DergiPark Akademik
Not a member yet
    63137 research outputs found

    Bizim Bir Sanatımız Var!: Yeditepe Bienali ve Estetik Bir Cemaat Olarak Halk

    No full text
    2018 ve 2022’de düzenlenen Yeditepe Bienali, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)’nin 2010’dan sonra, özellikle Gezi Ayaklanması’nı takiben, siyasal iktidarının kurucu gücü haline gelen hayat tarzı odaklı kültürel kamplaşma politikasının, sanıyorum ki yeni bir evresini oluşturdu. Emre Tansu Keten’in hatırlattığı gibi İslamcı şair Hakan Arslanbenzer’in 2011’de yayınlanan Kültürel İktidar Solda mı? başlıklı kitabından önce neredeyse hiç kullanılmamış olan “kültürel iktidar” terimi, 2017’de Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından dile getirilmesiyle birlikte siyasetin olduğu kadar kültürel üretimin de yörüngesini belirleyen bir kavram haline geldi (Keten, 2020). Kültürel iktidar, AKP açısından gerçekten de bir iktidar meselesiydi; kültürel üretim alanını, alanın kendi sermaye ve kurallarıyla oynayarak içeriden değiştirmekten ziyade, dışardan ‘polisiye’ hamlelerle yönetmeye dayanan bir strateji izledi. Yeditepe Bienali ise çatışmayı bu kez kültür alanın içerisine çeken ve meşruiyetini güncel sanat alanının ‘geçer akçesi’ üzerinden kanıtlamaya çalışan bir sergileme söylemi ve pratiği ortaya koydu. 1. Yeditepe Bienali’nin küratörü Serhat Kula, “ihtiyaca binaen ya da kıymete mahsus bir sanat felsefesine sahip olan medeniyetimizin, bugünün sanatları ve sanatçılarındaki yankısını bir de bienal yapısı içinde görmek” istediklerini, zira “sanatımızın içeriği[nin] bienallerin atmosferinde oluşan metafor yüklemeleri açısından çok zengin” olduğunu belirterek, hem Bienal’in kendisinin hem de sergilenen işlerin küresel bienal söylemine ve işleyişine yatkınlığını ve yakınlığını vurgulamaya çalışıyordu. Bu sebeple güncel sanat dilini önemseyen ve güncel yaklaşımları geleneksel olanla birleştirmeyi vaat eden Bienal, daha önceki “Kültür Şurası” gibi devlet kurumları odaklı girişimlerinden uzaklaşarak, daha ziyade İskender Pala’nın meşhur “Muhafazakâr Sanat Manifestosu”nun “geleneği yorumlayıp sorgulayan”, “muhafazakâr olmayan sanat ürünlerini eleştiren ama dışlamayan” bir sanat anlayışı temelinde, liberal-muhafazakâr denebilecek çizgisine yakın bir tavır sergiler gibiydi (Bora, 2018). Ancak Yeditepe Bienali her ne kadar küresel sanat dünyası ve küresel bienal ideali içerisine yerleşmek konusunda ısrarcı olsa da Cumhurbaşkanlığı himayesinde gerçekleştirilen bir sergi olması sebebiyle de perçinlenen ikircikli bir tutuma sahipti. Bu yazıda Yeditepe Bienali’ni merkeze alarak sanat ve siyaset arasındaki bu gerilimli ilişkiyi ele almaya çalışıyorum

    Civil Liability of Electronic Commerce Platforms for Content Infringing Intellectual Property Rights of the Third Parties

