DSpace at Dokuz Eylul University
Not a member yet
10837 research outputs found
Sort by
ARTS OF ELOQUENCE (BALAGAH) INTHESURA OF FATiHA
Belağat her dilin hususiyetlerini idrak etmek, ince sırlanna vakıf olmak bakımından değer arz eden iliınlerin başında, en önünde gelir. Arap dilinin belagatı ile de Kur'an nazmında ilk bakışta görülmeyen, ancak dikkatli araştırma sonucunda anlaşılan lügavi i' c:iz anlaşılır. Bu çalışmada Fatiha sılresinde yer alan edebi sanatıann tarutılması ve bu sanatıann murad-ı ilahiyi anlama yönündeki katkılan ele alınmıştır. Bumeyanda 114 yerde olmak üzere belagatı ilgilendiren 46 farklı konu ve sanat tespit edilmiştir. The art of Eloquence is one of the most important disciplines among others which are valuable to perceive the peculiarities of Arabic Language and to overlook the secrets of it. The literary details of the Qur'an can be understood tlırough careful exarnination by means of eloquence. In this study we look at literal arts in the Fatiha for better understanding of Allah' s aim. With this concern we acidressed 114 places and 46 rhetorics
Staphylococcus aureus carriage of the operating room staff's hand and nasal flora at dokuz Eylül Üniversity school of medicine hospital
Bu çalışmada hastanemiz ameliyathanesinde çalışan personellerin el ve burunlarında Staphylococcus aureus taşıyıcılığının saptanması amaçlandı. Çalışmaya 23 Ağustos 2012- 29 Ağustos 2012 tarihleri arasında işgünlerinde mesai saatleri içinde, önceden haber verilmeksizin, merkezi ameliyathanede çalışan rastgele seçilen 29 (%26.4) cerrah, 15 (%13.6) anestezi doktoru, 16 (%14.5) cerrahi hemşiresi, 9 (%8.2) derlenme hemşiresi, 13 (%11.8) anestezi teknikeri, 18 (%16.4) cerrahi personel ve 10 (%9.1) temizlik personeli olmak üzere toplam 110 ameliyathane çalışanı dahil edildi. İlk örnek alımında çalışmaya alınanların hiçbirinin el kültürlerinde üreme olmazken 22?sinde (%20) metisiline duyarlı Staphylococcus Aureus (MSSA) ve 6?sında (%5.5) metisiline dirençli Staphylococcus Aureus (MRSA) olmak üzere 28?inin (%25.5) nazal sürüntü örneklerinde bakteri taşıyıcılığı saptandı. İlk örnek alımında nazal bakteri üremesi saptanan personelden, çalışma protokolü gereği takip eden beş iş günü sonrasında ikinci kez el ve nazal sürüntü örneği alındı. İlk örnek alımında olduğu gibi el kültürlerinde üreme olmazken 13 (%11.8) kişide MSSA ve üç (%2.7) kişide MRSA olmak üzere toplam 16 (%14.5) kişide nazal bakteri taşıyıcılığı saptandı. Çalışmamız sonucunda merkezi ameliyathanede çalışan hastane personelinin %14.5?de nazal S. aureus taşıyıcılığı ve %2.7?sinde MRSA taşıyıcılığı tespit edilmiştir. Çalışmamızda cinsiyet, yaş, eğitim seviyesi, meslek grubu, sigara kullanımı, daha önce MRSA öyküsü varlığı, son altı ayda hastanede yatış veya cerrahi geçirme öyküsü olması ve hipertansiyon, diyabet gibi kronik hastalıklar ile MRSA taşıyıcılığı arasında anlamlı ilişki saptanmadı.2 Ameliyathanelerin hastane kaynaklı enfeksiyonların gelişimi için bir risk faktörü olması nedeniyle ameliyathane içinde hijyen kurallarına dikkat edilmeli, hastane enfeksiyon kontrol komitesinin önerilerine uyulmalı, ameliyathane çalışanları düzenli aralıklarla nazal taşıyıcılık açısından değerlendirilmeli, taşıyıcılık saptananlarda metisilin direnci saptanması durumunda gerekli tedavinin uygulanması gerekmektedir. The aim of this study was to determine the hand and nasal carriage of Staphylococcus aureus in the staff working at our hospital?s centeral operating roooms. Between August 23, 2012 - August 29, 2012; at weekdays, during working hours without prior notice a total of 110 working staff including 29 (26.4%) surgeons, 15 (13.6%) anesthesia doctors, 16 (14.5%), surgical nurses, 9 (8.2%) recovery nurses, 13 (11.8%) anesthesia technicians, 18 (16.4%) surgical staff and 10 (9.1%) cleaning staff were included in the study. At first samples there was no bacterial growth in hand cultures, but 28 (25.5%) nasal cultures were found positive for S. aureus; including 22 (20%) methicillin-sensitive