DergiPark Akademik
Not a member yet
63137 research outputs found
Sort by
Ensuring the Right to Dental Treatment and Oral Care in Correctional Facilities
葛野尋之先生 名誉教授称号授与記念Appropriate dental treatment and oral care is essential in correctional facilities because oral health is inextricably linked to overall health, and mental and physical health may influence inmatesʼ attitudes during their incarceration. However, the disclosure on dental treatment and oral care in correctional facilities is insufficient, and much is unknown about the actual situation in Japan. In contrast, in California, a class action lawsuit was filed regarding dental care in prisons, and efforts are being made to establish laws and manuals on medical care, mental health, and dental care in prisons, as well as to distribute handbooks to inmates containing information on medical services during their time in prison. Referring to these practices may be helpful in some aspects for Japanese institutions as well. Therefore, this paper provides an overview of the practice in California with a focus on the rights of inmates and the manner of providing information regarding dental treatment and oral care in correctional facilities, and provides suggestions on these issues
Application of the Death Penalty for Drug Offences in China
論説Despite Chinaʼs gradual reduction in the application of the death penalty for non-violent crimes, the frequent use of the death penalty for drug offences remains a noteworthy phenomenon. To elucidate this issue, it is necessary to examine the reasons behind the application of the death penalty for drug offences in China. Analysis reveals that the application of the death penalty for drug offences under the current Chinese criminal law is rooted in an unreasonable perception of the social harm posed by drug offences, influenced by historical and political factors. This practice is further shaped by an overemphasis on general deterrence and excessive consideration of public opinion. However, none of these reasons are sufficient to legitimize the use of the death penalty for drug offences
27 Mayıs Darbesi Sonrası Türkiye’de Yeni Rejimin Oluşturulması: Yassıada Mahkemeleri ve Anayasal Siyaset
During the debates surrounding the drafting of the 1961 Constitution, Mümtaz Soysal published an article titled ‘Innocent Constitution,’ questioning whether the 1924 Constitution was a cause or justification for the Democrat Party’s (DP) authoritarian politics. According to Soysal, the issue lay not with the Constitution itself but with the broader context of how laws were implemented—or not implemented. Nevertheless, following the May 27, 1960 coup, the Yassıada Trials, in which ousted DP politicians were prosecuted, became a key platform for examining their alleged violations of the 1924 Constitution. These trials also sparked broader debates about reshaping the legal and political framework of the Republic of Turkey.This study focuses on how the Yassıada Trials highlighted debates about regime change following the May 27 coup and the process by which this change was legitimized. The trial records, particularly the framing of constitutional violations, offer insights into the legal content and principles formulated for the emerging state and its legal regime. To emphasize the critical role of legal and judicial mechanisms in facilitating regime changes, this study examines the transcripts of the Yassıada hearings, where the interaction between law and politics is clearly evident. The trials addressed the deficiencies of the 1924 Constitution and its purported facilitation of authoritarian practices. Meanwhile, the 1961 Constitution—drafted in the aftermath of the coup—sought to establish a more democratic legal framework. This included reinforcing the principle of separation of powers and creating autonomous institutions, such as the Constitutional Court, to limit executive authority.The discussions among academics, military leaders, and political actors during the drafting of the 1961 Constitution reflect a dual aim: reconciling with the previous regime’s shortcomings and seeking legitimacy for the new order. This study examines how the 1924 Constitution shaped the foundational principles of the Republic and how the Democrat Party deviated from these principles, leading to constitutional crises