DergiPark Akademik
Not a member yet
    63137 research outputs found

    The necessity of defining the concept of ‘commercial sale’ in TCO Art. 212/2 within the framework of the principles of TCC (TCC Art. 3/1; 19) in terms of the Turkish private law system

    No full text
    Türk hukukunda ticari satış kavramı, hem Türk Ticaret Kanunu (TTK) hem de Türk Borçlar Kanunu (TBK) kapsamında kullanılmış olup; bu nitelikte bir satış işleminin varlığı halinde bazı hususlar, adi alım-satım ilişkilerine uygulanan genel hükümlerden farklı düzenlemelere tabi kılınmıştır. Ancak ne TTK ne de TBK kapsamında ticari satış kavramını doğrudan açıklayan bir düzenleme bulunmaktadır. Bununla birlikte, ticari meselelerin/faaliyetlerin özel olarak düzenlendiği TTK’da, ticari nitelikli tüm faaliyetleri kapsayan ticari iş kavramının tanımlanmış olması (TTK m. 3/1; 19); esas itibariyle bir işlemin ticari olup olmadığının belirlenmesinde esas alınacak olan temel ölçüyü ortaya koymaktadır. Dolayısıyla Türk Özel Hukuku’nda kabul edilen sistem uyarınca, TBK m. 212/2’de yer alan ticari satış kavramının içeriğinin tespiti açısından da TTK ilkelerinin belirleyici olması gerekmektedir. Ne var ki Türk Borçlar Hukuku doktrininde, TBK m. 212/2’deki ticari satış kavramının tanımlanmasında ağırlıklı olarak malın tekrar satılmak amacıyla alınıp alınmadığı hususu temel kriter olarak benimsenmekte ve görüşler bu minvalde şekillenmektedir. Bu durum, TBK m. 212/2’deki ticari satış kavramından ne anlaşılması gerektiği hususunda doktrinde farklı görüşlerin ortaya çıkmasına; dahası aynı hukuki kavramın (ticari satış) TTK ve TBK açısından farklı anlamlara gelecek şekilde yorumlanmasına neden olmaktadır. Bu çalışmada, öncelikle TBK m. 212/2’deki ticari satış kavramına, ticari işe ilişkin TTK ilkelerinden farklı anlamlar yüklenmesinin altında yatan sebep irdelenecek; sonrasında ise söz konusu kavramın, neden Türk Özel Hukuk Sistemi açısından TTK ilkeleri doğrultusunda tanımlanmasının bir gereklilik olduğu hususu açıklanacaktır.In Turkish law, the term ‘commercial sale’ is used in both the Turkish Commercial Code and the Turkish Code of Obligations. In such a sales transaction, special provisions apply to some issues that differ from the general provisions for ordinary sales contracts. However, neither the TCC nor the TCO directly explain the term of commercial sale. However, the definition of ‘commercial transaction’ in the TCC (TCC Art. 3/1; 19), which covers all commercial activities, essentially establishes the fundamental criterion that must be used to determine whether a transaction is commercial or not. Therefore, the principles of the TCC should also be relevant for determining the content of the concept of commercial sale under TCO Art. 212/2. In the doctrine of Turkish obligation law, however, the principles of the TCC were not considered sufficient for the determination of the concept of commercial sale in TCO Art. 212/2, and various interpretative styles were adopted that made the content of the concept more comprehensive compared to the principles of the TCC, thereby expanding the scope of the provision. This situation has led to different opinions in the doctrine regarding what should be understood from the concept of commercial sale in TCO Art. 212/2; moreover, it has caused the same legal concept (commercial sale) to be interpreted in different ways in terms of the Turkish Commercial Code and the Turkish Code of Obligations. This study will first analyse the reasons for the different meanings of the term commercial sale within the scope of the TCC and the TCO, and then explain why it is necessary to define the term in accordance with the principles of the TCC within the framework of the Turkish private law system

    İsviçre Anonim Şirketler Hukuku 2020 Tarihli “Büyük Revizyonu”nun Değerlendirilmesi ve Türk Anonim Şirketler Hukuku Açısından İncelenmesi

