DSpace at Dokuz Eylul University
Not a member yet
10837 research outputs found
Sort by
The investigation of the geology and material properties and the durability of Buca green andesites
İzmir Buca ilçesindeki tarihi binalardayaygın olarak kullanılmış olan yeşil andezit, İzmir'deki önemli tarihi yapılardada dış mekankaplama taşı olarak kullanılmıştır. Renk ve desen özelliğinin yanı sıra masif bir görünüme sahip olan yeşil andezit, bu özelliği nedeniyle yakın döneme kadar oldukça yoğun talep görmüştür. Bu çalışmada ilk önceBuca ve yakın çevresinde yürütülen arazi çalışmaları ile yeşil andezitin üretildiği taş ocağının lokasyonu tespit edilmiştir. Taş ocağından alınan andezit bloklarından üretilen numunelerelaboratuvar deneyleri uygulanarakyeşil andezitin mineralojik, kimyasal özellikleri, fiziksel ve mekanik özellikleri belirlenmiş ve bu özellikleri,doğal yapıtaşı standartlarıyla karşılaştırılmıştır. Daha sonra, andezit numuneleri üzerinde donma-çözünme, ıslanma-kuruma ve tuz kristallenmesi gibi hızlandırılmış ayrıştırma deneyleriyle bu kayacın değişik çevresel ayrıştırıcı etkilere karşı duraylılığı araştırılmıştır. Çalışmanın son aşamasında,Buca yeşil andezitinindurabilitesi, ortalama gözenek boyutu, su emme kapasitesi, ıslak kuru tek eksenli basınç direnci oranı, slakedurabilite indeksi ve statik kaya durabilite indeksi gibi değişik durabilite tanımlama yöntemleri ile değerlendirilmiştir. Mineralojik ve kimyasal kompozisyonuna bağlı olaraktrakiandezit olarak tanımlanan Buca yeşil andezitinin fiziksel ve mekanik özelliklerinin, doğal yapıtaşı olarak kullanılabilirliği açısından, TSE standartlarında öngörülen sınır değerlere büyük oranda uygun olduğu belirlenmiştir. Buca yeşil andezitinin gözenek boyutu ve su emmesidurabilite tanımlama yöntemlerine göre`donma-çözünmeye karşı düşük durabiliteli', suya doygun-kuru tek eksenli basınç direnci oranı, slakeve statik durabilite indeksi durabilite değerlendirme yöntemlerine göre de `yüksek durabiliteli' kayaçlar grubunda yer aldığı belirlenmiştir. The green andesite, used widely in İzmir - Buca, has also been extensively used as a building material for the exterior walls of the historical buildings in İzmir. Green andesite; beside its color and pattern properties, offers massive appearance which had caused to attack strong demond in the near past. Firstly in this study, the location of the quarry where the green andesite had been excavated, was determined. Then, the mineralogical, chemical, physical and the mechanical properties of the green andesite samples taken from the old quarry were determined and these values were correlated with the related standards. Ageing tests such as Na2SO4 and MgSO4 salt crystallization, freezing ? thawing and wetting ? drying were conducted on the fresh andesite core samples to assess their durability in different environmental conditions. In addition, the durability of the green andesiteis also evaluated by determining its average pore diameter, saturation coefficient, wet to dry strength ratio, static rock and slake - durability indices. Buca green andesite is defined as thetrachy-andesiteaccording to its mineralogical and chemical compositions andis found to have physical and mechanical properties close and or above the threshold values given by the Turkish standards. The average pore diameter and saturation coefficient index values indicate that Bucagreen andesite is frost-susceptible and has wet-to-dry strength ratio;slake-durability index and the static rock durability index values indicate that Bucagreen andesite is very gooddurable stone. ï»
Planning the baby's developmental care according to gestational weeks
