Necmettin Erbakan University Institutional Repository
Not a member yet
18430 research outputs found
Sort by
Retrospective examination from a forensic psychiatric perspective of the cases who applied to neü meram Medical faculty hospital between 2019-2023 for a forensic report with the diagnosis of substance/alcohol use disorder
Giriş: Adli birimler içerisinde psikiyatri farklı bir nitelik ile multidisipliner bir yapıya
sahiptir. Bu şekli ile yargı sürecine katkıda bulunarak bireyin akıl sağlığı ve cezai
ehliyetinin belirlenmesini sağlar. Ülkemizde bu uygulamaları adli psikiyatri birimi
gerçekleştirmektedir. Bu çalışmada, madde ve alkol bağımlılığı tanısı ile adli psikiyatri
biri tarafından takip edilen hastaların suç davranışının karşılaştırılması amaçlanmıştır.
Yöntem: Bu çalışmada, Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi, Adli
Tıp Kliniğinde retrospektif olarak gerçekleştirildi. Alkol ve madde bağımlılığı tanısı
olan ve 18 yaşından büyük hastaların demografik verileri, bağımlılık türleri,
psikiyatrik tanıları ve adli psikolojik raporları arasındaki ilişki analiz edildi.
Bulgular: Çalışmaya 118 katılımcı dahil olurken, %99,2’sini erkek katılımcılar
oluşturdu. Katılımcıların %61’i bekar ve %46,2’si ilkokul mezunuydu. Hastalarda ilk
maddde kullanım yaşı 18,59±4,97 olarak saptanırken, en sık opiyat kullanımı görüldü.
Hastaların %54,2’sinde antissyal kişilik bozukluğu mevcuttu. Hastalarda en sık
saptanan suç türü %27,1 ile tehdit, yaralama, ödürme veya teşebbüs olarak gözlendi.
Yapılan adli psikiyatrik değerlendirme sonrasında %80,5’inin cezai ehliyeti tam olarak
saptandı.
Sonuç: Çalışmamızda saptadığımız bulgular sonucunda sıklıkla alkol ve ilaç
bağımlılığı olduğu ve bu bireylerin hukuki problemlerle sıklıkla karşılaştığı
gözlenmektedir. En sık görülen madde bağımlılığı olan opiyat grubu başta olmak
üzeri, bağımlılık gözlenen bireylerin etkin bir şekilde tedavi edilmesinin suç oranları
üzerine etkisi olacağı düşünülmektedir.Introduction: Psychiatry within forensic units possesses a distinct character with a
multidisciplinary structure. In this capacity, it contributes to the judicial process by
determining an individual's mental health and criminal responsibility. In our country,
these practices are carried out by forensic psychiatry units. This study aimed to
compare the criminal behavior of patients followed by a forensic psychiatry unit
diagnosed with substance and alcohol dependence.
Methods: This study was conducted retrospectively at the Department of Forensic
Medicine at Necmettin Erbakan University Meram Faculty of Medicine. The
relationship between demographic data, types of addiction, psychiatric diagnoses, and
forensic psychological reports of patients diagnosed with alcohol and substance
dependence and aged 18 and over were analyzed.
Results: The study included 118 participants, 99.2% of whom were male. 61% of the
participants were single, and 46.2% were primary school graduates. The mean age of
onset of substance use in patients was 18.59±4.97 years, with opioid use being the
most common. Antisocial personality disorder was present in 54.2% of patients. The
most commonly observed type of crime among patients was threats, assault, homicide,
or attempted murder, accounting for 27.1%. Following forensic psychiatric evaluation,
full criminal responsibility was determined in 80.5% of cases.
Conclusion: Based on the findings of our study, it is observed that alcohol and drug
dependence are common, and these individuals often encounter legal problems. It is
believed that effective treatment of individuals with substance dependence,
particularly the most common group of opioid dependence, will have an impact on
crime rates
Investigation of bioethanol production possibilities from sweet sorghum (Sorghum biocolor ssp.Saccharatum) varieties with high energy efficiency
Doktora TeziBiyoetanol, yenilenebilir enerji kaynaklarından fosil yakıtlara alternatif bir yakıt türü olarak öne çıkmaktadır. Yenilenebilir enerji yönetmeliklerine uyum sağlamak, dış enerji kaynaklarına bağımlılığı azaltmak ve tarım sektörünü desteklemek amacıyla, tarımsal kaynaklardan yurt içinde üretilen biyoetanolün benzinle karıştırılması zorunluluğu 2013 yılında uygulamaya konmuştur ve halen yürürlüktedir. Bu çerçevede, Türkiye'de biyoetanol üretimi, özellikle yakıt olarak kullanılmak üzere önemli bir seviyeye ulaşmıştır. Artan biyoetanol talebini karşılamak için uygun hammadde seçiminde yalnızca verimlilikle sınırlı kalınmamalı aynı zamanda sürdürülebilirlik, çevresel etkiler ve proseslere uygunluk da göz önünde bulundurulmalıdır. Bu tez çalışmasında; ülkemizde tescili alınmış tatlı sorgum Erdurmuş, Gülşeker, Uzun çeşitlerinin Selçuk Üniversitesi Sarayönü Meslek Yüksekokulu Araştırma ve Uygulama arazisinde yetiştirilmiş, enerji kaynağı