Necmettin Erbakan University Institutional Repository
Not a member yet
18430 research outputs found
Sort by
A comparison of financial literacy levels of social work and faculty of economics and administrative sciences students in terms of various variables
Yüksek Lisans TeziFinansal okuryazarlığın önemine yönelik farkındalık giderek artmaktadır. Sosyal hizmet uzmanlarının çalışma alanlarının önemli bir kısmı finans ve ekonomiyle ilişkili olduğundan sosyal hizmet uzmanlarının yüksek bir finansal okuryazarlık düzeyine sahip olması gerekmektedir. Bu nedenle sosyal hizmet bölümünde okuyan üniversite öğrencilerinin yüksek bir finansal okuryazarlık düzeyi hedefiyle yetiştirilmeleri gerekmektedir. Bununla birlikte, Türkiye’de sosyal hizmet bölümü öğrencilerinin finansal okuryazarlık düzeylerini inceleyen bir araştırmaya rastlanmamıştır. Bu araştırmada sosyal hizmet program öğrencileri ile müfredatlarında finansal okuryazarlığa etki edecek derslerin mevcut olduğu seçilmiş programlarda öğrenim gören üniversite öğrencilerinin finansal okuryazarlık düzeyleri incelenmiş ve öğrencilerin finansal okuryazarlık düzeylerinin eğitim gördükleri programlara göre farklılaşıp farklılaşmadığı araştırılmıştır. Araştırmada ayrıca öğrencilerin finansal okuryazarlık düzeylerinin öğrencilerin cinsiyetlerine, yaşlarına, gelir durumlarına, anne ve babalarının eğitim durumlarına, üniversitede finans, muhasebe ve ekonomi alanında ders alma durumlarına, kredi kartı kullanma durumlarına, finans ve ekonomi haberlerini yazılı ve görsel olarak takip etme durumlarına göre de farklılaşıp farklılaşmadığı araştırılmıştır. Araştırmanın gerçekleştirilmesinde nicel bir araştırma deseni ve tarama modeli kullanılmıştır. Araştırmanın örneklemini 50 farklı üniversitede öğrenim gören 405 öğrenci oluşturmuştur. Araştırmanın verileri anket formları aracılığıyla 2024 yılı Şubat ve Eylül ayları içerisinde çevrimiçi olarak toplanmıştır. Araştırmanın verileri SPSS 26 programı üzerinde betimsel istatistikler, bağımsız örneklem t testi ve ANOVA testi kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular, üniversite öğrencilerinin finansal okuryazarlık başarı puanı ortalamasının ortanın biraz üzerinde olduğunu göstermiştir. Üniversitede iktisat ve işletme bölümlerinde eğitim gören öğrencilerin, sosyal hizmet ve sağlık yönetimi bölümlerine göre, finans ve ekonomi alanında ders alan öğrencilerin finans ve ekonomi alanında ders almayan öğrencilere göre finansal okuryazarlık başarı puanlarının yüksek olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Ayrıca finansal okuryazarlık düzeyine etki eden demografik ve diğer faktörler açısından incelendiğinde üniversitede lisans düzeyinde öğrenim gören erkek öğrencilerin kadın öğrencilerden, daha erken yaşlardaki öğrencilerin daha ileri yaşlardaki öğrencilerden, gelir düzeyi yüksek olan öğrencilerin gelir düzeyi düşük olan öğrencilerden, anne ve babalarının eğitim düzeyi yüksek olan öğrencilerin, anne-babalarının eğitim düzeyi düşük olan öğrencilerden, kredi kartı sahibi olan öğrencilerin kredi kartı sahibi olmayan öğrencilerden ve finans ve ekonomi haberlerini yazılı veya görsel kaynaklardan takip eden öğrencilerin finans ve ekonomi haberlerini takip etmeyen öğrencilerden finansal okuryazarlık başarı puanlarının daha yüksek olduğu tespit edilmiştir.Awareness of the importance of financial literacy is gradually increasing. Since a significant part of the working areas of social workers are related to finance and economy, social workers should have a high level of financial literacy. For this reason, university students studying in the department of social work should be educated with the aim of a high level of financial literacy. However, there is no research examining the financial literacy levels of social work programme students in Turkey. In this study, the financial literacy levels of social work programme students and university students studying in selected programmes that have courses that will affect financial literacy in their curricula were examined and it was investigated whether the financial literacy levels of the students differed according to the programmes they studied. In the study, it was also investigated whether the financial literacy levels of the students differed according to their gender, age, income status, educational status of their parents, taking courses in finance, accounting and economics at the university, using credit cards, following finance and economics news in written and visual form. A quantitative research design and survey model were used in the realisation of the research. The sample of the study consisted of 405 students studying at 50 different universities. The data of the study were collected online through questionnaire forms in February and September 2024. The data were analysed using descriptive statistics, independent sample t test and ANOVA test on SPSS 26 software. The findings show that the average financial literacy achievement score of university students is slightly above the average. It was concluded that students studying in economics and business administration departments at the university had higher financial literacy achievement scores than students studying in social work and health management departments, and students taking courses in finance and economics had higher financial literacy achievement scores than students not taking courses in finance and economics. In addition, when the demographic and other factors affecting the level of financial literacy are examined in terms of demographic and other factors, it is seen that male students studying at the undergraduate level at the university are more likely to be financially literate than female students, younger students are more likely to be financially literate than older students, students with higher income levels are more likely to be financially literate than students with lower income levels, and students with higher education levels of their parents are more likely to be financially literate than students with lower education levels, It was found that the financial literacy achievement scores of students whose parents had lower educational level, students who had credit cards were higher than students who did not have credit cards, and students who followed financial and economic news from written or visual sources were higher than students who did not follow financial and economic news
David Samuel Margoliout's approach to sirah