Fetus için normal ortam uterusdur. İntrauterin ortam fetüsün büyümesi ve gelişimi için kritik role sahiptir. Preterm bebekler bu kritikdönemde güvenli intrauterin ortamın dışında, Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitelerinde (YYBÜ) yaşamak zorunda kalırlar. İntrauterin ortampreterm bebeğin nörolojik gelişimini nasıl etkiliyorsa YYBÜ ortamı da bu gelişimi etkilemektedir. Yenidoğana verilen bakımın ve YYBÜortamının yenidoğanın bireysel gereksinimlerine göre düzenlenmesinin bebeğin beyin gelişimine olumlu etkileri vardır. Bu derlemede FetalNörolojik Gelişim, YYBÜ'sinin bebeğe etkileri, Gelişimsel Bakım ve Gestasyon Haftalarına Gelişimsel Bakım örnekleri paylaşılacaktır. Uterus is a normal enviroment for the fetus. Intrauterine enviroment has the critical for the growth and development of the fetus.Preterm infants have to live outside the safely intrauterine enviroment (Neonatal Intensive Care Units) at this critical period. How to effectintrauterine enviroment to neurological development of preterm infants, NICU enviroment also effect this development. Regulation ofnewborn care and NICU enviroment according to individual needs of the infant has positive impacts to brain development of the infant. Inthis review, Fetal Neorulogical Development, effects of the NICU to the infant, Developmental Care, Developmental Care for GestationalStages will be shared
A model to evaluate credit with analytical hierarchy process
Bu çalışmada, Analitik Hiyerarşi Sürecine Dayalı Kredi Değerleme Modeli uygulaması gerçekleştirilmiştir. Bu bağlamda finansal tablolardan elde edilen finansal oranlar ve finansal olmayan yargılar birlikte ele alınarak değerlendirilmiştir. Çalışmanın uygulama kısmında, çok kriterli karar verme yöntemlerinden Analitik Hiyerarşi Süreci ve Promethee Yöntemleri kullanılmıştır. AHP yöntemi problemi bir bütün olarak ele almakta ve her bir kriter ve alt kriterin ana amaca katkılarını ayrı ayrı değerlendirmektedir. Analitik Hiyerarşi Süreci hem gerçek yaşama benzeyen kolay bir yapıya sahip olması hem de nitel ve nicel kriterleri dikkate almasından dolayı, birçok alanda karşılaşılan karar problemlerinin çözümünde kullanılmaktadır. Promethee yöntemi de, mevcut alternatifleri farklı tercih fonksiyonları temelinde değerlendirerek ve alternatiflere ilişkin hem kısmi sıralamanın hem de tam sıralamanın elde edilmesiyle daha ayrıntılı analizlerin yapılmasını sağlamaktadır. Bu amaçla işletmelerin temel performans göstergeleri kullanılarak kategoriler ve finansal oranlardan hareket edilmiş ve AHP ile bu finansal oranlar ağırlıklandırılarak hiyerarşik bir model oluşturulmuştur. Gerçekleştirilen uygulama sonucunda firmalara ilişkin toplam kredi puanı elde edilmiştir. Firmalara ilişkin toplam kredibilite puanlarının bulunması ile firmaları kendi aralarında karşılaştırma olanağı elde edilmiştir. Promethee yöntemiyle de sıralamaları gerçekleştirilip kredi verme/vermeme kararı alınabilmiştir. In this study, performed implementation of the model to evaluate with analytical hierarchy process. In this respect, by using financial ratios obtained from financial statements and considering non- financial judgements was evaluated together. At the implementation part of the study, multi criteria decision making methods of the Analytic Hierarchy Process Method and Promethee Method are used. Analitical Hierarchy Process obtain the problem as a whole and evaluate separately contributions of each criterion and subcriteria to main objective. Analytic Hierarchy Process are used the solution of decision problems encountered in many areas, due to use easily and to consider quantitative and qualitative criterias. Either Promethee Method evaluates existing alternatives based on different option functions. And also, this method provides making more detailed analysis with partial and complete ranking of the alternatives. For this purpose, a hierarchical model has been established via weighting both AHP and ratios that is resulted from financial ratios and categories by using basic performance indicators of companies. At the result of the implementation, total credit score is obtained on firms. In this way, companies can be compared to each other. Also the Promethee Method, rankings performed whether decision of the credibility of firms. Also the Promethee Method, rankings are performed whether decision of the credibility of firms
Correlation of insulin resistance with serum apelin, fetuin-A and vitamin D concentrations in patients with gestational diabets
