EKSEN Dokuz Eylül University Journal
Not a member yet
    78 research outputs found

    Development of Mass Housing and Structural Systems in Sumgait’s Second and Third Residential Areas

    No full text
    1960’lı yıllarda Azerbaycan’ın Sumqayıt kentinde mikrorayonların (mikrobölgelerin) gelişimi, kent planlamasında dönüm noktası niteliğinde bir değişimi temsil etmiş ve daha geniş Sovyet eğilimlerini yansıtmıştır. Geleneksel blok yapılardan daha büyük ve bütünleşik olan bu konut kompleksleri, işlevsel bölgeleme ve eğitim ile dinlenme alanlarının stratejik yerleşimi aracılığıyla yaşam koşullarını iyileştirmeyi amaçlamıştır. Bu çalışma, Sumqayıt’ın erken dönem mikrorayonlarının planlama, altyapı ve mimari özelliklerini inceleyerek yenilikçi tasarım ilkeleri, karşılaşılan zorluklar ve kalıcı miraslarını ele almaktadır.Temel planlama özellikleri arasında sıralı konut binaları yerleşimi, yarı kapalı avlular ve okullar ile bahçelerin merkezî konumlandırılması bulunuyordu; bu da topluluk bütünlüğünü ve işlevsel entegrasyonu teşvik ediyordu. Ancak, çitlerin bulunmaması ve hizmet tesislerinin dağınık biçimde yerleştirilmesi, verimsiz arazi kullanımı ve gecikmiş altyapı gelişimi gibi eksiklikleri ortaya çıkarmıştır. Ayrıca, koordine edilmemiş park çözümlerinin olmaması ve bireysel garajların ile araçların artışı, yeşil alanların ve yaya güvenliğinin hedeflenen uyumunu bozmuştur.Diğer Sovyet ve Avrupa kentlerindeki uygulamalarla yapılan karşılaştırmalı analizler, konut ihtiyaçları ile hizmet sistemleri arasındaki dengenin evrimini vurgulamaktadır. Öneriler, hizmet tesislerinin bütünleşik yerleşimi, kamu kurumlarının ortak tasarımı ve yenilikçi park çözümleri aracılığıyla kentsel yaşam standartlarının iyileştirilmesini önermektedir. Bu sorunların ele alınmasıyla birlikte, Sumqayıt mikrorayonları sürdürülebilir kentsel gelişim için bir model teşkil edebilir ve verimlilik, yeşil inşaat ve topluluk odaklı tasarım gibi çağdaş ilkelerle uyum sağlayabilir.The development of microdistricts in Sumgait, Azerbaijan, during the 1960s marked a pivotal shift in urban planning, reflecting broader Soviet trends. These residential complexes, larger and more integrated than traditional block structures, aimed to optimize living conditions through functional zoning and the strategic placement of educational and recreational facilities. This study examines the planning, infrastructure, and architectural nuances of Sumgait’s early microdistricts, focusing on their innovative design principles, challenges, and legacy.Key planning features included the row alignment of residential buildings, semi-enclosed courtyards, and central locations for schools and gardens, which promoted community cohesion and functional integration. However, the lack of fencing and the dispersed placement of service facilities highlighted shortcomings, including inefficient land use and delayed infrastructure development. Moreover, the absence of coordinated parking solutions and the proliferation of individual garages and cars disrupted the intended harmony of green spaces and pedestrian safety.Comparative analyses with practices in other Soviet and European cities underscore the evolving balance between residential needs and service systems. Recommendations emphasize integrated placement of service facilities, cooperative design of public institutions, and innovative parking solutions to enhance urban living standards. By addressing these issues, Sumgait’s microdistricts could serve as models for sustainable urban development, aligning with contemporary principles of efficiency, green construction, and community-oriented design

    User-Centered Design in Architecture: Conceptual Framework and Application Approaches