Yüksek Lisans TeziOryantalizm, doğuyu araştırma adı altında İslam’a karşı şüpheler ve olumsuz tavırlar sergilemektedir. Bu olumsuz tavırlar içerisinde İslam’ın peygamberi Hz. Peygamber’i karalama politikası da sürdürülmektedir. İslam’ın ilk el yazması eserlerini Doğu’dan alarak tercümeler yapmışlardır. Yapılan tercümeleri ise kendi ideolojilerine göre yorumlar getirerek çevirmişlerdir. Hz. Peygamber’in hayatını yazarken de aynı tutum ve davranışı göstermişlerdir. İslam’ın hak din ve son din olduğunu kabul etmeyen Hristiyanlar ve Yahudiler bu konu da İslam’ı araştıran insanların aklına şüpheler yerleştirmektedir. David Samuel Margoliouth da birçok eseri bulunan, Arapçaya hakimiyeti olan bir İngiliz oryantalisttir. Hz. Peygamber’in hakkında yazmış olduğu eserlerde, Hz. Peygamber’i çoğunlukta olumsuz ithamlarla eleştirdiği görülmekte ve bir vahiy almadığını, Kur’an-ı Kerim’in de Hz. Peygamber tarafından yazıldığını savunmaktadır. Vahiy esnasında geçirmiş olduğu titremelerin bilinçli şekilde Hz. Peygamber’in yaptığını aktarmaktadır. Yahudi asıllı olmasından dolayı Hz. Peygamber ile Yahudiler arasında yaşanmış olan olayları subjektif bir şekilde ele aldığı görülmektedir. Margoliouth’un sergilemiş olduğu tavır, kendisinden sonra yaşamış olan oryantalistleri de etkilemiştir.Orientalism exhibits suspicions and negative attitudes towards Islam under the name of researching the East. Among these negative behaviors, the policy of smearing the prophet of Islam, Prophet Muhammad (s.a.v), is also continued. They translated the first manuscripts of Islam from the East. They interpreted the translations according to their own ideologies. They showed the same attitude and behavior when writing the life of Hz. Muhammad (s.a.v). Christians and Jews who do not accept that Islam is the true religion and the last religion place doubts in the minds of people researching Islam. David Samuel Margoliouth, who has many works and is fluent in Arabic, is a British orientalist. In his works written about Hz. Muhammad, he mostly criticizes Hz. Muhammad with negative accusations and claims that he did not receive any revelation and that the Holy Quran was written by Muhammad (s.a.v). He states that Muhammad was conscious of the tremors he experienced during the revelation. Because of his Jewish origin, it is seen that he handled the events that took place between the Prophet and the Jews in a subjective way. The attitude displayed by Margoliouth also influenced the orientalists who lived after him
Local government debates in Syria after 2011: A model proposal
Doktora TeziBu tez, Suriye'deki yerel yönetimin tarihsel gelişimini ve mevcut durumunu incelemektedir. Suriye devletinin ortaya çıkışından Fransız mandası dönemine ve sonrasına kadar geçen süreci ele almakta, özellikle Baas rejimi döneminde idari sistemde merkezileşmenin rolünü analiz etmeyi amaçlamaktadır. 2011 devrimi sonrası yerel meclislerin işleyişi incelenmiş, kaynak eksikliği, dış müdahale, hukuki çerçeve eksikliği gibi zorluklar değerlendirilmiştir. Bu tez, nitel araştırma yöntemleri kapsamında betimsel analiz, literatür taraması, saha çalışmaları, SWOT analizi ve derinlemesine mülakatlar (görüşmeler) kullanarak Suriye'deki yerel yönetim sisteminin güçlü ve zayıf yönlerini belirlemektedir. Çalışma kapsamında, yerel yöneticiler, akademisyenler, sivil toplum temsilcileri ve uluslararası kuruluşların uzmanlarıyla görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Bu mülakatlar, çevrimiçi platformlar görüşmeler aracılığıyla yürütülmüş ve katılımcılar, amaçlı örnekleme yöntemi kullanılarak seçilmiştir. Görüşmelerde, yerel yönetimlerin mevcut yapısı, yetki dağılımı, kaynak yönetimi ve karşılaşılan idari ve hukuki zorluklar detaylı bir şekilde ele alınmıştır. Tez kapsamında, Suriye'nin gelecekteki idari yapılanmasını güçlendirmeye yönelik, merkezi ve yerel yönetimler arasındaki yetki dengesini esas alan bir yerel yönetim modeli önerilmiştir. Bu model, yerel meclislerin daha etkin çalışmasını, idari yetkilerin merkezi hükümet ile dengeli bir şekilde paylaşılmasını ve kamu hizmetlerinin verimli sunulmasını amaçlamaktadır. Modelin uygulanmasının, Suriye'de siyasi ve sosyal istikrarı artırması, sosyal adaleti teşvik etmesi ve bölgeler arasındaki kalkınma farklarını azaltması beklenmektedir. Ayrıca, önerilen modelin sürdürülebilir kalkınmayı destekleyerek toplumsal katılımı güçlendirmesi öngörülmektedir.This thesis examines the historical development and current state of local governance in Syria. It explores the period from the emergence of the Syrian state to the French mandate era and beyond, with a particular focus on analyzing the role of centralization in the administrative system during the Ba'ath regime. The functioning of local councils after the 2011 revolution has been examined, and challenges such as resource scarcity, external intervention, and the absence of a legal framework have been evaluated. This thesis employs qualitative research methods, including descriptive analysis, literature review, field studies, SWOT analysis, and in-depth interviews, to identify the strengths and weaknesses of the local governance system in Syria. As part of the study, interviews were conducted with local administrators, academics, civil society representatives, and experts from international organizations. These interviews were carried out via online platforms and participants were selected using a purposive sampling method. The interviews focused on the current structure of local governance, distribution of authority, resource management, and the administrative and legal challenges faced by local councils. Within the scope of the thesis, a local governance model has been proposed to strengthen Syria’s future administrative structure, emphasizing a balanced distribution of powers between central and local governments. This model aims to improve the efficiency of local councils, ensure a more balanced allocation of administrative powers between the central government and local authorities, and enhance the effective delivery of public services. The implementation of this model is expected to contribute to political and social stability in Syria, promote social justice, and reduce regional development disparities. Additionally, the proposed model is envisioned to support sustainable development and strengthen public participation
Development of molecules that identify the cellular localization of the oncoprotein c-MYC
