Türk-Alman University Institutional Repository
Not a member yet
3665 research outputs found
Sort by
Eine Bewertung der Produkthaftungs- und Produktsicherheitsvorschriften für digitale Produkte im EU- und türkischen Recht im Lichte aktueller Entwicklungen
Dijitalleşme, tedarik zincirlerinin karmaşıklığı ve otonom teknolojiler, tüketici ve endüstriyel ürünlerin risk profilini ciddi şekilde
değiştirmektedir. Bu çalışma, Avrupa Birliği’nin belirtilen gelişmeler ışığında yenilenen ürün güvenliği ve ürün sorumluluğu müktesebatını Türkiye’de yürürlükte olan 7223 sayılı Ürün Güvenliği ve Teknik
Düzenlemeler Kanunu ile karşılaştırmayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda öncelikle Yeni Yaklaşım ve Yeni Yasal Çerçeve olarak
adlandırılan düzenlemeler ele alınmıştır. Zira Avrupa Birliği bir ortak Pazar olarak kurulmuş, bu ortak pazara sunulacak olan ürünlerin de güvenli olması gerektiği fikri benimsenmiş, söz konusu güveni sağlamak amacıyla da ortak standartların oluşturulması öngörülmüştür. Dolayısıyla dijital ürünler gibi güncel gelişmelere ilişkin yasal düzenlemelerin anlaşılabilmesi amacıyla öncelikle Yeni Yaklaşım ve Yeni Yasal Çerçevenin isabetli bir şekilde kavranması elzemdir. Bu
bulgulardan hareketle çalışmada Avrupa Birliği’nde ürün güvenliği ve ürün sorumluluğuna ilişkin genel çerçeve incelenmiştir. Bu bağlamda bilhassa ürün güvenliği hukuku alanındaki farklı enstrümanlar ele alınmış, teknik düzenlemeler, uyumlaştırılmış kurallar gibi Birlik pazarındaki yeknesaklaştırma çabalarının farklı görünüm şekilleri incelenmiştir. Ardından ürün sorumluluğu hukukundaki gelişmeler
incelenmiş, burada da özellikle Yeni Yasal Çerçeveye uyum ile dijitalleşmenin ürün sorumluluğu hukukuna etkileri üzerinde durulmuştur. Gerek ürün güvenliği, gerek ise ürün sorumluluğunun genel çerçevesi çizildikten sonra Yeni Yaklaşım ve Yeni Yasal Çerçevenin
dijital ürünleri ilgilendiren AB Yapay Zekâ Kanunu ve AB Siber Dayanıklılık Kanunu düzenlemelerine yansımaları ilgili yerlerde
değerlendirilmiştir.Digitalization, the increasing complexity of supply chains and the proliferation of autonomous technologies have profoundly altered
the risk profile of both consumer and industrial products. Against this backdrop, the present study compares the European Union’s renewed
acquis on product safety and product liability with Türkiye’s Law No
7223 on Product Safety and Technical Regulations. The analysis first revisits the regulatory frameworks known as the New Approach and the
New Legislative Framework. Since the EU was founded as a common
market premised on the availability of safe products, common standards were envisaged to guarantee that safety. A sound grasps of
the New Approach and the New Legislative Framework is therefore indispensable for understanding contemporary legislative responses to developments such as digital products
Von der tradition zur moderne: die veränderung der Türkischen kaffeekultur als kulturelles erbe
Diese Arbeit befasst sich mit der Veränderung der türkischen Kaffeekultur vom
Osmanischen Reich bis zur Gegenwart. Betrachtet wird sie in Bezug auf Tradition,
kulturelle Erinnerung und moderne Konsumkultur der Gegenwart, und es werden
kulturelle und soziale Praktiken dieser Kaffeekultur verglichen. Der Fokus liegt auf
Fragen wie: Wie gestaltete sich die Kaffeekultur im Osmanischen Reich? Wie wird sie
heute dargestellt? Welche Elemente bestehen heute noch, haben sich transformiert oder
sind verloren gegangen? Die Arbeit verfolgt das Erkenntnisinteresse, diese Kultur nicht
nur als historische Erscheinung zu betrachten, sondern als lebendiges immaterielles
Kulturerbe, das sich zwischen Bewahrung alter Tradition und neuen Formen der
Alltagskultur bewegt.