and the undermining of foundational principles.The Yassıada Trials not only helped shape the new regime but also redefined the old one. Without this redefinition, identifying and prosecuting constitutional violations would have been extremely difficult. The rapid drafting of the 1961 Constitution, which began immediately after the coup, served to both define the new era and reconfigure the core attributes of the previous regime. This reconfiguration ultimately provided the basis for legitimizing the intervention, based on a newly articulated understanding of the state’s constitutional framework.1961 Anayasası tartışmalarının yapıldığı günlerde “Suçsuz Anayasa” başlıklı bir makale yayınlayan Mümtaz Soysal, 1924 Anayasası’nın Demokrat Parti’nin (DP) otoriter siyasetinin bir sebebi veya dayanağı olup olmadığını tartışır. Soysal’a göre suçlu olan Anayasa değil genel anlamda yasaların nasıl uygulandığı veya uygulanmadığıdır. Buna rağmen özellikle 27 Mayıs 1960 darbesi ardından iktidardan düşürülen siyasetçilerin yargılanacağı Yassıada Mahkemeleri, DP yöneticilerinin 1924 Anayasası’na aykırı davranışlarının tartışıldığı önemli bir zemin haline gelmiştir. Bu zemin Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuki çerçevesinin ve böylelikle de rejiminin yeniden oluşturulmasına yönelik bir tartışma ile de birlikte ilerlemiştir. Bu çalışmada, özellikle Yassıada Mahkemeleri üzerinden Türkiye’nin 27 Mayıs 1960 darbesi ardından nasıl bir rejim değişikliği tartıştığı ve bu rejim değişikliğinin nasıl meşrulaştırıldığı analiz edilecektir. Özellikle Yassıada Mahkemeleri’nde, Anayasaya karşı işlenen suçların nasıl tanımlanmış olduğu, yeni dönemde yeni devletin yeni yasal rejiminin ne tür bir içerikte oluşturulmaya çalışıldığının da ipuçlarını sunacaktır.Hukuki ve yargısal mekanizmaların rejim değişikliklerinde oynadığı kritik rolü vurgulamak için hukuk ve siyaset etkileşiminin görülebileceği Yassıada duruşmalarının tutanakları incelenmiştir. Mahkemeler sırasında 1924 Anayasası’nın eksiklikleri ve otoriter uygulamalara olanak tanıdığı yönündeki eleştiriler tartışılırken, darbenin ardından hızla hazırlanan 1961 Anayasası, hukuki çerçeveyi daha demokratik bir temele oturtmayı amaçlamıştır. Bu anayasa, kuvvetler ayrılığı ilkesini güçlendirmiş, Anayasa Mahkemesi gibi özerk kurumlar kurarak yürütmenin yetkilerini sınırlandırmıştır. Hazırlık sürecinde akademisyenler, askerler ve siyasi aktörler arasındaki tartışmalar, anayasal reformların hem geçmiş rejimle hesaplaşmayı hem de yeni bir meşruiyet arayışını yansıttığını göstermektedir.Bu bağlamda, çalışma hem 1924 Anayasası’nın Cumhuriyet’in temel ilkelerini nasıl şekillendirdiğini hem de Demokrat Parti iktidarının bu ilkelerden nasıl saparak anayasal krizlere yol açtığını anlamaya çalışmaktadır. Yassıada duruşmaları, sadece yeni rejimin şekillendirilmesiyle sınırlı kalmamış, aynı zamanda eski rejimi de yeniden tanımlamıştır. Zira bu yeniden tanımlama gerçekleştirilemediği takdirde Anayasayı ihlal uygulamalarının tanımlanması da oldukça zorlaşmaktadır. Darbenin hemen ardından başlayan yoğun ve hızlı Anayasa yazma girişimleri, yeni dönemi tanımlarken, eski rejimin temel niteliklerini de yeni baştan biçimlendirmekte ve aslında müdahalenin meşruiyetini bu yeni değiştirilmiş tanım üzerinden yapmaktadır
An Analysis of the Capitalist Transformation of Agriculture in Turkey
Bu inceleme, Selma Değirmenci’nin 2021 yılında yayımlanan kitabı Türkiye’de tarım kapitalistleşirken: Talepler ve Yasalar isimli kitabını ele almaktadır. Türkiye tarımının politik-ekonomik dönüşümünü tarihsel ve eleştirel bir perspektifle değerlendirmektedir. Yazar, küçük meta üreticisinin büyük ölçekli tarım işletmeleri ve gıda sanayisiyle kurduğu yapısal ilişkileri sınıfsal bir çerçevede değerlendirmekte; bu çözümlemesini Marx, Lenin, Kautsky ve Chayanov’un üretim ilişkileri üzerine geliştirdiği kuramsal yaklaşımlarla temellendirmektedir. Türkiye gibi geç kapitalistleşen bir ülkede tarımsal dönüşüm süreci, yalnızca iç dinamiklerle değil, aynı zamanda uluslararası kurumların (IMF, Dünya Bankası, DTÖ) yönlendirmeleriyle biçimlenmiş; devlet, tarımsal üretimi yeniden yapılandırarak sermaye birikimine uygun bir zemin yaratmıştır. Bu bağlamda, sözleşmeli üretim, lisanslı depoculuk, tarım-sanayi entegrasyonu ve veri temelli yönetim gibi mekanizmalar hem sermaye lehine işleyen