Istanbul Technical University

Ulusal Üniversitelerarası Açık Erişim Sistemi - İstanbul Teknik Üniversitesi
Not a member yet
    67356 research outputs found

    Scenographic architecture of the spatiotemporal scene

    No full text
    Tez (Yüksek Lisans)-- İstanbul Teknik Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 2025Sahneye koyma sürecindeki teatral edimin emektarları dışında, mimarlık disipliniyle olan bağ nasıl kurulmuştur sorusu, bu çalışmanın temasını oluşturmaktadır. Mimara teatral pratiğin tasarımcısı rolü verilmesindeki etki, oynamayı bilenin oyuncu kabul edilmesi gibi, mekânsal tasarım ustasının da mimar olduğu kanaatidir. Sorunsalı derinleştirebilmek için temsilin daha ilksel formlarına bakmak gereklidir. Skenografi, sahnenin ilksel formlarında resimsel bir arka fon tekniğidir. Bugün ise tiyatroyu her bakımdan gündeme alarak kapsayan, teatral sahne mekânını ve yapısal karakterini anlama ve tasarlama sanatı ve tekniğidir. Çeperi mimarlığı da kapsayacak biçimde genişlemiştir. Mimar yalnızca tiyatro binalarını tasarlarken, mimari edimsel yetenekleri neticesinde, skenografik üretimin parçası olmuştur. Teatral üretimin icracılarıyla birlikte sahne tasarımları yapmaya başlamış; sahneyi ve sahnelemenin mekânsal olma hâlini sorgulayan, oyuncu-seyirci ilişkisini ve etkileşimini yeniden ele alan bir rol üstlenmiştir. En sonunda, tiyatronun yapısal karakteristiğini ortaya koyan olmanın yanında, pratiğin bütüncül değerlendirmesini yapan skenograf olmuştur. Skenograf; mesleğin formasyonuna sahip olmadan da yazar, dramaturg, yönetmen ve hatta mimar olmak, pratikleri tek potada eritmek durumundadır. Araştırmanın konusu, zaman-mekânsal olarak yaklaşılan tiyatro sahnelemesinde skenografi disiplininin mimarlığı da kapsayan çalışma alanı ve mimarlığa ilişkin pozisyonudur. Konunun gelişmesine bir tiyatro atölyesinde gerçekleştirilen temsilin yol açtığı bu tez, atölyede gerçekleştirilen çalışmanın, tezin söylemi odağında, skenografik açıdan değerlendirilmesiyle sonlandırılmıştır. Bu araştırma; mimarlığın skenografi disipliniyle olan etkileşimini ve skenografik sahneleme sürecindeki mimari niteliği açıklamayı, iki pratik arasındaki ilişkinin sınırlarını tartışmayı amaçlamaktadır. Araştırma, skenografinin mimari yeteneklere ne derece ihtiyacı olduğunu ve mimarın, skenograf olarak yenilikçi pozisyonunu işlemesi bakımından önemlidir. İnsanın bir amaç doğrultusunda gerçekleştirdiği her hareketi, belirli bir zamana ve bulunulan yere bağlıdır. Temelde, işlevsel bir etki-tepki durumu söz konusudur. Eyleme geçme, durumun ve mekânın potansiyel etkilerine verilen bir tepkidir. Aynı zamanda, mekânlar da değişen koşullar çerçevesinde farklılaşarak biçimlenir. Süreç, bireyin belirli koşullar altında bir hacmi işgali ile başlar ve bu hacmi, kendi yaşamsal organizasyonu doğrultusunda değiştirip mekân kılması ile devam eder. Zaman; geçen, süregelen ve gelecek olanla belirlenen bir tekilliktir. Ancak geçmişte olan bir an, artık zaman olarak değerlendirilmez. Çünkü zaman, akışı (hareketi) gerektirir. Yerdeki ve andaki değişimlerdir. Süre dendiğinde zaman, bir değişimin ifadesidir. Başlangıcı ve bitişi itibariyle pozisyondaki