9301 research outputs found
Sort by
From imroz to Gökçeada: The process of turkification of the island
Lisansüstü Programlar Enstitüsü, İnsan Hakları Hukuku Bilim DalıBu çalışmanın amacı, Lozan Antlaşması ile Türk-Yunan nüfus mübadelesi dışında tutulan İmroz adasındaki Rumların adayı terk etmesi ve adanın Türkleştirilmesi amacıyla devlet tarafından 1960'lı yıllarda başlatılan sistemli insan hakları ihlallerinin hangi hukuki ve idari yöntemler ile ne şekilde gerçekleştirildiğini ve bunların sonuçlarını incelemektir. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu antlaşması olan Lozan Barış Antlaşması kapsamında hukuki olarak da azınlık şeklinde tanımlanan ve koruma altına alınan Gayrimüslim Rum azınlıkların yaşadığı adayı konu alan çalışma bu sebeple azınlıklar ve azınlık haklarına dair bir giriş ile başlamaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde azınlık kavramı ile azınlık haklarını konu alan hukuk metinleri kapsamında azınlık haklarının yirminci yüzyıla kadar tarihsel ve hukuki gelişimi incelenmiştir. İkinci bölümde azınlık haklarına ilişkin büyük gelişmeler yaşanan Birinci Dünya Savaşı sonrası yıllardan bu yana yapılan uluslararası hukuk düzenlemeleri ve bu düzenlemeleri gerçekleştiren uluslararası kurumlar ile bu düzenlemelerin Türk hukukuna yansımaları incelenmiştir. Bu bölümün Türk hukukunda azınlıklar kısmında ise Lozan antlaşmasının azınlıklara ilişkin hükümleri, Türkiye'de günümüze kadar yürürlüğe giren dört Anayasalarındaki Tük kimliği ve vatandaşlık kavramına yaklaşım ve son olarak da Türk kanunlarında azınlıklara yönelik tedbir niteliğindeki düzenlemeler değerlendirilmiştir. Çalışmanın omurgası olan üçüncü bölümde ise Türk devletinin adaya yönelik yaklaşım ve politikalarının İmroz adasında yaşayan Rumları ne şekilde ve nasıl etkilediği ada hakkındaki idari raporlar, arşiv belgeleri, meclis görüşmeleri, kanunlar, Milli Güvenlik Kurulu Raporu ve mahkeme kararları ile incelenmeye çalışılmıştır. Bu doğrultuda adada uygulanan politikaların yurttaşlık, mülkiyet hakkı, güvenlik hakkı, ana dilde eğitim hakkı gibi hususlarda ne şekilde hak ihlallerine yol açtığı belirlenmiştir. Ayrıca adanın Türkleştirilmesi amacıyla devlet tarafından ülkenin başka yerlerinden iskân edilen Türkler ve zorla göç ettirilen Rumların sayılarına dair veriler ile bu göç hareketleri sonucunda yaşanan demografik değişim de çalışmada yer alan başka bir konu olmuştur.The aim of this study is to examine the legal and administrative methods and the manner in which the systematic human rights violations initiated by the Turkish state in the 1960s in order for the Greeks on the island of Imbros, which was excluded from the Turkish-Greek population exchange by the Treaty of Lausanne, to leave the island and to Turkify the island, and the consequences of these violations. The study, which focuses on the island inhabited by non-Muslim Greek minorities, who are legally defined as minorities and protected under the Lausanne Peace Treaty, the founding treaty of the Republic of Turkey, therefore begins with an introduction on minorities and minority rights. The first part of the study examines the concept of minorities and the historical and legal development of minority rights until the twentieth century within the scope of legal texts on minority rights. In the second part, the international legal arrangements made since the years after the First World War, when there were major developments regarding minority rights, and the international institutions that realized these arrangements and the reflections of these arrangements on Turkish law are examined. In the section on minorities in Turkish law, the articles of the Treaty of Lausanne on minorities, the approach to the concept of Turkish identity and citizenship in the four Constitutions of the Turkey that have come into force until today, and finally the regulations in Turkish law that are measures against minorities are evaluated. In the third part, which is the core of the study, the