    No full text
    Son yıllarda büyük bir hızla yaygınlaşan elektronik ticaretin doğurduğu önemli hukuki sorunlardan biri, hak sahibinin fikri ve sınai hakkını ihlal eden bir içeriğe yer sağlayan elektronik ticaret platformunun hak sahibine karşı sorumlu tutulup tutulamayacağıdır. Sorunun çözümü, fikri mülkiyet hukukuna, haksız fiil hukukuna, temel hak ve özgürlüklere ve hatta e-ticaret pazarının desteklenmesine ilişkin çoklu bir bakış açısı gerektirmektedir. Pozitif hukukumuzdaysa durum fazlasıyla karmaşık olup bu karmaşa, uygulamayı da belirsiz hale getirmekte, tüm menfaat sahipleri açısından olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. Bu çalışmada öncelikle elektronik ticaret platformlarının özel hukuk sorumluluğuyla ilgili mehaz düzenlemeler incelenmiş, daha sonra hukukumuzda meseleye uygulanabilir hükümler tespit edilmeye çalışılmıştır. Bu açıklamalardan sonra, hukukumuzda belirtilen hükümlere ilişkin değerlendirmelere ve konuyla ilgili önerilerimize yer verilmiştir.The e-commerce industry has experienced significant growth over the past decade, giving rise to many legal problems. One of such problems is whether an electronic commerce platform that provides content that infringes the intellectual property rights of the right holder can be held liable against the right holder or not. The solution requires a multidimensional perspective on intellectual property law, tort law, fundamental rights and freedoms, and even promoting the growth of the e-commerce market. The current situation is quite complex in Turkish positive law, and this complexity eliminates legal certainty and creates negative consequences for all parties. First, the study analyses the relevant provisions in the USA and EU. Then, the study makes efforts to determine the applicable provisions under Turkish law. Following that, the provisions are examined in detail and suggestions are provided

    Oy Verme Kutularından Sınır Kapılarına: Türkiye\u27nin Seçimleri ve Suriyeli Mültecilere Yönelik AKP’nin Değişen Tutumuna Medyadan Bakmak