Amaç: GDM?nin fizyopatolojisinde merkezi rol oynayan insülin direnci gelişimine apelin, fetuin-A ve 25-OH D vitamininin etkisi incelenmiştir. Yöntem: Araştırmamız olgu kontrollu kesitsel bir araştırma olarak tasarlanarak, 01 Eylül 2012-31 Mart 2013 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Araştırma grubunu, gestasyonel diyabeti olan gebeler, benzer yaş ve gebelik haftası aralığındaki sağlıklı gebeler ve benzer demografik özelliklere sahip sağlıklı kadınlar olmak üzere 40?ar kişilik üç farklı grup oluşturdu. Araştırmada gestasyonel diyabet tarama ve tanısı IADPSG kriterlerine göre yapıldı. Araştırma grubunun demografik verileri, antropometrik ölçümleri, giyim alışkanlıkları, medikal ve reprodüktif öyküleri kayıt edildi. Araştırma grubundan en az sekiz saatlik açlık süresi sonrasında elde edilen kan numunesinden araştırmada belirlenen parametreler çalışıldı. Hastaların insülin duyarlılığı QUICKI (Quantitative insulin sensitivity check index)?e, insülin direnci HOMA-IR (Homeostasis model assessment?a göre ve pankreas insülin sekresyonu HOMA-ß (homeostasis model assessment-beta)?ya göre hesaplandı. Bulgular: Araştırmamıza hasta grubu olarak 38 GDMli gebe, kontrol grubu olarak 41 sağlıklı gebe ve 39 gebe olmayan sağlıklı kadın dahil edildi. HOMA insulin direnci indeksi GDMli gebe grubunda en yüksek saptandı ve istatistiksel olarak anlamlıydı (GDM: 2.1± 1.62, Sağlıklı gebe: 1.56± 1.75, Gebe olmayan sağlıklı kadın: 1.3± 0.54, p=0.024). Ortalama serum apelin düzeyi GDM?li gebelerde en düşük saptandı ve istatistiksel olarak anlamlıydı (GDM: 1.99 ± 1.36 µg/ml, Sağlıklı gebe: 2.95 ± 1.36 µg/ml, Gebe olmayan sağlıklı kadın: 2.62 ± 1.67 µg/ml, p=0.017). Ortalama serum fetuin-A düzeyi bakımından olgu grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (GDM: 85.7 ± 27.4 µg/ml, Sağlıklı gebe: 85.4 ± 32 µg/ml, Gebe olmayan sağlıklı kadın: 94.1 ± 26 µg/ml, p=0.314). Ortalama serum 25-OH D vitamini düzeyi bakımından olgu grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (GDM: 19.1 ± 9.08 ng/ml, Sağlıklı gebe: 21.5 ± 10.7 ng/ml, Gebe olmayan sağlıklı kadın 20.6 ± 8.4 ng/ml, p=0.531). GDMli gebelerde serum apelin düzeyi ile HOMA insulin direnci indeksi arasında güçlü ve negatif yönde bir korelasyon izlendi (r=-0.616, p=<0.001). Serum apelin düzeyindeki 1 birimlik artışın GDM gelişim riskini % 40 azalttığı saptandı (RR=0.604, p=0.04). Her üç grupta serum fetuin-A ve 25-OH D vitamini düzeyleri ile insülin direnci parametreleri arasında bir ilişki gözlenmedi. Sonuç: Apelinin daha önce yapılan çalışmalarda GDM üzerine etkisi olmadığı bildirilmişken, araştırmamızda GDM gelişiminde etkili olabileceği gözlenmiştir. Bu açıdan araştırmamız ilk olma özelliğini taşımaktadır. Gebelikte yetersiz apelin yapımı, gestasyonel diyabet gelişimini kolaylaştıran bir faktör olabilir. Apelin molekülünün GDM tanısı ve izleminde erken bir gösterge ve GDM açısından tedbir alınmasını öngören bir belirteç olabilmesi için gebeliğin başından itibaren bakıldığı, daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. OBJECTIVE: Insulin resistance plays a central role in the pathophysiology of GDM. The effects of apelin, fetuin-A and 25(OH)D were investigated on the development of insulin resistance in patients with gestational diabetes. METHOD: Our study was designed as a case-control cross-sectional research and carried out between 1st September 2012 and 31th March 2013. The research groups included 38 pregnant women with gestational diabetes (GDM), 41 healthy pregnant women and 39 non-pregnant healthy women with similar demographic characteristics. IADPSG screening and diagnosis of gestational diabetes was made according to the criteria of the study. The demographic data of the study group, anthropometric measurements, clothing habits, medical and reproductive histories were recorded. After a period of at least eight hours of overnight fasting, blood samples were obtained to study the determined parameters. Insulin sensitivity was calculated according to QUICKI (Quantitative insulin sensitivity check index), insulin resistance was calculated according to HOMA-IR (Homeostasis model assessment) and pancreatic insulin secretion was calculated according to HOMA-ß (Homeostasis Model Assessment-beta). FINDINGS: In our study 38 pregnant women with GDM and 41 healthy pregnant women without GDM and 39 healthy non-pregnant women as control groups were included. HOMA insulin resistance index was higher in women with GDM group, and the difference