Die Analyse der Arbeit basiert auf untersuchten Werken über die türkische
Kaffeekultur, historischer Quellenanalyse, Reiseberichten von osmanischen sowie
ausländischen Reisenden, Quellen osmanischer Historiker, Nachkommen des
osmanischen Sultanats, Daten, die von Vertretern dieser Branche zur Verfügung gestellt
wurden, sozialen Medien, Nachrichtenseiten, Selbstbeobachtungen sowie visuellem
Material der Verfasserin.
Die Ergebnisse der Forschung zeigten, dass die türkische Kaffeekultur in vielen
Elementen heute noch weiterlebt, wobei einiges heute nicht mehr wiederzufinden ist. Des
Weiteren wurde erkannt, dass aufgrund von technologischen Fortschritten, veränderten
Konsumgewohnheiten und gesellschaftlichem Wandel neue Formen der Repräsentation
entstanden sind, welche traditionelle Elemente mit modernen Ausdrucksformen
verbindenBu çalışma, Osmanlı İmparatorluğu’ndan günümüze kadar Türk kahvesi
kültüründe yaşanan değişimleri ele almaktadır. Türk kahvesi kültürünün gelenek, kültürel
hafıza ve modern tüketim kültürü bağlamında incelemesini yapmakta, sosyal ve kültürel
uygulamalarını karşılaştırmaktadır. Bu kapsamda, söz konusu kültürün geçmişteki ve
günümüzdeki görünümü, ayırt edici unsurları ve bunlardan hangilerinin halen yaşadığını,
hangilerinin farklılaştığını, hangilerinin kaybolduğuna odaklanmaktadır. Kahve
kültürünü sadece tarihsel bir olgu olarak değil, eski gelenekler ile yeni temsil biçimleri
arasında, canlı ve somut olmayan bir kültür mirası olarak ele almaktadır.
İnceleme temelde, Türk kahvesi kültürü hakkında yapılan çalışmalara; Osmanlı
tarihçilerin eserleri, seyahatnameler, hanedan üyelerinin nakilleri gibi tarihsel
malzemeye; kahve kültürüne ait sektör temsilcilerinin sunduğu verilere; sosyal medya,
haber siteleri gibi dijital mecralarda yer alan bilgilere; görsel kaynaklar ile yazarın
gözlemlerine dayanmaktadır.
Çalışma neticesinde, Türk kahvesi kültürünün ayırt edici unsurlarından birçoğu
hâlâ varlığını sürdürürken, bazılarının farklılaştığı ya da kaybolduğu anlaşılmıştır. Ayrıca
teknolojik gelişmeler, tüketim alışkanlıklarındaki değişim ve toplumsal dönüşüm gibi
etkenlerin tesiriyle geleneksel unsurlar ile modern ifade biçimlerini birleştiren yeni temsil
biçimlerinin ortaya çıktığı tespit edilmiştir
Beiträge der Republik Türkiye und Österreichs zum internationalen Umweltrecht durch das Rahmenübereinkommen der Vereinten Nationen über Klimaänderungen
Dieser Sammelband bietet Wissenschaftler:innen, Studierenden und Entscheidungsträger:innen neue Perspektiven auf die komplexen Beziehungen zwischen Türkiye und Österreich. Er schließt Forschungslücken in den Bereichen Diaspora, Diplomatie und bilaterale Beziehungen und verbindet historische Analysen mit aktuellen Entwicklungen, um die Wechselwirkungen zwischen Politik, Gesellschaft und transnationalen Netzwerken zu beleuchten. Die Beiträge renommierter Experten aus den Bereichen Politikwissenschaft und Geschichte basieren auf empirischen Daten und zeigen Möglichkeiten für eine engere Zusammenarbeit auf, beispielsweise durch den Ausbau kultureller und wirtschaftlicher Netzwerke
The understanding of "women's empowerment" in right-wing politics in Türkiye and Europe
Bu tezde, Avrupa ve Türkiye’de sağ kanat siyasette kadınların muktedir
kılınmasına yönelik anlayış incelenmiştir. Bu kapsamda, Avrupa’dan Marine Le Pen
liderliğindeki Fransız Ulusal Birlik Partisi ile Türkiye’den Ümit Özdağ liderliğindeki
Zafer Partisi seçilmiştir. Nitel araştırma yöntemleri ile yürütülen çalışmada, söz konusu
partilerin kadınlara yönelik kavrayış ve politikaları; parti programları, lider söylemleri ve
sosyal medya içerikleri üzerinden analiz edilmiştir. Çalışmada popülist radikal sağ
partiler olarak değerlendirilen Ulusal Birlik ve Zafer Partisi’nin, göçmen karşıtlığı,
sekülerlik vurgusu ve cumhuriyetçi değerlere olan bağlılıkları açısından benzeştiği
