye tarafından yayınlanan çeşitli veriler ve resmi belgeler de kullanılmaktadır.
Ancak, Ukrayna'daki savaş oldukça yeni bir olay olduğundan, tezde yukarıda bahsedilen
Türkiye raporları, verileri ve belgelerin yanı sıra ilgili gazete ve akademik makaleler de
kullanılmıştır. Tezin bağımsız değişkenleri, Avrupa Birliği üyelik müzakerelerinin
durumu, Ukrayna'daki savaşın ardından değişen güvenlik endişeleri ve Türkiye'deki iç
siyasi atmosferdir. Bu değişkenlerin, söz konusu dönemde Türkiye'nin enerji politikasının
Avrupa Birliği ile uyumuna etki ettiği savunulmaktadır. Ampirik kanıtlar, katılım
sürecinin ilk aşamalarının AB enerji müktesebatının istikrarlı bir şekilde benimsenmesi
ve ortak altyapı projeleriyle karakterize olduğunu, ancak daha sonra güvenlik
endişelerinin farklılaşması ve katılım müzakerelerinin durması nedeniyle seçici bir uyum
haline geldiğini göstermektedir. Bu durum, Ukrayna'daki savaşın ardından daha da
belirgin hale gelmiştir
The introduction of artificial intelligence in journalism: an exploratory study of journalists in Germany and Türkiye
Yüksek lisans tezi, Almanya ve Türkiye'deki gazetecilerin gazetecilikte yapay zekanın (AI) kullanılmaya başlanmasını nasıl algıladıklarını ve değerlendirdiklerini analiz etmektedir. Tez, siyasi, ekonomik ve kurumsal farklılıkların bu algılara ne ölçüde yansıdığını incelemektedir. Araştırma, her iki ülkede aktif olarak çalışan gazetecilerle yapılan 22 niteliksel görüşmeye (her ülkede 11 görüşme) dayanmaktadır ve AI'nın kullanımıyla ilgili öğrenme süreçlerini, somut uygulama alanlarını, algılanan fırsatları ve riskleri ile dış etkenleri analiz etmektedir.Değerlendirme, Braun ve Clarke'ın (2006) altı adımlı sürecine göre tematik analiz kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Teorik çalışma, teknoloji kabul modeli (TAM3) ve Etki Hiyerarşisi Modeli'ne dayalı olarak bireysel ve yapısal etki faktörlerini kategorize etmektedir. Sonuçlar, her iki ülkede de AI'nın öncelikle verimliliği artırmak ve tekrarlayan görevleri otomatikleştirmek için bir fırsat olarak görüldüğünü göstermektedir. Farklılıklar öncelikle editoryal özerklik, siyasi etki ve teknik çerçeve koşullarının değerlendirilmesinde ortaya çıkmaktadır. Alman gazeteciler ekonomik ve yapısal zorlukları vurgularken, Türkiye'de siyasi belirsizlik ve kurumsal kısıtlamalar ön plana çıkmaktadır. Çalışma, gazetecilikte AI'nın sorumlu ve bağlama duyarlı bir şekilde kullanılması için öneriler sunarken, teknolojinin kabulünde siyasi ve kültürel çerçeve koşullarının rolüne ilişkin araştırma ihtiyacını vurgulamaktadırThe master's thesis analyses how journalists in Germany and Türkiye perceive and assess the introduction of artificial intelligence (AI) in journalism. It focuses on the extent to which
political, economic and institutional differences are reflected in these perceptions. The research study is based on 22 qualitative interviews (eleven in both countries) with active journalists and analyses learning processes in the handling of AI, concrete areas of application, perceived opportunities and risks, and external influencing factors. The evaluation is carried out using thematic analysis according to Braun and Clarke's (2006)
six-step process. The theoretical work is based on the technology acceptance model (TAM3) and the Influence Hierarchy Model to categorise individual and structural influencing factors. The results show that in both countries, AI is primarily seen as an opportunity to increase efficiency and automate repetitive tasks. Differences are found primarily in the assessment of editorial autonomy, political influence and technical framework conditions. While German journalists emphasise economic and structural challenges, the emphasis in Türkiye is on political uncertainty and institutional constraints. The study provides recommendations for the responsible and context-sensitive use of AI in journalism, while emphasising the need for research on the role of political and cultural framework conditions in the acceptance of the technology