yüksek olan en uygun çeşit belirlenmiş ve Konya Şeker firmasının biyoetanol tesislerine uyumluğu araştırılmıştır. Uygulamalı olarak yapılan biyoetanol üretiminde %46’lık biyoetanol elde edilerek enerji verimi en fazla çeşit Uzun olarak belirlenmiştir. Tesis hesaplama verileri ve yapılan uygulamalı çalışmanın gözlemsel verilerine dayanarak büyük ölçekte çalışıldığında dekara %2.8 biyoetanol verimi ile 35 litre Erdurmuş çeşidinden dekara %3.4 biyoetanol verimi ile 29 litre Gülşeker çeşidinden, dekara %4 biyoetanol verimi ile 24.5 litre Uzun çeşidinden 1’er litre %99.8 saf biyoetanol elde edilebileceği hesaplanmıştır. Çalışmanın diğer safhasında 1 dekarlık alanda yetiştirilen tatlısorgum ve bu tatlısorgumdan elde edilen biyoetanol üretim aşamalarının yaşam döngüsü değerlendirmesi analizi yapılmıştır. Biyoetanol üretiminin çevresel etkileri, CML-IA temeline sahip OpenLCA yazılımı ile değerlendirilmiştir. Tüm bu elde edilen verilere ve gözlemlere dayanarak; tatlı sorgumun Uzun çeşidi, Türkiye’de artan biyoetanol üretimine alternatif sürdürülebilir bir biyokütle kaynağı olabileceğini desteklemektedir. Bu kapsamlı çalışma sürdürülebilir çevre dostu olarak umut vaat eden tatlı sorgum, biyoetanol üretimindeki potansiyeli artırabilir, biyoetanol tesislerine entegrasyonunda önemli bir adım olabilir ve daha fazla araştırmaya teşvik edebilir.Bioethanol, as one of the renewable energy sources, draws attention as an alternative fuel type to fossil fuels. In order to comply with renewable energy regulations, reduce dependence on external energy sources and support the agricultural sector, the obligation to blending of bioethanol produced domestically from agricultural sources with petrol was introduced in 2013 and is still in force. In this context, bioethanol production in Türkiye has reached an important level, especially for use as fuel. In order to meet the increasing demand for bioethanol, not only efficiency, but also sustainability, environmental impacts and suitability of process should be taken into consideration in the selection of suitable raw materials. In the study; Erdurmuş, Gülşeker, Uzun sweet sorghum varieties which is registered in Türkiye have been grown in Selçuk University Sarayönü Vocational School Research and Application Land, the variety with the highest energy source has been determined and its compatibility to the bioethanol facilities of Konya Şeker Company has been investigated. Uzun has been determined as the variety with the highest energy yield by obtaining %46 bioethanol score in practical bioethanol production. Based on the facility calculation data and the observational data of the study; when worked on a large scale, it is calculated that 1 liter of bioethanol with %99.8 purity can be obtained from Erdurmuş with % 2.8 bioethanol yield and 35 liters per decare, from Gülşeker with %3.4 bioethanol yield and 29 liters per decare and from Uzun with %4.0 bioethanol yield and 24.5 liters per decare. In the next phase of the study, the life cycle assessment of production stages of bioethanol which has been obtained from sweet sorghum cultivated in 1 decare has been analyzed. The environmental impacts of bioethanol production have been assessed with OpenLCA software based on CML-IA. Based on all these data and observations; it supports that Uzun could be a alternative sustainable biomass source to the increasing bioethanol production in Turkey. This comprehensive study has showed that sweet sorghum, which promising as a sustainable environmentally friendly, could increase the potential for bioethanol production, the study could be an important step in the integration to bioethanol facilities and it may encourage further research
The effects of Islamic finance on sustainable development goals: Scientometric analysis
Yüksek Lisans TeziBu çalışmanın amacı, İslami finansın sürdürülebilir kalkınma hedeflerine katkı potansiyelini ortaya koymak ve literatürde bu iki alan arasındaki ilişkinin nasıl ele alındığını bilimetrik analiz yöntemi ile incelemektir. Çalışmada nicel bir araştırma yaklaşımı benimsenmiş olup, bilimetrik (scientometric) Analiz yöntemi kullanılmıştır. Araştırmada veriler Web of Science veri tabanından elde edilmiştir ve 2008-2025 yıllarını kapsamaktadır. Bulgular, alanın çok disiplinli bir yapı sergileridiğini, İslami finansın küresel sürdürülebilirlik hedefleriyle uyumlu ve hızla gelişen bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir. Literatürde konuyu mercek altına alan - Malezya, Endonezya ve S.Arabistan vd. ülkeler; International Islamic University of Malaysia, İslamic Azad University and University of Utara Malaysia vd. kurumlar; -M.K. Hassan, Sokmana, R. ve Hassan R. vd. yazarlar ve International Jounal of Islamic and Middle Eastern Finance and Management, Sustainability and Journal