approach and policies of the Turkish state towards the island and how they affected the Greeks living on the island of Imbros are analyzed through administrative reports, archival documents, parliamentary debates, laws, the National Security Council Report and court decisions. Accordingly, it has been determined how the policies implemented on the island led to violations of rights on issues such as citizenship, property rights, security rights, and the right to education in the mother tongue. In addition, data on the number of Turks who were resettled by the Turkish state from other parts of the country in order to Turkify the island, and the number of Greeks who were forcibly displaced, as well as the demographic change that occurred as a result of these migration movements, were also included in the stud
VHF Kısa Mesafe Deniz Haberleşmesinin Data İletişimine Dönüşmesinin Deniz İşletmelerinin Gemi Yönetimleri İçin Temin Edeceği Olanaklar
Gemilerin birbirleri ve kara ile iletişiminde günümüzde birçok farklı haberleşme sistemi bulunmasına karşılık, bunlar içinde en yoğun kullanılanı “Kısa mesafe telsiz sistemi” olarak adlandırılan VHF Deniz haberleşme sistemidir. Bu sistem gerek gemilerde GMDSS (Global Maritime Distress And Safety System - Küresel Denizde Tehlike ve Emniyet Sistemi) gereği zorunlu olarak bulundurulduğu, gerekse de tonajına bakılmaksızın tüm deniz araçlarında kullanıldığı için diğer telsiz sistemlerine oranla en yoğun kullanılan sistem olarak tanımlanmaktadır. Yine VHF cihazlarının kullanım kolaylıkları ve bu sistemin diğer bir teçhizatı olan El VHF’leri (Portable VHF) boyutlarının neredeyse el telefonları kadar olması, bu sistemin kullanım yoğunluğunu artıran diğer bir unsurdur. Ayrıca özellikle Portable VHF cihazlarının, GMDSS kuralları gereği en önemli tehlike türlerinden biri olan “Gemi Terk” (Abondining Ship) durumu halinde Can Filikalarında ve Can Sallarında bulundurulması zorunlu telsiz cihazlarından biri olması, VHF sistemlerinin kullanımını artıran diğer önemli bir etken olarak kabul edilmektedir. VHF Deniz haberleşme sistemleri günümüze kadar genelde telsiz telefon haberleşmesi olarak kullanılmıştır. Bu kanallardan sadece 70. Kanal DSC olarak (Digital Selective Calling - Sayısal Seçmeli Çağrı) data iletişimi şeklinde kullanılmakta olup, bu kanal tehlike, emniyet ve rutin aramalarda otomatik çağrılar amacıyla kullanılmaktadır. VHF kanalları ile ilgili son yapılan düzenlemelerde ise, neredeyse tamamı gemi kara arasındaki telsiz telefon haberleşmesi amacıyla kullanılan mevcut kanalların büyük bir kısmının data iletişimi için tahsis edilmesi hedeflenmektedir. Bu konuda ülkelerden alınan karar doğrultusunda çalışma yapmaları beklenmekte ve bu çalışma sonuçlarının Uluslararası Haberleşme Birliği (International Telecommunication Union) ve Uluslararası Denizcilik Örgütü (International Maritime Organization) ile paylaşılması istenmektedir. Bu şekilde günümüzde giderek artan data haberleşmesine uygun olarak kısa mesafe deniz haberleşmesinde de gerekli düzenlemelerin yapılmasına olanak sağlanabilecektir
Silah arkadaşları: Ernest Hemingway'in Silahlara Veda ve John Dos Passos'un Üç Savaşçı analizi
Lisansüstü Programlar Enstitüsü, Kültürel İncelemeler Ana Bilim DalıBu tez, Ernest Hemingway'in Silahlara Veda ve John Dos Passos'un Üç Savaşçı adlı romanlarına Sigmund Freud'un kuramlarını temel alarak psikanalitik bir açıdan yaklaşmaktadır. Birinci Dünya Savaşı, daha önceden kahraman ve vatansever sayılan sıradan asker algısını değiştirdiği ve ifadesini Modernizm hareketinin yükselişinde bulduğu için, bu iki roman da sıradan askerin gerçek ve acı verici akıl sağlığı durumunu tarif etmektedir. Bu tezde psikanalitik yaklaşımın temel odağı Freudcu bir bakış açısından alınmıştır, çünkü Freud, askerin, ilk endüstriyel savaşın getirdiği nevrotik akıl sağlığı durumu hakkında konuşan ilk psikanalistlerden biri olarak görülmektedir. Freud'a göre uygarlıklar, şartlar ne olursa olsun, kurumlar ve yasalar yoluyla bireylerinden