DSpace at Dokuz Eylul University
Not a member yet
10837 research outputs found
Sort by
Job security and termination of labor contract due to operational reasons
Tezimizin konusunu " İş Güvencesi Ve İşletmesel Nedenlerle İş Sözleşmesinin Feshi" oluşturmaktadır. Çalışmamızın amacı, iş güvencesi sistemini ve iş güvencesi sistemi gereği geçerli fesih nedenlerinden olan işletmesel nedenlerle iş sözleşmesinin feshini ve işletmesel nedenlerle yapılan fesihlerde göz önünde bulundurulması gereken temel ilkeleri ortaya koymaktır. Tezimiz, üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, genel olarak iş sözleşmesinin feshi ve fesih türleri anlatılmaktadır. İkinci bölümde, iş güvencesi kurumu ve iş güvencesi hükümlerinin uygulama alanı anlatılmaktadır. Bu bölümde, iş güvencesi kurumu tanımlanmış, iş güvencesinin uluslararası kaynakları, özellikle 4857 sayılı İş Kanunumuzun hazırlanışı sürecindeki etkisi göz önüne alınarak ayrı bir başlık altında 158 sayılı ILO Sözleşmesi ve iş güvencesinin ulusal kaynakları incelenmiştir. Ayrıca iş güvencesi hükümleri tüm işyerleri ve tüm işçilere uygulanmadığı için iş güvencesi hükümlerinin uygulama alanına ilişkin açıklamalar yapılmıştır. Tezimizin üçüncü bölümünde ise, geçerli fesih nedenlerinden biri olan işletmesel nedenlerle fesih anlatılmıştır. Bu bölümde öncelikle, geçerli fesih kavramı açıklanmış ve geçerli fesih nedenlerinden olan işletmenin, işyerinin ve işin gerekleri nedeniyle geçerli nedenlerle yapılan fesih kavramı ile ilgili açıklamalar yapılmıştır. İşletme gereklerine dayanan fesihlerde aranan işletmesel karar kavramı ve bu işletmesel kararın mahkemelerce denetimi incelenmiştir. Daha sonra, işletmenin, işyerinin ve işin içinden ve dışından kaynaklanan nedenlerle iş sözleşmesinin feshi ve uygulamada karşılaşılan örnekleri, Yargıtay kararları ile v birlikte açıklanarak anlatılmıştır. Üçüncü bölümün son kısmında ise, işletme, işyeri ve işin gerekleri nedeniyle yapılan fesihlerde uygulanan ilkelerin Yargıtay kararları ile birlikte iş hukuku uygulamasındaki yerleri açıklanmıştır. Çalışmamızın sonuç bölümünde ise, çalışmamızın genel bir değerlendirilmesi yapılmıştır. The subject of our thesis is "Job Security and Termination of Labor Contract Due to Operational Reasons". The purpose of the study is to examine the job security system, termination of labor contract due to operational reasons, which are among valid termination reasons according to job security system, and fundamental principles required to be considered in terminations due to operational reasons. Our thesis is composed of three sections. The first section is explained termination of labor contract and termination types in general. The second section is examined the job security and field of application of the job security provisions. This section is defined international sources of job security, ILO Convention No: 158 under a separate title by considering its effect especially during the process of preparing our Labor Law No: 4857, and national sources of job security. Furthermore, since provisions of the job security can not be applied to all businesses and workers, there are examined application field of the job security provisions. The third section is discussed termination due to operational reasons, which are among valid termination reasons. In this section primarily is explained the concept of valid termination and makes explanations about the concept of termination due to requirements of business, workplace and job, which are among valid termination reasons. The concept of operational decision sought in terminations based on requirements of business and the control of this operational decision by courts are examined. Then we explained the termination of labor contract caused by reasons other than the operation of vii business, workplace and job, and examples encountered during the application with court decisions. The final part of the third section is explained principles applied in terminations due to requirements of business, workplace and job in the application of labor law with court decisions. In the final part of study, an overall evaluation of our study is realized
Evaluation of patients with urodynamic findings of bladder dysfunction with vesicouroral reflux