Yüksek Lisans TeziBirçok kanser türünün gelişiminde önemli bir etkisi olan c-MYC onkoproteini transkripsiyon faktörü olarak hücrede birçok genin anlatımının düzenlenmesinde rol oynamaktadır. Bu genler hücre büyümesi, proliferasyonu ve apoptozu, translasyon, transkripsiyon, hücre döngüsü gibi önemli birçok hücresel fonksiyonları yönetir. C-Myc geninin amplifikasyonu, kromozom translokasyonu, retroviral promotör katılması gibi aşırı aktifleşmesine neden olan etkenler hücresel büyüme ve çoğalma kontrolünün kaybolmasına ve dolayısıyla kanser oluşumuna olanak tanımaktadır. C-Myc’in aktive olabilmesi için Max yapısı ile heterodimerizasyon gereklidir. Zayıf prognoz ve düşük sağkalım ile ilişikilendirilen c-MYC mutasyonlarına bağlı kanserleri hedeflemek için literatürde doğrudan veya dolaylı olarak c-MYC yolağını inhibe eden yaklaşımlar çalışılmıştır. MYC seviyesini ve/veya hücresel lokalizasyonunu tespit eden, küçük moleküler probların kullanıldığı yaklaşımlar sınırlıdır ve bu alanda daha fazla araştırılma yapılmasına ihtiyaç vardır. Proje kapsamında c-MYC proteinine bağlanan bir modül ile BODIPY floresan probunun birleştirildiği, c-MYC’in hücrede görüntülenmesine imkan veren bir prob üretilmiştir. Probun yüksek kuantum verimine sahip olduğu tespit edilmiş, konfokal mikroskobu ve akış sitometri analizleri ile c-MYC proteininin görüntülenebildiği ispatlanmıştır. C-MYC’i hedefleyen siRNA kullanıldığında floresan sinyalinin üç kattan fazla azaldığı tespit edilmiş olup probun bu proteine spesifik bağlandığı gösterilmiştir. Çekirdek boyası DAPI ile beraber yapılan analizler probun DAPI ile Pearson korelasyon katsayısının 0.989 olduğunu göstermektedir. Bu durum, probun çekirdekte lokalize olan c-MYC proteini görüntülendiğine işaret etmektedir. Probun uygulama dozunda insan akciğer hücrelerine toksik etki oluşturduğu görülmüştür. Probun yapısında c-MYC bağlanan modülünün inhibitör özelliğinden yola çıkılarak elde edilen bileşiğin teranostik özellikleri de incelenmiştir. Prob uygulaması sonucu izole edilen RNA, RT-PCR yöntemi ile kantifiye edilmiş ve probun c-MYC altyolağında yer alan siklin D gen anlatımını doza bağlı olarak istatistiksel olarak anlamlı şekilde %50’den fazla azalttığı görülmüştür. Hücre göçünü kontrol grubuna göre 12 kattan fazla azaltılabildiği tespit edilmiştir ve bu bulgular bileşiğin anti-metastatik etki gösterme potansiyelini göstermektedir. Elde edilen veriler kolay elde edilebilir, kuantum verimi yüksek BODIPY temelli probun teranostik etki göstererek hem c-MYC’i görüntülemek için hem de kanser proliferasyonu için önemli siklin D geninin anlatımını baskılamak için kullanılabileceğine işaret etmektedir.The c-MYC oncoprotein, which is critical in the development cancer, plays significant roles in regulating the expression of many genes in the cell as a transcription factor. These genes regulate many important cellular functions such as cell growth, proliferation and apoptosis, translation, transcription, and cell cycle. Factors that cause c-Myc over-activation, such as gene amplification, chromosome translocation, and retroviral promoter insertion, leads to the loss of cellular growth and proliferation control and cause cancer formation. Heterodimerization with the Max is required for c-Myc activation. Approaches that directly or indirectly inhibit the c-MYC pathway have been studied in the literature to target cancers associated with c-MYC mutations and characterized with poor prognosis and low survival. Small probe approaches to detect MYC levels and/or cellular localization are limited and requires more research. Within the scope of the project, a probe was produced that combines a c-MYC protein binding module and the BODIPY fluorescent probe, allowing the visualization of c-MYC in the cell. It was determined that the probe has a high quantum yield, and the c-MYC protein is shown to be visualized with confocal microscopy and flow cytometry analyses with the use of the probe. When siRNA targeting c-MYC was used, the fluorescence signal decreased more than threefold, which indicates that the probe specifically binds to this target protein. Analyses performed with the nuclear dye DAPI showed that the Pearson correlation coefficient of the probe with DAPI was 0.989. This indicated that the probe visualized the c MYC protein localized in the nucleus. It was observed that the probe has toxic effect on human lung cells at the applied dose. The theranostic properties of the compound were also examined since the c-MYC binding module is a c-MYC inhibitor. The RNA isolated from the cells after the probe application was quantified by RT-PCR method and it was observed that the probe decreased the cyclin D gene expression located in the downstream of c-MYC pathway by more than 50% in a statistically significant manner, depending on the dose. It was found that cell migration could be reduced by more than 12-fold compared to the control group, and these findings demonstrate the potential of the compound to exhibit anti-metastatic effects. The obtained data indicate that the BODIPY-based probe, which is easily obtainable and has high quantum yield, can be used to both visualize c-MYC protein and suppress cyclin D expression, which is important for cancer proliferation. Hence, the probe can be considered as a theranostic agent
Investigation of the effect of the pandemic period on completed suicides in the Konya province sample using the psychological autopsy method
Amaç: Bu çalışmanın amacı, COVID-19 pandemisinin Konya ilinde gerçekleşen tamamlanmış
intihar vakaları üzerindeki etkilerini incelemektir. Çalışma, pandemi dönemi ile pandemi
öncesindeki intihar vakalarını demografik özellikler, intihar nedenleri ve ilişkili faktörler
açısından karşılaştırmayı ve pandeminin intihar oranları üzerindeki etkilerini değerlendirmeyi
amaçlamaktadır.
Gereç ve Yöntem: Araştırma, kesitsel retrospektif bir vaka-kontrol çalışmasıdır ve 11 Mart
2018- 11 Mart 2022 tarihleri arasında Konya ilinde gerçekleşen tamamlanmış intihar vakaları
dahil edilmiş ve 11 Mart 2020 ve sonrası pandemi dönemi kabul edilmiştir. Çalışma, otopsi
raporları, savcılık soruşturma dosyaları, sağlık kayıtları ve intihar notları gibi güvenilir
kaynaklardan elde edilen verilerle yürütülmüştür. Ayrıca, iki sosyo-demografik veri formu
kullanılmış, intihar eden bireylerin yakınları aracılığı ile demografik özellikleri, psikiyatrik
geçmişi ve pandemi sürecindeki etkiler hakkında veriler toplanmıştır. Verilerin istatistiksel
analizi, R 4.4.2 yazılımı (R Core Team, 2024) kullanılarak gerçekleştirilmiştir.