politikaların hem de küçük üreticinin dönüştürülmesinin araçları olarak ortaya çıkmaktadır. Yazar, sermayeyi para, ticari ve üretken biçimleriyle ele alarak, bu farklı formların tarımsal yapıyı nasıl etkilediğini kapsamlı biçimde analiz etmektedir. Çalışma, tarımsal kapitalistleşmeyi yalnızca bir üretim tarzı değil, aynı zamanda egemenlik ilişkilerinin yeniden üretildiği bir zemin olarak kavramsallaştırmakta; böylece tarımın dönüşümünü ekonomik, siyasal ve ideolojik düzeyleriyle bir arada değerlendirmektedir. Söylem ve belge analizine dayalı bu kapsamlı çözümleme, tarımın kuramsal altyapısını ve tarihsel evrimini anlamak isteyen akademisyenler, araştırmacılar ve politika yapıcılar için güçlü bir referans kaynağı niteliği taşımaktadır.This review examines Selma Değirmenci’s book titled While Agriculture Becomes Capitalist in Turkey: Demands and Laws, published in 2021. It evaluates the political-economic transformation of Turkish agriculture from a historical and critical perspective. The author evaluates the structural relations established by small commodity producers with large-scale agricultural enterprises and the food industry within a class framework; she bases this analysis on the theoretical approaches developed by Marx, Lenin, Kautsky and Chayanov on production relations. In a country like Turkey that became capitalist late, the agricultural transformation process was shaped not only by internal dynamics but also by the guidance of international institutions (IMF, World Bank, WTO); the state created a suitable ground for capital accumulation by restructuring agricultural production. In this context, mechanisms such as contracted production, licensed warehousing, agriculture-industry integration and data-based management emerge as tools for both policies that work in favor of capital and the transformation of small producers. The author comprehensively analyzes how these different forms of capital affect the agricultural structure by addressing it in its monetary, commercial and productive forms. The study conceptualizes agricultural capitalism not only as a mode of production but also as a ground where relations of domination are reproduced; thus, it evaluates the transformation of agriculture together with its economic, political and ideological levels. This comprehensive analysis based on discourse and document analysis is a strong reference source for academics, researchers and policy makers who want to understand the theoretical infrastructure and historical evolution of agriculture
Bringing the State Back in: The Role of Public Organizations and Personnel in Development
Vedat Milor’un 1989 yılında California Üniversitesi’nde doktora tezi olarak savunduğu “Planning and Economic Development in Turkey and France: Bringing the State Back in” başlıklı çalışması, 2022 yılında Feza Aygen’in çevirisiyle İletişim Yayınları tarafından Türkçe’ye kitap olarak kazandırıldı.Tez olarak sunulmasının üzerinden 33 yıl geçmesine rağmen eserin Türkçe’ye çevrilmesi, kitaplaştırılması ve farklı mecralarda atıf almaya başlaması, çalışmanın güncelliğini ve önemini yitirmediğine dair sağlam kanıtlar sunar. Bu kitap incelemesi de kitabın kamu yönetiminin temel sorularından olan devlet-sermaye sınıfı ilişkileri ile kamu örgütlenmesi-personelinin kapasitesi ve rolü arasındaki ilişki üzerine halen ilham verici bir çerçeve ve argümanlar sunduğu inancıyla kaleme alınmıştır.Vedat Milor’s doctoral dissertation, Planning and Economic Development in Turkey and France: Bringing the State Back In, originally defended in 1989 at the University of California, was translated into Turkish by Feza Aygen and published by İletişim in 2022.Despite the 33 years since its original submission, the translation, publication, and increasing references across various media platforms demonstrate the continued relevance of Milor’s work. This book review is written with the conviction that the thesis still offers a compelling framework and valuable insights into fundamental issues in public administration—particularly regarding the relationship between state-capitalist dynamics and the capacity and role of public institutions and personnel
LIMITS AND CHALLENGES IN THE SCHEMATIC REPRESENTATION OF ADMINISTRATION