of Islamic Accounting and Business Reseach vd. dergiler öne çıkarken; İslami sosyal finans, yeşil finans ve etik yatırımlar dikkat çeken temalar arasında yer almaktadır. Tematik analizler, geleneksel konuların yanı sıra yenilikçi yaklaşımların da literatürde giderek daha fazla yer bulduğunu ortaya koymaktadır. Bölgesel eşitsizlikler ise daha kapsayıcı ve iş birlikçi araştırma stratejilerine olan ihtiyacı vurgulamaktadır. Bu çalışma, İslami finansın sürdürülebilir kalkınmadaki rolünü anlamaya yönelik veri temelli bir dayanak oluşturmaya imkan sunmaktadır.The aim of this study is to reveal the potential contribution of Islamic finance to sustainable development goals and to examine how the relationship between these two fields is addressed in the literature using the Scientometric analysis method. In the study, a quantitative research approach has been adopted, and the Scientometric analysis method has been used. In this study, the data for the research was obtained from the Web of Science database and covers the years 2008-2025. The findings indicate that the field exhibits a multidisciplinary structure and that Islamic finance has a rapidly developing framework that aligns with global sustainability goals. In the literature, countries such as Malaysia, Indonesia, and Saudi Arabia; institutions like the International Islamic University of Malaysia, Islamic Azad University, and University of Utara Malaysia; authors such as M.K. Hassan, Sokmana, R., and Hassan R.; and journals like the International Journal of Islamic and Middle Eastern Finance and Management, Sustainability, and Journal of Islamic Accounting and Business Research stand out. Notable themes include Islamic social finance, green finance, and ethical investments. Thematic analyses reveal that, in addition to traditional topics, innovative approaches are increasingly finding their place in the literature. Regional inequalities, on the other hand, highlight the need for more inclusive and collaborative research strategies. This study provides a data-driven foundation to understand the role of Islamic finance in sustainable development
Investigating the effects of exercise dependence on health outcomes in individuals playing recreational tennis
Yüksek Lisans TeziBu araştırma, rekreasyonel tenis etkinliklerine katılan bireylerde egzersiz bağımlılığı düzeylerinin, algılanan sağlık çıktıları üzerindeki etkilerini incelemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Araştırmada kesitsel tarama modeli benimsenmiş ve çalışma, Konya ile Ankara illerinde düzenli olarak tenis oynayan 300 gönüllü birey ile yürütülmüştür. Veriler, demografik bilgi formu, Egzersiz Bağımlılığı Ölçeği ve Rekreasyonda Algılanan Sağlık Çıktıları Ölçeği kullanılarak çevrim içi ortamda toplanmış, analizler SPSS 26.0 programı ile gerçekleştirilmiştir. Betimsel istatistiklerin yanı sıra, bağımsız gruplar t-testi, tek yönlü ANOVA, Tukey HSD ve Pearson korelasyon analizleri uygulanmıştır. Analiz sonuçlarına göre cinsiyet, yaş, boy, kilo ve tenis tecrübesi değişkenlerine bağlı olarak bazı alt boyutlarda anlamlı farklılıklar saptanmıştır. Özellikle 27 yaş ve üzeri bireyler ile 10 yıl ve üzeri tenis tecrübesine sahip katılımcıların, sağlık çıktıları ve egzersiz bağımlılığı düzeylerinin daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Ayrıca psikolojik dayanıklılık ile çevresel bilinç arasında pozitif ve anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir. Bulgular, rekreasyonel spor etkinliklerinin bireylerin fiziksel ve psikolojik sağlık algıları üzerinde etkili olduğunu göstermektedir.This study was conducted to examine the effects of exercise addiction levels on perceived health outcomes among individuals participating in recreational tennis activities. A cross-sectional survey model was adopted in the study, which was carried out with 300 volunteer individuals who regularly play tennis in the provinces of Konya and Ankara. The data were collected online using a demographic information form, the Exercise Addiction Scale, and the Perceived Health Outcomes in Recreation Scale, and were analyzed using SPSS 26.0 software. In addition to descriptive statistics, independent samples t-test, one-way ANOVA, Tukey HSD, and Pearson correlation analyses were performed. According to the results, significant differences were found in certain sub dimensions depending on variables such as gender, age, height, weight, and tennis experience. It was determined that participants aged 27 and over, as well as those with over 10 years of tennis experience, had higher levels of exercise addiction and perceived health outcomes. Furthermore, a positive and significant relationship was identified between psychological resilience and environmental awareness. The findings indicate that recreational sports activities have a positive impact on individuals’ physical and psychological health perceptions