Giriş ve Amaç: Vezikoüreteral reflü, idrarın üreterovezikal birleşim yeri yetersizliğine bağlı mesaneden üretere geriye kaçışını ifade eder. Yapılan çalışmalarda İYE tanısı alan çocuklarda %30-50 oranında VUR saptanmıştır. İYE geçiren hastalara reflünün eşlik etmesi halinde akut pyelonefrit riskinin arttığını ve buna bağlı olarak renal skarlaşmanın normal popülasyona göre yüksek olduğu gösterilmiştir. Mesane / barsak disfonksiyonu; alt üriner sistem depolama ve boşaltımfazında görülen patolojilere (aşırı aktif mesane, disfonksiyonel işeme, tembel mesane, kötü işeme alışkanlıkları vb.) ve barsak patolojilerine (konstipasyon, enkoprezis) sahip çocukları tanımlar. Ancak bu hastalarda standardize edilmiş bir tanımlama,derecelendirme sistemi ve tedavi yöntemi olmadığı belirtilmiştir. İşeme alışkanlıklarının değiştirilmesi (saatli işeme), uretral sfinkterdeki aktiviteyi azaltmaya yönelik egzersizler, biofeedback, antikolinerjik ilaçlar ve konstipasyon'un giderilmesi mesane-barsak disfonksiyonunu tedavisinin önemli bileşenleridir. Yapılan çalışmalarda vezikoüreteral reflüsü olan ve eşlik eden mesane disfonksiyon bulguları saptanan hastaların, disfonksiyonu olmayan hastalara göre daha sık İYE atağı geçirdiği, spontan rezolüsyon ihtimalinin azaldığı, cerrahinin kür şansını azalttığı görülmüştür. Alt üriner sistem disfonksiyonunun başlıca iki kompenenti vardır. Bunlardan birisi AAM, diğeri Dİ'dir. Bazı hastalarda AAM ve Dİ bir arada bulunabilir. Birçok çalışmada alt üriner sistem disfonksiyonunun değerlendirilmesinde bu sorunlara sahip hastalar iki alt grup olarak değerlendirilme eğilimindedir. Bu çalışmamızda ürodinamik olarak alt üriner sistem disfonksiyonu saptadığımız hastaların bu iki alt grubundaki hastalarda VUR seyrinin ve tedavisürecinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma Ocak 2003-Temmuz 2012 arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Çocuk Cerrahisi ve Ürolojisi Polikliniğinde, yaşları 2-12 arasında değişen, VUR tanısı ile izlemde olan, nöropatik mesane veya posterior uretral valv gibi organik ya da anatomik nedene bağlı olmayan, yapılan ürodinami ve/veya üroflow da mesane disfonksiyon bulguları saptanan toplam 43 hasta ile retrospektif olarak yapılmıştır. Ürodinami bulgularına göre hastalar aşırı aktif mesane (AAM), veya disfonksiyonel işeme (Dİ) olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Seçilen hastaların dosyaları; yaş, cinsiyet, idrar kaçırma, sıkışma semptomlarının varlığı, İYE oranı, renal skar durumu ve progresyonu, antikolinerjik tedavisi, semptom ve reflünün gerilemesi, reflü cerrahi tedavisi, reflü nüksü ve cerrahi kür oranı açısından araştırıldı. Bulgular: Çalışmadaki hastalardan %55'inde disfonksiyonel işeme, %45'inde aşırı aktif mesane bulguları mevcuttu. Hastaların profilaksi altında ve cerrahi işlem sonrasıİYE geçirme oranı, renal kortikal skar varlığı, reflü nüksü literatürdeki mesane disfonksiyonu olan hastalarla benzer şekilde yüksek; reflünün spontan regrese olma oranı ise benzer oranlarda düşük saptandı. Bu oranlardan farklı olarak çalışmadaki cerrahi kür oranı literatürdeki sonuçlara göre yüksek saptandı. Çalışmada gruplar arasında bu bulgular açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. Sonuç : Vezikoüreteral reflüsü olan hastalarda eşlik eden mesane disfonksiyonunun erken tanınması, sınıflandırılması ve tedavi edilmesi reflünün spontan rezolüsyon ihtimalini arttıracak ve idrar yolu enfeksiyonlarının sıklığını azaltarak, renal hasar oluşma ihtimalini azaltarak ve yapılacak cerrahi işlemin kür şansını artıracaktır. Aşırı aktif mesane veya disfonksiyonel işeme bozukluğu olan hastalarda; reflü görülme oranı, İYE geçirme ihtimali, reflünün spontan gerileme oranı, renal skar gelişme riski ve cerrahi kür oranı açından fark olmaması bu hastaların tedavi yöntemleri ve tedaviye verdikleri cevap ve yeni skar gelişimi riski açısından ayrı ayrı gruplar yerine tek bir risk grubu olarak değerlendirilmesinde bir sakınca olmadığı görülmektedir. Introduction and aim: Vesicoureteral reflux refers to the backward escape of urinefrom the bladder to the ureter due to inadequate ureterovesical junction.Blickman; show that %30-50 of VUR in children with urinary tract infection (UTIs) were determined.In case of reflux in patients who had urinary tract infection associated with an increased risk of acute pyelonephritis and renal scarring accordingly been shown to be significantly higher than the normal population. Bladder-bowel dysfuntion (BBD) is used to describe children with abnormal lower urinary tract symptoms of storage and/or emptying which include lower urinary tract conditions such as overactive bladder and urge incontinence, voiding postponement, underactive bladder, and voiding dysfunction, and may also include abnormal bowel patterns including constipatio and encopresis. The appropriate approach to the management of the child with VUR and BBD has not been defined. The treatments for BBD identified in the literature included bladder retraining (timed voiding, relaxed voiding, biofeedback) with or without pharmacologic (anticholinergic) intervention directed at decreasing bladder overactivity, and/or management of constipation (e.g. stool softeners). Several reports have shown a possible link, generally demonstrating that children with BBD more often than patients without dysfunction, have an increased risk of UTI, decreased rate of spontaneous resolution of VUR and reduce the chances of cure. Overactive bladder(OAB) and dysfunctional voiding (DV) are two major components of lower urinary tract dysfunction OAB and DV can be found together. In many studies, the evaluation of lower urinary tract dysfunction in patients with these problems tend to the