farklılaşmadır. Mekân kurmak yalnızca geometrik bir hacmi işlevsel olarak bölme işi değil, yere ait mekânsal potansiyelleri ortaya çıkarma işidir. Talep edilen işlevin gereksinimlerini karşılayan konstrüktif ve strüktürel elemanların optimum geometrik oranlarda bir araya getirilmesi ve oluşan son hacmin işleve uygun ögelerle donatılması, yerin mekânsal potansiyellerinin bir bölümüdür. Diğer potansiyelleri görebilmek için eylemin varlığına ihtiyaç vardır. Geometrik özellikler, gerçekliğe dair işlevsel olan üzerinde sınırlayıcı bir etkiye sahiptir. Mimardan beklenen, mekânın hacmi içerisinde istenen işlevi estetik ve etkili bir formülle çalışır hâle getirmesidir. Skenografın işi ise kurmaca gerçekliğin en etkili ifadesini sağlayacak olan biçimin arayışıdır. O, çoğunlukla metaforun peşindedir. Kurmaca gerçeklik içinse geometrik sınırlar önemsizdir. Zaman-mekân biçiminde veya zaman ve mekân olarak bağımsız ifade edilmesi fark etmeksizin devinim (hareket), bu kavramlara anlamlarını kazandıran esas olgudur. Hareket, yer değiştirmeyle gelen değişim demektir ve değişim olmadan zamanı, mekânı ve bunların birlikteliklerini açıklamak olası değildir. Tezin 'Zaman-Mekân' isimli ikinci bölümü içerisinde, bu kavramlara ilişkin getirilen açıklamalardan anlaşılabileceği üzere, zaman ve mekânın birbirini var eden ve zaman-mekân biçimindeki birlikteliği üzerinde fikir birliğine varılmıştır. 'Mimesis', özünü gerçekten alan şeyin sanat süzgecinden geçirilerek yeniden biçimlendirilmesi ve sunulmasıdır. Taklit ya da temsil kelimeleri, kavramı karşılamada yetersizdir. Bu, temsilde çeşitli nitelikleri bakımından şeyleri kopyalamayan, fakat onların yorumunu özsel nitelikleri bakımından görünür kılan bir duruştur. Sahnelemede, zaman-mekânı ifade edecek özsel nitelikler sahneye taşınarak, seyircinin zihinselleştirme süreci tetiklenir. Temsilin gerçekleşeceği sahne mekânının seçiminden, oyuncunun kurmaca oyununa ve zaman-mekânsal eylemin tasarımına kadar tüm kararların alt metninde olan budur. Antik Yunan dönemi şehrin sakinlerine iletilmek istenen mesajların ve öğretilerin iletim aracı olan teatral edimin, dinî ritüellerle ve daha genel bağlamda oyun kurma ve oynama edimiyle güçlü bir ilişkisi vardır. Her ne kadar biçim ve uygulama farkları olsa da oyun, tiyatronun ortaya çıkışında öncü bir olgudur. Teatral eylem, kendisine yüklenen anlam bakımından oyun değildir. Ama oyunsu niteliklere sahiptir. Tez boyunca bu oyunsu niteliklerin zaman-mekânsal yönüne vurgu yapılmıştır. Daha kapsayıcı bir ifadeyle oyun, teatral bir edimdir ve sahnelemeye dair yapılacak derinlemesine bir bakış atmak için oyuna, kavramsal açıdan değinilmiştir. Tiyatronun Antik dönemdeki anlatı olma misyonu sürmektedir; ancak bugün yalnızca anlatmamakta, düşündürürken sorgulatmakta ve kalıpları yıkarak yeniden yapmaktadır. Söze aktarılması fark etmeksizin teatral eylem, seyre konu olanı, çeşitli formlarda yeniden üretmektedir. Teatral eylemin yeniden üretildiği bir düzlemin varlığı, üretimin gerçekleşmesini gerektiren etkiler olduğu anlamına gelir. Bu etkiler, gerçek yaşamdan ya da gerçek yaşamın farklı biçimlerde tezahür ettiği zihinsel temsillerden elde edilir. Sahneleme, yazarın