Düşük pH ile aktifleşebilen hidrazon temelli yakın kızılötesi bölgede absorplayabilen yeni fotodinamik terapi ajanlarının geliştirilmesi
Yüksek Lisans TeziPhotodynamic therapy (PDT) is considered as an alternative method to traditional treatment methods in the treatment of oncological and non-oncological diseases. It is a method that works with a combination of harmless light, oxygen and prodrug photosensitizers (PS). PDT use has been supported in various types of cancer, treatment of acne, psoriasis and antimicrobial surfaces or treatments. Water solubility and near-IR absorption are important and desirable features of photosensitizers. In addition, photosensitizers specifically directed at cancer cells can increase treatment safety by targeting cancer cells without damaging healthy tissues. Activation of the PSs in the acidic medium is a method to inhibit off- target activation due to the low pH of the cancerous tissues. In this thesis, pH-sensitive (low pH-activating), near-IR absorbing, aqueous medium soluble BODIPY-based photosensitizers containing hydrazone bonds were designed and synthesized. Among the five new PS prodrug molecules, two of them are bearing iodine heavy atoms (7 and PB1) and the other three are heavy-atom-free (7H, PB1H, PB2H). It was determined that heavy atom bearing 7 and PB1 are much more effective and have high singlet oxygen quantum yields. After analysis of the PSs, it was determined that hydrazone bond bearing caged structure PB1 has decreased activity compared to the activated molecule 7. Therefore, PB1 could be employed as a low pH-activating prodrug PS. The photocytotoxicity studies were also employed successfully using in vitro studies on MCF-7 human breast cancer cell lines.Fotodinamik terapi (FDT), onkolojik ve onkolojik olmayan hastalıkların tedavisinde geleneksel tedavi yöntemlerine alternatif bir yöntem olarak değerlendirilmektedir. Zararsız ışık, oksijen ve fotoduyarlaştırıcı bileşiğin birleşimiyle çalışan bir metottur. Zararsız ışık, oksijen ve ön ilaç olan fotoduyarlaştırıcı kombinasyonu ile çalışan bir yöntemdir. FDT’ nin çeşitli kanser türlerinde, akne ve sedef hastalığı tedavisinde, antimikrobiyal yüzeylerde veya tedavilerde kullanımı desteklenmiştir. Fotoduyarlaştırıcı suda çözünürlüğü ve yakın kızılötesi (near-IR) ışığı absorplama özellikleri önemli ve arzu edilen özelliklerdir. Ayrıca, kanser hücrelerine özel olarak yönlendirilmiş fotoduyarlaştırıcı, sağlıklı dokulara zarar vermeden yalnızca kanser hücrelerini hedefleyerek tedavi güvenliğini artırabilir. Fotoduyarlaştırıcı düşük pH’lı kanser dokularına özgü olarak asidik ortamda aktive edilmesi, hedef dışı aktivasyonu engellemenin bir yoludur. Bu tez kapsamında, hidrazon bağları içeren, pH-duyarlı (düşük pH’ta aktive olan), yakın-IR absorplayan ve sulu ortamda çözünebilen BODIPY bazlı fotoduyarlaştırıcı tasarlanmış ve sentezlenmiştir. Beş yeni PS ön ilaç bileşiğinden ikisi iyot gibi ağır atomlar içermekte (7 ve PB1), diğer üçü ise ağır atom içermemektedir (7H, PB1H, PB2H). Ağır atom içeren 7 ve PB1’in çok daha etkili olduğu ve yüksek singlet oksijen kuantum verimlerine sahip olduğu belirlenmiştir. Fotoduyarlaştırıcı analizi sonrasında, hidrazon bağı içeren kafes yapılı PB1’in, aktive bileşik olan 7’ye kıyasla daha düşük aktivite gösterdiği belirlenmiştir. Bu nedenle, PB1 düşük pH’ta aktive olan bir ön ilaç PS olarak kullanılabilir. Fotositotoksisite çalışmaları da MCF-7 insan meme kanseri hücre hattı üzerinde yapılan in vitro çalışmalarla başarıyla gerçekleştirilmiştir.Bu tez çalışması Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) tarafından 123Z681 numaralı proje ile desteklenmiştir
Frequency and Risk Assessment of Venous Thromboembolism in Acute Leukemia Patients
Amaç: Hematolojik malignitelerde daha çok sitopenilere bağlı kanama ve enfeksiyon komplikasyonları üzerinde durulmuştur. Venöz tromboemboli (VTE) kanser hastalarında sık görülen bir komplikasyon olsa da akut lösemilerin VTE ile ilişkisi hakkında yeterli çalışma yoktur. Akut lösemili hastalarda VTE sıklığını ve VTE’ye neden olan risk faktörlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır.
Yöntem: Çalışmaya 01.07.2018- 01.07.2023 tarihleri arasında, Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi, Erişkin Hematoloji Bilim Dalında, akut lösemi tanısı ile yatışı yapılan akut myeloid lösemi (AML) ve akut lenfoblastik lösemi (ALL) tanılı sırasıyla 82 ve 3 hasta olmak üzere toplam 85 hasta dahil edildi. Hastaların her bir yatışındaki tromboflebit, pulmoner tromboemboli ve derin ven trombozu varlığı ve hasta bilgileri Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi elektronik veri tabanından, hasta dosyalarından ve epikrizlerinden geriye dönük incelendi.