saptanmıştır. Parti belgeleri ve lider söylemleri, toplumsal cinsiyet ve göçmen karşıtlığı
başlıkları altında incelenmiş; bu sayede her iki partide tezahür eden “makbul kadın”
figürü ortaya konmuştur. Bu figürün her iki partide de etnik, kültürel ve geleneksel
değerler ile çizildiği gözlemlenmiştir. Yalnızca bu makbul kadın figürünün
güçlendirilmeye tabi tutulduğu; partilerin yerlici ideolojiler doğrultusunda sınırlı ve
koşullu bir güçlendirme anlayışı benimsediği tespit edilmiştir. Birtakım feminist değerleri
benimsemelerine rağmen, her iki parti de kapsayıcılıktan uzak tutumlar sergileyerek
feminizmin kesişimsellik ilkesiyle çelişmektedir. Elde edilen bulgular doğrultusunda bu
çalışma, Avrupa ve Türkiye’deki popülist radikal sağ partilerin toplumsal göçmen
karşıtlığı ile iç içe geçmiş toplumsal cinsiyet siyasetini ve kadınların muktedir kılınmasına
yönelik anlayışlarını karşılaştırmalı olarak ele alarak literatüre özgün bir katkı sunmuştur.This thesis examines the understanding of women’s empowerment in right-wing
politics in Europe and Türkiye. In this context, the French Rassemblement National, led
by Marine Le Pen, and Türkiye’s Zafer Partisi (Victory Party), led by Ümit Özdağ, were
selected as case studies. Conducted through qualitative research methods, the study
analyzes the selected parties’ perceptions and policies towards women by examining
party programs, leader discourses, and social media content. It was determined that both
Rassemblement National and Zafer Partisi, evaluated as populist radical right parties,
resemble each other in terms of their anti-immigration stance, emphasis on secularism,
and adherence to republican values. Party documents and leader rhetoric were analyzed
under the themes of gender and anti-immigration, thereby revealing the figure of the
“acceptable woman” as it manifests in both parties. This figure was observed to be shaped
by ethnic, cultural, and traditional values in both parties. It was found that only this
acceptable woman figure is subjected to empowerment, and that both parties adopt a
limited and conditional understanding of empowerment shaped by nativist ideologies.
Despite adopting certain feminist values, both parties display exclusionary attitudes and
conflict with the intersectional principle of feminism. Based on the findings, this study
offers an original contribution to the literature by comparatively analyzing the
understanding of women’s empowerment of populist radical right parties in Europe and
Türkiye, and their gender politics which is intertwined with anti-immigrant discourse
Franchise sözleşmesi
Bu yüksek lisans tezinde, franchise sözleşmesi Türk hukuku çerçevesinde
incelenmiştir. Çalışmanın ilk bölümünde franchise kavramı, tarihsel gelişimi,
sözleşmenin tanımı ve türleri ele alınmış; franchise sisteminin taraflara sağladığı
avantajlar ve dezavantajlar değerlendirilmiştir. İkinci bölümde ise franchise
sözleşmesinin esaslı unsurları ortaya konulmuş, benzer sözleşmelerle karşılaştırılması
yapılarak hukuki niteliği ve şekil şartları üzerinde durulmuştur.
Üçüncü bölümde tarafların borçları detaylandırılmış olup franchise verenin
aydınlatma ve destek yükümlülükleri ile franchise alanın ücret ödeme, sadakat ve
rekabet etmeme gibi temel borçları açıklanmıştır. Son bölümde franchise
sözleşmesinin sona erme halleri ile sona ermenin taraflar açısından doğurduğu
sonuçlar değerlendirilmiştir. Çalışmada, öğretideki görüşler ve uygulamaya yansıyan
bazı durumlar dikkate alınarak, franchise sözleşmesinin Türk hukukundaki yeri genel
hatlarıyla ortaya konulmuştur.This master's thesis examines the franchise agreement within the framework
of Turkish law. In the first chapter, the concept of franchising, it’s historical
development, the definition and types of franchise agreements are discussed; the
advantages and disadvantages of the franchise system for the parties are evaluated.