    No full text
    This article analyzes the discourse on Syrians, which has been a key element in racist and discriminatory narratives in Turkey over the past 13 years, particularly during the most recent critical elections. Two key factors have shaped the selection of this period for analysis.The first factor is the increasing adoption of the opposition’s discourse portraying Syrians as a "surplus population that must be sent back," particularly as a campaign promise during elections. This narrative has fueled racism and, at times, even led to lynching attempts. On May 3, 2023—just days before the May 14, 2023, presidential elections—the ruling Justice and Development Party (AKP) echoed this rhetoric, introducing the term "honorable return." President Recep Tayyip Erdoğan informed voters that millions of Syrians, previously framed within the religious notion of ensar (protectors of Muslim migrants) and promised citizenship, would be expelled at the end of their 12th year in Turkey. This marked a stark shift from Erdoğan’s earlier speech on March 15, 2022, in which he firmly rejected deportations, declaring, "We will not send them back as long as we remain in power." The sharp contradiction between these statements within such a short timeframe suggests that AKP’s policies toward Syrians are not primarily guided by humanitarian concerns but rather by electoral calculations and the increasing risk of losing power.The second factor, closely tied to the first, is that, for the first time in two decades, Erdoğan and the AKP faced a serious risk of electoral defeat. Erdoğan secured the May 14, 2023, presidential election only in the second round, and in the March 31, 2024, local elections, the AKP suffered a significant loss, losing 15 additional city municipalities.In this context, the study examines how Syrian asylum seekers were represented in online news articles published between March 1, 2023, and March 1, 2024, by Sabah, Hürriyet, and Sözcü, Turkey’s most widely accessed newspapers. It explores whether the media, influenced by the government’s shifting discourse, engaged with or distanced itself from the dominant narrative portraying refugees as a "surplus population that must be sent back." Using a descriptive analysis, the study investigates mainstream media’s news-making practices and identifies key themes in political and societal debates on asylum seekers. The central argument is that the media’s role in shaping the integration or exclusion of asylum seekers becomes more pronounced during electoral periods.The second development which is related to the first is that Erdogan and AKP, who have been in power continuously by winning elections for 20 years, have experienced two critical election atmospheres in which the risk of losing votes and power appeared to be strong for the first time. As a matter of fact, Erdogan won the presidential elections in the second round on May 14, 2023, and AKP lost 15 more city municipalities in their hands before in local elections on March 31, 2024.In this context, the aim of the study is to reveal how Syrian asylum seekers are included in the context of the influence of the changing rhetoric of the government in the news published on the online platforms of Sabah, Hurriyet and Sözcü newspapers with the highest number of readers in Turkey between March 1, 2023 and March 1, 2024, which includes the general election and then the local election process, and how the media joined the political discourse considering refugees as “surplus that should be sent back”. In line with this purpose, prominent themes and sub-themes will be interpreted by analyzing the news-making practices of the mainstream media which is close to the government and anti-government media and how they inform the political and social discussions about asylum seekers in a descriptive way. The main thesis of the research is that the influence of the media on the social integration or exclusion processes of asylum seekers becomes more apparent in the dynamics of the election period.Bu makale, son 13 yıldır Türkiye’de ırkçı, ayrımcı