    No full text
    İsviçre anonim şirketler hukukundaki “büyük revizyon” süreci, 2005 yılında hazırlanan bir “Öntasarı” (Vor-Entwurf) ile başlamış ve 15 yıl sonra, 19 Haziran 2020’de parlamentoda kabul edilerek tamamlanmıştır. Bu süreçte, payları borsada işlem gören anonim şirketlerin yönetim kurulu üyeleri ve yöneticilerinin mali haklarına ilişkin olarak Thomas Minder’in öncülüğünde başlatılan “Soyguna Karşı Halk İnisiyatifi” (Volksinitiative gegen die Abzockerei) kapsamında yapılan halk oylaması sonucunda, 3 Mart 2013’te İsviçre Federal Anayasası’nın (Bundesverfassung der Schweizerischen Eidgenossenschaft) 95. maddesinin 3. fıkrasında değişiklik öngören “Minder İnisiyatifi” teklifi kabul edilmiştir. Bu nedenle, başlangıçtaki Ön-Tasarı süreç içerisinde farklı evrelere dönüşmekle birlikte, hukuki açıdan olumlu bir şekilde sonuçlanmıştır. Bu çalışmada, söz konusu “büyük revizyon”un geçmişi ve son “yasalaşmış şekli”, Gerekçe’deki (Botschaft) açıklamalar ve İsviçre öğretisindeki görüşler ışığında değerlendirilmiştir. Ayrıca, İsviçre Borçlar Kanunu’ndaki anonim şirketlere ilişkin hükümlerin, Türk anonim şirket hukukunun temel kaynaklarından biri olması nedeniyle, gerekli görüldüğü ölçüde ve de lege ferenda ilkeleri doğrultusunda Türk Ticaret Kanunu açısından da incelenmiştir

    Invoking Legal Subrogation Against the Insured: An Analysis Through the Lens of Teleological Reduction

    No full text
    TTK m. 1472 zarar sigortalarında sigorta tazminatını ödeyen sigortacıya, ödediği tazminat miktarınca sigortalının dava haklarına halef olma hakkı tanımaktadır. Ancak eksik sigorta, muafiyet klozları, zarar sorumlusunun mal varlığının yetersizliği yahut sorumluluğunun hukuken sınırlandırılmış olması gibi sebeplerle sigortalının zararının tamamen giderilmediği durumlarla karşılaşılmaktadır. Bu hallerde hem aldığı sigorta tazminatına rağmen karşılanmamış zararı bulunan sigortalı hem de ödediği sigorta tazminatı oranında sigortacı, zarar sorumlusundan talepte bulunma hakkını haizdir. Sigortacı ile sigortalının, zarar sorumlusu karşısında alacaklarının tahsili için yarışa girmesi, kanuni halefiyetin sigortalı aleyhine sonuçlar doğurmasına neden olmaktadır. Kanun sigortacı ile sigortalı arasındaki öncelik sorunu karşısında sessizdir, bir başka deyişle soruna bir çözüm getirmemektedir. Bu makalede konu, Almanya, İsviçre, Fransa ve Belçika başta olmak üzere pek çok Kıta Avrupası ülkesi yanında İngiltere ve Çin gibi modern hukuk sistemleri ekseninde ele alındıktan sonra rota Türk hukukuna çevrilecektir. TTK m. 1472’de örtülü boşluk bulunduğu tespit edildikten sonra boşluğun doldurulması için amaca uygun sınırlama yöntemine başvurulacak ve sorunun çözümü için çeşitli öneriler getirilmeye çalışılacaktır.Article 1472 of the Turkish Commercial Code (TCC) grants the insurer, upon payment of indemnity under insurance policies, the right to be subrogated to the insured\u27s rights of action to the extent of the compensation paid. However, in cases such as under-insurance, exemption clauses, insufficient assets of the liable party, or the legal limitation of liability, situations arise where the insured\u27s loss is not fully compensated. In such instances, both the insured, who remains partially indemnified despite receiving insurance compensation, and the insurer, in proportion to the compensation paid, retain the right to seek recourse from the liable party. The concurrent claims of the insurer and the insured against the liable party may result in legal subrogation having adverse consequences for the insured. The Law remains silent regarding the issue of priority between the claims of the insurer and the insured, thereby leaving this matter unresolved. This study examines the issue in light of the legal frameworks of several Continental European countries, particularly Germany, Switzerland, France and Belgium, alongside modern legal systems such as those of England and China, before turning to an analysis of Turkish law. Ultimately, after identifying the lacuna in Article 1472 of the TCC, the method of teleological reduction is applied to address this lacuna, with a view to offering various proposals for the resolution of the issue