evaluation of two sub-groups. In this study; we aimed to examines the process of the course and treatment of urodynamic findings with two sub-groubs of bladder dysfunction in patients with VUR. Material and method: Between January 2003-July 2012 at Dokuz Eylul University Hospital, Pediatric Surgery and Urology Clinic, ages ranging from 2-16, were retrospectively analyzed in 43 patients who follow-up with the diagnosis of VUR. All the patients have the urodynamics and / or Uroflow findings of the bladder dysfunction. Neuropathic bladder or patients with organic or anatomical reasons( posterior urethral valve, etc) have excluded from the study. According to the findings of urodynamic paterns; patients divided into 2 groups (overactive bladder (OAB) or dysfunctional voiding (DV)). Patients have been investigated in terms of age, gender, urinary incontinence, urgency presence of symptoms, urinary tract infection rate, status and progression of renal injury, anticholinergic therapy, to decrease symptoms and reflux, cure rate of surgery. Results: Dysfunctional voiding in 55% of patients , 45% showed signs of overactive bladder. Patients, incidence of UTI, the presence of renal cortical scarring, reflux recurrence was similarly high in the literature of patients with bladder dysfunction. The rate of reflux in patients with regressed spontaneously in the literature at similar rates were lower in patients with bladder dysfunction. Differently, ın this study, we found surgical cure rate higher than the results in the literature of patients withbladder dysfunction. In this study, no statistically significant difference between the groups in termsof these findings. Conclusion: Bladder dysfunction in patients with vesicoureteral reflux was earlydiagnosis, classification and treatment are important. İn this case, increase spontaneous resolution of reflux and decreasing the frequency of urinary tract infections and increase the chances of curing the surgical procedure. The incidence of reflux, incidence of urinary tract infection, spontaneous regression of reflux , the risk of developing renal scarring and surgical cure rate, there is no difference between in patients with overactive bladder or dysfunctional voiding. Therefore, therefore, treatment of these patients, and assessment of response to therapy there is no harm in terms of a single risk group
The investigation of 7th graders' mathematical language use in the field of learning geometry
Araştırmanın amacı 7. sınıf öğrencilerinin geometri öğrenme alanında matematiksel dil kullanımlarını incelemektir.Araştırmanın sonuçlarına bakıldığında, matematiksel dili kullanmakta zorlandıkları belirlenmiştir. Öğrencilerin matematiksel dil kullanım düzeylerinin genel olarak orta düzeyde olduğu, cinsiyete göre bir farklılık göstermediği, akademik başarı ile arasında pozitif bir ilişki olduğu ve akademik başarı arttıkça matematiksel dil kullanım düzeylerinin de arttığı belirlenmiştir. Matematiksel dil kullanım düzeyleri ile matematiksel dil tutum ölçeğinin problem oluşturabilme, kavram oluşumu ve şekle dönüştürebilme boyutlarında olumlu ilişki bulunmuştur. Öğrencilerin akademik başarıları ile matematiksel dil tutum ölçeğinin sadece kavram oluşumu boyutunda pozitif bir ilişki bulunmuş, öğrencilerin cinsiyetlerine göre matematiksel dil tutum ölçeğinin sözlü ifade, sembolik anlatım, kavram oluşumu ve şekle dönüştürebilme boyutlarında farklılık gösterdiği belirlenmiştir. The aim of this research is to examine seventh students? using mathematical language in the geometry learning area.According to the results of the research, it has been identified that the students have difficulty in using the mathematical language.In addition, it has been shown that the students? mathematical language usage levels are generally medium level and they don?t vary by sex. Also, there is a positive relationship with academic achievement and when their academic achievement increases, their mathematical language usage levels increase. It has been found that there is a positive relationship between Mathematical language usage levels and Mathematical Language Attitude Scale on creating problems, concept formation and converting shape. Furthermore, there is a positive relationship between the students? academic achievements and mathematical language attitude scale on only concept formation. When the gender is taken into consideration, the mathematical language attitude scale shows differences in verbalisation,symbolic expression,concept formation and converting shap
Monitoring of BK virus in liver transplant recipients