söylemlerin düğüm noktalarından birini oluşturan Suriyelilere yönelik söylemi, kritik son seçimleri içine alan dönemde incelemektedir. Bu dönemin özellikle ele alınmasında iki gerekçe öne çıkmıştır:İlki, muhalefet partileri tarafından sıkça gündeme getirilen, özellikle seçim dönemlerinde bir seçim vaadi olarak sunulan ve toplumda ırkçı, ayrımcı düşünceleri besleyerek zaman zaman linçlere yol açan Suriyelilerin “gönderilmesi gereken bir fazlalık” olduğu söylemine, 14 Mayıs 2023’te yapılacak olan başkanlık seçimlerine 11 gün kala, 3 Mayıs 2023’te Adalet ve Kalkınma Partisinin (AKP) de “onurlu geri dönüş” söylemiyle eklemlenmesidir. Böylece AKP tarafından açık kapı politikasıyla içeri alınan, Müslümanlar olarak ensar olunması gereken, vatandaşlık vaat edilen milyonlarca Suriyeli mültecinin 12. yılın sonunda ülke dışına çıkarılacağı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından seçmenlere duyurulmuştur. Oysa aynı Erdoğan, 15 Mart 2022 tarihli konuşmasında muhalefet partilerinin söylemlerinin aksine “Biz görevde olduğumuz sürece göndermeyeceğiz” diyerek muhalefete “sert” bir şekilde karşılık vermişti. Kısa sürede her iki ifadenin AKP’nin Suriyeli politikasıyla ilgili olarak kamusal dolaşıma sokulmuş olması, AKP’nin Suriyelilere yönelik politikalarını belirleyen asıl faktörün hümanizm, insan hakları vs. değil de iktidarı kaybetme riskinin güçlü bir şekilde açığa çıkması ve oy hesapları olduğunun görünürleşmesidir. İlkiyle bağlantılı ikinci gelişme ise, 20 yıllık kesintisiz bir şekilde iktidarda olan Erdoğan’ın ve AKP’nin ilk defa oy ve iktidar kaybetme riskinin güçlü olarak belirdiği iki kritik seçim atmosferinin yaşanmış olmasıdır. Nitekim Erdoğan, 14 Mayıs 2023 başkanlık seçimlerini ikinci turda kazanabilmiş, 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde ise AKP, elindeki 15 şehir belediyesini daha kaybetmiştir.Bu bağlamda çalışmanın amacı genel seçim ve ardından yerel seçim sürecini içine alan 1 Mart 2023 ile 1 Mart 2024 tarihleri arasında Türkiye\u27de en fazla tıklanma sayısına sahip Sabah, Hürriyet ve Sözcü’nün çevrimiçi platformlarında yayımlanan haberlerinde iktidarın da değişen söyleminin etkisinde Suriyeli sığınmacıların hangi bağlamda nasıl yer aldığını, medyanın mültecilerin “geri gönderilmesi gereken fazlalık” olarak gören politik söyleme nasıl eklemlenmediğini ortaya koymaktır. Bu amaç doğrultusunda, ana akım medyanın haber yapma pratiği ve sığınmacılara yönelik politik ve toplumsal tartışmaları nasıl haberleştirdikleri betimsel olarak analiz edilerek öne çıkan temalar ve alt temalar yorumlanacaktır. Araştırmanın temel tezi, medyanın, sığınmacıların toplumsal entegrasyon veya dışlanma süreçlerine etkisinin, seçim döneminin dinamiklerinde daha belirgin hale geldiği yönündedir.İlkiyle bağlantılı ikinci gelişme ise, 20 yıldır seçimleri kazanarak kesintisiz bir şekilde iktidarda olan Erdoğan’ın ve AKP’nin ilk defa oy ve iktidar kaybetme riskinin güçlü olarak belirdiği iki kritik seçim atmosferinin yaşanmış olmasıdır. Nitekim Erdoğan 14 Mayıs 2023 Başkanlık seçimlerini ikinci turda kazanılabilmiş, 31 Mart 2024 yerel seçimlerde de AKP elindeki 15 şehir belediyesini daha kaybetmiştir. Bu bağlamda çalışmanın amacı genel seçim ve ardından yerel seçim sürecini içine alan 1 Mart 2023 ile 1 Mart 2024 tarihleri arasında Türkiye\u27de en fazla okur sayısına sahip Sabah, Hürriyet ve Sözcü gazetelerinin çevrimiçi platformlarında yayımlanan haberlerinde iktidarın da değişen söyleminin etkisinde Suriyeli sığınmacıların hangi bağlamda nasıl yer aldığını, medyanın mültecilerin “geri gönderilmesi gereken fazlalık” olarak gören politik söyleme nasıl eklemlenmediğini ortaya koymaktır. Bu amaç doğrultusunda, iktidara yakın ve iktidar karşıtı ana akım medyanın haber yapma pratiği ve sığınmacılara yönelik politik ve toplumsal tartışmaları nasıl haberleştirdikleri betimsel olarak analiz edilerek öne çıkan temalar ve alt temalar yorumlanacaktır. Araştırmanın temel tezi, medyanın, sığınmacıların toplumsal entegrasyon veya dışlanma süreçlerine etkisinin, seçim döneminin dinamiklerinde daha belirgin hale geldiği yönündedir