was statistically significant (GDM: 2.01 ± 1.62, healthy pregnant women: 1.56 ± 1.75, healthy non-pregnant women: 1.03 ± 0.54, p = 0.024). Average serum apelin levels were lower in women with GDM, and the difference was statistically significant (GDM: 1.99 ± 1.36 µg/ml, healthy pregnant women: 2.95 ± 1.36 µg/ml, healthy non-pregnant women: 2.62 ± 1.67 µg/ml, p = 0.017). The mean serum fetuin-A levels were not statistically different between the groups. (GDM: 85.7 ± 27.4 µg/ml, healthy pregnant women: 85.4 ± 32 µg/ml, healthy non-pregnant women: 94.1 ± 26 µg/ml, p = 0.314 ). The mean serum 25-OH vitamin D levels were not statistically different between the groups (GDM: 19.1 ± 9.08 ng/ml, healthy pregnant women: 21.5 ± 10.7 ng/ml, non-pregnant healthy women: 20.6 ± 8.4 ng/ml, p = 0.531). A strong negative correlation observed was between HOMA insulin resistance index and serum apelin levels in women with GDM (r = -0.616, p = <0.001). One unit increase in the level of serum apelin induced % 40 decrease in the risk of developing GDM (RR = 0.604, p = 0.04). In each of the three group, there was no association between insulin resistance and serum fetuin-A and 25-OH vitamin D levels. RESULTS: Although apelin had been declared to be no effect on the development of GDM in earlier studies, our results showed that it may have an important preventive effect. Inadequate production of apelin during pregnancy may be a factor that facilitates the development of insulin resistance and hence gestational diabetes. In conclusion apelin can be an important molecule for the management of insulin resistance and this hypothesis should be examine in well designed controlled studies. Whether it may be an early diagnostic or at least an alarming marker of GDM, prospective studies planned in pregnant women beginning at the first trimester and continuing afterwards can give valuable results
Mobil yazılımlarda yazılım mühendisliği uygulamaları
Bu çalışma, Mobil Yazılım Mühendisliği yaklaşımlarının iyileştirmesini amaçlıyor. Bu amaç için ilk olarak mobil cihazların türleri ve özellikleri incelendi. Sonrasında özelliklerinin getirdiği kısıtlar ve ön plana çıkan ihtiyaçlar Mobil Yazılım Mühendisliği için açıklandı. Ayrıca mobil cihazlar için yaygın olarak kullanılan mobil işletim sistemlerinin özellikleride anlatıldı ve var olan geleneksel yazılım mühendisliği metodolojileri açıklandı. Ardından literatürde yayınlanan Mobil Yazılım Mühendisliğine yönelik çalışmalar incelendi. Elde edilen birikimle bizim ortaya sunduğumuz bir mobil metodoloji ortaya çıkarıldı. Bu metodoloji tamamen mobil cihazlara geliştirilecek olan mobil uygulamalarda kullanılacak sadeliktedir. Ayrıca sunulan metodolojide uygulanacak olan Mobil Yazılım Mühendisliğinin basamakları ve temel ilkeleri ayrıntılı olarak anlatıldı. Sonuçta Mobil Yazılım Mühendisliğine uygun bir yaklaşım ortaya kondu. This research aims to the improvement of Mobile Software Engineering approaches. For this purpose the characteristic and types of mobile devices are examined. And then the limitations caused by their features and prominent requirements are expressed for Mobile Software Engineering. Besides, characteristic of mobile operating systems which are used commonly for mobile devices are described. Existing traditional software engineering methodologies are explained. Afterwards the studies which are related to the Mobile Software Engineering literature are examined. Through the obtained experiences we introduce a mobile methodology. This methodology has enough simplicity to be used in mobile applications which will be developed in mobile devices. In addition, the states and basic principles of Mobile Software Engineering which will be applied in the introduced methodology are presented in a detailed way. Finally an appropriate approach is presented for Mobile Software Engineering
Validity and reliability study of the quick inventory of depressive symptomatology