    Get PDF
    Kullanıcı odaklı tasarım, bireylerin psikolojik, fizyolojik ve mekânsal ihtiyaçlarını merkeze alarak geliştirilen bir tasarım yaklaşımıdır. Bu anlayış, çevre-davranış çalışmaları kapsamında şekillenmiş ve bina tasarım süreçlerinde kullanıcı memnuniyetini artırmayı dikkate alarak tasarımın işlevsel, duygusal ve deneyimsel boyutlarını bütüncül biçimde sunmaktadır. Bu çalışma, mimarlıkta kullanıcı odaklı tasarımın önemini, temel prensiplerini ve farklı uygulama yaklaşımlarını sunmaktadır. Bina yaşam döngüsünün dört temel aşaması üzerinden ele alınan bu yaklaşımda, mimari programlama, işyeri planlaması, kanıta dayalı tasarım, kalite fonksiyon yayılımı, işbirlikçi ve katılımcı tasarım, kapsayıcı tasarım, duyusal tasarım, ergonomik tasarım, kullanıcı simülasyonu ve kullanım sonrası değerlendirme gibi yöntemlerin rolü ayrıntılı biçimde tartışılmaktadır. Bu yöntemlerin, kullanıcı beklentileri ile mimari çözümler arasındaki ilişkiyi anlamaya aracılık ettiği belirtilmektedir. Ayrıca sanal simülasyonlar ve yapay zekâ destekli analizler gibi yeni teknolojilerin entegrasyonu, kullanıcı deneyimi tasarımında daha etkin ve yenilikçi çözümler üretme potansiyeli taşımaktadır. Bu çalışma ile kullanıcı odaklı tasarımın mimarlık pratiğinde sürdürülebilir, kapsayıcı ve insan merkezli bir yaklaşım sunduğu; literatürdeki kavramsal boşlukları doldurarak gelecekteki araştırmalar ve uygulamalar için yol gösterici bir çerçeve oluşturduğu vurgulanmıştır. Kullanıcı odaklı tasarım yaklaşımı, bireylerin mekân algısını ve sosyal-fiziksel ihtiyaçlarını dikkate alan sürdürülebilir bir perspektif ortaya koymaktadır. Sonuç olarak çalışma, kullanıcı odaklı tasarımın mimarlık bağlamında kapsamlı bir tanımını yapılmıştır. Kullanıcı odaklı tasarımda kullanılan yöntemleri bina yaşam döngüsü üzerinden sistematik biçimden örneklemektedir. Böylelikle özellikle Türkçe literatürde görülen kullanıcı odaklı tasarımın tanımına dair bütüncül bir bilgi eksikliğini doldurmaktadır. Bu metin kullanıcı odaklı tasarım çalışmalarında yer almayı amaçlayan araştırmacılar için yol gösterici bir başlangıç niteliğindedir.User-centered design is a design approach developed by centering the psychological, physiological, and spatial needs of individuals. This understanding, shaped within the scope of environmental-behavior studies, presents the functional, emotional, and experiential dimensions of design in an integrated way, taking into account the increase of user satisfaction in building design processes. This study presents the importance, basic principles, and different application approaches of user-centered design in architecture. In this approach, which is discussed through the four main stages of the building life cycle, the roles of methods such as architectural programming, workplace planning, evidence-based design, quality function deployment, collaborative and participatory design, inclusive design, sensory design, ergonomic design, user simulation, and post-occupancy evaluation are discussed in detail. It is stated that these methods mediate understanding the relationship between user expectations and architectural solutions. In addition, the integration of new technologies such as virtual simulations and AI-supported analyses has the potential to produce more effective and innovative solutions in user experience design. With this study, it is emphasized that user-centered design offers a sustainable, inclusive, and human-centered approach in architectural practice; it fills conceptual gaps in the literature and establishes a guiding framework for future research and applications. The user-centered design approach presents a sustainable perspective that takes into account individuals’ spatial perception and social-physical needs. As a result, the study provides a comprehensive definition of user-centered design in the context of architecture. It systematically exemplifies the methods used in user-centered design through the building life cycle. Thus, it fills the lack of holistic information regarding the definition of user-centered design, especially observed in the Turkish literature. This text is a guiding starting point for researchers who aim to take part in user-centered design studies

    A RIBA Plan of Work-Integrated Digital Participation Framework for Urban Regeneration in Low-Income Housing: The Case of Türkiye