Türkiye İdaresini gösterdiği kabul edilen yerleşik şema, örgütün işleyiş haritasını sunan ayrıntılı bir organogramdan ziyade, idarelerin ortak niteliklerine göre kategorilere ayrıldığı bir tüzel kişilik sınıflandırma tablosu olarak formüle edilmiştir. Bu ortak nitelikler ise esasen merkezden ve yerinden yönetim ilkeleri, tüzel kişilik özellikleri ve idarelerin denetim ilişkilerindeki konumları üzerinden belirlenmektedir. Şema, on yıllardır yalnızca sınırlı değişikliklerle korunmuş yapısal açıdan ise neredeyse hiç yenilenmemiştir. Siyasal, hukuki ve toplumsal bağlamlarda yaşanan dönüşümlere rağmen aynı biçimde varlığını sürdürmesi, onun güncel idari yapıyı temsil etme iddiasını inandırıcılıktan uzaklaştırmaktadır. Örgüt şemaları doğrudan bilgi üretmez, ama bilgiyi düzenler, görselleştirerek temsil eder ve sorgulamaya açar. İdarenin parçalı yapısını bütünlük içinde sunarken; hangi unsurların dahil edileceği, hangilerinin dışarıda bırakılacağı ve hangi ilişkilerin ön plana çıkarılacağı gibi tercihler barındırır. Dolayısıyla yalnızca örgüt içindeki birimlerin hiyerarşik dizilimini gösteren teknik görsel araçlar değildirler; aynı zamanda örgütsel yapının nasıl kavrandığını, hangi kuramsal varsayımlara dayandığını, hangi epistemolojik ve normatif çerçeveye oturduğunu da yansıtırlar. Nihai bir şema iddiasında bulunabilmek için, farklı nitelikleri tanımlı tüm İdare türlerinin şemada gösterilmiş ve kaplamındaki İdarelerin de ilgili tür niteliklerini eksiksiz olarak içlemlemiş olması gerekir. Şemada sınıflandırılan türlerin kurucu nitelikleri (içlem) ile bu türlere dahil edilen somut parçalar (kaplam) arasında tutarlı bir eşleşme kurulmadığında temsil kabiliyeti zedelenir. İdare hukuk-kurgusal bir yapı olduğundan, şematik gösterimde öncelik normatif kurucu kaynaklara verilir. Ancak yazılı hukuk, tam bir nitelikler kümesi sunmadığı gibi kendisinden çıkarsanabilecek türler/üyeler kümesi de eksiktir. Bu nedenle şemanın temsil kapasitesi, İdare türleri arasındaki kurucu farkları, tüzel kişilik statülerini ve bütünlük bağlarını yeterince görünür kılamamaktadır. Gerçekte idari örgüt şemaları ne tam anlamıyla işleyiş haritası ne de kusursuz bir sınıflandırma tablosudur; İdarenin belirli bir zaman kesitindeki parçalı yapısını, hukuki ve kuramsal kabullere dayanarak temsil eden geçici görsel düzeneklerdir. Diğer yandan işlevsel ve güvenilir kaynaklar olmaları sağlanabilir. Bu da dayandıkları tanımların açıklığına, içlem-kaplam uyumuna, sınıflandırmanın doğrulanabilirliğine ve temsil edilen ilişkilerin tutarlılığına bağlıdır. Böylelikle şema, salt tarihsel bir belge olmanın ötesine geçerek, İdarenin yapısını kavramaya imkân tanıyan işlevsel ve analitik bir araca dönüşebilir.The conventional chart representing the Turkish Administration is not a detailed operational organogram but a classification table of legal entities, grouping administrations by shared characteristics, mainly central and local governance principles, legal personality, and supervisory positions. Preserved for decades with minimal modifications, it has remained structurally almost unchanged, and its persistence despite political, legal, and social transformations undermines its credibility in representing the current administrative structure, making an update necessary. Administrative organizational charts do not directly generate knowledge, but they represent, organize, and render it open to critical scrutiny; while presenting the administration’s fragmented structure as a unified whole, they involve choices regarding which elements to include, exclude, or emphasize, and thus reflect not only how the organizational structure is understood and the theoretical assumptions it relies upon, but also the epistemological and normative framework within which it is situated. For a chart to claim definitiveness, all types of administration, as defined by their distinct qualities, must be shown, and the administrations included within their extension must fully embody these qualities; the chart’s representational capacity is compromised when a consistent correspondence is not established between the constitutive qualities (comprehension) of the classified types and the concrete components (extension) included in them. Since administration is a legal-fictional construct, priority is assigned to normative founding sources in its schematic representation; however, statutory law neither provides a complete set of qualities nor contains a