Amaç: Major depresif bozukluk (MDB), duygulanım alanında çökkünlük, ilgisizlik, isteksizlik, etkinliklerden zevk alamama, davranışlarda yavaşlama ya da ajitasyonun olduğu, karamsarlık, değersizlik ve suçluluk duyguları ile karakterize, uyku iştah gibi psikofizyolojik işlevlerde bozulmanın da eşlik ettiği klinik bir sendromdur. Ayrıca en yaygın psikiyatrik bozukluktur ve insidansı gitgide artmaktadır. Bu çalışmanın amacı Rush ve arkadaşları tarafından geliştirilen, depresyonun hızlı bir şekilde saptanmasını sağlayan DSHE ( Depresif Semptomatolojinin Hızlı Envanteri)'nin Türkçe'ye uyarlanarak hasta ve sağlıklı gönüllü gruplarında geçerlik ve güvenirlik çalışmasının yapılmasıdır. Yöntem: Çalışmaya depresif bozukluğu olan 162 hasta, anksiyete bozukluğu olan 82 kontrol hastası ve 83 psikiyatrik açıdan sağlıklı gönüllü kontrol alınmıştır. Tüm katılımcılara M.I.N.I (Mini International Neuropsychiatric Interview, Kısa Uluslararası Nöropsikiyatrik Görüşme, Klinisyen Değerlendirmesi) yapılandırılmış klinik görüşmesi uygulanarak psikiyatrik hastalığın varlığı ve yokluğu belirlenmiştir. Araştırmaya dahil edilen tüm katılımcılara sosyodemografik veri formu, DSHE self-report ölçeği, DSHE klinisyen ölçeği uygulanmıştır. Hasta grubuna ayrıca Hamilton depresyon ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: Geçerlik ölçümlerinde depresif grubun DSHE-K puanları hem sağlıklı kontrollerin hem de anksiyete bozukluğu olan hastalarınkinden istatiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p=0,000). Çalışmamızda DSHE-K'nin yüksek bir iç tutarlılık gösterdiği, (cronbach alfa değeri 0.901), ve tek faktörlü bir yapıya sahip olduğu sonucuna varılmıştır. Ayrıca görüşmeciler arası tutarlılığın da yüksek olduğu bulunmuştur.(p=0,000) Sonuç: Bu çalışmayla Türkçe'ye kazandırılan ölçeğin geçerli ve güvenilir bir ölçüm aracı olduğu gösterilmiştir. Ölçeğin major depresif bozukluk başta olmak üzere diğer depresif bozuklukların saptanmasında ve hem klinik çalışmalarda hem de birinci basamak sağlık araştırmalarında kullanımının yararlı olacağı düşünülmektedir. Objective: Major Depressive Disorder (MDD) is a clinical syndrome accompanied by all-encompassing low mood, loss of interest or pleasure in normally enjoyable activities, motor retardation or agitation and also characterized by pessimism, low self-esteem, guilt feelings and deteriorations in psychophysiological functions such as sleep and appetite. It is also the most common psychiatric disorder and its incidence is increasing gradually The goal of this study is to analyze validity and reliability of Turkish-adapted QIDS that was developed by Rush et al. to enable quick identifying of depression in patients and volunteers. Methods: Onehundred and sixtytwo patients with depressive disorders, 82 patients with anxiety disorder and 83 healthy volunteers were included to the study. Presence or absence of a psychiatric disease was determined by administering a structured clinical interview; M.I.N.I (Mini International Neuropsychiatric Interview) to all participants. Sociodemographic data form, QIDS self-report scale and QIDS clinician scale was applied to all participants in the study. In addition, patient group received Hamilton depression scale. Results: In validity measurements, QIDS scores of the depressive group was found to be statistically higher than both the healthy controls and the patients that had an anxiety disorder (p=0.000). It was also found that the Inventory had a high internal consistency (cronbach alpha value: 0.901) and had a single factor structure. Interrater reliability was also found to be high (p=0,000). Conclusion: It was demonstrated that the scale, which was translated into Turkish, is a valid and reliable tool for measurement of depression. It is thought that this scale would be beneficial in identifying depressive disorders, mainly major depressive disorders and it can be used in both clinical studies and first step health trials
Supplier Selection within the Process of Analytical Hierarchy in a Business