Bulgular: Pandemi döneminde tamamlanmış intihar vakalarında anlamlı bir artış olduğu ve
insidans hızının %25 artış gösterdiği saptandı. Yaş ve cinsiyet açısından iki dönem arasında
anlamlı fark saptanmazken, üniversite mezunu bireylerin oranının arttığı görüldü (%3,23 ve
%13,67). Pandemi döneminde kumar kaynaklı borç oranı anlamlı bir şekilde yükseldi (%0,81
ve %8,03). Toplam psikiyatrik hastalık oranında anlamlı bir artış yaşandığı (%55,56 ve
%67,36), özellikle madde ile ilişkili ve bağımlılık bozukluklarının (alkol, madde, kumar) artış
gösterdiği saptandı (%5,51 ve %17,65). Ayrıca, psikiyatrik hastalığı olan bireyler arasında hiç
tedavi almayanların oranının arttığı görüldü (%13,39 ve %28,57). İntihar yöntemi olarak ateşli
silah kullanımının istatistiksel olarak anlamlı olmasa da artış gösterdiği (%23,60 ve %31,71),
intihar eylemi öncesinde ve sonrasında yardım arama davranışının azaldığı (%14,63 ve %6,43)
görüldü. Pandemi dönemindeki tamamlanmış intihar vakalarının büyük çoğunluğunda uyku
düzeninde değişiklikler görüldüğü (%56,93) ve vakaların %44,93’ünün pandemi sürecinde
maddi kayıp yaşadığı tespit edildi.
Sonuç: Pandemi süreci, intihar davranışıyla ilişkili riskleri artırmış ve yeni risk faktörleri ortaya
çıkarmıştır. Çalışmamız, psikiyatrik bozukluğu olan bireylerin pandemi koşullarına daha
duyarlı olduğunu ve destek hizmetlerinin önemini vurgulamıştır. Ayrıca dijitalleşme ile birlikte
çevrimiçi kumar oyunlarına yönelim artmış ve bu durum ekonomik bozulmaların da etkisi ile
büyük kayıplara ve intihar davranışına yol açmıştır. Ekonomik destekler, dijital kumara erişim
kısıtlamaları ve psikoeğitim programlarının yaygınlaştırılması önerilmektedir.Aim: This study aims to examine the impact of the COVID-19 pandemic on completed
suicide cases in Konya province. The study compares completed suicide cases before and
during the pandemic in terms of demographic characteristics, suicide causes, and related
factors and evaluates the effects of the pandemic on suicide rates.
Materials and Methods: This research is a cross-sectional retrospective case-control study,
and completed suicide cases in Konya province between March 11, 2018, and March 11,
2022, were included. The period after March 11, 2020, was considered the pandemic period.
The study was conducted using data obtained from reliable sources, such as autopsy reports,
criminal investigation files, health records, and suicide notes. Additionally, two sociodemographic
data forms were used to gather information about the demographic
characteristics, psychiatric history, and the effects of the pandemic on individuals through
their relatives. Statistical analyses were performed using the R 4.4.2 software (R Core Team,
2024).
Results: During the pandemic period, a significant increase in completed suicide cases was
observed, with the incidence rate rising by 25%. No significant differences were found
between the two periods in terms of age and gender, while the proportion of individuals with a
university degree increased (%3.23 and %13,67). Gambling-related debt rates also
significantly rose during the pandemic (%0,81 and %8,03). A significant increase in the
overall rate of psychiatric disorders was observed (55.56% and 67.36%), with a particular rise
in substance-related and addictive disorders (alcohol, substance use, gambling) (5.51% and
17.65%). Additionally, the proportion of individuals with psychiatric disorders who had never
received treatment increased (%13,39 and %28,57). Although statistically insignificant, the
use of firearms as a suicide method increased (%23,60 and %31,71), while help-seeking
behaviors before and after suicide actions decreased (%14,63 and %6,43). A majority of
completed suicide cases during the pandemic period experienced changes in sleep patterns
(%56,93), and %44,93 of the cases suffered financial losses during the pandemic.
Conclusion: The pandemic has increased the risks associated with suicidal behavior and
introduced new risk factors. Our study highlighted that individuals with psychiatric disorders
were more vulnerable to pandemic conditions, emphasizing the importance of support
services. Additionally, digitalization led to an increase in online gambling, which, exacerbated
by economic downturns, resulted in significant losses and contributed to suicidal behavior.