complete set of types or members that can be inferred from it, and consequently the chart fails to adequately capture the foundational differences between administrative types, their legal entity statuses, and their cohesive bonds. While administrative organizational charts are neither complete operational maps nor flawless classification tables, they are temporary visual constructs representing the administration’s fragmented structure at a specific point in time, based on legal and theoretical assumptions, and nevertheless can serve as functional and reliable sources, depending on the clarity of their definitions, the alignment of comprehension and extension, the verifiability of the classification, and the consistency of represented relationships; in this way, a chart can transcend its role as a historical document and function as an analytical tool for understanding administrative structures
The ‘Labor Battalions’ in the First World War as a Form of Forced Labor Imposed on Non-Muslim Ottoman Soldiers
Zorunlu çalışma, güç ve iktidar ilişkilerinin biçimsel yapısını ve içeriğini yansıtması açısından insanlık tarihinin en köklü olgularından birisidir. Her ne kadar günümüz koşullarında bir suç unsuru gibi algılansa da geçmişte iktidara malik olanlar, sermaye sahipleri ve devletler tarafından sıklıkla uygulanmıştır. Diğer yandan, devletlerin bu konuda rıza üretme ve meşruiyet sağlama noktasında elinin hâlâ çok güçlü olduğu da vurgulanmalıdır.Bu çalışmada, Osmanlı İmparatorluğu’nun daha önceki dönemlerinde de hayata geçirilen ancak Birinci Dünya Savaşı’ndaki uygulanma biçimi hayli tartışmalı olan Amele Taburları konusu zorunlu çalışma bağlamında ele alınacaktır. Savaş durumunda, bir tür geri hizmet birliği rolü üstlenerek düzenli orduya destek olmaları amacıyla kurulan bu taburlar, özellikle Birinci Dünya Savaşı’nda büyük ölçüde silahsızlandırılmış gayrimüslim askerlerden oluşturulmuş ve bu asker işçiler oldukça zorlu koşullarda zorunlu hizmete tabi tutulmuşlardır. Nitekim, bu çalışma açısından önem taşıyan noktalardan biri Amele Taburları’nın geçmiş dönemlerde üstlendiği rol değil, Osmanlı’nın son döneminde ne türden bir amaca hizmet etmek üzere kurulmuş olduğudur.Ermeni Tehcirindeki rolü nedeniyle oldukça tartışmalı bir konu olan Amele Taburları, Türkiye’de üzerine çok fazla çalışılmamış olmasına rağmen oldukça dikkat çekici bir konudur. Balkan Savaşları’nda alınan yenilginin yarattığı hayâl kırıklığı ve aynı dönemde hız kazanan milliyetçilik akımlarının bir tehdit olarak algılanması Osmanlı Devleti’nin Amele Taburları’nı önceki dönemlerden farklı bir amaçla, bir tür etnik denetim aracı olarak kullanmasına neden olmuştur. Mevzu bahis denetime sadece Ermenilerin değil Rumların, Yahudilerin ve diğer gayrimüslim unsurların da dâhil edildiğini ilave etmek gerekir. Uygulama bir yönüyle uluslaşma projesinin bir yansımasıdır. Diğer yandan, bu durum Müslüman Türk unsurların bu taburlarda hiç bulunmadığı anlamına da gelmemektedir. Taburların büyük kısmında, sayısal olarak gayrimüslimlerin altında olsa da Müslüman Türkler de bulunmuştur. Ancak askerlik çağındaki Osmanlı nüfusunun büyük bir bölümü zorunlu askerlik hizmetinde olduğundan Birinci Dünya Savaşı döneminde Amele Taburları’nda bulunan Müslüman Türklerin taburlarda zorunlu çalışmaya tabi tutulan gayrimüslim nüfus kadar genç olmadığı sonucuna kolaylıkla varılabilir.Bu çalışmayla amaçlanan hem literatürde konuyla ilgili eksikliği gidermek hem de tarihsel bir olguya sosyal politika perspektifi üzerinden teorik bir temel kazandırmaktır. Genellikle tarihçilerin üzerine çalıştığı bir konuyu sosyal politika literatüründe tartışma konusu yapmak da diğer bir amaçtır. Konunun zorunlu çalışma ekseninde tartışılması ve Amele Taburları’nın çalışma koşullarının özel olarak vurgulanması da bu yüzdendir. Sonuç olarak, Amele Taburları’nın varoluş koşulları, faaliyetleri ve çalışma biçimleri despotik emek rejimlerinin nitelikleri hakkında da bir şeyler söylemektedir. Bu nedenle, çalışmada Amele Taburları’nın mümkün olduğunca disiplinler arası bir yaklaşımla tartışılması amaçlanmıştır.AbstractForced labour is one of the most deeply rooted phenomena in human history in terms of reflecting the formal structure and content of power relations. Although forced labour, which is subject to intensive labour control, is perceived as a criminal element under