    Uluslararası Politikada Arktik Bölge

    No full text
    Book Review on Selçuk Duman, Uluslararası Politikada Arktik Bölge (Ankara, Nobel Akademik Yayıncılık, 2024).Selçuk Duman, Uluslararası Politikada Arktik Bölge (Ankara, Nobel Akademik Yayıncılık, 2024) üzerine yazılmış kitap incelemesi

    Making Turkish Politics an Exception: The Persistence of Definitions of Capitalism and Democracy

    No full text
    Kapitalizm ve demokrasi kavramlarının tanımlanışı Türkiye siyasetini anlamak için alternatif açıklamalar sunduklarını iddia eden bazı yaklaşımlarda süreklilik göstermektedir. Bu çalışma, kapitalizm ve demokrasi tanımlarındaki metodolojik ve ontolojik ortak noktaları tespit edip, bu noktaların teorik ön kabullerini eleştirmeyi amaçlamaktadır. Bu amaçla merkez-çevre analizi ile rekabetçi otoriterlik kavramı örnek olarak ele alınmıştır. Bu iki yaklaşım hem kapitalizm hem de demokrasi kavramını iki temel ontolojik ayrım çerçevesinde tanımlar. Bir taraftan kapitalizm ekonomik ile politik olan arasındaki ontolojik ayrımın üzerinde yükselir. Bu tanımlama ilk olarak tarih dışı bir analize yaslandığı için problemlidir. İdealleştirilmiş Batı vakasında bu ontolojik ayrımı yaratan burjuvazinin Türkiye’deki eksikliği üzerinden bir değerlendirme yapılarak tarihsel bir anlatı kurulmaktadır. İkinci problem ise tarih dışı tanımlanması dolayısıyla kapitalizmin toplumsal ve siyasal etkilerinin, özellikle sömürü ilişkilerinin, üzerinin örtülmesidir. Kapitalizm, muhalif ama hegemonik yaklaşımların liberal teorik kökenleriyle de uyumlu bir biçimde, burjuvazinin rasyonel ve iktisadi eylemleri aracılığıyla yaratılan zenginleşme ile tanımlanır. Üçüncü problem, Türkiye vakasında bu zenginleşmenin önüne konulan engel ile ilgilidir. Fetişleştirilmiş bir devlet tanımına yaslanarak, devletin siyasal eylemlerinin rasyonel ve ekonomik eylemleri kirletmesi sonucunda kapitalizmin istisnai olduğu ifade edilir. Böylelikle devlet-sermaye ilişkilerinin politik tarafı görmezden gelinmektedir. Diğer taraftan, bu yaklaşımların demokrasi tanımı devlet ile sivil toplum arasındaki ontolojik ayrıma dayanır. İlk olarak bu tanımlama, tarih dışı olduğu için problemlidir. Burjuvaziye ve devlete biçilen idealize edilmiş ve çatışan roller, burjuvazinin kendiliğinden demokratik siyaseti getireceğine ilişkin bir anlatıya dönüşmektedir. Bunun doğal sonucu da liberal demokrasi teorisinin etkilerinin sonucunda, siyasetin elitler arası bir oyuna indirgenmesidir. Temel odak noktası burjuvazinin demokratik kurum ve süreçleri kurma ve güçlendirme konusundaki içsel kapasitesinin gerçekleşmesi olduğu için, demokratik siyaset seçim prosedürü ve kurumsal düzenlemelerle kısıtlıdır. Demokrasi tanımının üçüncü problemi de bu demokratik siyaset kurgusunda halkın sosyal problemlerin politize edilmesiyle kurulan bir özneden ziyade, halihazırda var olan eğilimleriyle temsil edilmesi gereken bir nesneye dönüşmesidir. Sonuç olarak, merkez-çevre ve rekabetçi otoriterlik yaklaşımları, kapitalizm ve demokrasi tanımlarıyla süreklilik yaratmaktadır. Kavramsallaştırmaları toplumsal mücadeleleri ve sömürü karşıtı emek hareketlerini siyaset alanının dışında bırakmaktadır.Certain approaches claiming to offer alternative explanations for understanding Turkish politics persistently adhere to specific definitions of capitalism and democracy. This study aims to identify the methodological and ontological commonalities in these definitions and to criticize their theoretical presuppositions. To this end, the center-periphery analysis and the concept of competitive authoritarianism are taken as examples. Both approaches define capitalism and democracy through two key ontological distinctions. On the one hand, capitalism relies on the ontological distinction between the economic and the political. This is problematic primarily because it relies on an ahistorical analysis. A historical narrative is constructed by evaluating Turkey in the absence of the bourgeoisie, who created the ontological distinction in the idealized Western case. The second issue is that, due to the ahistorical definition, the socio-political effects of capitalism, particularly relations of exploitation, are overlooked. Capitalism, in line with the liberal theoretical roots of the dissident but hegemonic approaches, is defined as enrichment through the rational and economic behavior of the bourgeoisie. The third problem concerns the obstacle to this enrichment in the case of Turkey. Capitalism is exceptional in Turkey due to a fetishized definition of the state that distorts rational and economic actions. Thus, the political aspect of state-capital relations is neglected. On the other hand, the notion of democracy is based on the ontological distinction between the state and civil society. First, this definition is problematic because it is ahistorical. The idealized and conflicting roles assigned to the bourgeoisie and the state produce a narrative in which the former is assumed to constitute democratic politics. The natural consequence of this is the reduction of politics to a game among elites as a result of the influence of the liberal theory of democracy. Since the main focus is on realizing the bourgeoisie’s inherent capacity to establish and strengthen democratic institutions and processes, democratic politics is limited to the electoral procedure and institutional arrangements. The third issue with this conceptualization of democracy is that people are transformed into objects with pre-existing tendencies needing representation, rather than as subjects constructed through the politicization of social problems in the formation of democratic politics. Consequently, both the center-periphery and competitive authoritarianism approaches reproduce continuity in their definitions of capitalism and democracy. Their frameworks exclude social struggles and anti-exploitation labor movements from the realm of politics

    Aging and Politics By Whom? For Whom?