    Get PDF
    Türkiye\u27deki düşük gelirli konut alanlarında yapılan kentsel dönüşüm çalışmaları, sınırlı katılım, şeffaflık eksikliği ve sosyal dışlanma gibi sorunlarla karşı karşıyadır. Bu çalışma, RIBA Plan of Work (PoW) modelini dijital katılım araçlarıyla bütünleştirerek söz konusu açığı kapatmayı amaçlamaktadır. Önerilen model, Coğrafi Bilgi Sistemleri (GIS), dijital ikizler, VR/AR tabanlı görselleştirme, blok zinciri tabanlı sistemler ve çevrimiçi geri bildirim platformları ile PoW\u27un her aşamasını içermektedir. Böylece, bilgi akışını hızlandıran ve “dijital araç - katılım türü - sosyal/teknik çıktı” zinciri boyunca kararları haklı gösteren bir yönetişim omurgası oluşturur. Model, 2015-2025 yılları arasında Scopus, Web of Science, DergiPark ve Google Scholar veri tabanlarında yapılan sistematik bir tarama sonucunda oluşturulmuştur. Taramada RIBA Plan of Work, dijital katılım, PPGIS, BIM, VR/AR, dijital ikiz ve blockchain kavramlarını birleştiren Boolean arama dizgileri kullanılmıştır. PRISMA akışı doğrultusunda ön eleme ve tam metin değerlendirmesi yapılmış, toplam 42 çalışma incelenerek aşama-araç-katılım-çıktı eşleştirmeleri çıkarılmıştır. Bu eşleştirmeler tematik sentez yöntemiyle bir araya getirilerek modelin yapısı oluşturulmuştur. Bulgular, modelin erken aşamalarda ihtiyaçların ve önceliklerin görünürlüğünü artırdığını, planlamada koordinasyonu güçlendirdiğini, teknik tasarımda performansa dayalı karar vermeyi desteklediğini ve kullanım aşamasında memnuniyet ve geri bildirim döngülerini desteklediğini göstermektedir. Ancak, dijital uçurum, veri güvenliği ve mevzuata uygunluk, modelin uygulanmasında sınırlayıcı faktörler olarak ortaya çıkmaktadır. Genel olarak, model mimari süreç yönetimini sosyal müzakere ve öğrenme süreçleriyle ilişkilendirerek, düşük gelirli konut alanlarında daha kapsayıcı, şeffaf ve sürdürülebilir bir yenilenme yaklaşımı sunmaktadır. Bu çalışma, mimari süreç yönetimini (RIBA PoW) dijital katılım mekanizmalarıyla aşamalı bir şekilde sistematik olarak ilişkilendiren yeni bir metodolojik çerçeve sunmakta ve her aşama için somut araç-katılım-çıktı eşlemeleri önermektedir; ampirik doğrulama bu çalışmanın kapsamı dışındadır ve gelecekteki çalışmalar için planlanmaktadır.Urban regeneration studies in low-income housing areas in Türkiye have problems with limited participation, a lack of transparency, and social exclusion. The study aims to work on these issues by integrating the RIBA Plan of Work (PoW) framework with digital participation tools. The proposed model has each stage of the PoW with Geographic Information Systems (GIS), digital twins, VR/AR-based visualization, blockchain-based systems, and online feedback platforms. So, it establishes a governance backbone that accelerates information flow and justifies decisions across the chain of “digital tool - participation type - social/technical output.” The model was developed based on a systematic search conducted between 2015 and 2025 in the Scopus, Web of Science, DergiPark, and Google Scholar databases. The search used Boolean search strings combining the concepts of RIBA Plan of Work, digital participation, PPGIS, BIM, VR/AR, digital twin, and blockchain. Preliminary screening and full-text evaluation were performed in accordance with the PRISMA flow, and a total of 42 studies were examined to derive stage-tool-participation-output matches. These matches were brought together using the thematic synthesis method to form the structure of the model. Findings show that the model enhances the visibility of needs and priorities in early stages, strengthens coordination in planning, supports performance-based decision making in technical design, and supports satisfaction and feedback cycles during the occupancy phase. However, the digital gap, data security, and regulatory compliance are limitations to its implementation. Overall, the model links architectural process management with social negotiation and learning processes, offering a more inclusive, transparent, and sustainable regeneration approach in low-income housing areas. This study presents a new methodological framework that systematically links architectural process management (RIBA PoW) with digital participation mechanisms in a phase-based manner, proposing concrete tool-participation-output mappings for each phase; empirical validation is beyond the scope of this study and is planned for future work

    Accessibility of Emergency Meeting Areas After the Earthquakes: Planning Evacuation Routes at the Neighborhood Level in Bayraklı (İzmir)

    No full text
    Afet yönetiminde deprem risk analizi ve acil tahliye planlaması kritik bir öneme sahiptir. Türkiye’de birçok yerleşim alanı deprem olasılığı ile karşı karşıya iken, merkezi ve yerel yönetimlerin acil toplanma alanlarının ve tahliye rotalarının uygunluğunu incelemesi ve öneri iyileştirmeleri afet yönetimi senaryolarına entegre etmesi önemlidir. Bu çalışma, bu amaca yönelik gerek veri toplama ve veri analiz etme aşamalarını detaylandırarak, gerekse örnek çalışma alanı üzerinden sonuçların yeniden değerlendirmesini sonucu öneri uygulama sunarak karar verme süreçlerine katkı koymayı hedeflemektedir. Çalışma deprem sonrasında mahalle düzeyindeki acil toplanma alanlarına yürüyerek erişim seviyesini ve bu alanlara hızlı ve güvenli tahliye rotalarının nasıl planlanabileceğini araştırmaktadır. Coğrafi Bilgi Sistemleri (CBS) araçlarını kullanarak, İzmir\u27in yüksek riskli ilçelerinden biri olarak çalışma kapsamında belirlenen Bayraklı\u27nın Mansuroğlu mahallesine odaklanılmaktadır. Çalışmada, Mansuroğlu mahallesi örneğinde, acil toplanma alanlarının deprem anında erişimi ve konut adalarından bu alanlara doğru tahliye rotalarının analizi “kapsamcıl tahliye rota analizi” (CEA) modeli (No vd., 2020) ve bu çalışmada geliştirilen CEA-2 modeli yardımıyla yapılmakta ve modeller karşılaştırılmaktadır. Ayrıca mekân dizim analizi ile daha etkin tahliye rotaları planlaması için ek toplanma alanlarının yer seçimi önerileri yapılmaktadır. Sonuçlara göre, CEA-2 modeli, CEA modeline kıyasla ortalama tahliye mesafesini etkili bir şekilde azaltmakta ve mahalle düzeyinde daha etkin bir tahliye planlamasına olanak tanımaktadır. Mansuroğlu örneğinde, yeni acil toplanma alanları için konumlar tahliye rotalarının etkinliğini artıracaktır.In disaster management, earthquake risk analysis and emergency evacuation planning are of critical importance. Many residential areas in Türkiye face the risk of earthquakes, making it essential for central and local governments to examine the suitability of emergency assembly areas and evacuation routes, and to integrate proposed improvements into disaster management scenarios. This study aims to contribute to decision-making processes with this purpose by detailing both how to gather and analyze data and propose new practices based on the data evaluation in the case of study area. It investigates the level of walking access to emergency assembly areas at the neighborhood level after an earthquake and how to plan quick and safe evacuation routes to these areas. Using Geographic Information Systems (GIS) tools, the study focuses on the Mansuroğlu neighborhood in Bayraklı, identified as one of the high-risk districts of İzmir. In the case of Mansuroğlu neighborhood, accessibility to emergency assembly areas during an earthquake and the analysis of evacuation routes from residential blocks to these areas are conducted using the “Comprehensive Evacuation Analysis” (CEA) model (No et al., 2020) and the CEA-2 model developed in this study. In addition, using space syntax analysis, location recommendations for supplementary assembly areas are proposed to enable more effective evacuation route planning. The results indicate that the CEA-2 model effectively reduces the average evacuation distance compared to the CEA model, allowing for more efficient evacuation planning at the neighborhood level. In the case of Mansuroğlu neighborhood, new emergency meeting areas can improve the efficiency of evacuation routes