today’s conditions, it was frequently practiced in the past by those who held power, capital owners, and states. On the other hand, it should be emphasized that states still possess considerable capacity to generate consent and legitimacy in this regard.In this study, the issue of the Labour Battalions—an institution that had existed in earlier periods of the Ottoman Empire but whose implementation during the First World War was highly controversial—will be examined within the context of forced labour. These battalions, established to serve as a kind of auxiliary service unit supporting the regular army during wartime, were composed largely of disarmed non-Muslim soldiers during the First World War, who were subjected to compulsory work under extremely harsh conditions. Indeed, one of the key points of this study is not the role previously undertaken by the Labour Battalions, but rather the purpose they were intended to serve in the final period of the Ottoman Empire.Although the Labour Battalions remain a highly controversial subject due to their role in the Armenian Deportation, they have not been extensively studied in Turkey, despite their remarkable significance. The disappointment caused by the defeat in the Balkan Wars, combined with the perception of the rising nationalist movements of the period as a threat, led the Ottoman Empire to employ the Labour Battalions for a purpose different from that of earlier periods — as a form of ethnic control. It should be added that this form of control included not only Armenians but also Greeks, Jews, and other non-Muslim groups. In one sense, the practice can be seen as a reflection of the nation-building project. On the other hand, this does not mean that Muslim Turks were completely absent from these battalions. Although their numbers were generally smaller than those of non-Muslims, Muslim Turks were also present in many units. However, given that a large portion of the Ottoman male population of military age was already engaged in compulsory military service, it can be reasonably inferred that the Muslim Turks serving in the Labour Battalions during the First World War were, on average, older than the nonMuslim population subjected to forced labour in these battalions.The purpose of this study is twofold: to address the gap in the existing literature on the subject and to provide a theoretical foundation for a historical phenomenon from a social policy perspective. Another aim is to introduce a topic that has generally been examined by historians into the realm of social policy discussions. The reason for framing the issue within the context of forced labour and placing special emphasis on the working conditions of the Labour Battalions lies precisely in this objective. Ultimately, the conditions under which the Labour Battalions emerged, their activities, and their modes of operation also reveal significant insights into the characteristics of despotic labour regimes. Therefore, this study seeks to discuss the Labour Battalions through an interdisciplinary approach as far as possible
Uluslararası İdâre Mahkemelerinin Gelişimi
Müteaddit uluslararası örgütler memurlarıyla aralarındaki istihdam ilişkisinden kaynaklanan hukukî ihtilâfların kesin sûrette halliyle görevli özel organlar tesis etmişlerdir. Pratikte münferiden muhtelif şekillerde adlandırılabilen bu merciler genel olarak uluslararası idâre mahkemeleri tabiriyle anılmaktadırlar. Uluslararası idâre mahkemelerinin ortaya çıkışı Milletler Cemiyetine dayanmakla beraber, bu yargı mercileri İkinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası örgütlerin sayısının artmasına koşut olarak niceliksel ve yapısal düzlemlerde büyük bir gelişim göstermiştir. Bu bağlamda uluslararası idâre mahkemelerinin bağımsızlığını ve profesyonelliğini güçlendiren, işleyişlerini daha süratli ve şeffaf kılmayı hedefleyen düzenlemeler benimsenmiştir. Uluslararası idâre mahkemeleri uluslararası örgütler ile memurları arasındaki ihtilâfların hukuk çerçevesinde hallini sağlayan bağımsız ve tarafsız yargı mercileri olarak uluslararası memurların özlük haklarının korunmasına hizmet eden organlardır. Bu itibarla uluslararası örgütlerin verimli ve etkili işleyişi bakımından önemli bir rol oynamaktadırlar
Kayıt Kabul Davalarında Yasal İcra Vekâlet Ücretinin Anaparaya Eklenmesi Gerekir Mi?