mutlak itaat ve içgüdülerin feragatını bekler. Ancak savaş zamanında uygarlıkların talepleri, vatanseverlik adı altında öldürmeye ve içgüdülerin ortaya çıkarılmasına değiştirilir. Sonuç olarak birey, hayal kırıklığına uğrar ve insanlıktan uzaklaşır. Ayrıca, bir askerin savaş esnasında şahit olduğu korkunç şeylerle birlikte, birey travmatize olur. Savaşın getirdiği hayal kırıklığından başlayarak, Freud, hayal kırıklığı kavramı, yaşam ve ölüm içgüdüleri, öldürme ve yasaları ve kurumları beraberinde getiren uygarlıklar hakkında düşünmüştür. Bu tezdeki temel amaç, Silahlara Veda ve Üç Savaşçı romanlarındaki karakterileri Freudyen hayal kırıklığı, insanlıktan çıkma ve travma kavramları ile incelemektir.This thesis approaches the novels of Ernest Hemingway's A Farewell to Arms and John Dos Passos' Three Soldiers from a psychoanalytic point of view with references to the theories of Sigmund Freud. Since the First World War changed the whole perspective about the ordinary soldier, which was previously considered heroic and patriotic, and found an expression in the rise of the Modernist movement, these two novels describe the real and painful state of mind of an ordinary soldier. The psychoanalytic approach was mainly taken from a Freudian standpoint because he was considered one of the first psychoanalysts who talked about the neurotic state of mind of soldiers which the first industrialized war brought about. According to Freud, civilization demands the utmost obedience and sacrifice of instincts under any circumstances by establishing institutions and laws. Yet, during wartime, the demands of civilization are altered into killing and release of instincts in the name of patriotism. As a result, the individual becomes disillusioned and dehumanized. Besides, due to the horrible things the soldier witnesses during the war, the individual overall becomes traumatized. Starting from the disillusionment that the war introduced, Freud contemplates the notion of disillusionment, instincts of life and death, killing, and civilization that brought laws and institutions. The main aim of this thesis is to analyze the characters of the novels A Farewell to Arms and Three Soldiers through Freudian notions of disillusionment, dehumanization, and trauma
The standard of proof in hub and spoke information exchange
Lisansüstü Programlar Enstitüsü, Hukuk Ana Bilim DalıRekabet Kurulunun son dönemde yürüttüğü soruşturmalar ve verdiği Zincir Market Kararı ile hub and spoke bilgi değişimi (topla-dağıt bilgi değişimi) konusu yeniden gündeme gelmiştir. Temel itibarıyla unsurları ve böyle bir ihlalin varlığının ortaya konulması için gereken ispat standardı Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık otoritelerinin verdiği kararlar ile şekillenmiştir. Nitekim Rekabet Kurulu da bu yaklaşımı Bilgisayar ve Oyun Konsolları Kararında uygulamıştır. Rekabet Kurulu tarafından hub and spoke iddiası üzerine verilen son karar olan Zincir Market Kararında ise Portekiz Rekabet Otoritesinin yaklaşımına atıfta bulunularak bir karar verilmiş ve bu karar dahilinde Birleşik Krallık yaklaşımına dair herhangi bir atıfta bulunulmamıştır. Bu yönüyle kararda Rekabet Kurulunun yaklaşım değiştirdiği değerlendirilmektedir. Bu tezin konusunu da hub and spoke ihlalin şartları ve bu ihlal tipinin ispatı için sağlanması gereken ispat standartları oluşturmaktadır. Bu hususlar ortaya konulurken Birleşik Krallık, ABD, Portekiz ve Almanya otoritelerinin verdiği kararların yanında Rekabet Kurulunun bu zamana kadar verdiği dört karardan yararlanılacaktır. Bu kararlar ışığında ise hub and spoke ihlalin ortaya konulabilmesi için gerekli ispat standardının ne olması gerektiği sonucuna ulaşılacaktır.With the recent investigations conducted by the Competition Board and the Chain Market Decision, the issue of the hub and spoke information exchange has come to the agenda again. Its elements and the standard of proof required to establish the existence of such an infringement have been shaped