Bulgular: Çalışmaya 166 farklı yatışı olan AML ve ALL tanılı toplam 85 hasta dahil edildi. Bu hastalardan 22’sinde (%25,8), yatışların ise 24’ünde (%14,5) VTE mevcuttu. En sık tromboemboli çeşidi tromboflebit olup 19 (%86,3) hastada kaydedildi. VTE zamanı medyan 21 (4-63) gün bulundu. Yatış süresi, VTE (+) hastalarda medyan 50 gün, VTE (-) hastalarda ise 25,5 gün olarak bulundu ve bu fark istatistiki olarak anlamlıdır (p< 0,001). Obezite, VTE (+) hastaların %45,8'inde mevcutken, VTE (-) hastaların %22,5'inde bulundu (p= 0,023), bu fark istatistiki olarak anlamlıdır. Lökosit sayısı, VTE (+) hastalarda medyan 5,795 x 10³/μL, VTE (-) hastalarda ise 1,245 x 10³/μL olarak bulundu ve bu fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p= 0,008). Nötrofil, lenfosit ve monosit sayıları VTE (+) ve (-) hastalar arasında bakıldığında VTE (-) lerde anlamlı olarak düşük bulundu sırasıyla; (p= 0,018, p= 0,018, p= 0,010). Ürik asit düzeyleri VTE (+) hastalarda medyan 3,15 mg/dL, VTE (-) hastalarda ise 4,8 mg/dL olarak ölçülmüş ve bu fark çok anlamlıdır (p< 0,001). Kalsiyum (Ca) ve fosfor (P) değerlerinde anlamlı farklar gözlendi. Ca, VTE (+) hastalarda 8,3242 ± 0,69295 mg/dL, VTE (-) hastalarda ise 8,7375 ± 0,66913 mg/dL olarak bulundu ve bu fark anlamlıdır (p= 0,006). P ise VTE (+) hastalarda 3,1017 ± 1,24854 mg/dL, VTE (-) hastalarda ise 3,7053 ± 0,91418 mg/dL olarak ölçüldü ve anlamlı bir fark gösterildi (p= 0,031). Total protein ve albumin değerleri arasında VTE (+) ve VTE (-) hastalarda ise anlamlı fark bulundu (sırasıyla; p= 0,026, p= 0,001). CRP ise VTE (+) ve VTE (-) hastalarda sırasıyla ise medyan 56 mg/L ve 20,565 mg/L bulundu, bu fark istatistiki olarak anlamlıdır (p= 0,005).
Sonuç: Çalışmamızda akut lösemilerdeki VTE sıklığı ve risk faktörleri değerlendirilmiş olup hastanede yatış süresi ve obezitenin VTE için risk faktörü oluşturduğu, lökosit, nötrofil, lenfosit ve monosit sayılarındaki düşüklüklerin VTE gelişimi için anlamlı olduğu bulundu. Ürik asit, Ca, P, total protein, albümin, CRP seviyelerinde VTE gelişen ve gelişmeyen gruplardaki seviye farklılıkları anlamlı bulunmuştur.Objective: In hematologic malignancies, bleeding and infection complications due to cytopenias have been emphasized. Although venous thromboembolism (VTE) is a common complication in cancer patients, there are not enough studies on the relationship between acute leukemia and VTE. We aimed to determine the frequency of VTE and the risk factors causing VTE in patients with acute leukemia.
Method: Between 01.07.2018-01.07.2023, a total of 85 patients, 82 and 3 patients with acute myeloid leukemia (AML) and acute lymphoblastic leukemia (ALL), respectively, who were hospitalized with the diagnosis of acute leukemia in the Department of Adult Hematology, Necmettin Erbakan University Faculty of Medicine, were included in the study. The presence of thrombophlebitis, pulmonary thromboembolism and deep vein thrombosis during each hospitalization and patient information were retrospectively analyzed from Necmettin Erbakan University Faculty of Medicine Hospital electronic database, patient files and epicrises.
Results: A total of 85 patients diagnosed with AML and ALL with 166 different hospitalizations were included in the study. VTE was present in 22 (25.8%) of these patients and 24 (14.5%) of the hospitalizations. The most common type of thromboembolism was thrombophlebitis, recorded in 19 (86.3%) patients. The median time to VTE was 21 (4-63) days. The median length of hospitalization was 50 days in VTE (+) patients and 25.5 days in VTE (-) patients, and this difference was statistically significant (p< 0.001). Obesity was present in 45.8% of VTE (+) patients and 22.5% of VTE (-) patients (p= 0.023), this difference was statistically significant. The median leukocyte count was 5,795 x 10³/μL in VTE (+) patients and 1,245 x 10³/μL in VTE (-) patients and this difference was statistically significant (p= 0,008). Neutrophil, lymphocyte and monocyte counts were significantly lower in VTE (+) and (-) patients (p= 0.018, p= 0.018, p= 0.010). Uric acid levels were measured as median 3.15 mg/dL in VTE (+) patients and 4.8 mg/dL in VTE (-) patients and this difference was very significant (p< 0.001). Significant differences were observed in calcium (Ca) and phosphorus (P) values. Ca was 8.3242 ± 0.69295 mg/dL in VTE (+) patients and 8.7375 ± 0.66913 mg/dL in VTE (-) patients and this difference was significant (p= 0.006). P was 3.1017 ± 1.24854 mg/dL in VTE (+) patients and 3.7053 ± 0.91418 mg/dL in VTE (-) patients, showing a significant difference (p= 0.031). There was a significant difference between total protein and albumin values in VTE (+) and VTE (-) patients (p= 0.026, p= 0.001, respectively). CRP was median 56 mg/L and 20.565 mg/L in VTE (+) and VTE (-) patients, respectively, and this difference was statistically significant (p= 0.005).
