Trakya University

Trakya University Academic Open Access System
Not a member yet
    27605 research outputs found

    Evaluation of the transfer of some trace elements from soil to cauliflower plant grown in Edirne

    No full text
    Bu çalışma, Edirne (Türkiye) karnabaharına topraktan bazı eser element transferinin değerlendirilmesi ve buna bağlı insanların tahmini günlük element alımının belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Edirne iline bağlı Karaağaç, Yolüstü Köyü ve Abalar Köyü olmak üzere üç bölgeden, toplamda 20 farklı karnabahar tarlasından örnek alınmıştır. Bu çalışmada Edirne'ye özgü karnabahar sebze örneklerine, esansiyel (Mn, Fe, Cu ve Zn) ve esansiyel olmayan/toksik eser elementlerin (Cr, Cd, Pb ve Ni) analizi için yaş yakma ile çözündürme prosedürü gerçekleştirilmiş ve ICP-OES cihazı kullanılarak element analizleri yapılmıştır. Numune konsantrasyonları, transfer faktörü, günlük metal alımı (DIM), tahmini günlük metal maruziyeti (EDEM) ve Sağlık Risk Endeksi (HRI) hesaplarına dayanarak, standart referans değerleri ile karşılaştırılmıştır. Yapılan analiz sonucuna göre çıkan değerler sınır aralıkları ile karşılaştırılarak, tahmini olarak esansiyel ve esansiyel olmayan metallerin günlük alım miktarı durumları değerlendirilmiştir. Sonuç olarak yapılan analizde, Edirne bölgesindeki toprak numunelerinde Cd metali bulunmamıştır. Aynı zamanda taç kısımda Cd, Cr ve Ni elementlerine rastlanmamıştır. HRI endeksine göre Cu, Fe, Mn, Pb ve Zn metalleri açısından sağlık riski oluşturmayacak düzeyde olduğu kanısına varılmıştır. Böylece bu çalışmayla, karnabahar yetiştirilen toprakların araştırılması, yapısında bulundurduğu elementlerin incelenmesi, insan sağlığına faydaları ve zararları konusunda bilgi sunulması yanında bu çalışmanın bundan sonra yapılacak çalışmalar için de yol göstereceği düşünülmektedir.This study inve

    Comparison of oncological and functional outcomes of surgery and radiotherapy in T1a glottic laryngeal cancer

    No full text
    Larinks kanserinin hastalar üzerindeki psikososyal etkileri oldukça fazladır. Konuşma, nefes alma ve yutma zorlukları bu etkilerden sadece birkaçıdır. T1a glottik larinks karsinomu, tek bir vokal kord ile sınırlı olan ve çevresindeki yapıları içermeyen lokalize bir kanserdir. Bu erken evre larinks kanserinin tedavisi, öncelikle tümörü etkili bir şekilde tedavi ederken ses kalitesi ve yaşam kalitesini korumayı amaçlar. T1a glottik larinks karsinomunun tedavi seçenekleri arasında endoskopik kordektomi, laringofissür kordektomi ve radyoterapi yer alır. T1a glottik larinks karsinomu tedavisinin onkolojik sonuçları hangi tedavi yöntemi seçilirse seçilsin çok iyidir. Bu çalışmada T1a glottik larinks karsinomlu hastaların cerrahi ile radyoterapi sonrası onkolojik, ses kalitesi ve yaşam kalitesi sonuçlarını karşılaştırdık. Onkolojik sonuçlar için cerrahi grubunda 35, radyoterapi grubunda 55 hasta; akustik analiz için cerrahi grubunda 22, radyoterapi grubunda 25 hasta; yaşam kalitesi için cerrahi grubunda 25, radyoterapi grubunda 26 hasta çalışmamıza alındı. Çalışmamızda endoskopik kordektomiden en az 3 ay sonra, radyoterapiden en az 13 ay sonra, laringofissür kordektomiden en az 18 ay sonra akustik analiz ve yaşam kalitesi değerlendirmeleri yapıldı. Cerrahi grubun akustik analiz sonuçları radyoterapiden daha kötü olmasına rağmen genel olarak olumlu ses ve yaşam kalitesi sonuçları alındı. Onkolojik sonuçlar içinde lokal kontrol oranı cerrahi grupta daha iyi olmasına rağmen hastalığa özgü sağ kalımda fark saptanmadı. Sonuç olarak onkolojik ve fonksiyonel sonuçlar açısından cerrahi ve radyoterapi tedavi T1a glottik kanserli hastaların tedavisinde kullanılabilir. Tedavi seçimi cerrah ve hastanın tercihi, hastanın genel sağlık problemleri, uygun ekipmanlara sahip olmaya göre değişmektedir. Anahtar kelimeler: Laringeal neoplaziler; vokal kordlar, cerrahi; sağkalım analizi; ses kalitesi; yaşam kalitesi.Laryngeal cancer has many psychosocial effects on patients