by the decisions of the United States and the United Kingdom authorities. The Competition Board applied this approach in its Decision on Computer and Game Consoles. In the Chain Market Decision, which is the last decision of the Competition Board on the hub and spoke allegation, the Competition Board decided by referring to the approach of the Portuguese Competition Authority and did not make any reference to the United Kingdom approach. In this respect, it is considered that the Competition Board has changed its approach. The subject of this thesis is the conditions of the hub and spoke infringement and the standards of proof required to prove this type of infringement. In this thesis, the decisions of the authorities in the UK, the USA, Portugal, and Germany, as well as the four decisions of the Competition Board so far, will be utilized. In light of these decisions, it will be concluded what the necessary standard of proof should be to establish hub and spoke infringement
Looking back at Nature and the natural environment in the context of spirituality-based practices of turning inwards: Rainbow gatherings
Lisansüstü Programlar Enstitüsü, Mimarlık Ana Bilim Dalı, Mimarlık Tarihi, Teorisi ve Eleştirisi Bilim Dalıİnsanoğlunun ilk içsel manevi fikir ve pratikleri tarih öncesi dönemde kendini doğanın eş bir parçası olarak gördüğü, fiziksel doğayla binlerce yıl süren karşılıklı bağlantı ve uyum ilişkisi üzerinden şekillenmiştir. Fakat giderek modernleşen insan ve uygarlıklarıyla dönüşen iç ve içsellik kavramları doğadan, doğal çevrelerden ve maneviyattan dereceli olarak kopartılmıştır. Artık içsellik, insan yapımı dışsal imgeler, yasalar, normlar ve yapılar ile kuşatılmış bir dünyada sınırlı, denetlenen ve tekrar eden unsurlar altındadır. Yapılan literatür taramasında içsellik kavramının maneviyat boyutunun dışarıda bırakıyor olduğu gözlemlenmiş ve bu duruma karşı metin içerisinde eleştirel bir pozisyon alınmıştır. Maneviyat veya tinsel içselliğin modernite ile Doğa ve modern yaşam çevrelerinde dışarıda bırakılması üzerine literatür yazımı değerlendirilmiştir. Araştırma kapsamı içselliğe, insan yapımı dışsal imgelerle sınırlandırılmış mekan, çevre veya mekansallıklar aracılığıyla ulaşmaktan ziyade, onu organik doğa ve doğal çevreler içerisinde bedensel, duyusal ve sosyal ilişkilenmelerin maneviyatları öne çıkardığı bir doğa kavramsallaştırması üzerinden ele alır. Yerel halkların tarih öncesi dönemde yaşam ve doğa ile kurduğu bütünlük ve uyum ideolojilerini de anımsayarak, doğayı manevi olarak kavramayı, doğanın ve kendi iç dünyalarımızın büyüsünü yeniden canlandırmayı hedefler. Bu sebeple metin içerisinde farklı coğrafya, kültür ve medeniyetlerde süregelen, insanlığın doğa ile fiziksel ve manevi boyutlarda kurduğu ilişkileri ve içsellik modellerini yakalamak adına, dört farklı döneme ve coğrafyalara ait mitolojik anlatı modeline yer verilmiştir. Maneviyat kavramını merkeze yerleştiren içe dönme pratiklerinin takibini sürdüren araştırma vakası, 1960'lı yıllarda Amerika'da Karşı Kültür Hareketleri ve Yeni Çağ Akımı içerisinde 'hippi' grupları öncülüğünde doğan ve günümüzde devamlılığını koruyan 'Gökkuşağı Buluşmaları' isimli alternatif ve geçici komünal topluluk örneği üzerinden ele alınmıştır. Gökkuşağı Buluşmaları, modern kent yaşantısından uzak, vahşi doğal peyzajlarda geçici bir süre ile bir araya gelen 'Gökkuşağı Ailesi' topluluğunun sahip olduğu bağlayıcı değerler ile doğaya ve doğal çevreye karşı manevi olguların görünür kılındığı ve yeniden canlandırıldığı alternatif, bütünsel ve ritüelistik bir yaşam modeli yaratmaktadır. Modern çevrelerce sınırlı ve denetim altında tutulan içsellikler Gökkuşağı Buluşmaları'nda rastlantısal, manevi, organik, otantik unsurlarını geri kazanır. Tez yazımında Gökkuşağı Buluşmaları, barındırdığı alternatif içsellik modelleri ve pratikleri üzerinden çeşitli katmanlarda incelenmiştir. Araştırma yöntemini şekillendiren en büyük unsurlardan biri, vaka olarak ele alınan Gökkuşağı Buluşmaları'na