Conclusion: In our study, the frequency and risk factors for VTE in acute leukemias were evaluated and it was found that length of hospitalization and obesity were risk factors for VTE and low leukocyte, neutrophil, lymphocyte and monocyte counts were significant for the development of VTE. The differences in the level
Disaster anxiety scale development study
Doktora TeziBu çalışmada kişilerin afet kaygılarının ölçülerek afet kaygısı yüksek kişilerin tespit edilmesi ve bu kişilerde afet kaygısı ile ilişkili nedenlerin ortaya çıkartılarak, afet kaygısını azaltmak ve istenilen düzeye çekmek açısından çözüm yolları bulmak için kullanılabilecek Afet Kaygı Ölçeği’nin geliştirilmesi amaçlanmıştır. Metodolojik türde tasarlanan bu çalışmada, 22 maddeden oluşan aday ölçeğinin güvenirlik analizi ve Açıklayıcı Faktör Analizi için 300, Doğrulayıcı Faktör Analizi için 300 olmak üzere toplam 600 kişilik örneklem büyüklüğü hedeflendi. Ölçek, maddeleri “1: Hiçbir zaman, 2: Çok Nadir, 3: Bazen, 4: Çoğu zaman, 5: Neredeyse her zaman” aralığında cevaplanan, 5’li Likert tipinde tasarlandı Çalışma madde havuzunun oluşturulması, yüzeysel geçerlik, kapsam geçerlik, pilot çalışma, veri toplama, güvenirlik ve geçerlik sınaması ile diğer istatistiksel analizler sonrasında raporlama aşamaları takip edilerek yürütüldü. Güvenirlik ve geçerlik aşamaları tamamlandıktan sonra “Afet Kaygı Ölçeği” 18 maddeden oluştu. Düşünsel ve tepkisel olmak üzere 2 alt boyutu vardı. Düşünsel alt boyut 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9 numaralı ölçek maddeleri, tepkisel alt boyut ise 1, 10, 11, 12, 13, 14, 15, 16 17, 18 numaralı ölçek maddeleri ile temsil edilmekteydi. Ölçeğin Cronbach’s Alpha değeri 0,917 iken, düşünsel alt boyutunun Cronbach’s Alpha değeri 0,909 (CR=0,92 AVE=0,53) ve tepkisel alt boyutunun Cronbach’s Alpha değeri 0,899 (CR= 0,90 AVE= 0,52)’du. Ölçekte ters kodlanan soru bulunmamaktaydı. Ölçekten alınabilecek en düşük puan 18, en yüksek puan 90’dı. Bu çalışmada soyut bir kavram ve özel bir kaygı türü olan afet kaygısının ölçülmesi amacıyla ölçüm aracı geliştirilmiştir. Yapılan analizler sonucunda “Afet Kaygı Ölçeği” olarak isimlendirilen bu ölçeğin maddelerinin ayırt edicilik gücüne sahip olduğu, duyarlı, tutarlı ve kararlı sonuçlar elde ettiği, yüksek güvenirlik derecesine sahip olduğu, kabul edilebilir ve iyi uyum geçerlik seviyesinde olduğu sonucuna varılmıştır. Afet Kaygı Ölçeği’nden katılımcıların aldıkları puanlar 18’e yaklaştıkça afet kaygısının azaldığı, 90’a yaklaştıkça afet kaygısının arttığı yönünde yorum yapılması uygundur.This study aims to develop the Disaster Anxiety Scale to assess individuals' disaster anxieties, identify those with elevated levels of disaster anxiety, elucidate the underlying causes of such anxiety, and propose solutions to mitigate it to an acceptable level. This methodologically structured study aimed for a sample size of 600 individuals, with 300 allocated for the reliability analysis and Exploratory Factor Analysis of the 22-item candidate scale, and 300 for the Confirmatory Factor Analysis. The scale was constructed using a 5-point Likert format, with responses categorized as "1: Never, 2: Very Rarely, 3: Sometimes, 4: Most of the Time, 5: Almost Always." The research was executed by adhering to the phases of item pool development, surface validity assessment, content validity evaluation, pilot study implementation, data collection, reliability and validity testing, and additional statistical analyses, culminating in the reporting phase. Upon finalizing the reliability and validity assessments, the "Disaster Anxiety Scale" had 18 items. It comprised two sub-dimensions: cognitive and reactive. The cognitive sub-dimension comprised scale items 2 through 9, whereas the reactive sub-dimension encompassed scale items 1 and 10 through 18. The Cronbach’s Alpha for the overall scale was 0.917, the cognitive sub-dimension was 0.909 (CR=0.92, AVE=0.53), and the reactive sub dimension was 0.899 (CR=0.90, AVE=0.52). The scale contained no reverse-coded questions. The minimum score attainable on the scale was 18, while the maximum score was 90. This study devised a measurement instrument to assess disaster anxiety, an abstract term and a distinct form of anxiety. The investigations concluded that the "Disaster Anxiety Scale" exhibits item discrimination power, produces sensitive, consistent, and stable results, demonstrates a high degree of reliability, and boasts an acceptable to good fit validity level. It is reasonable to read that as participants' ratings on the Disaster Anxiety Scale approach 18, disaster anxiety diminishes, whereas as they approach 90, disaster anxiety escalates
The effect of cold application on pain level, edema and drainage amount in patients with total knee arthroplasty: A randomized controlled study