Amaç: BK Virüs (BKV)` ün böbrek transplantasyon ve kök hücre alıcılarındaki etkileri net olarak biliniyorken, böbrek dışı solid organ alıcılarındaki etkileri tartışmalı olduğundan karaciğer transplantasyonu yapılan hasta grubunda BKV? yi araştırmayı planladık. Çalışmamızda temel olarak, karaciğer transplantasyonu yapılmış hasta grubunda, transplantasyon sonrası ilk 3 ayda toplanan kan ve idrar örneklerinde, üç farklı yöntemle BKV? nin araştırılması ve karaciğer, böbrek fonksiyonları ve greft disfonksiyonu ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. İkincil amacımız ise bu hasta grubunda Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PZR) ile BKV DNA saptama testinin rutinde kullanımının önemini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: 01 Ocak 2011 -31 Aralık 2011 tarihleri arasında DEUTF Genel Cerrahi Anabilim Dalı karaciğer transplantasyon ünitesinde ardışık olarak karaciğer transplantasyonu yapılan, gönüllü ve 18 yaşından büyük hastalar çalışmaya alındı. Hastalar transplantasyon sonrası ilk 3 ay, 2 haftada bir değerlendirildi. Her değerlendirmede kan ve idrar örnekleri toplanarak PZR ile BKV DNA ve idrarda decoy hücreleri araştırıldı, klinik veriler kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 39 hastadan 5 (% 12.8)? inde BK viremi, 11 (% 28.2)?inde BK virüri ve 13 (%33.3)?ünde decoy hücreleri saptandı. BKV pozitif ve negatif grup arasında demografik veriler, böbrek-karaciğer fonksiyonları, greft sağ kalımı açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. Kanda BKV DNA pozitifliği standart alındığında decoy hücresi incelemesi ve idrarda PZR ile BKV DNA saptanmasının duyarlılığı her iki yöntem için de % 40 bulunurken, negatif prediktif değerleri decoy için % 88.4, idrarda BKV DNA PZR için % 89.2 olarak saptandı. Tartışma: Karaciğer transplantasyon hastalarında idrarda BKV hangi yöntemle araştırılırsa araştırılsın testlerin negatifliği pozitifliğinden daha değerlidir. Bu testler BKV enfeksiyonlarının dışlanmasında rutinde kullanılabilir ancak pozitiflik saptandığında sonuçların kan BKV DNA PZR sonuçları ile izlenmesi gerekir. İstatistiksel anlamlı fark saptanamasa da, böbrek ve karaciğer fonksiyon testlerinde nedeni açıklanamayan bozulmalar saptandığında, BKV? nin dikkate alınması gereken bir etken olduğu düşünülmektedir. Bu hastalarda rejeksiyon gelişiminde BKV? nin rolünün değerlendirilebilmesi için prospektif daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Aim: The role of BK Virus (BKV) in renal and bone marrow transplant recipients has already been defined. Because of unclear situation of BKV in non renal solid organ transplant recipients, we planned to determine the incidence and effects of BKV in liver transplant recipients. Primarily, we aimed to study BKV by three different methods (including polymerase chain reaction (PCR) assays of plasma and urine and decoy cell screening) in first three month after transplantation and evaluate the relationship between BKV with hepatic-renal functions and graft failure in liver transplant recipients. The second aim of this study was defining the importance of BKV DNA PCR in routine practice. Materials and Methods: From January 1 to December 31, 2011 at the Liver Transplantation Unite of General Surgery Department of our center, all liver transplant recipients (?18 years) were enrolled in this prospective study. The patients were visited bi weekly in first three months post transplantation and urine and plasma samples were collected for detection of BKV DNA using a real time quantitative PCR assay and decoy cell screening. Clinical data were also collected. Results: Thirty nine liver transplant recipients were enrolled in this single center prospective study. BK viremia was detected in 5 patients (12.8 %) and BK viruria was detected in 11 patients (28.2 %). Decoy cells were positive in 13 patients (33.3%). We did not observe any difference about demographic data, renal-hepatic functions and graft survival between with and without BKV groups. In our study, urine BKV DNA PCR and decoy cell screening assays have low sensitivity and low positive predictive value compared with the blood BKV DNA PCR. But negative predictive values were 89.2% and 88.4% respectively. Conclusions: According to results of our study, negative results of these two tests are more important than positive results. These tests (urine BKV PCR and decoy cell screening) may be useful for routine practice, but positive results of the tests should be confirmed by blood BKV PCR. Based on the results of our study and similar studies, despite there is no statistical significance, BKV is a factor that should be consider in this group of patients, if there is renal and hepatic dysfunction due to unknown reasons. More prospective multicenter studies are needed to define the role of BKV at rejection in liver transplant population
Effects of Six Sigma and Kaizen methods for improving the quality of final product in manufacturing sector