kaleme aldığı metnin sahneye konulmasından ibaret değildir. Aynı zamanda metin içerisindeki sayısız potansiyelin görünür kılınması ve mimetik eylemin sahne formunda sunulmasıdır. Diğer bir deyişle, yazarın yazıya aktardığı mutlak gerçekliğin içindeki muğlak yanın söze aktarılmasıdır. Temsilin zaman-mekânsal yönünü görünür ve seyre değer kılar. Sorunsalı sadece metin, sahne ve unsurları değil; aynı zamanda seyirciye karşı duruşudur. Oyuncu, eyleyen olarak seyirliği oluşturan en önemli unsurdur. Fakat sahneleme sürecinde, tek başına seyirliğe değerini veren şey değildir. Oyuncunun seyirciye karşı o an aldığı pozisyonu da dikkate almaya değerdir. Karşısında tepki verecek herhangi biri ya da bir şey olmayan etkinin boşluktaki bir yer değiştirmeden başka bir anlamı olmaması gibi, seyircinin olmadığı bir alımlama da anlamsızdır. Tasarım kararları aşamasında sergilenen bütüncül yaklaşımlar neticesinde, her açıdan başarılı bir temsil ortaya koymak mümkündür. Tasarım problemine ilişkin verilen yanıtlar zihinde başlar ve tasarım araçları vasıtasıyla dile gelir. Bu araçlar, söz konusu disiplinin yapısına göre değişiklik gösterir; ancak ilkin zihinseldir. Probleme verilen yanıtlar, pratiğe ilişkin üretimin karmaşıklığıyla doğru orantılı olarak tekil ya da kolektif olabilir. Fakat etkili bir tasarım sürecinin anahtarı, mutabık kalınan bir öz fikir olmasıdır. Farklı fikirlerle çeşitlendirilmesi ya da geliştirilmesi fark etmeksizin, fikir birliğine varılan özle ilişkili olması gerekir. Yoksa, kolaj biçiminde bir araya getirilmiş fikirler yığını olacak ve istenen etkili sonucu vermeyecektir. Teatral üretim söz konusu olduğunda metne içkin mimetik eylemin ve zaman-mekânın sahnelenmesi, bir tasarım problemi olarak örneklenebilir. Teatral üretimin tasarım problemine dair verilen yanıtlardaki özün yürütücüsü, skenograftır. Skenografi ve mimarlık ilişkisi, yalnızca sahnenin zaman-mekânsallığı ile sınırlı değildir. Oyuncu ve seyircinin birbirlerine karşı olan pozisyonunun sorgulanmasını ve yeniden tasarlanmasını da içermektedir. Aynı zamanda, sahneye konu tüm yapının mekânsal potansiyelleriyle de ilgilidir. Sahne tasarımındaki mimari niteliğin değerlendirmesinin yanı sıra, sahnenin kavramsal olarak sorgulanıp yeniden ele alınması da mümkündür. Bu bağlamda, tez süresince skenografın tasarım sürecinde aldığı mekânsal tasarım kararlarının mimari niteliği üzerine tartışılmış ve skenografın mimarlık da yaptığı iddiasında bulunulmuştur. Bu iddianın akabinde mimarın, sahneyi skenografik bir perspektifle ele alarak tasarladığından söz edilmektedir. Tez boyunca mimarlığın skenografiye olan yaklaşımı ve çeşitli pratiklerle olan etkileşimleri tartışılmış, ilgili örneklere yer verilmiştir. Verilen örneklerden anlaşılacağı üzere, mimarlık hem sahneleme sürecinin zaman-mekânsal arayışı hem de tiyatro binasının yenilikçi yapısal denemeleri için skenografik olanın icrasında etkili bir disiplindir. Mimar da mimari yeteneklerine ek olarak, temsile ilişkin gereken bilgi ve tecrübeye sahip olduğu müddetçe etkili bir skenograf adayıdır. Mekânsal bakış açısı ve tasarım becerisiyle, sahnelemenin ve tüm sahne mekânının potansiyel tasarımcısıdır.Yüksek Lisan