Economic support, restrictions on access to online gambling, and the expansion of
psychoeducation programs are recommended
Transmedia storytelling strategy in destination branding: The case of Konya
Doktora TeziDestinasyonlar kendine özgü bir kimliği, kişiliği, imajı, marka çağrışımı ve markası olan yerlerdir. Destinasyon pazarlaması, destinasyon markasının doğru iletişim aracı ve tekniği kullanarak, tüketicilerle doğru iletişim kurularak iletilmesi amacı taşır. Bu nedenle bir marka olarak destinasyonlar için iletişim ve pazarlama stratejisi oldukça önemlidir. Bu çalışmada destinasyon markalaşmasında transmedya hikayeciliği pazarlama stratejinin kullanılabilirliği araştırılmıştır. Transmedya hikayeciliği kısaca, bir hikâyenin farklı parçalarının farklı medyalar aracılığıyla ve medyaların kendine özgü özelliklerini kullanarak tüketicilerle paylaşılmasıdır. Transmedya hikayeciliği ile markalaşma veya transmedya markalaşma stratejisi, günümüzün dijital platformları aracılığıyla markanın hikayesini tüketicinin kullanımına açan, tüketicileri aktif olarak markalama sürecine dâhil eden bir markalaşma sürecidir. Nitel yöntemle gerçekleştirilen bu araştırma, Konya destinasyonu turizm paydaşlarının transmedya hikayeciliği ve transmedya markalaşma konusundaki farkındalıklarına; bu pazarlama stratejisinin destinasyon markalaşmasında uygulanabilirliğine yönelik bakış açılarına odaklanmaktadır. Turizm paydaşlarından elde edilen veriler MAXQDA 2022 analiz programı ile analiz edilmiştir. Konya destinasyonuna yönelik yapılan transmedya uygulamaları içerik analizi yöntemiyle incelenmiştir. Sonuçlar Konya’nın hikayeler açısından zengin bir destinasyon olduğunu ve transmedya hikayeciliğinin destinasyon markalaşmasında etkili bir pazarlama stratejisi olarak kullanılabileceğini göstermektedir. Bununla birlikte destinasyonların hikayelerle anılmasının destinasyonun tanıtımına katkı sağlayacağı, destinasyona değer katacağı, ilgi çekerek ve merak uyandırarak ziyaretçi artışı sağlayacağı araştırmada elde edilen bulgular arasında yer almaktadır. Araştırma bulguları değerlendirildiğinde, politika yapıcılara destinasyon pazarlamasında hikayeleri ve transmedya hikayeciliği pazarlama stratejisini kullanmaları önerilmektedir.Destinations are places with their own unique identity, personality, image, brand association and brand. Destination marketing aims to communicate the destination brand effectively to consumers using the right communication tools and techniques. Therefore, communication and marketing strategy is very important for destinations as a brand. This study explores the applicability of transmedia storytelling as a marketing strategy in destination branding. Transmedia storytelling involves sharing different parts of a story across various media platforms, leveraging the unique characteristics of each medium. Transmedia branding, or transmedia storytelling in branding, is a process that uses modern digital platforms to share a brand’s story, actively engaging consumers in the branding process. This qualitative study focuses on the awareness of tourism stakeholders in the Konya destination regarding transmedia storytelling and transmedia branding, as well as their perspectives on the applicability of this marketing strategy in destination branding. Data collected from tourism stakeholders were analyzed using the MAXQDA 2022 software. Transmedia applications related to the Konya destination were examined through content analysis. The results reveal that Konya is a destination rich in stories and that transmedia storytelling can be utilized as an effective marketing strategy in destination branding. Additionally, the results highlight that associating destinations with stories contributes to their promotion, adds value, generates interest, and stimulates curiosity, ultimately leading to an increase in visitors. Based on these findings, it is recommended that policymakers incorporate stories and transmedia storytelling into destination marketing strategies
Identification of obstacles about the participation in recreation activities of teachers working in public schools in Burdur province
Yüksek Lisans TeziBu araştırmanın amacı, Burdur ilinde devlet okullarında görev yapan öğretmenlerin rekreasyonel faaliyetlere katılımını engelleyen faktörleri belirlemektir. Serbest zamanın bireyin fiziksel, zihinsel ve sosyal bütünlüğünü destekleyici işlevi göz önüne alındığında, öğretmenlerin bu zamanı nasıl değerlendirdikleri ve karşılaştıkları engellerin tespit edilmesi önem arz etmektedir. Araştırma, nicel araştırma yöntemi ve betimsel tarama modeli çerçevesinde gerçekleştirilmiştir. Veri toplama aracı olarak demografik bilgi formu ile birlikte Carroll ve Alexandris (1997) tarafından geliştirilen ve geçerliliği sağlanmış “Serbest Zaman Engelleri Ölçeği” kullanılmıştır. Burdur il merkezi ve ilçelerinde Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullarda görev yapan toplam 403 öğretmen araştırma örneklemini oluşturmaktadır. Elde edilen veriler t-testi ile değerlendirilmiştir. Araştırma bulguları, öğretmenlerin rekreasyonel etkinliklere katılımında en belirleyici engellerin zaman yetersizliği, tesis eksikliği, ilgi ve arkadaş çevresi eksikliği ile maddi imkânsızlıklar olduğunu ortaya koymuştur. Ayrıca cinsiyet, yaş, medeni durum ve mesleki kıdem değişkenlerine göre bazı engel türlerinde anlamlı farklılıklar tespit edilmiştir. Bu doğrultuda, öğretmenlerin serbest zamanlarını daha verimli değerlendirebilmeleri için kurumsal desteklerin artırılması, tesis imkânlarının geliştirilmesi ve sosyal destek mekanizmalarının güçlendirilmesi önerilmektedir. Araştırma, Burdur ili özelinde yürütülen ilk çalışma olması yönüyle literatüre katkı sunmakta ve ileride yapılacak çalışmalara öncülük etme niteliği taşımaktadır.The purpose of this study is to identify factors that hinder teachers working in public schools in Burdur from participating in recreational activities. Given the supportive function of free time for individuals' physical, mental, and social integrity, it is crucial to identify how teachers utilize this time and the obstacles they face. The research was conducted using quantitative research methods and a descriptive survey model. The validated "Free Time Barriers Scale," developed by Carroll and Alexandris (1997), was used along with a demographic information form as data collection tools. A total of 403 teachers working in schools affiliated with the Ministry of National Education in Burdur city center and its districts constituted the research sample. The data obtained were analyzed by using t-tests. Research findings revealed that the most significant barriers to teachers' participation in recreational activities are lack of time, lack of facilities, lack of interests and friends, and financial difficulties. Furthermore, significant differences were identified in some types of barriers based on variables such as gender, age, marital status, and professional experience. Therefore, it is recommended that institutional support should be increased; facilities should be improved and social support mechanisms should be strengthened to enable teachers to make more efficient use of their free time. As the first study conducted specifically in Burdur province, this research contributes to the literature and serves as a pioneer for future studies
Factors affecting the time taken for metabolic parameters to return to normal in children diagnosed with diabetic ketoacidosis
Amaç: Diyabetik ketoasidoz (DKA) insülin yetersizliği veya eksikliği ve buna eşlik eden
artmış insülin karşıtı hormonların ortak etkisi sonucunda hiperglisemi, ketozis ve
metabolik asidozun birlikte bulunduğu diyabetin en önemli akut komplikasyonudur.
DKA’ya bağlı mortalite azalmakla birlikte DKA çocukluk çağında diyabete bağlı
mortalitenin en önemli nedenlerinden birisidir. DKA, hastalığın ilk başvuru kliniği
olabileceği gibi, bilinen diyabet tanılı hastalarda insülin uygulamadaki sorunlardan ve
hastalık, stres, travma, enfeksiyonlar gibi faktörlerin araya girmesi ile de ortaya çıkabilir.