Doktora TeziEn sık uygulanan eklem cerrahilerinden biri olan total diz artroplastisi (TDA) sonrası erken dönemde hastalar şiddetli ağrı, kanama ve diz ödemi gibi sorunlar yaşayabilmektedir. Bu araştırmada, soğuk uygulamanın TDA sonrası ağrı düzeyi, ödem ve drenaj miktarı üzerindeki etkisini belirlemek amaçlandı. Prospektif, paralel, iki kollu (soğuk uygulama, kontrol) randomize kontrollü çalışma (RKÇ), Karaman Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ortopedi Kliniği’nde gerçekleştirildi. Araştırma kapsamına 15 Ocak 2024-30 Haziran 2024 tarihleri arasında bu klinikte TDA uygulanan, 18 yaş ve üzeri 68 hasta alındı. Her bir kola 34 hasta atandı. Hastalar, hasta yakınları ve klinik çalışanları kol atamasına körlendi. Araştırma öncesi etik kurul onayı ve kurum izni alındı. Kontrol kolundaki hastalar klinikteki rutin tedavi ve bakımı aldı. Soğuk uygulama kolundakilere ise rutin tedavi ve bakıma ek olarak jel pedler ile soğuk uygulama yapıldı. Soğuk uygulamaya, TDA sonrası hasta ameliyathaneden kliniğe gönderildiğinde başlandı ve iki gün devam edildi. Bu uygulama günde sekiz saat, her saat başı 20 dakika yapıldı. Tüm hastaların ağrı düzeyi TDA sonrası anestezinin etkisi geçtiğinde 6., 24., 48. saatlerde ve drenaj miktarı TDA sonrası 2., 6. ve 24. saatlerde değerlendirildi. Diz çevresi, TDA öncesi ve TDA sonrası 24. ve 48. saatlerde ölçüldü. Araştırma verileri “Tanıtıcı Özellikler Formu”, “Görsel Kıyaslama Ölçeği” ve “Cerrahi Girişim Sonrası Takip Formu” ile toplandı. Veri analizinde, tanımlayıcı istatistikler, Bağımsız örneklem t testi, Ki-Kare testleri, Tekrarlı ölçümler varyans analizi ve Bonferroni testi kullanıldı. Tüm hastaların TDA sonrası 6. ve 24. saatlerde ağrı düzeyi benzer olup (p>0,05), 48. saatte ise soğuk uygulama kolundakilerin ağrı düzeyi anlamlı olarak daha düşüktü (t=2,648; d=0,642; p=0,010). TDA sonrası ilk 24-48. saatler arasında opiod uygulanan hasta oranı da soğuk uygulama kolunda (kontrol=%97,1; soğuk uygulama= %41,2) daha düşüktü (χ²=22,322; p0.05), while the patients in the cold application arm had significantly lower pain levels at the 48th hour (t=2 .648; d=0.642; p=0.010). The rate of patients who were administered opioids between the 24th and 48th hours after TKA was significantly lower in the cold application arm than in the control arm (control=97.1%; cold application=41.2%) (χ²=22.322; p<0.001). The amount of hemovac drainage of the patients in the cold application arm decreased significantly from the 1st to the 24th hour after TKA (d=0.642, p=0.010). At the 48th hour after TKA, in comparison to the control arm, the patients in the cold application arm had lower knee circumference measurements made at 10 cm proximal to the patella (d=0.933, p<0.001), middle of the patella (d=0.842, p=0.001), and distal of the patella (d=0.863, p<0.05). Consequently, the results of this study contributed evidence-based information to the literature showing that cold application was effective in reducing TKA-related pain, opioid consumption, drainage amounts, and edema around the knee. These results highlighted cold application in the early postoperative period following TKA as an effective non-pharmacological application method. It is important to create protocols regarding the utilization of cold application after TKA and raise awareness among all health professionals who provide application and care to these patients. There is a need to increase the level of evidence achieved in this study by conducting further studies investigating the effects of cold application in the same patient group
A study on the job stress and perceptions of organizational leisure support of security personnel
Yüksek Lisans TeziBu tezin amacı, Konya ilinde görev yapan güvenlik görevlilerinin algıladıkları kurumsal serbest zaman desteği ile iş stresi düzeyleri arasındaki ilişkiyi incelemektir. Ayrıca, algılanan kurumsal serbest zaman desteği ile iş stresi düzeyi değişkenlerinin cinsiyet, yaş, gelir durumu, mesleki tecrübe, vardiya türü, haftalık çalışma süresi, kurumsal etkinliklere katılım durumu ve günlük iş stresi süresi gibi demografik faktörlere göre farklılaşıp farklılaşmadığı araştırılmıştır. Nicel desene dayalı ilişkisel tarama modeli kullanılan çalışmada, 306 güvenlik görevlisinden kolayda örnekleme yöntemiyle veri toplanmıştır. Veriler, “Algılanan Kurumsal Serbest Zaman Desteği Ölçeği” ve “Genel İş Stresi Ölçeği”nden elde edilmiş; SPSS 22.0 paket programında bağımsız örneklem t-testi, tek yönlü ANOVA, Tukey HSD ve Pearson korelasyon analizleri uygulanmıştır. Analizler, kurumsal serbest zaman desteği ile iş stresi arasında negatif yönlü anlamlı bir ilişki bulunduğunu göstermiştir (r değerleri –.20 ile –.34 aralığında, p < .001). Gelir düzeyi arttıkça serbest zaman desteği algısı yükselmekte, iş stresi düşmektedir. Haftalık çalışma süresinin 150 saatin altında olduğu, kurum etkinliklerine katılan veya iş stresi süresi kısa olan personelde destek algısının daha yüksek; stres düzeyinin ise daha düşük olduğu belirlenmiştir. Cinsiyet ve vardiya türü grupları arasında anlamlı bir fark saptanmamış; mesleki tecrübe faktörü için yalnızca “Zorunlu Destekleyici Destek Algısı” alt boyutunda farklılık tespit edilmiştir. Yaş değişkeni, “Toplam Destek Algısı” ile bazı alt boyutlarda zayıf fakat anlamlı negatif ilişki sergilerken iş stresiyle anlamlı bir ilişkisinin