Günümüz dünyasında söz sahibi olan ve küresel ölçekte rekabet edebilen işletmelerin mantığını anlamak, "kalite" kavramından geçmektedir. Kalite kavramı; rekabet gücünü arttırmak isteyen işletmeler için, küreselleşmeyi farklı boyutlara taşıyan bu yeniçağda, oldukça önemli bir unsur haline gelmiştir. Global dünya şirketleri son yıllarda Altı Sigma ve Kaizen gibi metotları süreçlerinde kullanarak, faaliyet gelirlerinde önemli kazançlar elde etmektedir. Süreç mükemmelliğini hedefleyen bu kalite metodolojileri, uygulayan kuruluşlara karlılık, verimlilik ve pazar payı artışı sağlarken, sınıfının en iyi olma fırsatını sunmaktadır.Altı Sigma, müşteri istek ve gereksinimleri ile uyumlu ürün veya hizmet üretebilmek için geliştirilmiş, üretim süreçlerindeki değişkenliğin azaltılması yoluyla süreç kalitesinin iyileştirilmesini hedefleyen önemli bir kavramdır. Kaizen ise baş döndürücü gelişme ve değişimlere rağmen yenilikçi bir anlayışla ve küçük adımlarla kaliteyi arttırma yöntemidir. Altı Sigma ve Kaizen Metodolojileri insan faktörüne değer vererek, kurumlarda bulunan her seviyeden çalışanı kaliteyi arttırma sürecine dahil eder ve bir kurum kültürü oluşturmayı amaçlar. Bu sayede hem kurum, çalışanlarının iş verimliliğini arttıracak; hem de çalışanlar dahil oldukları sistemdeki rollerini benimseyerek, kurumun bir parçası olabileceklerdir.Bu çalışmada, Toplam Kalite Yönetimi (TKY) kapsamında uygulanan Kaizen ve Altı Sigma teknikleri incelenmiştir. Ülkemizde üretim sektöründe önde gelen ve proseslerinde bu teknikleri uygulayan iki kuruluşun bu konulardaki uygulamaları analiz edilmiştir. Bu analizlerin sonucunda Kaizen ve Altı Sigma teknikleri doğru şekilde uygulandığında kalite kayıplarının yok edilmesi ve verimliliğin arttırılması gibi başarılı sonuçlar sağladıkları görülmüştür. Bu çalışma ile son mamül kalitesini iyileştirmek için Altı Sigma ve Kaizen metotlarını uygulamak isteyen işletme ve kuruluşlara yararlı olabilecek, yönlendirici bilgiler sunulmuştur. Understanding logic of enterprises, who have a voice in today's world and also who can compete global basis, depends on "quality" notion. Quality notion; became an important issue for enterprises who want to increase their competitive power in this new age where globalization has very different dimensions. Multinational companies have been using quality methods like Six Sigma and Kaizen in their processes to make profit in recent years. These quality methodologies provide profitability, efficiency and increase in market share in addition, opportunity to become the best in their business with the aim of perfect processes. Six Sigma is an important notion which is developed to be able to produce products or services consistent with customer wishes and needs and which aims to optimize process quality by decreasing variability in production process. Kaizen is a method that tries to increase quality with innovative spirit and small steps despite all these stunning developments and changes.Six Sigma and Kaizen Methodologies aim to create an organizational culture by appreciating human factor and also trying to contribute employees from all levels. This way, organization increase work efficiency of employees at the same time employees adopt their roles in the system that they are included and become a part of the organization.In this study, Kaizen and Six Sigma technics which are applied within Total Quality Management (TQM) are observed, and applications of two important organizations, which leads production sector in our country and applies these methodologies, are analyzed. As a result, proper application of Kaizen and Six Sigma technics successfully increase efficiency and also decrease quality losses. As a result, useful and directive information are come into use for the organization willing to apply Kaizen and Six Sigma methodologies to increase end product quality
Akhisar (Manisa) bölgesinde Menderes metamorfikleri Likya napları ve Izmir-Ankara zonu melanj kayaların yapısal analizi
İzmirin kuzeydoğusunda yeralan Akhisar çevresinde alttan üste Menderes masifi, Likya napları ve İzmir-Ankara zonuna ait Bornova melanjı ana tektonik kuşakları oluşturur. Menderes masifi bu alanda masif mermerler ile temsil edilmektedir. Likya naplarına ait Akhisar napı bu çalışmada yeni tanımlanmıştır ve altta riyolit, çakıltaşı arakatkıları ve kireçtaşı mercekleri içeren kırmız-yeşil metakumtaşları ve üstte rekristalize kireçtaşlarında meydana gelmektedir. Bornova melanjı ofyolitik karmaşık ile temsil edilmektedir. Bornova melanjında bulunan mafik volkanitler alkaline ve subalkaline bazaltlardır. Bu bazaltlar okyanus tabanı bazaltları, kalk-alkalin bazaltlar ve okyanus ortası sırt bazaltlarının özelliklerine sahiptir. Menderes masifinin üst bölümünde ve Akhisar napı?nın altında bulunan mezo ve mikro ölçekli yapılar bu çalışmada ayrıntılı incelenmiştir. Bu milonitik fay zonu boyunca oluşan yapraklanma ve lineasyon ile ilişkili kinematik belirteçler Akhisar napının Menderes masifi üzerine yerleşmesi sırasında kuzeydoğuya doğru hareket ettiği göstermektedir. In the Akhisar region to the northeast of İzmir in west Turkey, the Menderes massif, the Lycian nappes and the Bornova melange of the İzmir-Ankara zone form the main tectonic belts in structurally ascending order. In this region the Menderes massif is represented by massive marbles. The Akhisar nappe of