    SÜRDÜRÜLEBİLİR KONUT ÜRETİMİNDE SERTİFİKA SİSTEMLERİNİN ROLÜ: LEED VE GSB İLE HEP İSTANBUL PROJESİ ÜZERİNE BİR ANALİZ

    No full text
    Today, environmental problems are escalating, and building production plays a significant role in consuming natural resources, causing environmental pollution, and increasing energy consumption. This has heightened the importance of energy-efficient and sustainable buildings in architectural practice. Various methods have been developed in building design and production processes to support sustainability goals, one of which is building certification systems. These certifications encourage environmentally friendly and energy-efficient practices, offering environmental, social, and economic benefits. In Turkey, 86.8% of buildings are used as residential structures, and this study focuses on the Hep Istanbul project, a certified residential building. Awarded the first prize in the “Sustainable Building-Residential Category” in 2019, the project was evaluated within the framework of LEED (Leadership in Energy and Environmental Design) and GSB (Guideline for Sustainable Building) certification systems. A comparative analysis examined the environmental, social, and economic advantages provided by both systems.LEED and GSB certification systems assess buildings based on sustainability criteria such as energy efficiency, water conservation, material selection, and waste management. While LEED offers a comprehensive approach to environmental sustainability through international standards, GSB emphasizes minimizing buildings’ environmental impacts by guiding sustainable design. The study concluded that certification systems significantly contribute to sustainable building production and promote environmentally sensitive architectural practices. Additionally, the widespread adoption of sustainable practices in housing production is crucial for protecting natural resources, enhancing energy efficiency, and strengthening urban sustainability. These principles must be integrated into all residential projects to create more livable environments for future generations.Günümüzde çevresel sorunlar giderek artmakta, özellikle bina üretimi doğal kaynakların tüketiminde, çevre kirliliğinde ve enerji tüketiminde önemli bir rol oynamaktadır. Bu durum, mimarlık pratiğinde enerji etkin ve sürdürülebilir yapıların önemini artırmıştır. Sürdürülebilirlik hedeflerini desteklemek için yapı tasarım ve üretim süreçlerinde çeşitli yöntemler geliştirilmiştir; bunlardan biri de yapı sertifika sistemleridir. Yapı sertifikaları, çevre dostu ve enerji verimli uygulamaların yaygınlaşmasını teşvik ederek çevresel, sosyal ve ekonomik faydalar sağlamaktadır. Türkiye’deki binaların %86,8’i konut olarak kullanılmaktadır ve bu çalışma kapsamında sertifika sahibi bir konut yapısı olan Hep İstanbul projesi ele alınmıştır. 2019 yılında “Sürdürülebilir Yapı-Konut Kategorisi” birincilik ödülüne layık görülen proje, LEED (Leadership in Energy and Environmental Design) ve GSB (Guideline for Sustainable Building) sertifika sistemleri çerçevesinde değerlendirilmiş; iki sistemin sunduğu çevresel, sosyal ve ekonomik avantajlar karşılaştırmalı bir analizle incelenmiştir.LEED ve GSB sertifika sistemleri, enerji verimliliği, su tasarrufu, malzeme seçimi ve atık yönetimi gibi sürdürülebilirlik kriterlerine göre yapıların değerlendirilmesini sağlamaktadır. LEED, uluslararası standartlarıyla çevresel sürdürülebilirliğe daha kapsamlı bir yaklaşım sunarken, GSB sürdürülebilir tasarım için rehberlik sağlayarak yapıların çevresel etkilerini azaltmaya odaklanmaktadır. Çalışmanın sonucunda, sertifika sistemlerinin sürdürülebilir yapı üretimine büyük katkı sağladığı ve çevreye duyarlı mimari uygulamalara rehberlik ettiği belirlenmiştir. Ayrıca, konut üretiminde sürdürülebilir uygulamaların yaygınlaştırılmasının doğal kaynakların korunması, enerji verimliliğinin artırılması ve kentsel sürdürülebilirliğin güçlendirilmesi açısından hayati önem taşıdığı vurgulanmaktadır. Gelecek nesiller için daha yaşanabilir çevreler oluşturmak amacıyla, bu ilkelerin tüm konut projelerine entegre edilmesi gerekmektedir