    Development of electrochemical biosensors for detection of some inflammatory biomarkers related to cardiovascular diseases

    No full text
    Kardiyovasküler hastalıklar (KVH'lar) dünya çapında mortalite ve morbiditenin başlıca nedenidir. Bu nedenle erken teşhisi hayati önem taşımaktadır ve erken tespit edildiğinde büyük oranda iyileşme sağlanabilmektedir. Artan bulgular inflamasyonun aterosklerotik kalp yetmezliği, miyokard infarktüsü, perikardiyal hastalıklar gibi birçok KVH'ın gelişiminde önemli bir rol oynadığını ortaya koymaktadır. KVH'larda inflamasyonun tespitinde en yaygın kabul gören strateji, dolaşımdaki inflamasyon biyobelirteçlerinin ölçülmesini içermektedir. Büyüme Farklılaşma Faktörü-15 (GDF-15) ve Galektin-3 (Gal-3), KVH'ların erken tanı ve takibinde klinik değeri giderek artan, inflamasyonla ilişkili yeni biyobelirteçlerindendir. Bu tez çalışmasında GDF-15 ve Gal-3 tespiti için iki adet elektrokimyasal esaslı immünobiyosensör geliştirildi. Çalışma elektrodu olarak GDF-15 biysensörü için katı altın elektrot (KAE), Gal-3 biyosensörü için ise tek kullanımlık indiyum-kalay oksit kaplı polietilen teraftalat (ITO/PET) tabakalar kullanıldı. Biyosensörlerin tasarımında benzer ve az adımlı bir modifikasyon stratejisi izlendi. Bu amaçla her iki biyosensörde çalışma elektrotlarının yüzeyleri farklı yöntemlerle hidroksillendi; KAE yüzeyinde 6-merkaptohekzanol molekülleri ile kendiliğinden oluşan tek tabakalar (self assembled monolayers, SAM'ler), ITO/PET elektrotların yüzeyinde ise kimyasal hidroksilleme ile aktif hidroksil grupları oluşturuldu. Hidroksillenen elektrot yüzeyleri üzerinde aynı silanlama ajanı ile, trimetoksi[2-(7-okzabisiklo[4.1.0]hept-3-il)etil]silan (TMOHES), fakat farklı sıcaklıklarda epoksi silan SAMs oluşumu sağlandı. Ardından GDF-15 ve Gal-3 biyobelirteçlerine özgü antikorları sırasıyla modifiye edilmiş KAE ve ITO/PET elektrot yüzeylerine kovalent immobilizasyon ile bağlanarak analize hazır hale getirildi. Geliştirilen biyosensörlerin analitik performansının değerlendirilmesinde, tasarım, optimizasyon ve karakterizasyon çalışmalarının takibinde elektrokimyasal impedans spektroskopisi, döngüsel voltametri teknikleri kullanıldı. Yüzey karakterizasyon çalşmaları taramalı elektron mikroskopu (SEM), Enerji dağılımlı X ışını spekstroskopisi (EDX) ve Fourier dönüşümlü kızılötesi spektroskopisi (FTIR) analizleri ile desteklenerek yüzey modifikasyon başarıları doğrulandı. Optimizasyon çalışmaları sonucunda belirlenen ideal koşullarda, GDF-15 biyosensörünün 125 pg/mL-1500 pg/mL tayin aralığında R2=0.998, LOD=83.8 pg/mL ve LOQ= 254.2 pg/mL değerleri ile; Gal-3 biyosensörünün ise 2.5 ng/mL-40 ng/mL tayin aralığında R2=0.996, LOD=0.73 ng/mLve LOQ=2.43 ng/mL değerleri ile yüksek doğrusallık ve düşük tespit limiti gösterdiği belirlendi. Her iki sensörün de tekrarlanabilirlik (n=10) ve tekrar üretilebilirlik çalışmaları yapıldı ve farklı proteinlerin girişim etkileri belirlendi. Ticari insan serumunda GDF-15 ve Gal-3 analizleri yapılarak matris bileşenlerinin etkisi ve klinikte gerçek serum örneklerine uygulanma potansiyeli değerlendirildi. Gal-3 biyosensörü için, rejenerasyon, analit tayininin farklı bir araştırmacı tarafından gerçekleştirilmesi, depolama süresi tespiti çalışmaları gerçekleştirildi GDF-15 biyosensörünün sabit frekansta impedans (SFI) ölçümü yapıldı ve döngüsel voltametriden yararlanılarak yüzey alanı hesaplandı. Elde edilen bulgular basit ancak etkili bir yüzey modifikasyon stratejisiyle geliştirilen bu iki etiketsiz impidimetrik immünosensörün düşük örnek hacminde, yüksek tekrarlanabilirlik, tekrar üretilebilirlik, duyarlılık ve seçicilik avantajlarıyla, GDF-15 ve Gal-3'ün hassas ve hızlı tespiti için uygun olduğunu ortaya koymaktadır. Özellikle Gal-3 biyosensörü, maliyet açısından etkin tek kullanımlık ve rejenerasyon yeteneğiyle tekrar kullanıma uygun olarak öne çıkmaktadır. Sonuç olarak, geliştirilen biyosensörler, KVH araştırmalarında ve klinik uygulamalarda, inflamasyon odaklı biyobelirteç değerlendirmesi ile hastalık risk sınıflandırması ve yönetimine katkı sunabilir.Cardiovascular disease