araştırma süresince iki farklı kez katılımcı-gözlemci olarak edindiğim şahsi deneyimlerim olmuştur. Bu deneyimler, doğada ilkel yaşam şartlarında üretilen bu alternatif yaşam modelinin vaziyet planına, mekan ve mekansallıklarına, doğa ve topluluk ile kurulan duyarlı ilişkilenmelerine, alanda gerçekleşen çeşitli alternatif ritüel pratikleri ve seremonilerine doğrudan tanık olma imkanı sağlamıştır. Tüm bu eşzamanlı deneyimlenen ve gözlemlenen çevre, etkileşim, olay ve içsel olgulara saha notlarımda, diyagramlarımda, eskizlerimde, fotoğraflarda, kendi içsel paylaşımlarımda ve günlük notlarımda yer verilmiştir. Araştırma metni, Gökkuşağı Buluşmaları içerisinde birinci tekil şahıs deneyimim üzerinden derlenen üç farklı hikayesel anlatı ile desteklenmektedir. Aynı zamanda katılımcı-gözlemci olarak bulunduğum ilk buluşma esnasında, Gökkuşağı katılımcılarıyla ses kayıt cihazı ile gerçekleştirdiğim röportajlar da araştırma içerisine dahil edilmiştir. Röportaj çıktıları, araştırmayı destekleyen kavramlar üzerine derlenerek araştırmanın son bölümünde kapsamlı olarak incelenmiştir. Elde edilen ve farklı katmanlarda incelenen tüm içsellik ve içe dönme modelleri, somut ve görünür fenomenlerden; olaylar ve etkileşimler ile kurulan dinamik ve hareketli çevre ve mekansallıklara; katılımcıların kendi iç dünya projeksiyonları ve duyguları ile kurdukları dış dünya tasvirlerine kadar birçok farklı yaklaşım üzerinden izlenmeye çalışılmıştır. Tüm bu içsellik takibi, Gökkuşağı Buluşmaları'nın ve Doğa'nın birbiri içerisinde var olan fiziksel ve yapısal, mekansal ve eylemsel, içsel ve döngüsel analizlerinin bir bütünü olarak belirtilebilir.The first inner spiritual ideas and practices of human beings were shaped by a relationship of interconnection and harmony between humankind and physical nature that lasted for thousands of years and in which human beings saw themselves as an inherent part and partner of nature in the prehistoric period. However, as they've been transformed along the increasing modernization of mankind and their civilizations, the concepts of interior and interiority were gradually separated from nature, natural environments and spirituality. Now interiority is subject to the authority of limited, controlled and repetitive elements in a world surrounded by man-made external images, laws, norms and structures. In the literature review, it was observed that current conceptualizations of interiority excluded the spiritual dimension, and a critical position was taken against this situation in the thesis. The current study approaches interiority through a conceptualization of nature that allows a foregrounding of spirituality by bodily, sensory and social relationships within nature and natural environments. Remembering indigenous peoples' ideologies of unity and harmony with life and nature in the prehistoric period, it aims at understanding nature through a spiritual lens and reviving the magic of nature and our own inner worlds. To this end, and for the purpose of understanding humankind's physical and spiritual relationship to nature and their corresponding models of interiority, four different mythological narrative models from four different historical periods and geographies have been studied. The thesis focuses, as a case study, on Rainbow Meetings, an alternative and temporary communal community initiative, which was born under the leadership of 'hippie' groups as part of Counter-Culture and New Age movements in the 1960s in the US. Rainbow Meetings creates an alternative, holistic and ritualistic life model in which spiritual phenomena against nature and the natural environment are made visible and revived with the binding values of the 'Rainbow Family' community, which comes together temporarily in wild natural landscapes far from modern urban life. Interiors that are limited and controlled by modern circles regain their contingent, spiritual, organic and authentic elements in Rainbow Meetings. In the thesis, Rainbow Meetings