Staphylococcus aureus (MSSA) and 6 (5.5%) methicillinresistant Staphylococcus aureus (MRSA). Due to the study protocol, after five weekdays the second hand and nasal samples were taken from the staff from whom nasal bacterial growth was identified at the first samples. Similar to the initial samples there was no bacterial growth in the second hand cultures, but 16 (14.5%) nasal cultures were found positive for S. aureus; including 13 (11.8%) MSSA and three (2.7%) MRSA. As a result of our study nasal S. aureus carriage rate was 14.5% and nasal MRSA carriage rate was 2.7%. In our study there was no significant relationship between gender, age, educational level, occupational group, smoking, presence of MRSA in the last six months, chronic diseases like diabetes and hypertension, history of hospitalization or surgery with MRSA carriage. 4 Operating rooms are risk factors for the development of nosocomial infections. For this reason, hygiene rules should be considered in operating rooms, the hospital infection control committee's recommendations must be followed, in terms of nasal carriage operating room staff should be evaluated at regular intervals, in case of detection of methicillin resistance and the required treatment should be applied to the carriers
Impact of pelvic biometric measurements and visceral obesity on complications after open radical prostatectomy
Giriş ve Amaç: Çalışmamızda bilgisayarlı tomografi (BT) kullanılarak yapılan pelvik ölçümler, visseral ve cilt altı yağ alanlarının radikal retropubik prostatektomi (RRP) üçlü başarı (kanser kontrolü, kontinans, potens) ve cerrahi sınır pozitifliklerini öngörmede fayda sağlayıp sağlamayacağını araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: 2005-2011 tarihleri arasında kliniğimizde lokalize prostat kanseri tanısıyla RRP yapılan ve operasyon öncesi evreleme amaçlı abdominal BT?si bulunan 270 hasta çalışmaya dahil edildi. Pelvik ölçümleri ve visseral, subkutan yağ alanı ölçümleri yapıldı. Üçlü başarı sonuçlarına ve cerrahi sınır sonuçlarına göre tek değişkenli ve çok değişkenli istatistiksel analizler yapıldı. Prostat volümü, vücut kitle indeksi ve D?Amico risk sınıflamasına göre alt grup analizleri de yapıldı. Bulgular: Yapılan tek değişkenli istatistiksel analiz sonuçlarına göre üçlü başarının gerçekleştiği hastalar daha genç, prostat spesifik antijen (PSA) değerleri daha düşük, simfizis açıları daha geniş, prostat genişliği daha dar, yumuşak doku mesafesi daha dar ve interfemoral indeksleri daha düşüktü (p<0,05). Tek değişkenli analizlere göre cerrahi sınır pozitif gelen hastalar daha yaşlı PSA değerleri daha yüksek, prostat volümleri daha küçük ve prostat genişlikleri daha dar bulunmuştur (p<0,05). Alt grup analizlerine göre üçlü başarının gerçekleştiği hastalarda; prostat volümü>60 cm3 ise yumuşak doku indeksi(yumuşak doku mesafesinin prostat derinliğine oranı) daha düşük, vücut kitle indeksi<25 kg/m2 ise interfemoral indeks (prostat genişliğinin interfemoral pelvik mesafeye oranı) ve visseral yağ alanı daha düşük, D?Amico risk sınıflamasına göre düşük risk sınıflamasında ise interfemoral indeks (prostat genişliğinin interfemoral pelvik mesafeye oranı) daha düşük olarak bulunmuştur (P < 0.05). Çok değişkenli istatistiksel analiz sonuçlarına göre üçlü başarının gerçekleştiği hasta grubunda PSA ve simfizis açısı, cerrahi sınır açısından değerlendirilen hastalarda is PSA istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (P < 0.05). Sonuç ve Öneriler: Dar simfizis açısı üçlü başarı başarısızlığı için bağımsız bir risk faktörüdür. Pelvik ölçümler ve visseral yağ alanı hesaplamaları RRP öncesi planlamada faydalı olabilir. Objective: To investigate the impact of pelvic biometric measurements, visceral and subcutaneous adipose tissue areas on trifecta outcomes (cancer control, continence, and potency) and surgical magrin status after open radical retropubic prostatectomy. Method: A retrospective study was performed on 270 patients who were