    Production and characterization of long carbon fiber reinforced polyamide 6 based composite material

    No full text
    Tez (Doktora) -- İstanbul Teknik Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 2025Uzun ve sürekli elyaf takviyeli termoplastik kompozitler (CFT), yüksek dayanıklılık ve mukavemetleriyle tanınan ileri mühendislik malzemeleridir. Bu kompozit malzemeler, uzun ve sürekli elyafların termoplastik bir matris içinde yerleştirilmesiyle üretilir ve kısa elyaf takviyeli kompozitlere kıyasla üstün mekanik performans sergilerler. Ayrıca üretim süreçlerinin hızlı ve maliyetlerinin düşük olması, geri dönüştürülebilirlik ve kolay işlenebilirlik özellikleri dolayısıyla bu kompozitler otomotiv ve havacılık gibi çeşitli sektörlerde öncelikli olarak kullanılmaktadır. Bu kompozitlerin üretiminde, toz impregnasyonu, termoplastik gövdeye fiber emdirme (FIT©:Fiber impregnèe Thermoplastique) malzemesi, elyaf ipliklerinin birbirleri ile karıştırılması (commingled fiber), çözelti impregnasyonu ve eriyik impregnasyonu gibi çeşitli üretim yöntemleri kullanılmaktadır. Ancak bu yöntemler içinde eriyik impregnasyon metodu, kimyasal işlem gerektirmediği ve üretim hızının yüksek olması nedeniyle teknik uygulamada en çok tercih edilen yöntemdir. Buna rağmen kullanılan bu ana üretim metoduna alternatif üretim yöntemlerinin araştırılmasına devam edilmektedir. Bu araştırmalar çoğunlukla impregnasyon kalitesini arttırmak için yeni kalıp dizaynına yöneliktir. Kalıp dizaynında kalıp içi pimlerin geometrisi ve konfigürasyonu araştırılan en önemli parametrelerdir. Bu çalışmada uzun karbon elyaf takviyeli poliamit 6 (PA 6) kompozitlerin üretimi amacıyla çeşitli pim konfigürasyonları içeren özel bir impregnasyon kalıbı tasarlanmıştır. 4140 kalite ıslah çeliğinden imal edilen bu ataçman çeşitli pim konfigürasyonarı içeren özel bir impregnasyon kalıbıdır. Kompozit üretim sürecinde kullanılan pim konfigürasyonları; dar silindir, dar-geniş silindir ve dar silindir-konveks pimlerden oluşmaktadır. Bu konfigürasyonlar kullanılarak kompozit peletler üretilmiş ve elde edilen peletlerin mikroyapıları optik mikroskop kullanılarak incelenmiştir. Mikroskop görüntüleri, ImageJ programı ile analiz edilerek impregnasyon alanı belirlenmiştir. Bu alan verileri kullanılarak Gebart denklemi aracılığıyla elyafların geçirgenlikleri hesaplanmıştır. Yapılan analizler sonucunda, dar silindir konfigürasyonunun diğer konfigürasyonlara kıyasla elyaf demetinin geçirgenliğini önemli ölçüde artırdığı gözlemlenmiştir. Spesifik olarak, dar silindir konfigürasyonu, dikey yönde (K⊥) 1,81 x 10⁻¹¹ m² ve yatay yönde (K||) 0,78 x 10⁻¹¹ m² değerleri ile en yüksek geçirgenliği sağlamıştır. Bu bulgular, dar silindir konfigürasyonunun elyaf demetinin impregnasyon sürecine katkıda bulunduğunu ve bu konfigürasyonun kompozit üretiminde daha etkili bir sonuç verdiğini göstermektedir. Bu nedenle, sonraki çalışmalarda da dar silindir konfigürasyonu tercih edilerek kompozit üretimine devam edilmiştir. Tez çalışmasında yukarıda açıklanan deneylere ek olarak üretilen malzemede, PA6 matrisi ile ara yüzeyin bağlanmasını artırmak için uzun karbon elyaflara su bazlı bir yüzey işlemi uygulanmıştır. Bunun için, elektrokimyasal oksidasyon sonrasında karbon elyaf yüzeyine polietilen imin (PEI) ve karboksimetil selüloz (CMC) çapraz (crosslink) bağlama ile kaplanmıştır. Oluşturulan kompozit malzemenin ıslanabilirlik özelliğini iyileştirmek için yapılan PEI-CMC kaplama sayesinde karbon elyaf/su temas açısı 111,69°'den 26,42°'ye düşürülmüştür. Islanabilirlikteki bu belirgin iyileşme, ara yüzey mukavemetinde %164,8 artışa yol açmış ve PEI-CMC kaplaması