Tedarikçi seçimi, günümüz rekabetçi iş dünyasında en kritik faaliyetlerden biridir. Bir tedarikçi seçiminde en iyi olanı seçmek zor bir iştir. En iyi tedarikçi seçiminin belirlenmesi için çok amaçlı karar verme tekniklerinden birisi olan ve alternatif tedarikçiler değerlendirilerek bütün durumlar içinden en iyi olanı seçebilen Analitik Hiyerarşi Süreci (AHS), tedarikçi seçiminde yaygın olarak kullanılan bir yöntemdir. AHS, seçim aşamasında seçeneklerin üstünlüklerinin belirlenmesi ve sistematik olarak karşılaştırılıp değerlendirilmesini sağlayan bir yöntemdir. Bu çalışmada, bir işletmenin tedarikçi seçiminde AHS yönteminden yararlanılmış ve AHS yönteminin kullanılmasında Expert Choice 11.5 programı kullanılmıştır. Expert Choice ile tedarikçilerin üstünlükleri belirlenmiştir ve sistematik olarak karşılaştırılmıştır Supplier selection is one of the most critical activities in today's competitive business world. Selecting the supplier is a very difficult task to carry out. For determining the best supplier selection while assessing all the cases to choose the best approach, the Analytical Hierarchy Process (AHP) is used. AHP is a method used for systematic comparison, evaluation and selection of the options via determining the strengths and weaknesses of options. In this study, AHP method was utilized in the supplier selection and Expert Choice 11.5 was used while utilizing AHP method. The suppliers' superiorities were determined by Expert Choice and they were compared systematically
The effect of L-thyroxine treatment on left ventricular functions in children with subclinical hypothyroidism
Amaç: Subklinik hipotiroidi (SH) tanısı alan çocuk ve adolesanlarda L-tiroksin (L-T4) tedavisi öncesi ve sonrasında M-mod ve doku doppler ekokardiyografi (DDE) ile kardiyak fonksiyonların değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal-Metod: Çocuk Endokrinolojisi bölümünde SH tanısı almış [TSH >4,94µIU/L, serbest tiroksin (sT4) normal], herhangi bir kronik hastalığı ya da kalp ve tiroid fonksiyonlarını etkileyecek ilaç kullanım öyküsü olmayan 5-15 yaş arasındaki hastalar ile yaş ve cinsiyet açısından benzer olan ötiroid sağlıklı çocuklar çalışmaya alındı. Her bir olgunun L-T4 tedavisi öncesi ve sonrasında antropometrik (vücut ağırlığı, boy ve kan basıncı) ve laboratuvar (lipid profili, tiroid fonksiyon testleri, tiroid otoantikorları) ölçümleri yapıldı. Tüm olguların tedavi öncesinde ve ötiroidizm sağlandıktan en az 6 ay sonra M-mod ve DDE ile kardiyak fonksiyonları değerlendirildi. Tedavi öncesi veriler tedavi sonrası ve kontrol grubunun verileri ile karşılaştırıldı. Sonuçlar: Çalışmaya SH tanısı alan 31 çocuk (ortalama yaş 10,3±3,4, 12 erkek) ile yaş ve cinsiyet açısından benzer olan 32 sağlıklı çocuk (ortalama yaş 10,8±2,9, 13 erkek) alındı. SH grubunun antropometrik ve laboratuvar verileri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, SH grubunda TSH?nın yüksek ve sT4?ün düşük olması dışında anlamlı istatistiksel fark saptanmadı. M-mod ekokardiyografide SH grubunda, interventriküler septum (IVS) kalınlığında ve sol ventrikül kitle indeksinde (LVMI) kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yükseklik saptanırken (p<0,05), diğer kardiyak parametreler açısından fark saptanmadı (p>0,05). SH grubu tedavi öncesi ve tedavi sonrası M-mod ekokardiyografik parametreler açısından karşılaştırıldığında sol ventrikül diyastol ve sistol sonu çap dışında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). DDE?de SH grubunun erken diyastolik dalga hızı (E?) düşük, izovolemik gevşeme zamanı (IVRT) ve izovolemik kasılma zamanı (IVCT) uzun, erken mitral akım hızı (E)/E? oranı ve miyokardiyal performans indeksi (MPİ) kontrol grubuna göre yüksek saptandı (p<0,05). Ötiroidizm sağlandıktan 6 ay sonra yapılan DDE?de sonuçları karşılaştırıldığında, (E?)?ünde artış, MPİ?de, IVRT ve IVCT?de istatistiksel olarak anlamlı kısalma gözlendi. Sonuç: Bu çalışma, SH?li çocuklarda M-mod ekokardiyografi ve DDE ile kardiyak fonksiyonların değerlendirildiği ilk çalışma olması açısından önemlidir. Bu çalışmanın sonuçları, (I) SH?li çocuklarda sol ventrükül diyastolik ve sistolik fonksiyonlarının olumsuz etkilendiğini, (II) tedavi ile bu parametrelerin düzeldiğini, (III) DDE'nin erken dönem sol ventrikül fonksiyon bozukluklarını saptamada konvansiyonel ekokardiyografiye göre daha üstün olduğunu ve (IV) SH?li çocuklarda saptanan subklinik kardiyak fonksiyon bozukluğunun L-T4 tedavisi için bir endikasyon oluşturabileceğini düşündürmüştür. Aim: To evaluate cardiac functions of children and adolescents with subclinical hypothyroidism (SH) before and after L-thyroxine replacement therapy using M-mode and