diagnosed as clinically localized prostate cancer between 2005-2011 and had computed tomography imaging before radical retropubic prostatectomy operations. Pelvic bony and soft tissue measurements, the area of visceral and subcutaneous adipose tissue calculations were performed. Patients were evaluated for trifecta outcomes and surgical magrin status on univariate and multivariate analyses. Subgroup analysis was performed for prostate volume, body mass index (BMI) and D'Amico risk classification. Results: The age of the patient, pre-operative prostate specific antigen value, symphysis pubis angle and the ratio of width of prostate to bony femoral width (prostate/femoral width), demonstrated significance for trifecta outcomes (P < 0.05). Soft tissue index (ratio of soft tissue width of narrowest distance between the levator muscles to apical depth of the prostate) was statistically significantly lower when prostate volume > 60 cm3 (P < 0.05). Visceral adipose tissue area and prostate/femoral width showed significance when BMI < 25 kg/cm2 (P < 0.05). In the low risk group of D?Amico classification, prostate/femoral width was significantly lower (P < 0.05). The age of the patient, pre-operative prostate specific antigen value, prostate volume and width of prostate demonstrated significance for surgical magrin status (P < 0.05). On multivariate analyses pre-operative prostate specific antigen value, symphysis pubis angle demonstrated significance for trifecta outcomes (P < 0.05) and pre-operative prostate specific antigen value demonstrated significance for surgical magrin status (P < 0.05). Conclusions: Narrow symphysis angle is an independent risk factor for trifecta failure. Pelvic biometric measurements and visceral fat area might help preoperative planning and management of radical prostatectomy
THE ROLE OF REGIONAL DEVELOPMENT AGENCIES FOR ELIMINATING REGIONAL DEVELOPMENT DISPARITIES IN TURKEY: CASE OF İZKA FINANCIAL SUPPORT PROGRAMS
Ekonomik kalkınmanın bir parçası olarak değerlendirilen bölgesel kalkınma, aynı zamanda toplumsal adaletin sağlanmasında da önemli araçlardan biridir. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası, savaşın neden olduğu toplumsal yıkımların giderilmesinde önemli bir rol üstlenmiştir. Gerçekte bölgesel kalkınma anlayışı, Keynesyen müdahaleci ekonomi anlayışından ayrı düşünülmemektedir. Günümüzde gelişmekte olan ülkeler kadar gelişmiş ülkelerde de bölgesel kalkınma politikalarının uygulanmakta olduğu görülmektedir. Türkiye'de de bölgesel kalkınma farklarını gidermeye yönelik pek çok politika, özellikle planlı kalkınma döneminin başından itibaren hayata geçirilmiştir. Fakat bugüne kadar istenilen başarının elde edildiğini söylemek güçtür. Bölgesel gelişmenin sağlanmasına yönelik olarak, 2006 yılından itibaren kalkınma ajanslarının kurulmasına karar verilmiştir. Kalkınma ajansları sayesinde bölge dinamiklerinin ön plana çıkarılması ve bu suretle de bölgesel kalkınmanın sağlanması beklenmektedir. Bu çalışmada İzmir Kalkınma Ajansının uyguladığı mali destek programları incelenmiştir. Mali Destek Programı ile yapılan desteklemeler sonucunda istihdam artışı sağlandığı ve üretim ve üretim kapasitesinde olumlu değişimler yaşandığı tespit edilmiştir. Regional development, which has been considered as part of economic development, is also an important instrument in providing community equity.It, especially after World War II, has taken an important role in fixing communal catastrophe that the war created. In fact, regional development approach is not thought to be apart from Keynesian economic model. Implementations of regional development policy can be observed in developed countries as much as in developing countries today. Many policies aiming to eliminate regional development diversities in Turkey have been put into practise especially by the beginning of planned development period. Yet it is hard to say that this has been accomplished so far. It was decided to set up development agencies intended for regional development. Thanks to development agencies, regional development can be assured by putting forward the regional dynamics. In this study financial support of Izmir Development Agency is examined. As a result of the support of financial support program, employment increase was seen and positive changes were detected in the production and production capacity