uygulanan karbon elyaflar (CF) için ara yüzey mukavemeti 26,7 MPa olarak ölçülmüştür. Sonuç olarak, ortalama çekme ve eğme mukavemeti, PEI-CMC kaplamalı CF/PA6 kompoziti için sırasıyla 209,6 MPa ve 378,3 MPa'dan 250,3 MPa ve 422,7 MPa'ya %19,3 ve %11,7 oranında artmıştır. Su bazlı yüzey işlemi uygulanmış ve uygulanmamış numunelerde hasar mekanizmasını ve de üretim kalitesinin tespiti için çekme deneylerinden elde edilen numunelerin kırık yüzey morfolojileri incelenmiştir. Taramalı elektron mikroskobu (SEM) metodu ile yapılan bu incelemelerde uygulanan tek adımlı elektrokimyasal oksidasyon sonrası su bazlı kaplama prosedürünün yüksek performanslı uzun fiber takviyeli termoplastik kompozitlerin üretiminde diğerlerine göre daha mukavim yapılar oluşurduğunu göstermiştir. Deneysel çalışmalar çerçevesinde üretilen kompozit malzemelerin üretiminde temel adım olan karbon elyafın üzerine su bazlı PEI-CMC kaplamasının kalitesi FTIR, XPS ile analiz edilmiştir. Bu işlemlerde tezde gerçekleştirilen çapraz kaplamanın başarı ile uygulandığı ispatlanmıştır. Bu tez çalışmasında üretilen kompozit malzemenin ara yüzeylerinin iyileştirilmesi için elektrokimyasal oksidasyon ile beraber elektroforetik biriktirme yöntemi (EPD) de kullanılmıştır. Elektrokimyasal oksidasyon CF'lerin elektroliz yoluyla anodik oksidasyonudur. EPD ise elektroliz yoluyla MWCNT-COOH (karboksil bağlı karbon nanotüpler) anodik olarak CF üzerinde biriktirilmesidir. Karbon elyaflar, oksitlenme ve MWCNT-COOH ile elektroforetik kaplama yöntemleri kullanılarak başarılı bir şekilde modifiye edilmiştir. FTIR ve Raman spektroskopisi analizleri, oksitlenme sürecinin ve MWCNT-COOH kaplamasının etkili bir şekilde gerçekleştirildiğini doğrulamaktadır. Bu modifikasyonlar sonucunda, karbon elyafların yüzeyindeki fonksiyonel grup yoğunluğunda belirgin bir artış gözlemlenmiş ve su ile ıslanma temas açısının 43,6°'ye düştüğü tespit edilmiştir. Mekanik performans açısından, MWCNT-COOH modifiye edilmiş karbon elyafların (CFcnt) arayüzey bağ dayanımı TFB (Transversal Fiber Bundle) dayanımı %203 oranında artarak 30,5 MPa değerine ulaşmıştır. Mekanik Analiz sonuçları, CFcnt'nin çekme dayanımının %36,6 oranında artış göstererek 286,4 MPa değerine yükseldiğini, 3-nokta eğme dayanımının ise %25,8 artış ile 476 MPa'a ulaştığını ortaya koymuştur. Bu sonuçlar, ara yüzey bağı ve yük transferi açısından belirgin iyileşmelerin olduğunu göstermektedir. MWCNT-COOH kaplanmış numunelerin hasar analizini gerçekleştirmek için çekme testi sonrası hasarın meydana geldiği yüzeyin morfolojik incelemesi SEM analizi ile gerçekleştirilmiştir. Bu analiz neticesinde MWCNT-COOH kaplı numunelerin bir önceki aşamalarda üretilen yapılara göre daha mukavim olduğu gözlemlenmiştir. Her iki yöntemde de elde edilen yüksek mukavemetli ara yüzey bağı oluşması, iki temel faktörle açıklanabilir: Birincisi, oksitlenme ve su bazlı polimer veya CNT-COOH kaplaması sonrası oluşan OH ve NH gruplarının PA 6 polimerinin amino grupları ile kurduğu hidrojen bağlarının artması; ikincisi ise PA 6 polimer moleküllerinin kaplama tabakasına nüfuz ederek oluşturduğu mekanik yapışmadır. Bu etkileşimler, PA6/CNT-CF kompozitlerinin dinamik mekanik özelliklerinde önemli bir artışa yol açmıştır. Sonuç olarak, CF'lerin MWCNT-COOH ile fonksiyonelleştirilmesi, arayüzey bağlarının güçlenmesini ve kompozitlerin genel mekanik performansının ciddi şekilde iyileşmesini sağlamıştır. Bu tez çalışmasında uygun kalıp dizaynı ile karbon elyaflı kompozitlerde arayüzey bağlarının değişik yöntemler ile iyileştirilmesi ile daha mukavim ve karbon elyaf esaslı kompozitlerin daha verimli olarak üretilebileceği kanıtlanmıştır.Doktor