olmadığı tespit edilmiştir. Sonuç olarak, güvenlik görevlilerinin iş stresini azaltmada kurumların sunduğu serbest zaman destekleri önemli yere sahiptir. Bulgular, özellikle düşük gelirli, uzun süre çalışan ve kurumsal etkinliklere katılımı sınırlı personelin risk grubunda olduğunu ortaya koymaktadır. Kurumların esnek çalışma düzenleri, planlı serbest zaman programları ve etkinlik katılımını teşvik eden uygulamalar geliştirmesi; çalışan refahını artırarak hizmet kalitesine olumlu katkı sağlayacaktır.The aim of this thesis is to examine the relationship between Perceptions of Organizational Leisure Support and job stress levels among security personnel working in Konya, Türkiye. In addition, it investigates whether the variables of perceived organizational leisure support and job stress levels differ according to demographic factors such as gender, age, income level, professional experience, type of shift, weekly working hours, participation in organizational activities, and daily job stress duration. The study is based on a quantitative correlational survey model, and data were collected from 306 security officers using the convenience sampling method. The data were obtained through the Perceived Organizational Leisure Support Scale and the General Job Stress Scale. Analyses were conducted using the SPSS 22.0 statistical software package, applying independent samples t-test, one-way ANOVA, Tukey HSD, and Pearson correlation analysis. The results revealed a significant negative relationship between Perceptions of Organizational Leisure Support and job stress (r values ranged between –.20 and –.34, p < .001). As income levels increased, perceptions of leisure support rose, while job stress decreased. Personnel working less than 150 hours per week, those who participated in organizational activities, or those with shorter daily stress durations exhibited higher levels of perceived support and lower stress levels. No significant differences were found between gender and type of shift groups. A difference was observed only in the "Mandatory Supportive Support Perception" sub-dimension concerning the professional experience factor. While the age variable showed a weak yet significant negative relationship with the "Total Support Perception" and some of its sub-dimensions, no significant relationship was found with job stress. In conclusion, organizational leisure supports provided by institutions play a significant role in reducing job stress among security personnel. The findings indicate that individuals with low income, long working hours, and limited participation in organizational activities constitute a high-risk group. Institutions are recommended to develop flexible work arrangements, structured leisure time programs, and practices that encourage participation in recreational activities to enhance employee well-being and positively contribute to service quality
3d interior mapping and digital twin creation; The case of Sarayönü underground city
Yüksek Lisans TeziSon zamanlarda, Lazer Tarama ve İnsansız Hava Araçları (İHA) teknolojisinin gelişmesi ile beraber, üç boyutlu bina modelleme, üç boyutlu arazi modelleme, üç boyutlu arazi modellerinden ölçü alma gibi işlemler mühendislik kuruluşlarında daha çok kullanılmaya başlanmıştır. Üç boyutlu verilerin üretimi, bilginin, görsel verilerle beraber desteklenerek daha iyi anlaşılabilir hale getirilmesi açısından popüler hale gelmiştir. Günümüzde, özellikle Belediyeler, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı ve diğer mühendislik kuruluşları, dijital ikiz kavramı üzerinde daha çok durmaya başlamış ve yapılara ait 3 boyutlu modelleri hava fotogrametrisi veya Lazer Tarama teknolojisinden faydalanarak üretmeye ve kent bilgi sistemlerinde yapıların üç boyutlu modelleri ile beraber binalara ilişkin sözel bilgileri de birlikte sunmaya başlamıştır. Bu çalışmada, Konya İli, Sarayönü İlçesi, Yukarı Mahalle sınırları içinde keşfedilen Sarayönü Yeraltı Şehrinin Lazer Tarama teknolojisi ile dijital ikiz modelinin oluşturulması ve İHA fotogrametrisi ile oluşturulan yeryüzü modeli ile çakıştırılarak elde edilen dijital ikiz verilerinin değerlendirmesi yapılacaktır.Recently, with the advancement of Laser Scan and Unmanned Aerial Vehicle (UAV) technology, processes such as three-dimensional building modeling, terrain modeling, and obtaining measurements from three-dimensional terrain models have begun to be more widely used in engineering organizations. The production of three-dimensional data has become popular in terms of making information more understandable by being supported with visual data. Nowadays, especially municipalities, the Ministry of Environment, Urbanization, and Climate Change, the Ministry of Culture and Tourism, and other engineering organizations have started to focus more on the concept of the digital twin and have begun to produce three-dimensional models of structures using photogrammetry or Laser Scan technology and to present verbal information related to buildings alongside the three-dimensional models in urban information systems