Diffusion tensor imaging evaluations of visual pathways with acute and chronic optic neuritis and assessments of superiority and correlations with the other evaluation techniques
Amaç Son yıllarda yapılan çalışmalarda difüzyon tensor görüntüleme'nin(DTG), optik nevrit(ON) ve multipl skleroz(MS)'un patofizyolojisini daha iyi kavramamızı sağlayabileceği bildirilmiştir. Bu çalışmada, akut ve kronik ON?li hastalarda ON tanısında ve takibinde kullanılan farklı yöntemlerle afferent görme yollarının ayrıntılı bir şekilde incelenmesi, gruplar arasında farklı yöntemlerle saptanan bulguların değerlendirilmesi, DTG?nin diğer inceleme yöntemlerine üstünlüğünün ve bu yöntemlerle korelasyonlarının değerlendirilerek klinik pratikte sağlayabileceği yararların ve patofizyolojik sürecin anlaşılmasına yapacağı katkıların değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem Bu çalışmada, toplam 26 hasta (17 gözde akut ON, 20 gözde kronik ON, 15 göz sağlam) ve 13 sağlıklı kontrol, farklı inceleme yöntemleri(nörooftalmolojik değerlendirme, görsel uyarılmış potansiyeller/GUP, optik koherans tomografi/OKT, orbital ve beyin MRG, difüzyon tensor görüntüleme/DTG) ile değerlendirilmiştir. Bulgular Difüzyon tensor görüntüleme incelemelerinde, optik sinirlerden ölçülen fraksiyonel anizotropi(FA) değerlerinde akut ve kronik ON'li hastalarda, kontrollere göre anlamlı olarak azalma(p<0,05), mean diffüzyon(MD) değerlerinde ise artma saptandı(p<0,05). Hasta ve sağlıklı gruplarda ölçülen optik kiyazma FA değerleri arasında anlamlı fark saptanmazken(p>0,05), MD değerleri hasta grupta artmış bulundu(p<0,05). Optik traktuslardan ölçülen FA değerleri hasta grupta kontrol grubuna göre azalmış(p<0,05), MD değerleriyse artmış saptanmıştır(p<0,05). Retinal sinir lifi tabakası(RSLT) kalınlıkları, P100 amplitud ve latansları ve görme keskinlikleri(GK) hasta ve kontrol grupları arasında anlamlı olarak farklı saptanmıştır(p<0,01). Orbita MRG?lerinde ON acısından anlamlı patoloji saptanan grupta, normallere gore FA değerleri (p<0,05), RSLT kalınlıkları(p<0,05), görme keskinlikleri(p<0,01) ve P100 amplitudlerinde(p<0,05) azalma, MD değerlerinde artma (p<0,01) saptanmıştır. Akut ON?li grupta FA değerleri, P100 latansında uzama ve RSLT kalınlığındaki azalma ile(p<0,05), MD değerleri ise, RSLT kalınlığı ve GK?de azalmayla(p<0,05) korele saptanmıştır. Kronik ON?li grupta FA?daki azalma ile MD artışı ve GK?deki azalma korele(p<0,05) bulunmuştur. Kronik ON?li grupta ayrıca MD değerleriyle P100 amplitudleri ve GK korele bulunmuştur(p<0,05). Çalışmamızda klinik olarak ON olduğu gösterilmiş olan gözlerde yapılan GUP incelemesinde %97 OKT incelemesinde %72, DTG incelemesinde %62, orbita MRG?de %48 oranında anormallik saptandı. Hasta grubun etkilenmemiş gözlerinde anormallik saptanma oranı GUP incelemesinde %46, OKT incelemesinde %13, DTG incelemesinde %26?sında saptanırken orbita MRG?de bu gözlerde anormallik saptanmadı. Sonuç Optik nevritli hastalarda optik sinirlerden ölçülen MD ve FA değerlerindeki anormalik, optik kiyazma ve optik traktuslara göre daha belirgin saptanmıştır. Ayrıca demiyelinizasyon ve aksonal kaybın daha fazla olduğu kronik optik nöritli hastalarda MD değerlerindeki artış ve FA değerlerindeki azalma daha belirgindir. Çalışmamızın sonuçları DTG ile yapılan ölçümlerin vizüel dizabilite ve doku hasarı ile korele olduğunu göstermektedir. DTG bulgularının orbital MRG verileri ile uyumluluğu, DTG?nin, sensitivitesi görece düşük ancak spesifitesi yüksek orbital MRG icin bir alternatif olabileceğini düşündürmüştür. Çalışmamızda özellikle kraniyal MRG?de normal olarak izlenen bölgelerde