    İşçinin İş Kanunu m. 24/1-A Hükmü Uyarınca Haklı Nedenle Fesih Hakkı

    No full text
    İş Kanunu m. 24/I-a hükmü uyarınca işçi, iş sözleşmesinin konusu olan işin yapılması işin niteliğinden doğan bir sebeple kendi sağlığı veya yaşayışı için tehlikeli olursa iş sözleşmesini haklı nedenle feshedebilir. Hüküm, meslek hastalıkları ile yakından ilgilidir. Zira meslek hastalıkları işin niteliğinden kaynaklı risklere maruziyet neticesi meydana gelmekte ve işçinin sağlığı ve yaşayışı bakımından tehlike oluşturmaktadır. Fakat hükmün lafzı dikkatlice incelendiğinde, hükmün yalnızca meslek hastalığı halinde fesih hakkını düzenlemediği, işçinin, işin niteliğinden bağımsız olarak tutulduğu hastalıklar veya işin niteliğinden kaynaklı bazı tehlikeler bakımından da işçiye fesih hakkı tanıdığı görülecektir. Nitekim çalışmamızda buna ilişkin durumlar öğreti görüşleri ve Yüksek Mahkeme kararları ışığında incelenmiştir

    The Effect and Normative Role of UN General Assembly Resolutions and ICJ Decisions of Soft Law Character on the Formation of International Customary Law Rules

    No full text
    Bu çalışma, yumuşak hukuk belgelerinin uluslararası örf ve âdet hukuku kurallarının oluşum sürecindeki rolünü incelemektedir. Yumuşak hukuk, bağlayıcı olmamakla birlikte devlet davranışlarını yönlendirir, mevcut örf ve âdet kurallarının açıklığa kavuşmasına ve belirsizliklerin giderilmesine katkı sağlayabilir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kararları, yumuşak hukuk niteliğinde önemli araçlar olarak, çok sayıda devletin katılımıyla kabul edilmeleri sayesinde devlet uygulamalarını şekillendirir ve uluslararası toplumda ortak anlayışın gelişmesini destekler. Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun rapor ve taslak sonuçları, bu belgelerin doğrudan kural yaratmasa da devlet uygulamaları ve hukuki yükümlülük bilinci (opinio juris) üzerinde etkili olarak örf ve âdet hukukunun kristalize olmasına katkıda bulunabileceğini göstermektedir. Uluslararası Adalet Divanı kararları, yalnızca dava tarafları için bağlayıcı olmasına karşın diğer devletler açısından rehberlik eden, yani yumuşak hukuk niteliğinde işlev görür; mevcut kuralların açıklığa kavuşmasını sağlar, belirsiz uygulamaları somutlaştırır ve yeni örf ve âdet kurallarının oluşumunu hızlandırır. Sonuç olarak, yumuşak hukuk, uluslararası örf ve âdet hukuku kurallarının açıklanması, kristalize edilmesi ve yeni normların oluşumunda merkezi bir rol oynar; uluslararası hukuk düzeninin evrimsel ve dinamik gelişimine etkin katkı sağlar.This study examines the role of soft law instruments in the formation of customary international law. Although non-binding, soft law guides state behaviour and contributes to clarifying existing customary rules while reducing uncertainties. United Nations General Assembly resolutions, as key soft law instruments, shape state practice and foster a shared understanding within the international community due to their adoption by a broad range of states. Reports and draft conclusions of the International Law Commission indicate that while such instruments do not directly create rules, they provide important evidence for the development of state practice and opinio juris, facilitating the crystallization of customary norms. International Court of Justice decisions, although binding only on the parties to a case, function as soft law for other states, clarifying existing rules, solidifying ambiguous practices, and accelerating the emergence of new customary norms. Overall, soft law extends beyond a merely supplementary role, playing a central part in the elucidation, crystallization, and creation of new customary international law rules, and actively contributing to the evolutionary and dynamic development of the international legal order