    Grand Budapeşte Oteli Filmindeki Otelin İki Döneme ait Tasarım Anlayışı Üzerinden Yapay Zeka Desteği ile İncelenmesi

    No full text
    There is a strong interaction among the various branches of art. In this study, the relationship between architecture and cinema is examined, and the concept of “space” in architecture, along with the aesthetic and narrative elements used in cinema, is analyzed. One of the primary tools for conveying emotion and thought in cinema is film. The more successfully the balance between editing, screenplay, actors, and spatial elements is achieved in a film, the more effectively the message is conveyed to the audience. The greater the harmony among the editing, screenplay, actors, and spatial elements in a film, the stronger the impact of the message delivered to the viewer. Among these elements, space falls directly within the scope of the architectural discipline. Architects take into account the characteristics of the period, the structural system, the user profile, and design criteria when designing space. The Grand Budapest Hotel is one of the productions that best reflects the relationship between architecture and cinema. The fact that a hotel plays a leading role in the film demonstrates how important space is from a cinematic perspective. Since the hotel is one of the main protagonists, all the details of the narrative are reflected in the space and perceived by the audience. Artificial intelligence, on the other hand, is a tool capable of analyzing the information it receives and producing various interpretations in line with a defined objective. Within the scope of the research, a film was analyzed according to architectural design principles, after which data were provided to artificial intelligence with the instruction to “recreate a version set in the 1960s while preserving the characteristics of the 1930s.” Based on this, the existing space in the film and the space generated by artificial intelligence were compared, and an evaluation was made in line with the findings obtained.Sanatın çeşitli dalları arasında güçlü bir etkileşim bulunur. Bu çalışmada, mimarlık ve sinema arasındaki ilişki ele alınarak; mimarlıkta “mekân” kavramı ile sinemada kullanılan film estetiği ve anlatım unsurları incelenmiştir. Sinemada duygu ve düşünceyi aktarmanın temel araçlarından biri filmdir. Filmlerde kurgu, senaryo, oyuncular ve mekân unsurlarının dengesi ne kadar başarılı olursa, izleyiciye verilen mesaj da o kadar etkili olur. Bir filmde yer alan kurgu, senaryo, oyuncular ve mekân unsurları arasındaki uyum ne kadar başarılı olursa, izleyiciye verilen mesaj da o kadar etkili olur. Bu unsurlar içinde mekân, doğrudan mimarlık disiplininin kapsama alanına girer. Mimarlar mekân tasarımında dönemin özelliklerini, yapısal sistemi, kullanıcı profilini ve tasarım kriterlerini göz önünde bulundurur. Büyük Budapeşte Oteli filmi, mimarlık ile sinema arasındaki ilişkiyi en iyi yansıtan yapımlardan biridir. Filmin başrolünde bir otelin yer alması, mekânın film açısından ne kadar önemli olduğunu gösterir. Otel başrollerden biri olduğu için kurgudaki tüm detayların mekâna yansıması da izleyici tarafından görülmektedir. Yapay zekâ ise, aldığı bilgileri analiz edip, hedefe uygunluk çerçevesinde çeşitli yorumlar üretebilen bir araçtır. Araştırma kapsamında, mimari tasarım ilkelerine göre bir film analiz edilmiş ve ardından yapay zekâya “1930’ların özelliklerini koruyarak 1960’larda geçen bir versiyonunu yeniden oluştur” talimatıyla veri sağlanmıştır. Buna dayanarak, filmdeki mevcut mekân ile yapay zekâ tarafından üretilen mekân karşılaştırılmıştır ve elde edilen bulgular doğrultusunda bir değerlendirme yapılmıştır

    Analysis of the 2011 Restoration Implementation of the Başkale Kelekom Bridge, Van