tissue Doppler echocardiogarphy (TDE). Materials and methods: Patients who were aged between 5-15 years and diagnosed as having subclinical hypothyroidism (TSH>4,94 µIU/L and free thyroxine normal) in our pediatric endocrinology clinic and had no history of chronic disease, use of medication that can effect cardiac and thyroid functions along with age and sex matched healthy euthyroid controls were enrolled in the study. Anthropometric (body weight, height and blood pressure) and laboratory (lipid profile and thyroid function tests) measurements were performed before and after L-thyroxine treatment. At baseline and six months after euthyroidisim was achieved M-mode and TDE were performed and cardiac functions were evaluated. Pre-treatment data were compared with those of controls and post-treatment measurements. Results: Thirty-one children with SH (mean age; 10,3±3,4 years, 12 male) and 32 age- and sex-matched healthy children were enrolled in the study. Antropometric and laboratory parameters of the groups, except TSH and fT4 levels, were not statistically different. In M-mode echocardiography interventricular septum (IVS) thickness and left ventricle mass index (LVMI) were significantly increased in the SH group than controls (p<0,05), however other parameters were comparable between the groups. In the SH group after L-thyroxine treatment, left ventricle end-diastolic and end-systolic dimensions have significantly increased, however none of the other M-mode echocardiography-derived cardiac parameters have changed. In TDE, patients with SH had a significantly lower E? and higher E/E?, isovolumic relaxation time (IVRT), isovolumic contraction time (IVCT) and myocardial performance index (MPİ) than the control group (p<0,05). Six months after euthyroidism was achieved TDE showed a significant increase in E? and a significant decrease in IVRT, IVCT and MPİ (p<0,05). Conclusion: The present study is the first to evaluate cardiac functions in children and adolescents with subclinical hypothyroidism. The results of this study showed that I) left ventricle diastolic and systolic functions are impaired in children with subclinical hypothyroidisim, II) these impairments are reversible with L-thyroxine replacement and, III) tissue Doppler echocardiography is superior to conventional Doppler echocardiography in determining early left ventricle dysfunction and, (IV) when the presence of subclinic cardiac dysfunction, which is reversible with L-T4 replacement is considered, findings of this study may justify the indication for the necessity of treatment in children with subclinical hypothyroidisim
Change in Critical Thinking Levels of the Nursing Students During Learning Experiences
Giriş: Eleştirel düşünme; kendine güven, atılganlık, sorumluluk alma, problem çözme becerilerini gerektiren karmaşık bir süreçtir. Eleştireldüşünme gücünü kazanmada öğrencilerin etkin rol aldığı eğitim yöntemlerini kullanmak önemlidir. Amaç: Çalışma, entegre müfredat veinteraktif eğitim yöntemleri uygulanan hemşirelik bölümü öğrencilerinin eleştirel düşünme düzeylerini belirlemek amacıyla yapılmıştır.Yöntem: Çalışma, derslerin modüler sistemle, entegre müfredat ve interaktif eğitim yöntemiyle işlendiği bir sağlık yüksekokulundayapılmıştır. Okulda, 2005-2006 Eğitim-Öğretim yılında entegre müfredata geçilmiş ve hemşirelik bölümüne kayıt yaptıran bütün öğrenciler(N = 47) çalışmaya alınmıştır. Öğrencilere birinci sınıfta sosyodemografik özelliklere ilişkin anket formu; birinci, üçüncü ve dördüncü sınıftaWatson-Glaser Eleştirel Akıl Yürütme Gücü Ölçeği uygulanmıştır. Veriler, homojenlik ve tekrarlı ölçümlerde varyans analizi testleri iledeğerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılan öğrencilerin, %31.9'unun 18 yaşında olduğu, %51.1'inin kendisini atak-girişken olaraktanımladığı, %93.6'sının çekirdek ailede yaşadığı, %55.3'ünün annesinin, %34.3'ünün babasının ilkokul mezunu olduğu belirlenmiştir.