has been examined through various layers on the basis of alternative interiority models and practices that it accommodates. One of the biggest factors shaping the research method has been my personal experiences as a participant-observer in the Rainbow Gatherings at two different times during the research period. These experiences have provided the opportunity to directly witness the site plan, space and spatiality, sensitive relations established with nature and the community, various alternative ritual practices and ceremonies taking place in the field under primitive conditions of living in the wild. All of these simultaneously experienced and observed environments, interactions, events and internal phenomena are included in my field notes, diagrams, sketches, photographs, inner dialogues and diary notes. The text also includes three different narrations compiled from my first-person experience of Rainbow Gatherings. At the same time, the interviews I conducted with Rainbow participants with a voice recorder during my first meeting as a participant-observer were also included in the research. The interview outputs were organized around concepts supporting the research and examined in detail in the last part of the text. All models of interiority and practices of turning inwards were examined from various perspectives: from concrete and visible phenomena to dynamic environments and spatialities established by various events and interactions; from the participants' descriptions of their affective experiences and inner worlds to their projections on the external world
Who's Happier? Analysis of Employee Happiness Based on Demographic Characteristics
Doğası gereği insan, yaptığı her işte bir amaç ve anlam arar. En zor şartlarda bile dayanma gücü veren bir amaca ve umuda sahiptir. Bu bağlamda çalışmak, maddi kazanç sağlamanın ötesinde, insana kendini gerçekleştirme ve işe yarama duygusu hissettiren bir faaliyettir. Son 20 yıldır pozitif psikoloji alanında mutluluk, yoğun bir şekilde ilgi görmekte ve araştırılmaktadır. Sahip olunan iş, kişinin kendini gerçekleştirmesine imkan vermesi yönüyle mutluluk sağlamaktadır. Mutlu çalışanlar, sahip oldukları kapasiteyi performansa dönüştürme konusunda daha yüksek motivasyona sahip oldukları için daha yüksek performans göstermektedirler. Böylece kurumlarını daha başarılı hale getirmektedirler. Ortalama bir insan, hayatının 1/3’ünü çalışarak geçirmektedir. Bu nedenle hem insan kaynakları hem de kurumlar açısından, iş yaşamındaki mutluluğun artırılmasını etkileyen değişkenlerin belirlenmesi kritik önem arz etmektedir. Bu bağlamda araştırmanın amacı çalışan mutluluğunun demografik kriterler bazında analiz edilmesidir. Araştırma kapsamında kolayda örneklem yöntemi ile ulaşılan 415 beyaz yakalı çalışan ve yöneticiye demografik bilgi formu ve Akduman (2021) tarafından geliştirilen Çalışan Mutluluğu Ölçeği online olarak uygulanmıştır. Yapılan analiz sonucuna göre çalışan mutluluğu ölçek ve alt boyut puanları cinsiyete, yaşa, medeni duruma, çocuk sayısına, çalışma süresine, göreve ve eşin çalışma durumuna göre anlamlı farklılık göstermemekte, alt boyut puanlarında anlamlı farklılıklar bulunmaktadır.People seek a purpose and meaning in everything they do by nature. It has a purpose and hope that gives strength to endure even under challenging conditions. In this context, working is an activity that makes people feel a sense of self-realization and usefulness beyond providing financial gain. For the last 20 years, happiness has received intense attention and research in positive psychology. Occupation provides happiness in terms of allowing the person to realize himself. Happy employees show higher performance because they have higher motivation to transform their capacity into performance. Thus, they make their institutions more successful. The average person spends 1/3 of his life working. For this reason, it is critical to determine the variables that affect the increase of happiness in business