    Deep Learning Approaches in the Effects of Recession and FOMC Minutes on Oil Prices

    No full text
    The financial industry is increasingly interested in predictive analysis and forecasting using time series data. Understanding the relationship between recessions and oil markets is crucial for developing financial forecasts and strategic decisions. This study uses advanced deep learning models to examine the interaction between recession signals and crude oil prices. Data covering recession periods include key economic indicators such as Gross Domestic Product (GDP) fluctuations, unemployment rates, consumer spending trends, business investments, and housing market dynamics. Additionally, Federal Open Market Committee (FOMC) minutes are used to capture economic assessments and monetary policy decisions by the Federal Reserve during recessions, providing insights into policymakers’ expectations and responses. Data is augmented using Time-series Generative Adversarial Networks (TimeGAN) to capture intricate patterns in oil prices. By focusing on feature selection, this study aims to identify patterns from historical data and relationships between recession signals and oil price movements. Long Short-Term Memory networks (LSTMs), Gated Recurrent Units (GRUs), Transformer, and ensemble learning techniques are used to predict crude oil prices during recessions. This research provides insights into how recession signals and Federal Reserve policy decisions influence crude oil prices, offering a comprehensive view of the dynamics between economic downturns and the energy market.https://doi.org/10.1109/access.2025.3537822https://doi.org/10.1109/ACCESS.2025.3537822https://doaj.org/article/dfbe34e1697f42509a92079586b3d24

    Seismic Anisotropy in Northwest Himalaya from core refracted shear (SKS) and direct S waves 

    No full text
    Recent enhancement in instrumentation in the northwest (NW) Himalaya provides an unprecedented dataset to study the deformation due to the Indo-Eurasia convergence. The NW Himalaya is unique in terms of hosting a seismic gap and a flat-ramp geometry at its decollement. We determine azimuthal  seismic anisotropy using core refracted shear waves (SKS) and interpret the results to develop insight about the prevailing geodynamics. Here, 459 raypaths with moment magnitude (Mw) >= 5.5, recorded at 15 seismographs of the J&K Seismological NETwork (JAKSNET), operational between 2013 and 2022, are used. To avoid contamination from direct S and SKiKS phases, we analyze the data within the epicentral distance range of 90°-125°, filtered at 0.04-0.2 Hz. We perform a 2-D grid search over the splitting parameters (delay time and fast axis azimuth) and compute their optimum values, for which the energy of the transverse component is minimum (MTE) after correcting for the inferred splitting. Simultaneously, the Rotation Correlation (RC) method is employed to calculate the delay time and fast axis azimuth corresponding to the maximum correlation coefficient between the splitting-corrected horizontal components. We use selection criteria based on the quality factor and the signal-to-noise ratio (SNR) to determine the measurements to be used for station averaging. The quality factor depends on the similarity of results obtained from the RC and MTE methods, hence helps in avoiding subjective interpretation about the quality of the measurement. The non-null splitting measurements passing these selection criteria are then used for station averaging applying the circular mean method and the energy map stacking method. We observe mostly N-S to NE-SW trending fast axes azimuths (13 of 15 stations); this direction corresponds to the absolute plate motion of India in a no-net rotation frame. The two remaining stations show average NW-SE fast directions, which are parallel to the mountain front, but also these stations show somewhat contradictory single splitting measurements, and one of those two anomalous stations is located very close to stations with NE-SW fast measurements, so we will not interpret these. The mean delay times range from 1.5-3.3 s, with the majority of the stations exhibiting > 2s split time being situated on the foreland basin deposits of the Sub-Himalaya. The high absolute Indian plate motion of 51 mm/yr appears to align the upper mantle olivine beneath the orogeny and NE oriented fast axes track the mantle flow manifested by the basal shear of the plate motion. To complement the SKS data, which are dominated by results with eastern backazimuths and corresponding initial polarisation, we further measured splitting for direct S-wave with the reference station method. Here, the correlation between the horizontal traces of the target and reference stations is maximised after correcting the target trace with trial splitting parameters and differences in gain; the reference station trace has previously been corrected for SKS splitting. We will present direct S splitting measurements from 370 events with Mw>=5.5 and distance within 40°-80° with an interstation spacing ofhttps://doi.org/10.5194/egusphere-egu24-901