the the Lycian nappes tectonically overlays the Menderes massif and is newly described in this study, and is composed of red and gren metaclastics with conglomerate and rhyolite intercalations and limestone lenses in the lower part, and recrystallized limestones in the upper part. The Bornova melange of the İzmir-Ankara zone tectonically overlays both the Menderes massif and is represented by an ophiolitic complex. The mafic volcanic rocks found in the Bornova melange are alkaline and subalkaline basalts. Tectonic setting diagrams show that they mostly have affinity with the the ocean-floor basalts, the calc-alkaline basalts and mid-ocean ridge basalts. The structures in the uppermost part of the Menderes massif and the lower part of the Akhisar nappe are mainly described and studied. Along this zone the kinematic indicators associated with stretching lineation and foliation indicate a top-to-the northeast sense of shear during the emplacement of the Akhisar nappe on the Menderes massif
Using of plasma on modification of medical products
Örme yapay damarlar biyomedikal teknoloji alanında oldukça fazla kullanılan biyomedikal materyallerdir. Yapay damarların üretiminde polimer materyallerin kullanımı oldukça yaygındır. Üretim kolaylığı, hafif olmaları, kimyasal kararlılıkları ve uygun mekanik özellikleri gibi olumlu özelliklerinin yanında, polimerlerin düşük hidrofillikleri nedeniyle biyouyumluluk problemleri uygulama sırasında ve sonrasında devam etmektedir. Bu nedenle yapay damar yüzeylerinin, koagülasyon, biyouyumluluk ve geçirgenlik problemlerini ve diğer biyolojik reaksiyonları önlemek için kaplanmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Bu tezde, hücre yapışmasını ve çoğalmasını arttırmak amacıyla, düşük basınç plazma sisteminde plazma polimerizasyonu prensibine dayanarak, örme poliester yapay damarların yüzeyi kimyasal olarak modifiye edilmiştir. Kimyasal modifikasyon ile biyouyumluluğu geliştirmek için azot içeren gruplar tercih edilmiştir. Bu amaçla amin bileşikleri (oktilamin, etanolamin), azot ve oksijen gazı kullanılmıştır. Plazma işlem süresi ve plazma gücü değişken olarak alınmış ve bunların yapay damarların yüzey özellikleri üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Yapay damarların yüzeyini karakterize etmek ve plazma etkisini anlamak için, çeşitli hidrofillik testleri, FTIR-ATR ve XPS analizi uygulanmıştır. Ayrıca biyouyumluluk çalışmaları için 3T3 hücre kültürü testi yapılmıştır. Hücre canlılığı, çoğalması ve plazma ile işlem görmüş yapay damarların sitotoksit etkilerinin incelenmesi için MTT testi uygulanmıştır. Hücre yapışması SEM görüntülerinden yararlanılarak analiz edilmiştir. Artificial blood vessels are widely produced biomedical materials in biomedical technology field. Polymer materials are widely used in the production of artificial blood vessels. Although they have favorable properties such as production ease, light weight, chemical stability and convenient mechanical properties, biocompatibility problems arise during the application and afterwards. Therefore polyester artificial blood vessels need to be coated in order to prevent coagulation, biocompatibility problems, permeability problems, and other biological reactions. In this thesis low pressure plasma system is used to chemically modify the surface of polyester artificial blood vessels based on the principle of plasma surface polymerization technique to enhance the cell attachment and proliferation. To improve the biocompatibility by chemical modification nitrogen-containing groups were preferred. For this purpose amine compounds (octylamine, ethanolamine), nitrogen and oxygen gas was used. Duration of the plasma process and the power applied were taken as the variable parameters and their effect on surface properties of artificial blood vessels were investigated. In order to characterize the surface of the artificial blood vessels and to understand the plasma treatment effects, various hydrophilicity tests, FTIR-ATR, and XPS analysis were performed. And also for biocompatibility studies 3T3 cell culture test was carried out. The cell viability, proliferation, and cytotoxic effects of the plasma treated artificial blood vessel investigated with MTT test. Cell attachment analyzed by using SEM images
THE CRISIS IN PUBLIC ADMINISTRATION DISCIPLINE AND SEEKING WAY OUT