The second chapter outlines the essential elements of the franchise agreement,
compares it with similar types of contracts, and focuses on its legal nature and formal
requirements.
In the third chapter, the obligations of the parties are set out in detail, with an
explanation of the franchisor’s duties of disclosure and support, as well as the
franchisee’s fundamental obligations such as payment, loyalty, and the non-compete
obligation. The final chapter evaluates the termination of the franchise agreement and
the legal consequences of termination for both parties. Taking into account the views
in the doctrine and some situations reflected in practice, the place of the franchise
agreement in Turkish law has been set out in general terms in this study
GenAI Destekli Sohbet Robotlarının Müşteri Tarafından Benimsenmesi: Hizmet Robotu Kabul Modeline (sRAM) Dayalı Bir Değerlendirme
Üretken Yapay Zekanın (GenAI) son zamanlardaki gelişimi, özellikle insan
benzeri iletişimi kolaylaştıran sofistike sohbet robotlarının kullanımı yoluyla müşteri
hizmetleri etkileşimlerini önemli ölçüde dönüştürmüştür. Bu araştırma, kullanıcıların
davranışsal niyetlerini etkileyen işlevsel, duygusal ve ilişkisel yönleri dikkate alan Hizmet
Robotu Kabul Modeli'ne (sRAM, Service Robot Acceptance Model) dayanarak GenAI
tabanlı sohbet robotlarının kabulünü araştırmaktadır. TAM ve UTAUT gibi önceki
modeller teknoloji kabulü için temel çerçeveleri sunarken, sRAM hizmet robotlarının ve
yapay zeka destekli arayüzlerin ayırt edici doğasını yakalamak için daha ayrıntılı bir
yaklaşım sunmaktadır. Bu teorik arka plana dayanan çalışma, kullanıcıların tüketici
etkileşimi için tasarlanan GenAI destekli bir sohbet robotu asistanını nasıl
yorumladıklarını ve kullandıklarını araştırmaktadır. Katılımcılar, “Kahve Asistanım”
isimli sohbet robotuyla iletişim kurduktan sonra çevrimiçi anket aracılığıyla toplanan 174
veri seti analiz edilmiştir. Kullanıcıların sRAM'ın temel boyutları (algılanan kullanım
kolaylığı, kullanışlılık, sosyal normlar, antropomorfizm, algılanan sosyal etkileşim,
algılanan sosyal varlık, güven ve ilişkisel bağlılık hakkındaki algılarını ölçmek için nicel
anket tabanlı bir yaklaşım kullanılmıştır. Ayrıca, algılanan zeka ve satin alma niyeti
değişkenleri modele eklenmiştir. Veriler, bu yapılar arasındaki varsayılan ilişkileri ve
bunların benimseme niyeti üzerindeki etkisini test etmek için Yapısal Eşitlik Modellemesi
(YEM) kullanılarak analiz edilmiştir. Bu araştırmanın bulguları, tüketici odaklı GenAI
tabanlı sohbet robotları bağlamında Hizmet Robotu Kabul Modeli’ne (sRAM) ampirik
bir doğrulama sunmaktadır. Her bir işlevsel, duygusal ve ilişkisel değişkenin benimseme
üzerinde doğrudan etkisi olmasa da, benimseme ile satin alma niyeti arasındaki güçlü
bağlantı, bu teknolojilerin ticari açıdan önemini ortaya koymaktadır.The recent development of Generative Artificial Intelligence (GenAI) has
significantly transformed customer service interactions, specifically through the use of
sophisticated chatbots that facilitate human-like communication. This research
investigates the acceptance of GenAI-based chatbots based on the Service Robot
Acceptance Model (sRAM), which considers functional, emotional, and relational aspects
that affect users' behavioral intentions. While earlier models like TAM and UTAUT
presented the fundamental frameworks for technology acceptance, sRAM gives a more
detailed approach to capturing the distinctive nature of service robots and AI-powered
interfaces. Based on this theoretical background, the study investigates how users
interpret and use a GenAI-powered chatbot assistant intended for consumer interaction.