    No full text
    Bu çalışma, Türkiye’de yaşlı nüfus oranı bakımından üçüncü olan Giresun’da siyasi partilerin il teşkilatı ve yönetim kurullarında görev alan 65 yaş ve üstü bireylerin temsiliyet durumlarını değerlendirmeyi amaçlamıştır. Ayrıca, siyasi partilerin parti program ve politika metinleri incelenerek, yaşlı bireylerin bu metinlerdeki yer alış şekilleri de tartışılmıştır. Politikalar, yaşlı bireyleri hizmetler sunulan homojen,edilgen ve muhtaç bir grup olarak ele alabilmektedir. Araştırma, siyasi coğrafyadan yola çıkarak, yaşlı bireyleri karar alma mekanizmalarındaki siyasi aktörler olarak değerlendirmiştir. Bu bağlamda, siyasi temsiliyetin yaşlıların haklarına etkisi de tespit edilmiş ve tartışılmıştır. Giresun’daki siyasi partilerde görev alan yaşlı bireylerin temsiliyet durumları tablolar halinde sunulmuş ve yorumlanmıştır. Nitel bir araştırma olarak yürütülen bu çalışmada, siyasi partilerin tüzükleri ve programları gibi dökümanlar içerik analizi ile incelenmiştir. Çalışmaya, siyasi temsiliyetin önemli bir unsuru olan muhtarlar da dâhil edilmiştir. Bununla birlikte, yerel yönetimde aktif görevi bulunan yaşlı bireylerin temsiliyeti de sunulmuştur. Bulgular değerlendirildiğinde, 28 mahalle muhtarından sadece üçünün 65 yaş ve üstü olduğu görülmüştür. 31 Belediye Meclis üyesinden ise sadece bir erkek üyenin 65 yaş ve üstü olduğu belirlenmiştir. Giresun’daki siyasi partilerde aktif görev dağılımı değerlendirildiğinde ise, yaşlı yetişkin temsiliyetinin yetersiz olduğuanlaşılmıştır. Özellikle de yaşlı yetişkin kadın temsiliyetinin yetersizliği dikkat çekicidir. Elde edilen verilere göre, Giresun’da, yaşlı bireylerin temsiliyetinin Belediye Meclisi ve siyasi partilerin yetkili organlarında aldıkları görevler açısından yeterli olmadığı görülmüştür. Siyasete katılımın kadınlar için cam tavanlar vekesişimsellikle de açıklanabilecek şekilde katı ve keskin bir ayrımcılıkla belirlendiği söylenebilir. Yine yaşçılıkla ilişkili olarak, siyasette yaşlılar açık ya da örtülü olarak görünmez kılınmaktadır. Sonuç olarak, yaşlı bireyler siyasi metinlerde muhtaç ve tektipleştirilmiş bir kategori olarak tanımlanmaktadır. Tüm bu bulgulara dayanarak, yaşlı bireylerin, tanımlanan diğer ‘dezavantajlı gruplar’ gibi siyaset alanında dayeterince aktif katılımlarının olmadığı anlaşılmaktadır. Nitekim bulgular aktif siyaset alanının daha çok seçkinci, eril ve orta-üst sınıfa ait bir alan olduğunu göstermektedir.This study aims to evaluate the representation of individuals aged 65 and over whotake charge in the organisation and the board of directors of the political partiesin Giresun, which ranks the 3rd in terms of older population in Türkiye. In addition,the programs of political parties were examined in terms of the ways in which olderindividuals were included. Policies consider older individuals as a homogeneous,passive and needy group to which services are provided. Based on politicalgeography, the research considers older adults as political actors in decision-makingmechanisms. In this context, the impact of political representation on the rights ofthe older people in the city is also discussed in the study. The representation statusof older individuals in political parties in Giresun is presented and explicated intables. In this study, conducted as a qualitative research, documents such as thestatutes and programs of political parties were examined through content analysis.Muhtars, an important element of political representation, were also included inthe study. In addition, the representation of older individuals who have active dutiesin local government was also presented in the study. According to the findings, itis seen that only three of the 28 neighbourhood muhtars and that only one malemember out of 31 Municipal Council members are 65 years and older. When thedistribution of active duties in political parties in Giresun is evaluated, it is realizedthat the representation of older adults is inadequate. The inadequacy of therepresentation of older adult women is particularly remarkable. It is realized thatthe representation of older individuals in Giresun is not adequate in terms of theduties that they take in the Municipal Council and the authorized bodies of politicalparties. Participation in politics is determined by strict and sharp discrimination forwomen, characterised by sexist glass ceilings and intersectionality. In relation toageism, the older people are made invisible in politics, either explicitly or implicitly.Older individuals are defined as a needy and homogeneous category in politicaldocuments. Based on all these findings, it is understood that older individuals do nothave sufficiently active participation in the political field, like other ‘disadvantagedgroups’. Thus, the findings show that the active political field is more of an elitist,masculine, reserved for middle-upper class men

    Aşı Nedeniyle Özellikle COVID-19 Aşısı Sonrasında Ortaya Çıkan Zarardan İdarenin Sorumluluğu