Partizan Election Interventions And Methods Of United States Of America
Gelişen teknolojiler ve sosyal medyanın da yaygınlaşmasıyla seçimlere dış müdahale konusu dünya genelinde daha fazla tartışılan bir mesele haline geldi. Türkiye’de de seçim güvenliği her ne kadar yoğun bir şekilde gündemi meşgul eden bir konu olsa da Türkçe akademik yazında seçimlere dış müdahale ile ilgili yeterli çalışma yapılmadığı görülmektedir. Bu çalışmada öncelikle seçimlere dış müdahale meselesi kavramsal düzeyde ele alınarak uluslararası literatürde konunun hangi çerçevede tartışıldığı incelenmektedir. Sonrasında tarihsel karşılaştırmalı vaka incelemesi yöntemiyle örnek olaylar incelenerek ABD’nin Soğuk Savaş döneminde üç birbirinden farklı vakada seçimlere nasıl ve hangi yöntemlere başvurarak tarafgir bir şekilde müdahil olduğu mercek altına alınmaktadır. Seçilen vakalar literatürde yer alan çeşitli müdahale biçimlerine örnek teşkil etmesi açısından çeşitliliği sağlayabilmek amacıyla seçilmiştir. Çalışmadan elde edilen verilere göre hegemon güçlerin gizli ve açık olmak üzere iki farklı düzeyde seçimlere müdahil olduğu görülmektedir. ABD gibi ülkelerin kendi siyasi ve ekonomik çıkarları çerçevesinde ilgili ülkede müttefiki kabul ettiği yerel aktörlerin seçimlerde rakiplerine karşı avantaj elde edebilmeleri adına çeşitli yöntemlere başvurduğu anlaşılmaktadır. ABD birçok ülkede açık ya da gizli tehdit, şantaj, ekonomik yaptırımlar ya da ekonomik destek, seçim kampanyalarının fonlanması vb. farklı yöntemler aracılığıyla seçimlere müdahale etmiş ve kendine yakın gördüğü adayın haksız avantaj elde etmesine zemin hazırlamıştır.The topic of foreign electoral interventions has become a more widely discussed issue globally with the advancement of technology and the widespread use of social media. Although election security is a heavily debated subject in Turkey, it appears that there is insufficient academic research in Turkish on foreign electoral interventions. This study first addresses the issue of foreign electoral interventions at a conceptual level, examining the framework within which the topic is discussed according to international literature. Subsequently, it employs historical comparative case study methodology to analyse examples of US election interventions in three different cases during Cold War. The selected cases were chosen to ensure diversity, as they exemplify various forms of intervention found in the literature. The data obtained from the study indicates that hegemonic powers intervene in elections on two different levels: covert and overt. It is understood that countries like the United States employ various methods within the framework of their political and economic interests to help local actors, whom they consider allies, gain an advantage over their rivals in elections. Through various methods such as overt or covert threats, blackmail, economic sanctions or support, and funding election campaigns, USA have intervened in elections and created an unfair advantage for candidates it favors
Physicochemical characterization of calcium-doped barium zirconate perovskites for hydrogen-induced systems and their life cycle assessment
BaZrO3 perovskites attract considerable attention in electrocatalytic applications. This study offers a comprehensive overview of synthesizing BaZrO3 perovskite material via the sol-gel method and investigates the impact of Ca-doping on its physicochemical properties. The hydrogen temperature-programmed reduction profiles and X-ray photoelectron spectroscopy analyses demonstrate that Ca-doping effectively enhanced the concentration of oxygen vacancies, which makes the material a candidate for hydrogen-induced electrocatalytic applications. Additionally, life cycle analysis results indicate the synthesis of Ba0.6Ca0.4ZrO3 perovskite with the most concentrated oxygen vacancies among synthesized perovskites caused the highest environmental impact, with marine and freshwater ecotoxicity being the primary environmental concern. © 2025 Hydrogen Energy Publications LL