Kamu yönetimi disiplini çalışmalarında; disiplinde bunalım olduğu, nesnesini kaybettiği, kara günlerini yaşadığı, diğer disiplinler içinde kaybolmakta olduğu vb. tespitlere rastlanmaktadır. Disiplinin yaşadığı bunalımdan kurtulması için demokratik değerleri yeniden keşfetmesi gerektiği belirtilerek; müzakereci kamu yönetimi, demokratik yönetişim, küçük toplum (mini public) ve işbirlikçi kamu yönetimi yaklaşımları ortaya atılmıştır. Birbirinin seçeneği olarak yazında yer alan bu yaklaşımların gerçekte birbirini tamamlayan yaklaşımlar olduğu tespit edilmiş ve söz konusu dört yaklaşımı içeren İşbirlikçi Demokratik Kamu Yönetişimi adıyla yeni bir kamu yönetimi modeli oluşturulmuştur. Disiplinin sorunları daha çok uygulama düzlemindeki gelişmelerin sonucunda ortaya çıktığından, çözüme yönelik model de uygulamaya dönük olarak kurgulanmıştır. Bu modelin, kamu yönetimi disiplininin bunalımı çerçevesinde, söz konusu edilen sorunlara çözüm getirme potansiyelinin bulunduğu düşünülmektedir. The studies of public administration discipline are encountered some findings as; the discipline is in crisis, living in dark times, lost its object, disappearing in other disciplines and so on. It is accepted that discipline should re-discover the democratic ethos to recover from the crisis it faced. For this purpose; deliberative public management, democratic governance, mini public and collaborative public management approaches have been developed. These approaches presented as interchangeably alternatives in the literature, but they are complementary approaches in reality. Their complementary features have been identified and a model established in the name of Collaborative Democratic Public Governance from the four new public management approaches. Disciplineproblems, that arose as a result of developments in the application level mostly, require apractical solution-oriented model. This model is constructed as implementation oriented within the framework of the crisis of public management and thought it has the potential to bring the solution to the crisis-based problems
Elementary school principals creativity and their sense of humour
Bu çalışma, ilköğretim okulu öğretmenlerinin algılarına göre okul müdürlerinin yaratıcılık davranışları ve mizah anlayışları düzeyine ilişkin algılarını; bu algılarının bazı değişkenlere göre anlamlı farklılık gösterip göstermediğini ve yaratıcılık davranışları ile mizah anlayışları puanları arasındaki ilişkiyi belirlemektir.Araştırmanın örneklemini, İzmir ili Buca, Konak, Dikili, Çeşme, Ödemiş ve Tire ilçelerinde Milli Eğitim Bakanlığı?na bağlı resmi ilköğretim okullarında görev yapan öğretmenler oluşturmaktadır. Örneklem seçiminde okulların bulundukları sosyo-ekonomik çevre dikkate alınmış ve toplam 390 öğretmen ölçekleri yanıtlamıştır. Tarama modeli kullanılan araştırmada, verilerin toplanmasında ?Ne Kadar Yaratıcısınız?? ve ?Mizah Yaşantıları Ölçeği? kullanılmıştır. Verilerin Analizinde, Veri analizlerinde frekans, yüzde (%), aritmetik ortalama (x), standart sapma (Ss), t- testi, Anova ve Pearson Korelosyon Katsayısı teknikleri kullanılmıştır.Araştırma bulgularına göre; cinsiyet, yaş, eğitim düzeyi, branş ve yerleşim biriminin sosyo-ekonomik düzeyi değişkenlerine göre ilköğretim okullarında görev yapan öğretmenlerin, müdürlerin yaratıcılık davranışı gösterme düzeylerinin değerlendirilmesinde anlamlı bir farklılık yoktur. Öğretmenlerin mesleki kıdem değişkenine göre müdürlerin yaratıcılık davranışı gösterme düzeylerinin değerlendirilmesinde anlamlı fark görülmüştür.Araştırma bulgularına göre; cinsiyet değişkenine göre ilköğretim okullarında görev yapan öğretmenlerin, müdürlerin mizah anlayışları gösterme düzeylerinin değerlendirilmesinde anlamlı bir farklılık yoktur. Öğretmenlerin yaş, eğitim düzeyi, mesleki kıdem, branş ve yerleşim biriminin sosyo-ekonomik düzeyine göre müdürlerin mizah anlayışları gösterme düzeylerinin değerlendirilmesinde anlamlı fark görülmüştür.Öğretmenlerin yaratıcılık davranışlarına ilişkin algılarıyla mizah anlayışlarına ilişkin algıları arasında anlamlı, pozitif bir ilişki bulunmaktadır. İlköğretim okulu müdürlerin yaratıcılık davranışları arttıkça mizah anlayışları da artmaktadır. The purpose of this research was to determine primary school teachers? perceptions of the extent of creativity behaviours and sense of humor applications of the primary school administrators; to find out whether teachers? perceptions of primary schools? principals? creativity behaviour and sense of humor vary according to certain veriables and whether there is a significant relationship between the primary school teachers? perceptions of creativity behaviours and their perceptions of humor styles of the primary school administrators.The sampling of the research consists of the teachers and school administrators who have been working in state elementary schools in İzmir?s towns; Buca, Konak, Dikili, Çeşme, Ödemiş ve Tire. The sample was composed of 390 teachers who have been drawn from the three different socio-economic level of districts. ?How Creative Are You?? and ?Humor Styles Questionnaire? were used for data collection in this research that was figured by scanning method. In data analysis, frequency, percent (%), arithmetic average (x) Standard deviation(ss) were computed, t- test, Anova and pearson corelation techniques were used.According to the results in teachers? assesment of primary school principals? creativity behaviours, there isn?t a significant relationship according to gender, age, education level, branch variable and socio-economic level of districts. According to the lenght of