    Gelatins derived from aronia-supplemented fish diets: Structural effect and molecular simulation

    No full text
    Fish gelatin, a sustainable substitute for mammalian gelatin, frequently exhibits weaker gel strength and thermal stability, limiting its industrial uses. This study investigated an in vivo method to improve functional characteristics by supplementing Nile tilapia diets with Aronia extract. The control diet (A0) contained no Aronia extract, while the remaining four diets consisted of commercial pelleted feed enriched with 250 mg/kg (A250), 500 mg/kg (A500), 750 mg/kg (A750), and 1000 mg/kg (A1000) of Aronia extract. The gelatin samples revealed thermo-reversible behavior with increasing temperature. A250 exhibited the highest melting temperature of 29.65 degrees C, compared to 27.43 degrees C for A0. The gelation temperature for A250 was 17.56 degrees C, indicating a relatively stable gelatin structure. The elastic modulus (G') was the highest in A250, suggesting an improved gel network compared to the other samples. The gelation rate constant (kgel) was highest in A250 (540.67 Pa), followed by A750 (447.32 Pa), A500 (393.85 Pa), and A1000 (370.97 Pa), compared to 391.15 Pa for A0. The gel strength was improved, with A250 showing the highest value at 133.9 g, followed by A750, A1000, and A500, while A0 was 102.1 g. The glass transition temperatures (Tg) for A250, fish gelatin (FG), bovine gelatin (BG), and A0 were 76.72 degrees C, 74.31 degrees C, 70.71 degrees C, and 73.52 degrees C, respectively. Molecular docking studies revealed strong binding interactions between A250 and phenolic compounds, which contributed to the observed structural enhancements. These findings suggest that supplementing fish diets with Aronia extract can substantially enhance gelatin quality, offering a promising alternative to traditional gelatin sources