Bu çalışmada amacımız, diyabetik ketoasidoz hastalarının takibini, klinik ve laboratuvar
bulgularını değerlendirmeyi, metabolik parametrelerin normalleşmesine dayalı olarak
DKA'dan çıkış süresini, ketoasidozdan çıkış süresini etkileyen faktörleri belirlemeyi ve
diyabetik ketoasidoz hastalarının tedavi yönetimine katkıda bulunmayı amaçlıyoruz.
Yöntem: Çalışmamızda Ocak 2020 ile Mayıs 2024 tarihleri arasında Necmettin Erbakan
Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Endokrinoloji kliniğinde Diyabetik Ketoasidoz tanısı ile
takip edilen 18 yaşın altında 105 hastanın demografik verileri, antropometrik ölçümleri,
biyokimyasal parametreleri, dosya kayıtları retrospektif olarak incelendi. Hastaların klinik
ve laboratuvar bulguları ayrıntılı olarak gözden geçirildi.
Bulgular: Çalışmaya diyabetik ketoasidoz ile başvuran 105 hasta dahil edildi. Hastaların
yaş ortalaması 121,91±54,24 aydı. Hastaların 18’i (%17,1) 1-4 yaş, 48’i (%45,7) 5-11 yaş,
39’u (%37,1) 12-17 yaş aralığındaydı. Hastaların 59’u (%56,2) kız, 46’sı (%43,8) erkekti.
Hastaların 30’unun (%28,6) yaz, 29’unun (%27,6) sonbahar, 29’unun (%27,6) kış, 17’sinin
(%16,2) ilkbahar mevsiminde başvurduğu belirlendi. Hastaların diyabetik ketoasidozdan
çıkış süresi ortalaması 12,68±8,33 saatti. Yaş gruplarına göre DKA’dan çıkış süresinin
anlamlı farklılık gösterdiği belirlendi (p=0,040). Bu farkın 1-4 yaş aralığındaki hastaların
DKA’dan çıkış süresinin, 12-17 yaş aralığındaki hastalardan daha yüksek olmasından
kaynaklandığı belirlendi. Kızların DKA’dan çıkış süresi ortancası erkeklerden anlamlı
yüksekti (p=0,019). Yeni tanılı hastaların eski tanılı hastalara göre DKA’dan çıkış süresi
ortancası daha yüksekti (p=0,030). Hastaların DKA’dan çıkış süresi ile geliş pH,
karbondioksit (CO2), bikarbonat (HCO3) değerleri arasında negatif yönlü anlamlı ilişki
vardı (sırasıyla r=-0,654; r=-0,421; r=-0,658). Hastaların gelişinde bakılan glikoz, klor (Cl),
magnezyum (Mg) değerleri ile DKA’dan çıkış süresi arasında pozitif yönlü anlamlı ilişki
vardı (sırasıyla p<0,001; p=0,011; p=0,001). Hastaların DKA’dan çıkış süresi ile DKA’dan
çıkışta bakılan kreatinin ve potasyum (K) değerleri arasında negatif yönlü, sodyum (Na) ve
Cl değerleri arasında pozitif yönlü anlamlı ilişki saptandı (sırasıyla p=0,002; p=0,011;
p<0,001; p<0,001). DKA ağırlık derecesi ağır olan hastaların DKA’dan çıkış süresi
ortancası, hafif ve orta olanlardan anlamlı yüksekti (p<0,001). Yeni tanılı hastaların
hastanede kalış süresi ortancası ise eski tanılı hastalardan anlamlı ve daha yüksekti
(p<0,001).
Sonuç: Bu çalışmada, diyabetik ketoasidoz tanısıyla başvuran 105 çocuk hastanın
demografik, klinik ve laboratuvar özellikleri ile DKA’dan çıkış süreleri arasındaki ilişkiler
incelenmiştir. Birincil sonucumuz metabolik parametrelerin normalleşmesine dayalı olarak
DKA'dan çıkış süresiydi. Bulgular, DKA’dan çıkış süresinin yaş grubu, cinsiyet, tanı
durumu (yeni tanı/eski tanı), DKA’nın ağırlık derecesi ve başvuru anındaki bazı
biyokimyasal parametrelerle anlamlı şekilde ilişkili olduğunu göstermiştir. Küçük yaş
grubundaki, kız cinsiyetindeki ve yeni tanı konulan hastalarda DKA’dan çıkış süresi daha
uzun bulunmuştur. DKA’dan çıkış süresi ile başvuru anındaki pH, CO₂ ve HCO₃ değerleri
arasında negatif yönde; gelişinde bakılan glikoz, klor ve magnezyum değerleri ile pozitif
yönde anlamlı korelasyon saptanmıştır. Ayrıca, DKA’nın şiddeti arttıkça çıkış süresinin de
anlamlı şekilde uzadığı görülmüştür. Bu veriler, çocuklarda DKA yönetiminde yaş,
cinsiyet, tanı zamanı ve metabolik parametrelerin göz önünde bulundurulmasının tedavi
sürecini etkileyebileceğini ortaya koymuştur. DKA’dan çıkış süresini etkileyen faktörlerin
belirlenmesi, tedavi yönetimine katkı sağlayarak, tedavi yaklaşımlarının
bireyselleştirilmesine ve hastane yatış süresinin azaltılmasına yardımcı olabilir.Aim: Diabetic ketoacidosis (DKA) is the most important acute complication of diabetes
with hyperglycemia, ketosis and metabolic acidosis as a result of insulin insufficiency or
deficiency and the concomitant increased anti-insulin hormones. Although mortality due to
DKA is decreasing, DKA is one of the most important causes of diabetes-related mortality
in childhood. DKA may be the first presentation of the disease or it may occur due to
problems in insulin administration in patients with known diabetes and intervening factors
such as illness, stress, trauma and infections. In this study, we aim to evaluate the followup,
clinical and laboratory findings of patients with diabetic ketoacidosis, to determine the
time to recovery from DKA based on normalization of metabolic parameters, to determine
the factors affecting the time to recovery from ketoacidosis and to contribute to the
treatment management of patients with diabetic ketoacidosis.