service, there have been seen differences in teachers? assesment of primary school principals? creativity behaviours.According to the results in teachers? assesment of primary school principals?sense of humor, there isn?t a significant relationship according to gender. According to age, education level, the lenght of service, branch variable and socio-economic level of districts, there have been seen differences in teachers? assesment of primary school principals? sense of humor. On the other hand, it was found that there is a significant positive correlation between the teachers? perceptions of creativity behaviours and their perceptions of sense of humor of the primary school administrators. The creativity behaviours increases aslongas sense of humor level of primary school administrators ancreases
Investigation of enviromental effect of bench blasting in field of mine site located in Erzincan- Çopler-Ilic
Patlatma faaliyetleri sırasında ortaya çıkabilecek başlıca çevresel sorunlar, yer sarsıntısı, hava şoku, taş savrulması, toz, zehirli gazlar ve dumanlardır. Bu çevresel sorunlarla ilgili yapılan çalışmalarda, patlatmalarda kontrol edilebilen ya da edilemeyen faktörlerdeki değişimler nedeniyle, yer sarsıntısı, taş savrulması ve hava şoku etkilerini tahmin edilebilmek için, gerçek atımlar gözlemlenerek ve yerinde ölçümler yapılarak uygun çözümler üretilebilmektedir. Bu çalışmada, Çöpler maden sahasındaki basamak patlatmaları sırasında oluşan yer sarsıntısı, taş savrulması ve hava şoku etkileri gözlemlenerek, hangi parametrelerin etkili olduğu araştırılmış, ocaklara en yakın yerleşim yeri olan Çöpler ve Sabırlı köylerinin ne şekilde etkilendiği incelenmiştir. Bu ölçümleri yapmak için, Sabırlı ve Çöpler köylerinde sabit birer adet olmak üzere, toplam iki adet Instantel Minimate Mate Plus (IMMP) model sarsıntı ölçüm cihazı kullanılmıştır. Sabit olarak kurulan ve ölçümde kullanılan bu cihazların yer sarsıntısının yönsel olarak değişimini belirlemede yetersiz olması sebebiyle, bir adet IMMP model sarsıntı cihazından da mobil olarak yararlanılmıştır. Adı geçen cihazlarla, yer sarsıntısının çevresel etkilerini belirlemek amacıyla parçacık hızı, parçacık frekansı, parçacık ivmesi ve gürültü değerleri ölçülmüştür. Parçacık hızının tahmini için, ölçekli uzaklık ve parçacık hızı veri çiftleri söz konusu saha için analiz edilmiştir. Bu analizin amacı, patlayıcı madde şarj miktarının ve ölçekli uzaklığın değişimine bağlı olarak maksimum parçacık hızını belirlemektir. Ayrıca bu çalışmada, patlatma kaynaklı yer sarsıntılarının çevresel etkilerinin, jeolojik yapıya ve süreksizliklere bağlı olarak yönsel değişim göstereceği göz önüne alınarak, arazi parametrelerinin yönsel değişimi tespit edililerek, plan üzerinde gösterilmiştir. Ölçümler sonucu elde edilen frekans ve maksimum parçacık hızı (PPV) değerleri de ülke standartlarına göre değerlendirilmiş, sahaya yakın yerleşim alanlarına etkisi yorumlanmıştır. Major environmental problems that may occur during blasting are ground vibration, air shock, fly-rock, dust, poisonous gases and smokes. Researches carrying out study about these environmental problems have generated solutions to estimate the impacts of ground vibration, fly-rock and air shock due to the changes in controllable and uncontrollable factors in blastings by observing and making measurements on real blastings. In this study, ground vibration, fly-rock and air shock impacts occurring during bench blasting in Copler mine site have been observed and it has been researched which parameters were effective and also to what extent Copler and Sabırlı villages, which are the nearest settlements to the mine site, were affected. In order to make these measurements, two fixed Instantel Minimate Mate Plus (IMMP) model vibration devices were used in Sabırlı and Copler villages. As these fixed and measuring devices are insufficient in determining the directional change of ground vibration, another IMMP model mobile device was benefited as well. Particle velocity, particle frequency, particle acceleration and noise values have been measured with the mentioned device in order to determine the environmental impacts of ground vibration. For the estimation of particle velocity, scaled distance and particle velocity, data couples have been analysed for the stated site. The purpose of this analysis was to determine the peak particle velocity according to the charge amount of explosive material and the change of scaled distance. Besides, in this study, the directional change of land parametres have been identified and shown on plan by taking into consideration that environmental impacts of blasting induced ground vibrations will vary depending on the geological structure and discontinuities. Frequency and peak particle speed (PPV) values as a result of measurements have been evaluated in accordance with the country specifications and a final comment has been made about their impact on the settlements close to the mine site