de FA azalması ve MD artışı gözlenmiştir. Bu bulgu ON?li hastalarda konvansiyonel ve orbita MRG ile gösterilemeyen etkilenmelerin DTG ile gösterebileceğini işaret etmektedir. Çalışmamızda elde edilen sonuçlar DTG?den klinik pratikte yararlanılabileceğini düşündürmektedir. Ayrıca DTG?nin hastalıkta patolojik sürecinin anlaşılmasına ve hastalığa bakış açımızın gelişmesine katkılar sağlayabileceği kanısına varılmıştır. Introduction And Purpose Assessment of the afferent visual pathway using clinical, imaging and electrophysiological methods provides insights into the pathophysiology of MS. In the present study we aim to investigate diffusion tensor imaging(DTI) evaluatıons of visual pathways in patients wıth acute and chronic optic neuritis and assessıng to superiority to other evaluation techniques Subjects and Methods In the present study, we performed DTI in total 26 patients and 12 healthy control subjects. The patients have acute episode of ON in 17 eyes, chronic ON in 20 eyes and 15 unaffected eyes ,based on clinical features. In addition,visual afferent system was evaluated with neuro-opthalmological examinations, OCT, VEP, orbital and cranial MRI in all participants in the study . Moreover in the study we investigated the correlation between applied methods. Results The mean of the measured values of fractional anisotropy (FA) in optic nerve was found to be significantly lower in the patients with acute optic neuritis (p<0.05) and cronic optic neuritis(p<0,05) The average values of mean diffusivity(MD) in patients with acute and chronic optic neuritis were significantly increased compared to unaffected eyes of patients and healthy controls (p<0.05). Peripapillary retinal nerve fiber layer thickness(RNLFT), P100 amplitude and latency measurements and visual acuity was significantly different between groups(P <0.01). The eyes with abnormal orbita MRI findings have statisticaly significant decrease in FA (p< 0.05), increase in MD (p <0.01), prolongation of P100 latency (p <0.01) and decrease P100 amplitude (p<0.05), decrease in RNLFT (p < 0.05) and visual acuity (p <0.01) compared to normal eyes. Mean values of FA measured in optic tract was significantly decreased (p<0,05) and MD significantly was increased (p<0.05) between groups. The mean of the measured values of fractional anisotropy (FA) in optic nerves was correlated with prolongation of P100 latency and decrease in RNLFT.(p<0.05) in the patients with acute optic neuritis. Furthermore mean MD value was correlated with RNLFT, visual acuity(p<0.05) and P100 latency,RNLFT was correlated with visual acuity in the patients with acute optic neuritis. The mean of the measured values of FA was correlated with mean MD value and visual acuity(p<0.05), the mean MD value was correlated with mean P100 amplitude and visual acuity in the patients with cronic optic neuritis.(p<0.05) The mean FA and MD values was found to be correlated in the normal controls.(p<0.05) Conclusion Briefly, the most severe abnormalities for MD and FA in DTI have been seen in the optic nerve compared to chiasm and optic tract abnormalities. Furthermore, the eyes of chronic optic neuritis having more demyelination,gliosis and axonal loss have shown more increase MD values and decrease FA values than the others. MD and FA values of DTI, P100 latencies of VEP, RNLFT in OCT, visual acuity and colour vision all of them were very significantly different between the groups. Our results have suggested that DTI derived measurements correlate with visual disability and tissue injury and then it is important from a clinical point of view and understanding of pathological processes
Some Legal Issues on the Dissolution of Matrimonial Property for those Married under the Civil Code, No. 743
Çimento esaslı kompozitlerin çelik lif-matris aderansı özellikleri