Data is collected from 174 participants via online survey after they talked Kahve
Asistanım chatbot. A quantitative survey-based approach was used to measure user
perceptions on key dimensions of sRAM—i.e., perceived ease of use, perceived
usefulness, social norms, perceived humanness, perceived social interactivity, perceived
social presence, perceived trust, rapport. Perceived intelligence and purchase intention
were included additionally. The data were analyzed using Structural Equation Modeling
(SEM) to test the hypothesized relationships between these constructs and their effect on
adoption intention. The results of this research give empirical validation to the Service
Robot Acceptance Model (sRAM) under the consumer-oriented GenAI-based chatbot
paradigm. This highlights that, even though not all functional, social-emotional, and
relational predictors exert a direct influence on adoption, the robust connection between
adoption and purchase intention demonstrates the business significance of these
technologies
Heat gain estimation with window film application in some major cities of Turkiye during summer and related cost estimation
Küresel ısınma ile bağlantılı olarak dünya çapında birçok felaket meydana gelmektedir. Sera gazlarının emisyon seviyelerini azaltmanın yollarını bulmak için birçok çalışma yürütülmektedir. Fosil yakıt tüketiminin azaltılması emisyonları azaltmak için kullanılan en yaygın yöntemdir. Bu çalışmada belirli cam filmi özelliklerine sahip bir model binada sağlanacak ısı kazancının kestirimi gerçekleştirilmiştir. Sonuçlar, saydam ve renkli cam üzerine kaplanmış üç film tipi için karşılaştırmalı olarak verilmiştir. Isı kazancı kestirimi, şehir, cam, bina ve nem özellikleri dikkate alınarak yaz günleri için uyarlamalı olarak yapılmıştır. Filmsiz saydam cam için elde edilen son oda sıcaklığı referans olarak alınmış ve diğer yedi tipte cam için kestirim bu referansa göre yapılmıştır. Örnek binanın konumu, sıcaklığı ve cephesi gibi özellikler dikkate alınarak elektrik tüketimi, karbon emisyonu ve fiyat açısından maliyet analizi yapılmıştır.Many disasters occur around the world in connection with global warming. Many studies are conducted to find ways of decreasing levels of emissions of greenhouse gases. Reducing consumption of fossil fuels is the most common method used to decrease
emissions. This study focusses on estimation of heat gain in a model room with given characteristics of window filming. The results are given comparatively for eight types of windows including clear and tinted windows and additionally three types
of filming coated on both types. Heat gain is estimated for summer days adaptively by using the models taking into account the location of the city, the position of windows, the building volume and moisture. The heat gain and final room temperature
for clear window is taken as a reference and other seven calculations are observed in terms of differences between heat gains in order to evaluate and compare their effectiveness. Cost analysis is performed in terms of electric consumption, carbon emission and price for characteristics including location, temperature and facade of the sample room
Electromagnetic radiation and biophoton emission in neuronal communication and neurodegenerative diseases
The intersection of electromagnetic radiation and neuronal communication, focusing on the potential role of biophoton emission in brain function and neurodegenerative diseases is an emerging research area. Traditionally, it is believed that neurons encode and communicate information via electrochemical impulses, generating electromagnetic fields detectable by EEG and MEG. Recent discoveries indicate that neurons may also emit biophotons, suggesting an additional communication channel alongside the regular synaptic interactions. This dual signaling system is analyzed for its potential in synchronizing neuronal activity and improving information transfer, with implications for brain-like computing systems. The clinical relevance is explored through the lens of neurodegenerative diseases and intrinsically disordered proteins, where oxidative stress may alter biophoton emission, offering clues for pathological conditions, such as Alzheimer's and Parkinson's diseases. The potential therapeutic use of Low-Level Laser Therapy (LLLT) is also examined for its ability to modulate biophoton activity and mitigate oxidative stress, presenting new opportunities for treatment. Here, we invite further exploration into the intricate roles the electromagnetic phenomena play in brain function, potentially leading to breakthroughs in computational neuroscience and medical therapies for neurodegenerative diseases
The European Union's Strategy Against Disinformation (2018-2024)