İflas tasfiye sürecinin hukuka uygun tamamlanabilmesi açısından kayıt kabul davasının önemi yadsınamaz bir gerçektir. Kayıt kabul davalarında ise kimi zaman, alacağa esas bir icra takibi söz konusu olmaktadır. Bu takibin derdest olduğu aşamada, iflas kararı verildikten sonra artık kayıt kabul davaları gündeme gelebilmektedir. Kayıt kabul davaları nedeniyle masaya kaydı gereken miktarın hesaplanması aşamasında, yasal icra vekâlet ücretinin anaparaya eklenmemesi yönünde Yargıtay\u27ın genel uygulaması uzun yıllardan beri devam etmektedir. Ancak az sayıda da olsa farklı yönde Yargıtay kararları mevcuttur. Halihazırda, bu konudaki Yargıtay\u27ın genel uygulamasını bölge adliye mahkemeleri ve ilk derece mahkemeleri genel olarak dikkate almaktadır. Kayıt kabul davalarının red veya kabulü durumunda hükmedilmesi gereken vekâlet ücreti ile ilgili doktrinde tartışmalar bulunduğu halde, masaya kaydı gereken miktarın hesaplanması aşamasında yasal icra vekâlet ücretinin anaparaya eklenmesinin gerekip gerekmediği noktasında doktrinde tartışmanın yaşanmadığı gözlemlenmektedir. Bu makalede olan hukuk ve olması gereken hukuk açısından bu konu ele alınacaktır
Negotiable Instruments Containing Guarantee Clauses and The Defences Available to The Aval Giver
Aval , 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 700 ila 702. maddelerinde düzenlenen, kambiyo senetlerine ilişkin bir teminat kurumudur. Aval, kambiyo senetleri üzerinde imzası bulunan kişiler lehine, aval veren tarafından kişisel teminat oluşturulmasını sağlamaktadır. Aval şerhi altında aval veren, senet borçlularından biri lehine teminat sağlarken; ayrıca kambiyo taahhüdü altına girmektedir. Bu itibarla aval kurumu, bir yöneyle teminat, diğer yönüyle taahhüt özelliği taşımaktadır. Avalin bu durumu, kambiyo senetlerinde ileri sürülebilecek defiler temelinde ehemmiyet kazanmaktadır. Zira aval veren, teminat altına aldığı borçla ilgili ancak şekli noksanlıklardan doğan geçersizlik hallerini defi olarak ileri sürebilecektir. Şu halde, lehine aval verilen kişinin sahip olduğu isnat defileri, geçersizlik (hükümsüzlük) defileri veya şahsi defiler, aval veren kişi tarafından ileri sürülemeyecektir. Bu kapsama, teminat senetlerinden doğan defiler de dâhildir. Çalışmada, teminat senetlerinden doğan şahsi defilerin, aval veren tarafından ileri sürülmesi üzerine bir değerlendirme yapılacaktır.Aval is a guarantee transaction regulated under Articles 700 to 702 of the Turkish Commercial Code No. 6102. Aval provides a personal guarantee by the guarantor in favor of the persons whose signatures appear on negotiable instruments. By placing an aval endorsement, the guarantor provides a guarantee for one of the debtors on the instrument and, at the same time, undertakes a liability under the negotiable instrument. Therefore, the aval functions both as a guarantee and as a form of undertaking. This dual nature of aval becomes significant in the context of defenses that can be raised against claims based on negotiable instruments. The guarantor can only assert defenses based on formal deficiencies related to the invalidity of the debt guaranteed. Thus, the guarantor cannot raise attribution defenses, nullity (invalidity) defenses, or personal defenses that belong to the person for whom the aval was given. This also encompasses defences arising from instruments that include guarantee clauses. In this study, an evaluation will be made regarding the assertion of personal defenses arising from guarantee notes by the aval giver