life, both human resources and institutions. In this context, the research aims to analyze employee happiness based on demographic criteria. Within the scope of the research, the demographic information form and Employee Happiness Scale developed by Akduman (2021) were applied online to 415 white-collar employees and managers who were reached by convenience sampling method. According to the analysis results, employee happiness scale and sub-dimension scores do not differ significantly according to gender, age, marital status, number of children, working time, task, and working status of the spouse, and there are significant differences in sub-dimension scores
PANDEMİ ÖNCESİ VE SONRASINDA DEĞİŞEN STRATEJİK İNSAN KAYNAKLARI YÖNETİMİ VE YETENEK YÖNETİMİ UYGULAMALARI
Covid-19 salgını ve sonrasında çalışma hayatında ciddi değişimler yaşanmıştır. Bu değişimlere ayak uydurabilmek için stratejik insan kaynakları yönetimi ve yetenek yönetiminin uygulamalarında birçok revizyon gerçekleştirilmiştir. Ani gelişmeler karşısında özellikle uzaktan çalışmanın bir gecede yeni çalışma düzeni haline gelmesi insan kaynaklarının hem örgüt hem de kendi stratejisini hızla gözden geçirip adapte etmesini gerektirmiştir. Pandemi ile birlikte dijitalleşmenin ve uzaktan çalışma imkanlarının artması fiziki sınırları ortadan kaldırmış ve özellikle "yetenek" olarak kabul edilen çalışanların alternatiflerinin artmasına ve fiziki iş ortamından bağımsız çalışabilmelerine olanak sağlamıştır. Dolayısıyla insan kaynakları profesyonellerinin bir yandan stratejiye uygun programları hayata geçirirken diğer yandan da yetenekli çalışanları elde tutmak için ekonomik ve psikolojik ek katkılar sunması gerekmiştir. Bu bağlamda araştırmanın amacı yaşanan bu gelişmeler ve yeni düzende insan kaynakları profesyonellerinin nasıl uygulamalar yaptığını, neleri değiştirip neleri devam ettirdiklerini ve salgın sonrası ile ilgili değerlendirmelerini analiz etmek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Nitel araştırma olarak yapılandırılan araştırmada sigortacılık, tekstil makineleri, proje yönetim ve uygulama hizmetleri, Ar-Ge, inşaat ve iş makineleri, müşteri hizmetleri/çağrı merkezi ve finans alanında faaliyet gösteren yedi farklı işletmenin insan kaynakları yöneticileri ile görüşmeler yapılmış ve uygulamalara ilişkin altı soru yöneltilerek değişim ve etkileri değerlendirilmiştir
NEŞET ERTAŞ’IN TÜRKÜ SÖZLERİNDEKİ DİVAN ŞİİR GELENEĞİ MOTİFLERİ
Geleneğin en belirgin özelliklerinden biri sürekliliktir. Ancak bu süreklilik içinde yaşam koşullarına bağlı olarak değişme, genişleme, daralma gibi gelişmeler ortaya çıkabilir. Farklı sanat dallarını keskin şeritlerle birbirinden ayırmanın imkansızlığı da bugün akademide karşılık bulmuş bir gerçektir. Bir sanat dalı, varlığını korumaya çalışırken kendisine yakın diğer sanat kolları ile etkileşim halinde olur. Bu kaçınılmaz alışverişler, geleneğin içinde birtakım değişim ve dönüşümleri beraberinde getirir. Dış etkilere fazla açık olan ve zayıflayan gelenekler ise zamanla yok olurlar. Bu doğrultuda, temel dinamiklerini Orta Asya Türk medeniyetinin ortaya çıkardığı “ozan-baksı” geleneğinden alan Aşık tarzı, Azerbaycan ve Anadolu sahalarında 16. yüzyıldan sonra hızla gelişerek kendine has kurallarını oluşturmuş ve zamanla Osmanlı coğrafyasının bütün bölgelerinde varlığını hissettirmiştir. Aşıklık geleneği, Osmanlı Klasik şiiriyle harmanlanıp günümüze gelene dek bazı değişim ve dönüşümler yaşamıştır. Önce yazılı, sonra elektronik ortamla tanışan bu gelenek, birtakım iniş çıkışlarla günümüze kadar gelmiştir. Bu doğrultuda Neşet Ertaş’ın, müzikleriyle dönüşen geleneği temsil ettiği söylenebilir. Bu çalışmada Aşık tarzı şiir geleneğinin yaşadığı değişim ve dönüşüm çizgisi göz önüne alınarak Neşet Ertaş üzerinden Aşık geleneğinin bugünkü üretimlerinin Osmanlı Divan şiiri geleneğiyle olan bağı, bazı Divan beyitleri üzerinden incelenmeye çalışılmıştır
What are the sustainable skills needed for B2B salespersons after the global pandemic?