Bu çalışma, Avrupa Birliği’nin (AB) dezenformasyonla mücadele politikalarını 2018-2024 yılları arasında incelemektedir. Araştırma, AB’nin resmi dokümanlarını tematik analiz yöntemiyle değerlendirerek, dezenformasyonla mücadele politikalarının iletişim ekosistemi, sosyal platformlar, yapay zeka ve yasal düzenlemeler çerçevesinde nasıl şekillendiğini incelemektedir. Bulgular, 2018 yılında başlatılan yasal düzenlemelerin COVID-19 pandemisi ile ortaya çıkan "infodemi" sürecinde genişletildiğini göstermektedir. Rusya-Ukrayna Savaşı’nın uluslararası dezenformasyon tehdidini artırması, AB’nin stratejik iletişim mekanizmalarını ve uluslararası iş birliklerini güçlendirdiğini ortaya koymuştur. Yapay zeka destekli dezenformasyon ve dijital platform düzenlemeleri, AB’nin dezenformasyonla mücadele politikalarının temel unsurları haline gelmiştir. AB, dezenformasyonun demokratik süreçler üzerindeki etkisini azaltmak ve bilgi ekosistemini daha dirençli hale getirmek amacıyla dijital düzenlemeler, medya okuryazarlığı projeleri ve uluslararası iş birliklerini içeren çok boyutlu yaklaşımlar benimsemiştir.This study examines the European Union's (EU) disinformation countermeasures between 2018 and 2024. Using thematic analysis of official EU documents, the research evaluates how policies addressing disinformation evolved within the frameworks of communication ecosystems, social platforms, artificial intelligence, and legal regulations. The findings reveal that the legal measures initiated in 2018 were expanded and adapted during the "infodemic" triggered by the COVID-19 pandemic. The international dimension of disinformation, highlighted by the Russia-Ukraine war, strengthened the EU's strategic communication mechanisms and international collaborations. In recent years, artificial intelligence-driven disinformation and digital platform regulations have become central to EU policies. By adopting multidimensional approaches, including digital regulations, media literacy initiatives, and international cooperation, the EU aims to mitigate the impact of disinformation on democratic processes and enhance the resilience of the information ecosystem
Islamophobia: Genealogy of a Concept
İslamofobi kavramı hiç şüphesiz tartışmalı bir kavramdır. Kavramı çeşitli nedenlerle reddedenler, yetersiz görenler, bir komplonun parçası olarak görenler, yeni kavramlar ve farklı tanımlar teklif edenler bulunmaktadır. Bu makale bütün bu tartışmaları anlamlandırmak için Michael Foucault’nun geliştirdiği metodoloji çerçevesinde İslamofobi kavramının soy kütüğünü çıkarmaktadır. Kavramın tarihsel arka planı, öncülleri, ilk ne zaman kullanıldığı, zaman içerisinde farklı kullanımları, tanımları, farklı güç odakları tarafından neden inkâr edildiği, İslam düşmanlığının etrafındaki güç ve iktidar ilişkileri ve bütün bunların arka planındaki teorik zemin incelenmektedir. Makalenin amacı medya çalışmalarında son dönemde ön plana çıkan İslamofobi kavramının soy kütüğünü çıkararak kavram etrafında cereyan eden tartışmaları efradını cami ağyarını mâni bir şekilde ortaya koymaktır. Bu çerçevede makalede önce kavramın tarihçesi incelenerek daha sonra da İslamofobi kavramı etrafında cereyan eden tartışmaların teorik ve İslamofobi kavramına yönelik eleştiriler ve İslamofobi olgusunun inkârı ele alınmaktadır. Bu çerçevede İslamofobi kavramı ve araştırmalarına yeni pencereler açan Müslüman toplumlarda İslamofobi meselesi ve İslamofobi antisemitizm ilişkisi de makale de ele alınmaktadır. Makalenin son iki bölümünde İslamofobi olgusunun tarihsel arka planı ele alınmakta, sonuç bölümünde ise kavramla ilgili tartışmalar ve tanımlar sınıflandırılarak özetlenmektedir.The concept of Islamophobia is a controversial one. There are those who reject the term for various reasons, consider it inadequate, see it as part of a conspiracy, propose new terms and different definitions. This article aims to make sense of all these debates by tracing the genealogy of the term Islamophobia within the framework of Michel Foucault's methodology. The article examines the historical background of the concept, its precursors, its first usage, its various uses over time, the reasons it has been denied by different power centers, the power and authority relations surrounding Islamophobia, and the theoretical ground behind all of this. The purpose of the article is to trace the genealogy of the concept of Islamophobia, which has recently come to the forefront in media studies, and to comprehensively and accurately present the debates surrounding the concept. In this framework, the article first explores the historical development of the concept and then analyzes the theoretical basis of the debates around it. Furthermore, it addresses criticisms of the concept of Islamophobia and examines the denial of the phenomenon itself. In the final two sections, the historical background is also examined. The conclusion summarizes and classifies the debates and definitions surrounding the concept