Methods: In our study, demographic data, anthropometric measurements, biochemical
parameters and file records of 105 patients under the age of 18 who were followed up with
a diagnosis of Diabetic Ketoacidosis in the Pediatric Endocrinology Clinic of Necmettin
Erbakan University Faculty of Medicine between January 2020 and May 2024 were
retrospectively analyzed. Clinical and laboratory findings of the patients were reviewed in
detail.
Results: The study included 105 patients who presented with diabetic ketoacidosis. The
mean age of the patients was 121.91±54.24 months. Eighteen (17.1%) patients were 1-4
years old, 48 (45.7%) patients were 5-11 years old, and 39 (37.1%) patients were 12-17
years old. 59 (56.2%) of the patients were female and 46 (43.8%) were male. It was
determined that 30 (28.6%) of the patients presented in summer, 29 (27.6%) in fall, 29
(27.6%) in winter, and 17 (16.2%) in spring. The mean time to recovery from diabetic
ketoacidosis was 12.68±8.33 hours. It was determined that the time to recovery from DKA
differed significantly according to age groups (p=0.040). This difference was found to be
due to the fact that the time to exit from DKA was higher in patients aged 1-4 years than in
patients aged 12-17 years. The median time to exit from DKA was significantly higher in
girls than in boys (p=0.019). The median time to exit from DKA was higher in patients
with a new diagnosis compared to patients with an old diagnosis (p=0.030). There was a
significant negative correlation between the time to exit DKA and admission pH, carbon
dioxide (CO2) and bicarbonate (HCO3) values (r=-0.654; r=-0.421; r=-0.658, respectively).
There was a significant positive correlation between the glucose, chlorine (Cl), magnesium
(Mg) values measured at admission and the time to exit DKA (p<0.001; p=0.011; p=0.001,
respectively). There was a significant negative correlation between the duration of exit
from DKA and creatinine and potassium (K) values, and a significant positive correlation
between sodium (Na) and Cl values (p=0.002; p=0.011; p<0.001; p<0.001, respectively).
The median time to exit from DKA was significantly higher in patients with severe DKA
than in patients with mild and moderate DKA (p<0.001). The median length of hospital
stay of patients with new diagnosis was significantly and higher than that of patients with
old diagnosis (p<0.001).
Conclusion: In this study, we examined the relationships between demographic, clinical
and laboratory characteristics and time to exit DKA in 105 pediatric patients admitted with
a diagnosis of diabetic ketoacidosis. Our primary outcome was time to exit DKA based on
normalization of metabolic parameters. Results showed that time to exit DKA was
significantly associated with age group, gender, diagnostic status (new diagnosis/old
diagnosis), severity of DKA and some biochemical parameters at presentation. Time to exit
DKA was longer in younger age group, female gender and newly diagnosed patients. There
was a significant negative correlation between time to exit DKA and pH, CO₂ and HCO₃
values at admission and a significant positive correlation with glucose, chlorine and
magnesium values at admission. In addition, as the severity of DKA increased, the
discharge time was significantly prolonged. These data revealed that the consideration of
age, gender, time of diagnosis and metabolic parameters in the management of DKA in
children may affect the treatment process. Determination of the factors affecting the time
to exit from DKA may contribute to treatment management, individualizing treatment
approaches and reducing the duration of hospitalization
Damage analysis of an aircraft tow hook
Yüksek Lisans TeziTahribatsız muayene malzemeleri hasara uğratmadan incelemeye olanak veren bir yöntemdir. Bir hava aracı çeker kancasının bazı tahribatsız muayene yöntemleri ile analizi yapılmıştır. Söz konusu malzeme Manyetik Parçacık Testi (MPT), Ultrasonik Test (UT), Sıvı Penetrant Testi (PT), Radyografik Test (RT), Girdap Akımı (Eddy Current) Testi (ECT) olmak üzere toplam 5 (beş) adet teste tabi tutulmuştur. Testlerden alınan sonuçlar ayrı ayrı incelenmiştir. AISI 4130 Alaşımlı Çeliğinden üretilen hava aracı çeker kancasının hasar analizine göre en iyi tahribatsız muayene yöntemi seçilmiştir. Çeker kancanın boş ve dolu uçak çekme senaryolarındaki gerilme analizi Sonlu Elemanlar Yöntemi ile gerçekleştirilmiştir. Eş değer gerilme dağılımları sonuçları ile tespit edilen hasar bölgesi uyumlu çıkmıştır.Non-destructive testing is a method that allows examining materials without damaging them. An aircraft tow hook was analyzed using some non-destructive testing methods. The material in question was subjected to a total of 5 (five) tests, including Magnetic Particle Testing (MPT), Ultrasonic Testing (UT), Liquid Penetrant Testing (PT), Radiographic Testing (RT), Eddy Current Testing (ECT). The results from the tests were examined separately. According to the damage analysis of the aircraft tow hook made of AISI 4130 Alloy Steel, the best non-destructive testing method was selected. The stress analysis of the tow hook in empty and loaded aircraft towing scenarios was performed using the Finite Element Method. The identified damage region was found to be consistent with the equivalent stress distribution results
The effects of bromelain on the cardiovascular system in rats with diet-induced experimental obesity model