    No full text
    Van Gölü Havzası, sahip olduğu stratejik konumu ve zorlu coğrafi yapısı nedeniyle tarih boyunca birçok farklı uygarlığa ev sahipliği yapmış; bu tarihsel süreklilik içinde her uygarlık başta dini, askeri ve sivil yapılar olmak üzere bölgeye çeşitli mimari eserler kazandırmıştır. Özellikle tarihi ulaşım ağları üzerindeki akarsu geçişlerini sağlamak amacıyla kent içi ve kırsal alanlarda inşa edilen taş köprüler, bu mimari mirasın önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Bu çalışmanın odak noktası, Başkale-Hakkâri karayolu güzergâhında, Çiğli Çayı üzerinde yer alan ve özgün Selçuklu dönemi mimari karakterini yansıtan tarihi Kelekom Köprüsü’dür. Mimari plan kurgusu bakımından "iki gözlü yolu her iki yana eğimli olarak devam eden taş köprüler" grubunda sınıflandırılan yapı, çevresel faktörler ve zamanın etkisiyle yapısal hasarlar görmüş, bu nedenle 2011 yılında Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı Karayolları 11. Bölge Müdürlüğü tarafından esaslı bir restorasyon sürecine alınmıştır. Bu araştırmanın temel amacı, köprüde gerçekleştirilen onarım uygulamalarını yerinde analiz etmek ve müdahalelerin uluslararası koruma prensipleri bağlamında uygunluğunu tartışmaktır. Araştırmada yöntem olarak yapıya ilişkin tarihsel belgeler, eski fotoğraflar ve restorasyon proje raporları, betimsel ve uygulamalı araştırma modeli ekseninde irdelenmiş, yapının müdahale öncesi ve sonrası durumu karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular; traverten yonu taş, kayrak kalker sal taşı ve metal kenet gibi malzemelerle yapılan uygulamaların, yapının özgün yığma taş dolgu tekniğiyle uyumlu olduğunu ortaya koymaktadır. Sonuç olarak; temel ayakları, döşeme, tempan duvarları ve selyaranlardaki statik sorunların mimari bütünlük zedelenmeden giderildiği ve köprünün bölge kültür turizmine kazandırıldığı belirlenmiştir.Due to its strategic location and rugged topography, the Lake Van Basin has hosted numerous civilizations throughout history; each civilization has contributed various religious, military, and civil architectural works to the region. Stone bridges, built to facilitate river crossings on historical transportation networks, constitute a significant part of this architectural heritage. The focus of this study is the historical Kelekom Bridge, located on the Başkale-Hakkâri highway over the Başkale Çiğli Stream, reflecting the original architectural character of the Seljuk period. Classified typologically as a "two-arched stone bridge with sloped roadways on both sides," the structure suffered structural damages due to environmental factors, leading to a major restoration process in 2011 by the 11th Regional Directorate of Highways of the Ministry of Transport and Infrastructure. The primary aim of this research is to analyze the repair practices carried out on the bridge and to discuss the compliance of these interventions with conservation principles. Methodologically, historical documents, old photographs, and restoration project reports were examined using a descriptive and applied research model, and the structure\u27s condition before and after the intervention was evaluated comparatively. The findings reveal that applications using materials such as travertine ashlar stone, slate limestone, and metal clamps are compatible with the original masonry stone infill technique. Consequently, it was determined that static problems in the piers, deck, spandrel walls, and cutwaters were resolved without compromising architectural integrity, and the bridge was successfully reintegrated into regional cultural tourism

    MARDİN\u27DEKİ GELENEKSEL TAŞ YAPILARDA TAŞIYICI SİSTEM HASARLARININ GÖZLEMSEL TESPİTİNE YÖNELİK BİR DEĞERLENDİRME: MİLLİ YERLEŞKESİ ÖRNEĞİ

    No full text
    Traditional structures are significant cultural heritage elements that reflect the architectural character, material usage, and structural systems of their construction period. However, these structures are exposed to various structural damages over time due to environmental effects, changes in usage, material deterioration, and lack of maintenance. Particularly, cracks, material losses, separations, and deformations occurring in vertical and horizontal load-bearing elements disrupt the static balance of the structures, posing a long-term threat to their structural integrity. This study conducted an observational damage assessment on Building No. 3 within the Mardin Milli Settlement, classifying and analyzing structural damages in load-bearing elements. Within the scope of the study, walls, columns, buttresses, arches, and vaults were examined, and environmental and material-induced deteriorations were documented and evaluated. The findings indicate that the lack of maintenance, seasonal changes, and prolonged disuse have significantly affected the structural system. The results contribute to the development of sustainable restoration and conservation strategies for the building. This study not only provides insights specific to the examined structure but also serves as a framework for the preservation of similar traditional masonry structures.Geleneksel yapılar, inşa edildikleri dönemin mimari karakterini, malzeme kullanımını ve strüktürel sistemlerini yansıtan önemli kültürel miras öğeleridir. Ancak bu yapılar, zaman içinde çevresel etkiler, kullanım değişiklikleri, malzeme yıpranması ve bakım eksikliği gibi faktörler nedeniyle çeşitli yapısal hasarlara maruz kalmaktadır. Özellikle düşey ve yatay taşıyıcı elemanlarda meydana gelen çatlaklar, malzeme kayıpları, ayrışmalar ve deformasyonlar, yapıların statik dengesini bozarak uzun vadede yapısal bütünlüklerini tehdit etmektedir. Bu çalışmada, Mardin Milli Yerleşkesi’nde yer alan 3 numaralı yapı bloğu özelinde gözlemsel hasar tespiti gerçekleştirilmiş ve taşıyıcı sistem elemanlarındaki hasarlar sınıflandırılarak analiz edilmiştir. Çalışma kapsamında, duvarlar, sütunlar, payandalar, kemerler ve tonozlar gibi taşıyıcı elemanlarda meydana gelen çevresel ve malzeme kaynaklı bozulmalar belgelenmiş ve hasarın nedenleri değerlendirilmiştir. Yapılan incelemeler sonucunda, yapının bakımsız kalmasının, mevsimsel değişimlerin ve uzun süreli kullanım eksikliğinin taşıyıcı sistem üzerindeki etkileri belirlenmiştir. Elde edilen bulgular, yapının sürdürülebilir restorasyon ve korunmasına yönelik önerilerin geliştirilmesine katkı sağlamaktadır. Çalışma, yalnızca incelenen yapı özelinde değil, benzer geleneksel taş yapılara uygulanabilecek koruma stratejileri için de bir çerçeve sunmayı amaçlamaktadır