    No full text
    Aşı uygulamalarında idarenin sorumluluğu, COVID-19 salgını sonrasında daha da önem kazanmış bir konudur. İdarenin kolluk faaliyeti içerisinde değerlendirdiğimiz aşı uygulamalarına dair hukuki altyapı ülkelere göre değişiklik göstermektedir. Türkiye’de aşı uygulamalarına dair temel bir mevzuatın olmayışı, zorunlu aşı uygulaması ve aşıdan doğan sorumluluk açısından farklı hukuki problemler ortaya çıkarmaktadır. Anayasa Mahkemesi’nin bu konudaki bireysel başvuru kararları, aşı uygulamalarındaki hukuki boşlukları tespit etmesi bakımından dikkate değerdir. Çalışmamızın konusunu oluşturan idarenin sorumluluğu ise hem zorunlu aşı hem de tavsiye edilen aşı uygulamalarında incelemeyi gerekmektedir. Danıştay’ın aşı zararından idarenin kusurlu sorumluluğunu esas alan istikrarlı yaklaşımı tartışmaya açıktır. Özellikle COVID-19 salgını ile tüm dünyada tartışılır hale gelmiş aşı çalışmaları ve her gün gelişen tıbbi tedavi yöntemleri sonrasında, idarenin sorumluluğunun boyutunun riskli/tehlikeli faaliyetler içerisinde değerlendirilmesi düşünülebilir. Ayrıca zorunlu veya tavsiye edilen aşıda, aşının çoğunlukla aşılanan kişi kadar topluma da koruma sağlaması zararın sosyal dayanışma ilkesi çerçevesinde kamu kaynaklarınan karşılanmasını haklı kılmaktadır. Bu makalede, zorunlu ve tavsiye edilen aşılar çerçevesinde idarenin sorumluluğuna dair tespitler yapılarak, öneriler sunulmaya çalışılacaktır

    Ücret Zammının Çalışma Koşullarında Esaslı Değişiklik Bakımından Değerlendirilmesi

    No full text
    İş hukuku mevzuatında ücret konusunda ayrıntılı düzenlemeler bulunmakla birlikte, işçinin ücretinde bir zam yapılması, bu zammın oranı ya da zam dönemi bakımından açık bir düzenlemeye yer verilmemiştir. Özellikle ekonomik açıdan zorlu zamanlardan geçildiğinde, ücretlerde zam yapılmasına duyulan ihtiyaç daha da belirginleşmektedir. İş ilişkilerinde sıklıkla karşılaşılan bir durum da, yazılı bir kaynakta yer almamakla birlikte düzenli olarak işçi ücretlerine zam yapılması durumudur. Bu şekilde işyerinde devam eden ücret zammına ilişkin uygulamaların işyeri uygulaması haline gelip gelmediği değerlendirilmelidir. Öte yandan, işverenlerin iş sözleşmesiyle, işyeri yönetmeliğiyle ya da işyeri uygulamasıyla bir çalışma koşulu haline gelmiş ücret zammı konusunda tek taraflı olarak değişiklik yapabilmesi konusunun da dikkatle incelenmesi gerekmektedir. Bu konuda gerek Türk Borçlar Kanunu’nun 24. maddesi gerekse de İş Kanunu’nun 22. maddesinin, değişiklik hakkının saklı tutulmasına ilişkin tartışmaları sona erdirmekten ziyade, bu konuyu daha da tartışmalı hale getirdiği ifade edilebilir. Nitekim zam konusuna ilişkin işyeri uygulamaları ve değişiklik hakkının saklı tutulmasına ilişkin yargı kararları incelendiğinde bu konuda istikrarlı bir içtihadın oluştuğundan söz etmek güç gözükmektedir

    Compensation Liability Under the International Responsibility of the Host State derived from International Terrorism