Yüksek Lisans TeziBromelain ananas bitkisinde yüksek konsantrasyonlarda bulunan etkili proteolitik enzim aktivitesine sahip bir ajandır. Ananas bitkisinin hangi kısmından elde edildiğine göre meyve (EC 3.4.22.33) ve sap bromelaini (EC 3.4.22.32) olmak üzerek iki tipi bulunan bromelain tıp, gıda, farmasötik ve biyoteknoloji endüstrilerinde kullanılmaktadır. Pratikte sadece ananas bitkisinin sapından elde edilen “stem bromelain” endüstriyel olarak kullanılmaktadır. Bromelain in vivo ve in vitro olarak fibrinolitik, ödem atıcı, anti inflamatuar, anti trombotik etkiler göstermiştir. Bromelainin osteoartrit, otoimmün hastalıklar, kanser ve kardiyovasküler sistem hastalıklarında olumlu etkileri deneysel olarak ortaya konup kanıtlanmıştır. Kardiyovasküler hastalıkların fizyopatolojisinde bromelainin özellikle fibrinolitik ve anti trombotik aktivitesi dikkat çekmektedir. Bromelainin kardiyovasküler sistem üzerindeki etkileri, özellikle fibrinolitik, anti-trombotik ve antiinflamatuvar aktivitesinden kaynaklanmaktadır. Fibrinolitik etki kan pıhtılarının çözülmesine yardımcı olarak damar tıkanıklıklarını engeller ve kan akışını iyileştirir. Anti-trombotik etkisi ise kan pıhtılaşmasını önleyerek kalp krizi ve felç gibi ciddi kardiyovasküler olayların riskini azaltır. Bunun yanı sıra bromelainin anti-inflamatuvar özellikleri de kardiyovasküler hastalıkların önlenmesinde rol oynar. İnflamasyon, arterlerdeki plak oluşumunu ve damar tıkanıklıklarını hızlandırabilir, dolayısıyla bromelainin bu alandaki faydaları da büyük önem taşır. Tez projesi kapsamında yapılan çalışmalarda, bromelainin yüksek yağlı diyetle obezite modeli oluşturulan sıçanlarda atriyum ve aort dokularındaki kasılmalar üzerindeki etkilerin histopatolojik analizler ile desteklenerek incelenmesi amaçlanmıştır. 36 adet 120-200 gram ağırlığında 6 haftalık Wistar Albino cinsi erkek sıçan; standart besinle beslenen grup (SB) (n=10), yüksek yağlı besinle beslenen grup (YYB) (n=10), yüksek yağlı besinle beslenip bromelain uygulanan grup YYB+B (n=8), standart besinle beslenip bromelain uygulanan grup SB+B (n=8) olacak şekilde farklı gruba ayrılmıştır. Çalışmanın ilk 3 ayında, yüksek yağlı diyetle beslenmesi gereken gruplara yalnızca yüksek yağlı rat yemi, diğer gruplara ise standart rat yemi verilmiştir. Obezite modeli oluşturulmasının ardından deneyin son 1 aylık süresince YYB+B ve SB+B gruplarına bromelain uygulaması yapılmıştır. Bromelain oral gavaj yöntemiyle günlük olarak verilmiştir. Deney sonuçlarında atriyum kasılmalarının ortalama gerim değerleri incelendiğinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Bununla birlikte aort kasılmalarında, YYB grubu ile standart besin grupları arasında anlamlı farklılıklar tespit edilmiştir. Özellikle YYB+B grubu ile standart besin grupları arasındaki farklılıklar daha da belirginleşmiştir. Yüksek yağlı beslenen her iki grup (YYB – YYB+B) ile standart besin almış gruplar (SB – SB+B) arasındaki aort dokularındaki gerim farkları anlamlı olsa da bu farkın YYB+B grubunda özellikle daha da belirgin olması bromelainin yüksek yağlı diyetle beslenenerek obezite modeli oluşturulmuş sıçanlarda damar kontraktilitesi üzerinde potansiyel olarak olumsuz etkiler yaratabileceğini düşündürmektedir. Bununla birlikte çalışmanın sonuçlarının birçok değişkene bağlı olduğu ve bu etkilerin daha geniş ve kapsamlı araştırmalarla yeniden değerlendirilmesi gerektiği önemle vurgulanmaktadır.Bromelain is an agent with effective proteolytic enzyme activity found in high concentrations in the pineapple plant. Depending on the part of the pineapple plant from which it is derived, there are two types of bromelains: fruit bromelain (EC 3.4.22.33) and stem bromelain (EC 3.4.22.32). These two types of bromelain are utilized in the medical, food, pharmaceutical, and biotechnology industries. In practice, only "stem bromelain" obtained from the stem of the pineapple plant is used industrially. Bromelain has demonstrated fibrinolytic, antiedematous, anti-inflammatory, and anti-thrombotic effects both in vivo and in vitro. The positive effects of bromelain on osteoarthritis, autoimmune diseases, cancer and cardiovascular system diseases have been experimentally demonstrated and proven. Particularly fibrinolytic and anti-thrombotic activities of bromelain attract attention in the pathophysiology of cardiovascular diseases. The effects of bromelain on the cardiovascular system are primarily due to its fibrinolytic, antithrombotic, and anti-inflammatory activities. Its fibrinolytic effect helps dissolve blood clots, preventing arterial blockages and improving blood flow. The anti-thrombotic effect prevents blood clotting, thereby reducing the risk of serious cardiovascular events such as heart attacks and strokes. Additionally, bromelain's anti-inflammatory properties play a key role in preventing cardiovascular diseases. Inflammation can accelerate plaque formation in arteries and contribute to arterial blockages, making bromelain's benefits in this area particularly significant. The studies conducted as part of the thesis project aimed to examine the effects of bromelain on atrium and aortic tissue contractions in rats with an obesity model induced by a high-fat diet, supported by histopathological analyses. A total of 36 male Wistar Albino rats, weighing 120–200 grams and aged 6 weeks, were divided into four groups: the standard diet group (SB) (n=10), the high-fat diet group (YYB) (n=10), the high-fat diet with bromelain group YYB+B (n=8), and the standard diet with bromelain group SB+B (n=8). During the first 3 months of the study, the groups requiring a high-fat diet were fed only high-fat rat feed, while the other groups were fed standard rat feed. Following the establishment of the obesity model, bromelain was administered daily via oral gavage to the YYB+B and SB+B groups during the last month of the experiment. When the average tension values of atrium contractions were analyzed, no statistically significant differences were found between the groups. However, significant differences in aortic contractions were identified between the YYB and standard diet groups. Notably, the differences between the YYB+B group and the standard diet groups became more pronounced. Although the tension differences in aortic tissues between the high-fat diet groups (YYB – YYB+B) and the standard diet groups (SB – SB+B) were significant, the fact that this difference was particularly more pronounced in the YYB+B group suggests that bromelain may potentially have adverse effects on vascular contractility in rats fed a high-fat diet and subjected to an obesity model. Nonetheless, it is strongly emphasized that the results of the study are influenced by numerous variables and that these effects need to be reevaluated through broader and more comprehensive research.Bu tez çalışması Necmettin Erbakan Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri (BAP) Koordinatörlüğü tarafından 24YL18002 numaralı proje ile desteklenmiştir