    Bitlis Hazo Khan: An Evaluation on Building Materials and Construction Techniques

    No full text
    Tarihî yapılar, ait oldukları dönemin kültürel, sosyal ve teknolojik birikimlerini yansıtan özgün mimari belgeler olup, geçmişin yapı kültürünü anlamada temel kaynaklardır. Bu yapılar arasında hanlar, ticari ve kamusal işlevleriyle dönemin önemli unsurlarındandır. Mimari tipolojileri, strüktürel çözümleri ve malzeme kullanımlarıyla yerel inşa kültürünün gelişiminde etkili olmuşlardır. Bu çalışma, Bitlis ili ile Mutki ilçesi arasında, tarihî İpek Yolu güzergâhında yer alan Hazo Hanı’nın yapı malzemeleri ve yapım tekniklerini incelemeyi amaçlamaktadır. Kitabesine göre 1626 yılında onarım gören yapı, 17. yüzyıl Osmanlı mimarisinin karakteristik özelliklerini taşımaktadır. Hazo Hanı, ortasında geniş bir mekân ve çevresinde konaklamalara uygun odalardan oluşan bir plana sahiptir. Araştırma, niteliksel saha çalışması kapsamında doğrudan gözlem, fotoğrafla belgeleme, yerinde inceleme ve karşılaştırmalı analiz yöntemleriyle yürütülmüştür. Gözlemler, yapının taşıyıcı sistemi, taş örgü teknikleri, harç türleri ve ahşap elemanlarını kapsamaktadır. Bulgular, beden duvarlarında yerel taşların, bağlayıcı olarak kireç esaslı kumlu harçların, kapı ve doğramalarda ise dayanıklı yerel ahşapların kullanıldığını göstermektedir. Bu malzeme tercihleri, yapının bölgesel iklim ve çevre koşullarına uyumlu bir sistemle inşa edildiğini ortaya koymaktadır. Karşılaştırmalı değerlendirmelerde Hazo Hanı, El-Aman, Hüsrev Paşa ve Bitlis Başhan ile incelenmiştir. Sonuçlar, Hazo Hanı’nın ince derzli taş örgüsü, strüktürel sağlamlığı ve sade cephe düzeniyle bölgesel mimari içinde özgün bir konuma sahip olduğunu göstermektedir. Sonuç olarak, çalışma Hazo Hanı’nın mimari kimliğini, malzeme özelliklerini ve yapım tekniklerini tarihsel ve çevresel bağlamda bütüncül biçimde değerlendirmekte; geleneksel yapı teknolojilerinin belgelenmesi ve korunmasına katkı sunmaktadır. Ayrıca, benzer tarihî yapıların restorasyon ve koruma çalışmalarına kuramsal ve uygulamalı bir referans oluşturarak yerel mimari mirasın sürdürülebilir biçimde yaşatılmasına bilimsel bir temel sağlamaktadır.Historical structures serve as unique architectural documents reflecting the cultural, social, and technological accumulations of their respective periods, and constitute essential sources for understanding the building culture of the past. Among these structures, inns (khans) were significant elements of their era due to their commercial and public functions. Their architectural typologies, structural solutions, and material applications played a pivotal role in the development of local construction traditions. This study aims to examine the building materials and construction techniques of Hazo Khan, located on the historic Silk Road route between Bitlis province and Mutki district. According to its inscription, the structure underwent repair in 1626 and exhibits characteristic features of 17th-century Ottoman architecture. Hazo Khan is organized around a central, spacious hall, surrounded by rooms suitable for lodging, reflecting a typical khan layout. The research was conducted as a qualitative field study, employing direct observation, photographic documentation, on-site examination, and comparative analysis. Observations focused on the load-bearing system, stone masonry techniques, types of mortar, and wooden elements. Findings indicate that local stones were predominantly used for the walls, lime-based sandy mortar served as the binding material, and durable local timber was employed for doors and joinery. These material choices demonstrate that the structure was constructed with a system well adapted to the regional climate and environmental conditions. Comparative evaluations were carried out with El-Aman, Hüsrev Paşa, and Bitlis Başhan. The results reveal that Hazo Khan occupies a unique position within regional architecture, distinguished by its finely jointed stone masonry, structural robustness, and simple façade composition. In conclusion, the study provides a comprehensive assessment of Hazo Khan’s architectural identity, material characteristics, and construction techniques within their historical and environmental context. It contributes to the documentation and preservation of traditional building technologies and offers both theoretical and practical reference points for the restoration and conservation of similar historical structures, thereby supporting the sustainable preservation of local architectural heritage