Öğrencilerin üçüncü sınıftaki eleştirel düşünmeye ilişkin tüm ölçek puan ortalamalarının birinci ve dördüncü sınıfa göre fazla olduğusaptanmıştır (p < .001). Yapılan tekrarlı ölçümlerde özellikle çıkarsama, yorumlama ve tartışmaların değerlendirilmesi alt ölçek ve geneltoplam puan ortalamaları arasındaki farkın istatistiksel olarak önemli olduğu belirlenmiştir (p < .05). Sonuç: Entegre müfredat ve interaktiföğretim yöntemiyle yapılan eğitimin öğrencilerin eleştirel düşünme düzeyleri üzerinde olumlu etkisi olduğu görülmektedir. Background: Critical thinking is a complex process that requires self-confidence, assertiveness, taking responsibility and problem solvingskills. In developing critical thinking ability, it is important to use educational methods that students play active role. Objectives: The aim ofthis study was to determine the critical thinking levels of nursing students' that applied integrated curriculum and interactive educationalmethods. Methods: The study was conducted in a health school that taught lessons with integrated curriculum, interactive educationalmethods and modular system. The school was adopted an integrated curriculum in the academic year 2005-2006. The research groupconsisted of all nursing students (N = 47) attending to nursing department. The data was collected by a questionnaire form (in the first-grade)and Watson-Glaser Critical Thinking Appraisal Scale (in the first, third and fourth-grades). The data were evaluated by tests of homogeneityand analysis of variance for repeated measurements. Results: Of the students, 31.9% were 18 years old, 51.1% described as confidentassertivethemselves, 93.6% lived in nuclear family were determined. Also, 55.3% their mother and, 34.3% their father were graduated fromprimary school. All the critical thinking mean scores of students measured in the third-grade were higher than the first and fourth-grade (p <.001). In repeated measurements, it was determined were statistically significant differences between the mean scores of interpretation,evaluation of the discussions subscales and total (p < .05). Conclusion: It is seen that education used integrated curriculum and interactiveeducational methods are a positive impact on critical thinking levels of nursing students
PLANKTONIC FORAMINIFERAL BIOSTRATIGRAPHY OF THE UPPER CRETACEOUS VOLKANO-SEDIMENTARY SUCCESSIONS IN THE İNLER YAYLASI (ŞEBİNKARAHİSAR-EASTERN PONTIDES
Şebinkarahisar ilçesinin kuzeybatısında (Giresun-Doğu Karadeniz Bölgesi), İnler Yaylası ve çevresinde yüzeyleyen Üst Kretase volkano-sedimenter istifleri ince pelajik kireçtaşı düzeyleri içerir. Bu çalışmada, pelajik kireçtaşı düzeylerinin planktonik foraminifer içeriği, yaşı ve çökelim ortamı ortaya konulmuştur. 5 ile 20 metre arasında değişen kalınlık sunan pelajik kireçtaşları, planktonik foraminifer içeren vaketaşları ve karbonat çamurtaşları ile temsil edilir. Ölçülü stratigrafi kesiti boyunca, kireçtaşlarında zengin planktonik foraminifer toplulukları tanımlanmıştır. Planktonik foraminifer topluluklarında istifin en alt bölümlerinden itibaren Abathomphalus mayaroensis (Bolli)'in varlığı tüm kireçtaşı paketinin engeç Mastrihtiyen'de çökeldiğini gösterir. Kireçteşı istifin alt düzeylerinde Abathomphalus mayaroensis Takson Menzil Biyozonu tanımlanmıştır. Çeşitlenmiş, iri, kalın kavkılı, kompleks planktonik foraminifer morfotiplerinin (K-seçilim) bolluğu çökelimin havza koşullarında olduğuna işaret eder The uppermost Cretaceous volcano-sedimentary successions cropping out in İnler Yaylası area and surroundings in northwest of Şebinkarahisar (Giresun-Eastern Black Sea Region) include thin pelagic limestone interlayers. Planktonic foraminifera content, age and depositional environment of the limestones are documented in this study. 5 to 20-m-thick pelagic limestones are represented by planktonic foraminifera-bearing wackestones and carbonate mudstones. Divers planktonic foraminiferal assemblages were observed within the limestones along a measured stratigraphic section. Occurrences of Abathomphalus mayaroensis (Bolli) within the planktonic foraminiferal assemblages from the base of the succession indicate that the whole limestone package was deposited during the latest Maastrichtian. Abathomphalus mayaroensis Taxon Range Biozone was identified from the lower part of the limestone succession. The abundance of divers, large, thick-walled complex planktonic foraminifera morphotypes (K-selection) suggests a deposition in basinal conditions