    İşçinin Çalışma Özgürlüğü Bağlamında Rekabet Yasağı Sözleşmesi

    No full text
    Rekabet yasağı sözleşmeleri, iş sözleşmesi sona eren işçinin belirli yer, süre ve konu dahilinde işverenle rekabet etmeme yükümlülüğünü üstlenmesini sağlamaktadır. Bu yönüyle rekabet yasağı, işçinin Anayasa’nın 48. maddesinde güvence altına alınan çalışma özgürlüğüne müdahale niteliği taşımaktadır. Kanun koyucu, bu müdahalenin ölçülü olmasını ve tarafların menfaatleri arasında denge kurulmasını sağlamak amacıyla rekabet yasağı sözleşmesini Türk Borçlar Kanunu’nun 444 ila 447. maddelerinde düzenlemiştir. Buna göre, rekabet yasağı sözleşmesinin geçerliliği için işçinin fiil ehliyetine sahip olması, sözleşmenin yazılı olarak yapılması ve işverenin korunmaya değer haklı menfaatinin bulunması gerekmektedir. Ayrıca, yasağın işçinin ekonomik geleceğini hakkaniyete aykırı bir şekilde tehlikeye düşürmemesi; yer, süre ve konu bakımından makul sınırlamalar içermesi gerekmektedir. İşçinin üstlendiği bu rekabet etmeme borcu karşısında işverene herhangi bir edim yükümlülüğü yüklenmemiş; karşı edimin kararlaştırılması, tarafların serbest iradelerine bırakılmıştır. Bu durum, rekabet yasağı sözleşmelerinin işçinin çalışma özgürlüğüne ölçüsüz bir müdahale oluşturmasına yol açabilmektedir. Çalışmada, işçinin çalışma özgürlüğü çerçevesinde rekabet yasağı sözleşmelerinin geçerlilik koşulları, sınırları ve sona erme halleri değerlendirilmektedir

    The Concept of Employer of Record as a New Type of Worker Employment Abroad and Its Assessment from the Perspective of Turkish Law