    A robust vision transformer-based approach for classification of labeled rices in the wild

    No full text
    Since rice is a widely consumed food and can be exposed to different diseases depending on the climatic conditions of the region where it grows, it is very important to monitor it before harvest. Unlike the literature, instead of using an image that contains a single leaf taken with a controlled background, anew database consisting of images taken in uncontrolled field conditions close to its natural state was studied. Another challenge about the images taken from the field is that the five classes in the database are not evenly distributed. In this study, a method based on vision transformers which is robust to the class imbalance problem is proposed for rice leaf images taken in the wild with complex backgrounds. Additionally, the vision transformer-based model was compared with several transfer learning methods with and without finetuning. The results obtained revealed that the proposed approach significantly increased the performance of the sensitivity metric while reaching the highest accuracy rate. Since the images studied are close to images taken with a drone and no preprocessing is applied against the field conditions, the proposed method can be used in the development of a drone-based plant disease early warning system in the future

    The effect of planned education provided to parents of children scheduled for hypospadias surgery on their anxiety levels and satisfaction

    No full text
    ÖZET "Hipospadias Ameliyatı Planlanan Çocukların Ebeveynlerine Uygulanan Planlı Eğitimin Anksiyete Düzeyi Ve Memnuniyetlerine Etkisi", Trakya Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Hemşirelik Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Edirne, 2024. Giriş ve Amaç: Cerrahi işlemler çocuklar ve ebeveynlerinde stres ve anksiyete oluşturan durumlardır. Ebeveyn ve çocukların anksiyetelerini azaltmada bilgi verilmesi çok önemlidir. Çocuklarının ameliyat olması ebeveynlerde; bilinmezlikten kaynaklanan korku, çocuğa ne olacağı korkusu, vücut imajı ile ilgili korku, ölüm korkusu, çaresizlik, öfke ve suçluluk duygusuna neden olmaktadır. Bu çalışma hipospadias ameliyatı planlanan ve çocuk cerrahisi servisine yatışı yapılan çocukların ebeveynlerine verilen planlı eğitimin anksiyete ve memnuniyetlerine etkisini belirlemek amacıyla gerçekleştirildi. Gereç ve Yöntemler: Çalışma randomize kontrollü müdahale çalışmasıdır. Trakya Üniversitesi Sağlık Araştırma ve Uygulama Hastanesi Çocuk Cerrahisi Kliniğinde 15 Temmuz-15 Aralık 2023 tarihlerinde 100 ebeveyn ile yürütüldü. Araştırmada müdahale grubu (n=50) ve kontrol grubu (n=50) olmak üzere iki grup vardı. Müdahale grubunda yer alan ebeveynlere "Çocuğum Hipospadias Ameliyatı Oluyor" adlı eğitim kitapçığı doğrultusunda hipospadias ameliyatı ile ilgili bilgiler verildi ve ebeveynlerin soruları yanıtlandı. Kontrol grubunda yer alan ebeveynlere hipospadias ameliyatında yapılan servisin rutin işlemleri uygulandı. Verilerin toplanmasında " Çocuk ve Aile Bilgi Formu", " Durumluluk- Süreklilik Anksiyete Ölçeği" ve "PedsQL Sağlık Bakımı Ebeveyn Memnuniyet Ölçeği (PedsQL SBEMÖ)" kullanıldı. Veriler IBM SPSS V23 programında; tanımlayıcı istatistikler, Mann Whitney U, Bağımsız İki Örnek t, Wilcoxon, Eşli İki Örnekt Testi, Pearson ve Spearman's rho Korelasyon Katsayısı kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Müdahale grubundaki ebeveynlerin durumluluk anksiyete ölçeği son test medyan değerleri kontrol grubuna göre daha düşük bulundu (p=0,003). Süreklilik anksiyete ölçeği son test medyan puanları arasında istatiksel anlamlı bir fark bulunmadı (p=0,215). Müdahale grubunda yer alan ebeveynlerin PedsQL SBEMÖ toplam medyan puanı kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu (p<0,001). Müdahale grubunda yer alan ebeveynlerin 'iletişim' alt boyut puanı ile Süreklilik anksiyete ölçeği son test puanı arasında istatistiksel olarak negatif yönde zayıf bir ilişki bulunmuştur (r=-0,284; p=0,046). Sonuç: Çalışma sonucunda hipospadias ameliyatı olacak çocukların ebeveynlerine uygulanan planlı eğitimin durumluluk anksiyete düzeylerini düşürdüğü, süreklilik anksiyete düzeyinde değişiklik olmadığı ve ebeveynlerin sağlık bakım memnuniyetlerini arttırdığı bulundu. Anahtar kelimeler: Hipospadias cerrahisi, anksiyete, ebeveyn memnuniyeti, eğitim, hemşirelik bakımıABSTRACT "The Effe