Çelik lifli betonların mekanik özelliklerini etkileyen en önemli faktörlerden biri lif-matris aderansıdır. Lifli betonlar kompozit malzeme oldukları dolayısıyla çekme kuvetlerini lif ve matris ile kompozit bir davranışla karışılamaktadırlar. Bu sebepten dolayı aderans özellikleri lif ve matris arasında yük transferini etkiliyebilmektedir. Bu çalışmanın esas amacı çekip-çıkarma deneyi yöntemi ile lif-matris aderansını etkileyen bazı faktörlerin araştırılmasıdır. Matris olarak geneleksel çimento esaslı bir harç (OM) ve reaktif pudra beton (RPC) kullanılmıştır. Lifin kancalı ve kancasız durumu, lif gömme boyu, su/bağlayıcı oranı, hamur fazın etkisi, ve kür koşulları gibi parametrelerin lif-matris aderansında etkileri araştırılmıştır. Ayrıca karışımların mekanik özellikleri belirlenmiştir. İkinci aşamada bazı kimyasal katkıların OM ve RPC karışımların lif-matris aderansı özelliklerinde etkisi araştırılmıştır. Dört farklı polimer, bir korozyon inhibitörü ve bir su geçirimsizlik sağlayan katkı kullanılmıştır. Ayrıca karışımların taze hal, mekanik ve fiziksel gibi özellikleri?de belirlenmiştir. Lif-matris arayüzey özelliklerini daha detaylı irdelemek için iç yapı çalışmaları yapılmışrır. Ayrıca metalürji mühendisliği ve korozyon mühendisliğinin çalışmalarında kullanılan elektrokimyasal yöntemlerden polarizasyon tekniği ile çelik lif korozyon gelişimini izlenmiştir. The fiber-matrix bond characteristic is one of the most important factors which affect the mechanical properties of various steel fiber reinforced concretes (SFRC). Forasmuch as SFRC resists tensile forces as a composite material by its fiber and matrix phases, the fiber-matrix bond affects force transmission between them. The aim of this research is to investigate some of the factors which affect the steel fiber-matrix bond characteristics by means of pull-out test. Ordinary mortar (OM) and reactive powder concrete (RPC) was used as main matrices. The effect of parameters such as end condition of fiber (smooth or hooked-end), embedment length, water/binder ratio, paste phase of RPC, steel-micro fiber, and curing conditions on fiber-matrix pull-out behavior were determined. The mechanical properties of the mixture were also analyzed. In the second stage, the effect of some chemical admixtures on fiber-matrix bond characteristic of OM and RPC mixtures were investigated. Four polymer based, a corrosion inhibitor, and a waterproofing admixture were used in this stage of study. Additionally, fresh states, mechanical properties, chloride ion patentability, and physical properties of the mixtures were determined. Microstructural analysis was also performed to evaluate the microstructure of fiber-matrix interface of mixtures. Corrosion of steel fiber was also monitored by polarization technique which is widely utilized in the metallurgy and corrosion engineering
The rights and obligations of the parties during the formation of an employment contract
İşçi ve işverenin iş ilişkisinin devamı sırasında sahip olduğu yükümlülükler, kanunlarda da genel olarak düzenleme alanı bulan ve önem taşıyan hususlardır. Buna karşılık aralarında henüz iş sözleşmesi yapılmamışken tarafların uymaları gereken yükümlülükler de önem taşımakta ve bu yükümlülüklere aykırılık halinde tazminat sonucu doğmaktadır. ?Tarafların İş Sözleşmesinin Yapılması Sırasındaki Hak ve Yükümlülükleri? konulu yüksek lisans tez çalışmamız 3 ana bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde Borçlar Hukuku ve İş Hukuku yönüyle koruma yükümlülüğü kavramı ve özellikle işverenin işçiyi koruma yükümlülüğü ele alınmıştır.