    Development Concepts of Coastal Parks: A Comparative Analysis of Kusadasi and Sumgayit

    No full text
    Bu çalışma, Kuşadası (Türkiye) ve Sumqayıt (Azerbaycan) kentlerinin kentsel çevrelerinde yer alan sahil parklarının ekolojik, mekânsal ve sosyo-kültürel rollerini inceleyerek, bu parkların işlevsel bölgelemesi ve gelişim potansiyelleri üzerine karşılaştırmalı bir analiz sunmaktadır. Kıyı kentlerinin kentsel genişleme ve artan turizm baskısıyla karşı karşıya kaldığı günümüzde, rekreasyon alanlarının planlanması, korunması ve geliştirilmesine yönelik sürdürülebilir stratejiler, çevresel dayanıklılığın sağlanması ve kent sakinlerinin yaşam kalitesinin artırılması açısından büyük önem taşımaktadır. Peyzaj-ekolojik, mimari ve sosyo-işlevsel yaklaşımlardan yararlanılarak yürütülen bu araştırma, her iki kentteki sahil parkı sistemlerinin mekânsal organizasyonu, erişilebilirliği ve kentsel bütünleşmesi açısından temel benzerlik ve farklılıkları ortaya koymaktadır. Ampirik gözlemler ve saha analizleri, Kuşadası’nın sahil bölgesinin tarihî mirası ve turizm odaklı tasarımıyla öne çıktığını, buna karşılık Sumqayıt bulvar sisteminin toplumsal rekreasyon ve kentsel bağlantısallığı vurgulayan modern bir işlevsel düzene sahip olduğunu göstermektedir. Çalışma, sahil parklarının yerel mikroiklimlerin düzenleyicisi, sosyal etkileşim merkezleri ve sürdürülebilir turizmin itici gücü olarak oynadığı rolü vurgulamaktadır. Karşılaştırmalı değerlendirme temelinde, Kuşadası’nın miras duyarlı tasarım ilkelerini Sumqayıt’ın bütüncül ekolojik planlama yaklaşımıyla birleştiren bir gelişim konsepti önerilmektedir. Bulgular, iklim, demografi ve altyapı kaynaklı zorluklarla karşılaşan kıyı kentlerinin uyum kapasitesini artırmak için katılımcı ve kapsayıcı tasarım, gelişmiş erişilebilirlik ve işlevsel çeşitliliğin gerekliliğini ortaya koymaktadır. Sonuç olarak, bu araştırma kültürel kimlik, çevresel sorumluluk ve rekreasyon işlevselliğini uyumlu hale getiren bir sahil parkı gelişim modeli sunarak sürdürülebilir kıyı kentleşmesi üzerine yürütülen tartışmalara katkı sağlamaktadır.This study investigates the ecological, spatial, and socio-cultural roles of coastal parks within the urban environments of Kusadasi (Türkiye) and Sumgayit (Azerbaijan), focusing on the comparative analysis of their functional zoning and developmental potential. As coastal cities continue to experience urban expansion and increasing tourism pressure, sustainable strategies for planning, maintaining, and enhancing recreational areas become crucial for ensuring environmental resilience and improving residents’ quality of life. Drawing on landscape-ecological, architectural, and socio-functional perspectives, this research identifies key similarities and differences in the spatial organization, accessibility, and integration of coastal park systems in both cities. Empirical observations and field analyses reveal that Kusadasi’s coastal zone is characterized by its historical heritage and tourism-oriented design, whereas Sumgayit’s boulevard system features a modern, functional layout emphasizing community recreation and urban connectivity. The study highlights the role of coastal parks as regulators of local microclimates, social interaction hubs, and catalysts for sustainable tourism. Based on the comparative assessment, a development concept is proposed that combines Kusadasi’s heritage-sensitive design principles with Sumgayit’s integrated ecological planning approach. The findings underscore the necessity of participatory and inclusive design, improved accessibility, and functional diversity to enhance the adaptive capacity of coastal cities facing climate, demographic, and infrastructural challenges. Ultimately, the research contributes to the discourse on sustainable coastal urbanism by offering a model for harmonizing cultural identity, environmental stewardship, and recreational functionality in coastal park development

    0

    full texts

    0

    metadata records
    Updated in last 30 days.
    EKSEN Dokuz Eylül University Journal
    Access Repository Dashboard
    Do you manage Open Research Online? Become a CORE Member to access insider analytics, issue reports and manage access to outputs from your repository in the CORE Repository Dashboard! 👇