    Gibberellic Acid is Active Only in Orchid Cross-Pollination

    No full text
    The aim of this study is to determine the endogenous hormone activities of Gibberellic acid (GA) in compatible (Intraspecific= ISP) and incompatible pollination (Intergeneric= IGP). It was designed to be Himantoglossum robertianum in ISP experiments and Himantoglossum robertianum and Orchis italica in IGP experiments. For this reason, some polynariums taken from O. italica have been applied with needles to the flower stigmas of H. robertianum. Ovaries with stigma have been taken from both types of pollination for 10 days, and quantitative hormone analyses have been performed by LC-MS/MS. As a result, GA was not found in the ISP experiments. Likewise, it did not appear at all in the tests between the 1st and 6th days of IGP; it was found only on the 7th, 8th, 9th, and 10th days of IGP and at increasingly higher values. For the first time, endogenous ovary-stigma GA amounts in the post-pollination process of orchid IGP were determined in this study, and its importance was discussed. According to statistical analysis, there is a significant difference between almost all values. It has been understood that additional histological and embryological studies are needed to understand the reason for the very high activity, especially on days 9 and 10

    Factors Affecting Survival in Hormone Receptor-Positive, HER2-Negative, Operated Breast Cancer Patients

    No full text
    Objectives: The aim of this study is to investigate the effects of demographic, clinical, histopathological features and treatment on prognosis in hormone receptor positive HER-2 negative operated breast cancer patients followed up in the oncology outpatient clinic. Methods: Breast cancer patients with hormone receptor-positive, HER2-negative status who underwent surgery and presented to the medical oncology outpatient clinic between January 1, 2012, and December 31, 2018, were retro- spectively evaluated. The patients' demographic characteristics at diagnosis, tumor type, number of lymph nodes, pathological tumor stage, and Ki-67 indices were analyzed. Statistical analysis was performed using SPSS version 15.0 software.Ethical approval for the study was obtained from the Bolu Abant İzzet Baysal University Non-Interventional Clinical Research Ethics Committee (Approval Date: 27.12.2018, Decision No: 2018/280). Results: A total of 165 patients with hormone receptor-positive, HER2-negative breast cancer who underwent surgery were included in the study based on hospital data. The median age at diagnosis was 55 years (minimum 22 – maximum 85). Of the patients, 61 (37%) were premenopausal, and 104 (63%) were postmenopausal. The most common tumor type was invasive ductal carcinoma (75.2%). A statistically significant difference was observed between surviving and deceased patients regarding the number of lymph nodes (p=0.003), pathological tumor stage (p=0.004), and TNM stage (p=0.004). Additionally, the proportion of patients with Ki-67 ?20% was significantly higher in those who experienced recurrence compared to those without recurrence (p=0.002). Conclusion: Lymph node involvement and number, tumor size, hormone receptor status, and HER2 status are reliable prognostic markers. Consistent with previous studies, our findings indicate that increased tumor size, a higher number of involved lymph nodes, and elevated Ki-67 expression are associated with poorer survival outcomes

    0

    full texts

    27,605

    metadata records
    Updated in last 30 days.
    Trakya University Academic Open Access System
    Access Repository Dashboard
    Do you manage Open Research Online? Become a CORE Member to access insider analytics, issue reports and manage access to outputs from your repository in the CORE Repository Dashboard! 👇