    Formation of In Situ Al/TiAl3 Coatings on Electron Beam Melted (EBM) Ti-6Al-4V Alloy by Cold Spray and Induction Heating

    No full text
    Abstract In this study, the formation of fast, hard, well-adhered and scratch-resistant in-situ composite coatings on electron beam melted (EBM) Ti-6Al-4V alloy were proposed by successive applications of cold spray (CS) and induction heat treatment techniques. The total treatment time to achieve such properties was around only 5 min. In this context, pure aluminum (Al) was first coated by CS technique on EBM Ti-6Al-4V alloy, and the coated samples were heat treated by induction heating method for different times (10 and 20 s). The coating layer that bonded well to the substrate material was obtained using the CS technique. After the induction heating, TiAl3 intermetallics were formed in a sawtooth-like morphology as an interfacial layer at the substrate-coating interface. Similar to the interface, fiber and plate-like TiAl3 compounds were found within the CS’ed coating layer. As the induction heating time increased to 20 s, the thickness of the interfacial layer and the fraction of intermetallics in the coating layer correspondingly increased. The highest hardness and scratch resistance were obtained in the 20 s induction-heated sample. Finally, this study demonstrates that the cold spray followed by induction heating is a rapid technique to obtain hard, well-adhered and scratch-resistant composite coatings in-situ on EBM Ti-6Al-4V alloy.https://doi.org/10.1007/s11666-025-01994-

    “…No one knows what it exactly means”: how do design graduates approach the concept of sustainability?

    No full text
    Purpose By exploring the understanding of design graduates toward the concept of sustainability in both their professional and personal lives, this study aims to uncover how they approach the concept of sustainability, providing insights for design educators, researchers and curricula. Design/methodology/approach This study adopts a phenomenological approach and uses a mixed methodology, incorporating semi-structured interviews with 18 design graduates and a survey conducted with 181 design graduates from industrial design departments at universities in Türkiye. Regarding the research approach, the authors analyzed the data using thematic analysis. Findings Empirical findings revealed that design graduates from various universities in Türkiye perceive sustainability as a complex, multifaceted and popular concept. They associated it with environmental factors, including material properties, recycling and reuse activities, as well as with daily life practices. In terms of critical perspectives on sustainability, the prominent findings were on the transparency of the concept, its limitations and its outcomes. Another critical view they expressed was the lack of expertise in sustainability. Furthermore, their engagement with the concept of sustainability was influenced by intrinsic and extrinsic motivations. Originality/value This study distinguishes itself by exploring how design graduates approach the concept of sustainability, complementing existing research that focuses on design curricula, learning outcomes, design projects or students’ perspectives in higher design education.https://doi.org/10.1108/ijshe-07-2024-045

    Electrochemical quantification based on the interactions of nucleoside analog cladribine with dsDNA via experimental and in-silico studies

    No full text
    Cladribine is a deoxyadenosine analog prodrug originally developed to treat hairy-cell leukemia and other lymphoproliferative diseases. However, it is now primarily used in the treatment of relapsing types of multiple sclerosis (MS). Understanding how medications interact with dsDNA is crucial for developing more effective and efficient medications. This study aims to examine the binding behavior of cladribine with dsDNA via various analytical methods, such as heat denaturation, UV spectroscopy, fluorescence spectroscopy, electrochemistry, and viscosity tests. The binding constant (Kb) of cladribine with dsDNA has been estimated to be 2.41 × 104 ± 0.20 at 298 K using the Benesi-Hildebrand plot. Molecular docking simulations were employed to explore the dsDNA-cladribine interactions quantitatively at the molecular level. Molecular Dynamic simulations were performed to follow the stability of drug-bound DNA for 50 ns. The simulations revealed that cladribine binds to dsDNA via the minor groove region of DNA by forming hydrogen bonds mainly with Guanine's DNA bases. The post-MD analyses enabled us to follow the stability of DNA and cladribine complex. Additionally, two methods based on the electrochemical approach were developed in this study for low-level cladribine assessment using differential pulse voltammetry (DPV). The first method relies on cladribine oxidation in pH 2 phosphate buffer, while the second method uses deoxyguanosine oxidation signals resulting from cladribine and dsDNA binding in pH 4.80 acetate buffer. The analytical efficacy of the two methods was verified using cladribine concentrations ranging from 2 to 25 μM, with a limit of detection (LOD) of 0.30 and 0.92 μM, respectively. Furthermore, the study conducted percent recovery tests by employing pharmaceutical injection using both established methodologies.https://doi.org/10.1016/j.ijbiomac.2024.138083https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/3961307