Lisansüstü Programlar Enstitüsü, Psikoloji Ana Bilim Dalı, Örgütsel Psikoloji Bilim Dalıİlk başta Çin Cumhuriyetinde görülen vakaların bu kadar hızlı yayılabileceği öngörülemedi, ama Covid-19 virüsü çok kısa sürede tüm dünyayı etkisi altına aldı. Evlere kapanma, maske-mesafe-temizlik gibi hijyenik önlemler ve uzaktan çalışma başlıca önlemler arasındaydı. Ülkelerin çoğu seyahat kısıtlamaları sebebiyle sınırlarını kapattı. Kovid -19 pandemisi sebebiyle hemen hemen her insan dolaylı veya doğrudan yeni iş-özel hayat şartları ile karşılaştı ve bu şartlar ile başa çıkmak durumunda kaldı. Özellikle seyahat kısıtlamaları birçok iş kolunu negatif etkiledi. Kovid 19 pandemisi süresince ve sonrasında işletmelerin ve insanların karşılaştığı henüz keşfedilmemiş ve açığa çıkarılmamış deneyimler ve meydan okumalar vardır. Bu araştırma "Sürdürülebilir avantaj sağlayabilmek için B2B satış becerileri nelerdir?" sorusuna cevap arayacaktır. Satış ve satın alma personellerinin yaşadığı deneyimi anlamak, Kovid 19 süreci ve sonrasındaki dijitalleşme ile ortaya çıkan ihtiyaçları araştırmak için nitel araştırma yöntemi kullanılacaktır. Tematik analiz yöntemi ile elde edilen veriler analiz edilerek, anlamlı ve gerçekçi sonuçlar çıkartılması hedeflenmiştir. Bütün endüstrilerden B2B satış personelleri ve onların müşterileri (B2B satın alma) arasından gönüllü katılımcılar ile araştırma için anlamlı, zengin ve ilintili data toplanması hedeflenmiştir. Araştırma bulgularına göre, her insan için Pandeminin "Duygusal, Sosyal, Psikolojik ve Ekonomik" etkileri oldu. Pandemin başında özellikle sağlık endişeleri kaynaklı şok olma ve güvensizlik hissi oluştu. Akabinde her insan için bu belirsizlikler ile başa çıkmaya ihtiyacı oluştu. Ancak, Pandeminin ilk yılında insanların ana amacı; kapanmalar, sosyal mesafe ve seyahat kısıtlamaları gibi yeni çalışma ve yaşam koşullarına uyum sağlamaktı. İnsanlar ve şirketler çevik önlemler alarak, yeni iş modeli koşullarına uyum sağlamaya çalıştılar. Dijitalleşme ve esnek çalışma, pandemi sırasında endüstri için ön etkili başa çıkma stratejisi oldu. Ayrıca, "Müşteri odaklı olmak, beyne ve kalbe hitap etmek, ar-ge becerileri ve ürünün tasarımından teslimine kadar olan süreçte liderlik etmek" B2B satışın temel unsurları olarak ortaya çıktıAlthough it was first assumed that the Covid-19 epidemic infected China, it did not take long to alter its situation into a Global pandemic. Most countries took precautions like lockdowns, social distancing, hygiene, and remote working. Most people were directly or indirectly affected and needed to cope with the new work-life conditions. In that manner, there are many undiscovered and uninvestigated business and people challenges that organizations are facing during and after the Covid-19 pandemic. Therefore, this research was intended to investigate "the business-to-business (B2B) sales skills to gain a sustainable competitive advantage during the pandemic. The qualitative research methodology was chosen to collect data, whereas content / thematic analysis was preferred to reach sense-making and relevant findings from the data. Sampling from the sales and buying side of the industry were the participants of the study to gain enriched, diverse, and associated data collection. The findings of the study explain the "emotional, social, psychological, and economic" effects of the Pandemic on the participants: being shocked and feeling insecure due to health concerns at the beginning of the Pandemic and the need to cope with uncertainties. However, the ability to adapt to change to new working and living conditions of lack-downs, social distancing, and travel restrictions was the main purpose of the people during the first year of the pandemic. People and companies took agile actions and set new conditions for work-life. Digitalization and flexible working were the main coping strategies for the industry during the pandemic.Additionally, "–being customer-oriented, appealing to logic and emotions, r&d skills, and leading from creation to service of the product–" emerged as the essentials of B2B selling
Suna Çağaptay, The First Capital of the Ottoman Empire: The Religious, Architectural, and Social History of Bursa
Çağaptay’ın kitabı [Osmanlı İmparatorluğu’nun İlk Başkenti: Bursa’nın Dini, Mimari ve Sosyal Tarihi] Bursa’yı ele alan önemli bir çalışma. Çağaptay’ın yıllar sürenkatmanlıaraştırmalarınınürünüolanve“VisualizingtheCulturalTransition in Bithynia (1300–1402): Architecture, Landscape and Urbanism” başlıklı doktora araştırması üzerine inşa edilen kitap, Bizans’ın Bitinya bölgesindeki önemli ticaret ve kaplıca/spa merkezi Prousa’nın, 14. yüzyıl zarfındaki dönüşümünü ve Bursa’nın bir Osmanlı ve İslâm kenti olarak ortaya çıkışını ele alıyor. Erken Osmanlı dönemi olarak bilinen 1326–1402 yılları arasına yoğunlaşan kitap, Bizans sosyal, kültü- rel ve mimari dünyasının Osmanlı egemenliği altında nasıl yeniden şekillendiğini, özellikle mimari ve kent bağlamında ne gibi çapraz etkileşimlerin ortaya çıktığını farklı ölçeklerde eserler ve farklı dönemlerden örnekler üzerinden tartışıyor