    No full text
    İşgücü piyasasında karşılaşılan ve giderek artan zorluklar, şirketleri yaratıcı işe alım çözümleri aramaya yöneltmektedir. Bu bağlamda sınır ötesi istihdam biçimleri önemli bir alternatif olarak öne çıkarken; özellikle yerli şirketler, yurtdışında çalışan işçiler veya serbest çalışanlar tarafından yürütülen bireysel projelere yönelmektedir. Küreselleşme ve uluslararası yönelimler, sınır ötesi personel görevlendirmelerinin artmasına sebep olmaktadır. Zaman ve mekândan bağımsız istihdam imkânları, çalışanların iş süreçlerine entegrasyonunu kolaylaştırmakla birlikte yurtdışında çalışanların istihdamı hâlâ bünyesinde idari ve hukuki zorluklar barındırmaktadır.Bu sorunlara çözüm olarak sunulan kayıtlı işveren-Employer of Record (EOR) modeli, yerel şirketlerin yurtdışındaki çalışanları yasal olarak istihdam etmelerini ve yalnızca teknik talimat verme yetkisini devralmalarını sağlamaktadır. Kayıtlı işveren bir şirketin, yabancı ülkelerdeki çalışanları yerel yasalarla uyumlu bir şekilde istihdam etmesini sağlayan bir iş modelidir. Bu model, yerel şirketin uyum risklerini en aza indirirken, yüksek organizasyonel maliyetlerin ve hukuki sorumlulukların da önüne geçmektedir.Kayıtlı işveren, işçi ve işveren arasında bir aracı kurum olarak işlev görmekte ve işçilerin istihdamı ile ilgili tüm idari işlemleri yürütmektedir. Ancak, işçiye teknik talimat verme yetkisi yerli şirkete devredilmekte ve işçi, iş görme edimini yerel şirkete karşı yurtdışında ifa etmektedir. Sözü edilen istihdam modeli, bir yandan istihdamı kolaylaştırırken; diğer yandan yerel şirketin iş ve sosyal güvenlik hukuku anlamında mevzuatta ulusal yasal engellerle karşılaşmasını engellemektedir.Kayıtlı işveren, geleneksel işçi temini modelinden farklı olarak, yerli şirket ile yabancı işçi arasında doğrudan bir hukuki ilişki kurulmasını engellemektedir. Bu istihdam modeli, aracı bir kurum olarak kayıtlı işverenin üçlü bir hukuki ilişki yaratmasına neden olmaktadır. Ancak, bu yapı, yerli işveren ve kayıtlı işveren arasındaki ilişkilerin daha karmaşık hale gelmesine, iş ve sosyal güvenlik hukuku açısından bazı sorunlara da yol açabilmektedir. Bu çalışmada, yakın gelecekte milyonlarca işçinin istihdam edileceği bir istihdam modeli olarak düşünülen kayıtlı işveren (Employer of Record -EOR) kavramının küresel iş gücü piyasasında nasıl bir çözüm sunduğu, karşılaşılan hukuki zorluklar ve modelin Türk hukuku anlamında değerlendirilmesi incelenmektedir.The increasing challenges encountered in the labour market are driving companies to seek creative recruitment solutions. In this context, cross-border employment arrangements are emerging as an important alternative; in particular, domestic companies are turning to individual projects carried out by workers or freelancers based abroad. Globalisation and international trends are leading to an increase in cross-border personnel assignments. Employment opportunities independent of time and place facilitate the integration of employees into work processes, but the employment of workers abroad still involves administrative and legal difficulties.The Employer of Record (EOR) model, offered as a solution to these issues, enables local companies to legally employ workers abroad and only assume the authority to issue technical instructions. An Employer of Record is a business model that enables a company to employ workers in foreign countries in compliance with local laws. This model minimises compliance risks for local companies while also preventing high organisational costs and legal liabilities.The employer of record acts as an intermediary between the employee and the employer and handles all administrative procedures related to the employment of workers. However, the authority to give technical instructions to the worker is delegated to the local company, and the worker performs the work abroad for the local company. This employment model facilitates employment on the one hand, while on the other hand preventing the local company from encountering national legal obstacles in terms of labour and social security law.Unlike the traditional worker supply model, the registered employer prevents the establishment of a direct legal relationship between the local company and the foreign worker. This employment model results in the registered employer, acting as an intermediary institution, creating a three-way legal relationship. However, this structure can also lead to more complex relationships between the local employer and the registered employer, as well as certain issues in terms of labour and social security law. This study examines how the concept of the registered employer (Employer of Record - EOR), considered an employment model that will employ millions of workers in the near future, offers a solution in the global labour market, the legal challenges encountered, and an assessment of the model in terms of Turkish law

    Kesin Hükümsüz Toplu İş Sözleşmelerinin Geçerlilik Kazanmasının Mümkün Olup Olmadığı Üzerine Bir Değerlendirme

    No full text
    A contract that is a nullity cannot produce any legal effects, as it lacks the essential requirements for validity. As a general rule, a contract that is a nullity cannot subsequently acquire validity. Nevertheless, as acknowledged in legal doctrine and judicial precedents, under certain exceptional circumstances, a contract that is a nullity may later be rendered valid or converted into another valid contract. This study further explores whether such mechanisms may be applied in the context of collective labor agreements.Kesin hükümsüz bir sözleşme geçerlilik şartlarını taşımadığından dolayı hüküm ve sonuçlarını meydana getiremez. Kural olarak kesin hükümsüz bir sözleşmenin sonradan geçerli hale gelmesi mümkün değildir. Ancak öğretide ve yargı kararlarında öngörülen bazı durumlarda kesin hükümsüz sözleşmelerin geçerli hale getirilebileceği veya geçerli başka bir sözleşmeye çevrilebileceği kabul edilmektedir. Çalışmamızda, söz konusu yöntemlerin toplu iş sözleşmeleri (TİS) bakımından da uygulanabilir olup olmadığı hususu değerlendirilecektir

    Cover

    No full text

    Ogai Mori Rintaro and Takaki Kanehiro : Army and Naval Surgeons who Fought Against Beriberi

    No full text

    269

    full texts

    63,137

    metadata records
    Updated in last 30 days.
    DergiPark Akademik
    Access Repository Dashboard
    Do you manage Open Research Online? Become a CORE Member to access insider analytics, issue reports and manage access to outputs from your repository in the CORE Repository Dashboard! 👇