    No full text
    Günümüzde bazı devletler gerek politik gerek askeri çıkarlarını elde etmek amacıyla başka devletlere karşı uluslararası terör faaliyetlerini desteklemektedir. Bir devlet üzerinde barınan terör unsurları tarafından hedef devlete yönelik olarak gerçekleştirilen terör saldırıları uluslararası terörizm niteliğindedir. Topraklarında terör unsurları barındıran devlet, konak devlet; barınan teröristler, konuk teröristler olarak adlandırılmaktadır. Eldeki çalışmada, uluslararası sorumluluk hukuku kuralları uyarınca terörist unsurları barındıran ya da barınmalarını engelleme yeteneği bulunmayan konak devletin, tazminat yükümlülüğünün aktarılması amaçlanmıştır. Bu bağlamda, uluslararası sorumluluk hukukuna ilişkin asli ve yardımcı kaynaklar incelenmiş ve uluslararası sorumluluk hukukunun teorisi ortaya koyulmuştur. Uluslararası sorumluluğun önemli bir neticesi olan tazminat hususu aktarılmış ve buna ilişkin özel bazı koşullar tespit edilmiştir. Devletlerin uluslararası hukukta terörizme ilişkin hangi birincil yükümlülüklerinin mevcut olduğu, bu yükümlülüklerin kaynakları da belirlenmek suretiyle izah edilmiştir. Konak devletin konuk teröristlere ev sahipliği yapmasıyla ihlal ettiği yükümlülüklere ilişkin tespitler, konuya ilişkin literatür incelenerek aktarılmıştır. Ayrıca konak devletin, konak olması ile gerçekleştirdiği uluslararası haksız fiilinin tazminat özelinde neticeleri incelenmiştir. Hedef devlette terör saldırıları sonucu ve uluslararası terörizme karşı meşru müdafaa hakkını kullanırken ortaya çıkan operasyonel zararların giderilmesi için, konak devletten tazminat talep etme süreci izah edilmiştir.States have been supporting international terrorist activities against other states in order to achieve their political and also military interests. This is a method used by some states to evade international responsibility. In some cases, international terrorism can be carried out by terrorist elements hosted in a state against the target state. A state hosting terrorist elements on its territory is referred to as a host state and the terrorists being hosted as hosted terrorists. The present study aims to explain the compensation obligation of the host state that hosts terrorist elements or does not have the capacity to prevent their hosting in accordance with the rules of international law of responsibility. In this context, the primary and secondary sources on the law of international responsibility are analyzed and the theory of the law of international responsibility is put forward. The issue of compensation, which is an important consequence of international responsibility, has been analyzed and some special conditions regarding this issue have been determined. The primary obligations of states under international law in relation to terrorism are explained by identifying the sources of these obligations. The determinations regarding the obligations breached by the host state by hosting terrorists have been conveyed by analyzing the literature on the subject. In addition, the consequences of the host state\u27s being a host, in the presence of some special conditions, constituting an internationally wrongful act in terms of compensation are analyzed. The process of claiming compensation from the host state for operational damages incurred by the target state as a result of terrorist attacks and in the exercise of its right of self-defense against international terrorism is explained

    Vergide Şeffaflık Gündemine Küresel Bir Bakış

    No full text
    Bu makalede, OECD tarafından başlatılan Vergilendirmede Matrahın Aşındırılması ve Karın Kaydırılması (BEPS) projesi sonrası, vergide şeffaflık açısından gelinen nokta, OECD tarafından yayınlanan üç güncel rapor (gayrimenkuller, gerçek faydalanıcı, kripto varlıklar) ile ele alınmakta, bu raporlardan hareketle çıkarımlarda bulunulmaktadır. Çok katmanlı-taraflı ve kesişenli bir özellik gösteren vergisel şeffaflık çalışmalarının hukuki açıdan ortak hassasiyet alanı vergi mükellefi bakımından özel hayatın gizliliğinin ve ticari sırrının korunmasıdır. Yeni küresel vergi düzeninin, bu alanların korunmasına yönelik kurduğu cümle ve taahhütlerin mükellef bakımından nasıl hayata geçtiğini ölçümlemek özellikle bu üç rapor açısından şimdilik zor görünmektedir. Bununla birlikte, olması gereken hukuk açısından idare ve mükellef menfaatleri arasındaki dengenin eşit olması, vergi gelirlerini artırmaya yönelik şeffaflık girişimlerinde söz konusu dengenin bir diğeri aleyhine bozulmaması gerekmektedir

    269

    full texts

    63,137

    metadata records
    Updated in last 30 days.
    DergiPark Akademik
    Access Repository Dashboard
    Do you manage Open Research Online? Become a CORE Member to access insider analytics, issue reports and manage access to outputs from your repository in the CORE Repository Dashboard! 👇