    Revealing the economic consequences of tornadoes using a two-stage SVM-based predictive approach

    No full text
    Abstract Limited studies have concentrated on estimating economic losses caused by tornadoes through combining socioeconomic and demographic vulnerability with geographic and terrain attributes. The current study built a two-stage support vector machine (SVM) based predictive tool for both determining the tornado-prone regions and the resultant economic losses. During the identification of tornado-prone regions, the SVM model achieved an accuracy of 80.57% and an area under the receiver operating characteristic (AUC) score of 86.79%, demonstrating its ability to classify the regions susceptible to experience tornadoes. Also, estimation of economic losses for the respective regions provided root mean squared error (RMSE), mean absolute error (MAE) and coefficient of determination (R2) values of 0.5352, 0.4814, and 0.9175, respectively. The analysis showed that 17.59% of Texas is under very high economic loss risk. The game theoretical Shapley Additive explanation (SHAP) analysis further highlighted the contribution of Fujita scale of tornadoes, longitude, number of houses, and tornado area into the likelihood of tornado incidents. Hence, the holistic predictive framework introduced is useful in creating instruments to help government disaster management officials, professionals, and insurance companies, given the anticipated rise in the severity, frequency, and duration of extreme weather events in the context of global warming.https://doi.org/10.1007/s00477-025-02975-

    On the Origin of the Strong Internal Magnetic Fields of Central Compact Objects

    No full text
    https://doi.org/10.2139/ssrn.5254222https://doi.org/10.2139/ssrn.525422

    In Vitro Behavior of Boron‐Doped Baghdadite/Poly(vinylidene fluoride) Membrane Scaffolds Produced via Non‐Solvent Induced Phase Separation

    No full text
    AbstractThis study explores the potential of boron‐doped baghdadite (BAG) powders incorporated into poly(vinylidene fluoride) (PVDF)‐based membrane scaffolds for bone tissue engineering applications. The aim is to enhance the scaffolds’ microstructure, surface wettability, thermal behavior, mechanical properties, and biological performance. Composite scaffolds are fabricated by integrating the powders into the PVDF matrix, yielding scaffolds with enhanced material characteristics and functionality. The incorporation of the powders significantly enhances the hydrophilicity of the scaffolds, as evidenced by a notable reduction in contact angle measurements. Mechanical analyses demonstrate that the addition of boron‐doped BAG powders reduces the tensile strength and elongation at the break of PVDF scaffolds, attribute to increased pore size, reduced crystallinity, and structural heterogeneity, though the values remain within the range of human cancellous bone. Furthermore, in vitro bioactivity studies reveal the superior apatite‐forming ability of the composite scaffolds, indicating their enhanced potential for biomineralization. The results of the cellular adhesion assays indicate an enhanced affinity and proliferation of cells on the membrane scaffolds, which is indicative of improved biocompatibility. In conclusion, the developed PVDF‐based membrane scaffolds, reinforce with BAG powders, show promise as effective alternatives to traditional bone graft materials, offering scalable and versatile solutions for regenerative medicine.https://doi.org/10.1002/mabi.202400619https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/40404602https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC12434653/https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/40404602/https://hdl.handle.net/20.500.12831/2708

    8,448

    full texts

    67,356

    metadata records
    Updated in last 30 days.
    Ulusal Üniversitelerarası Açık Erişim Sistemi - İstanbul Teknik Üniversitesi
    Access Repository Dashboard
    Do you manage Open Research Online? Become a CORE Member to access insider analytics, issue reports and manage access to outputs from your repository in the CORE Repository Dashboard! 👇