İkinci Bölümde ise, işverenin iş sözleşmesinin yapılması sırasında uymakla yükümlü olduğu, tanışma giderlerinin ödenmesi, işçinin kişilik haklarına tecavüz edecek sorular sormama, işçiyi bilgilendirme ve yanıltmama, sözleşmenin yapılacağı hususunda esası olmayan bir güven yaratmama, işe başvuran işçi adayına ait belgeleri saklama, gerekiyorsa yok etme, işçiler arasında eşit işlem yapma, işçiyi cinsel tacize karşı koruma yükümlülükleri incelenmiştir. Üçüncü ve son bölümde ise, işçinin iş sözleşmesinin yapılması sırasındaki yükümlülüklerine yer verilmiş ve bu kapsamda işçinin açıklama yapma, gerçeğe uygun bilgi verme, sadakat, sır saklama ve işyerine ve/veya işverene zarar verici açıklamalarda bulunmama yükümlülükleri ele alınmıştır. The obligations of the employee and the employer in regard to the continuing working relationships are arranged under the related legislation and are significant topics therein. However, the compulsory obligations of the parties even before the employment contract has been signed are also important and may give rise to compensation. Our thesis entitled ?The Rights and Obligations of the Parties during the Formation of an Employment Contract? consists of three main sections. Within The First Section, the concept of ?protection obligation? in the context of Employment Law and Law of Obligation and especially employer?s obligation to protect employee have been examined. Within the Second Section, the employer?s obligations, to cover the expenses result from the negotiations, not to ask any queries which violate employee?s personal rights, to inform the employee accurately, not to mislead employee regarding the formation of the contract, to keep and destruct the documents belongs to employee, if necessary, to treat equally to the employees and to protect the employees against any sexual disturbances during the formation of an employment contract have been discussed. Within the Third and the last Section, employee?s obligations, to inform the employer accurately, duty of loyalty, to keep secrets and not to make any destructive declaration against the employer and/or working place during the formation of an employment contract have been examine
Tax amnesties at Turkey after 2000 effects to tax collection and tax compliance
Vergi affı, mükelleflere cezai kovuşturma korkusu olmadan, geçmiş dönemlerdeki mali yükümlülüklerden kurtulma karşılığında, belirli bir miktar ödeme yapma şansı tanıyan bir fırsattır. Ülkemizde, uygulanan vergi afları, teorisyenler tarafından 1960 öncesi ve 1960 sonrası olmak üzere iki dönem halinde incelenmiştir. Ancak küreselleşmenin olumsuz etkileri sonucu doğan finansal ve ekonomik krizlerin artması, aynı zamanda hükümetlerin eskiye nazaran daha ayrıntılı düzenlemeler yapmakta olmaları, 2000 yılı sonrası uygulanan vergi aflarının ayrı bir dönem halinde incelenmesini zorunlu kılmaktadır. Vergi afları hükümetler tarafından uygulanan yaygın bir mali araçtır. Ekonomik krizlerin ardından ortaya çıkan, ödeme güçlüklerine karşın yapılacak kapsamlı bir vergi reformu ile birlikte, vergi aflarının, vergisel uyumu artırıcı olduğu noktasında görüş birliği vardır. Ancak vergi uyumu, vergi aflarının siyasi propaganda aracı olarak kullanılması, vergi afları sonrası kapsamlı vergi reformlarının gerçekleştirilmemesi, afların kısa vadeli gelir kaynağı olarak görülmesi ve sıkça başvurulan bir araç olması nedenleriyle olumsuz etkilemektedir. Tax amnesty is a limited ? time opportunity for taxpayers to pay a defined amount, in exchange for forgiveness of a tax liability relating to a previous tax periods and without fear of criminal prosecution. In our country, the tax amnesties applied, are studied in two periods as before 1960 and after 1960 by the theorists. However, the growing frequency of financial and economic crisis caused by the negative impacts of globalisation, at the same time the more detailed arrangment made by the governments about this issue enforces us to study the tax amnesties after 2000?s as a distinct period. Tax amnesties are the most common fiscal instruments used by the governments. Althought the insolvencies occuring after the economic crisis, there is a consensus that tax amnesties have a role of increasing the tax complience with a broad tax reform. However; tax complience is adversly affected by some reasons that tax amnesties are misused as a political propaganda; broad tax reforms aren?t designed after those tax amnesties; the amnesties are both considered as a short run revenue source a most common used implement