Necmettin Erbakan University Institutional Repository
Not a member yet
18430 research outputs found
Sort by
Morphometric and volumetric evaluation of hyoid, soft palate, tongue, and pharyngeal airway structures in individuals with different skeletal and respiratory patterns using cone-beam computed tomography
Bu çalışmada, yaş, cinsiyet, solunum paterni ve iskeletsel yapının hyoid kemik, yumuşak damak, dil, intraoral hava yolu ve faringeal hava yolu morfometrisi üzerindeki etkileri incelenmiştir. Araştırmanın amacı, kraniyofasiyal kompleksin farklı yapılarında meydana gelen morfolojik değişimleri değerlendirmek ve bu değişimlerin klinik sonuçlarını ortaya koymaktır.
Çalışmaya 8–73 yaş aralığında değişen, farklı iskeletsel ve solunum paternlerine sahip toplam 560 birey dahil edilmiştir. Tüm ölçümler konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) görüntüleri üzerinden yapılmıştır. İskeletsel sınıflama ANB açısına göre gerçekleştirilmiş; solunum paternleri klinik anamnez ve görüntü değerlendirmesi ile belirlenmiştir. Hyoid kemik vertikal pozisyonu, yumuşak damak uzunluk, genişlik ve hacmi, dil morfometrisi, intraoral hava yolu alan ve hacmi, faringeal hava yolu boyutları standartize ölçüm protokollerine göre analiz edilmiştir. Veriler yaş, cinsiyet, solunum paterni ve iskeletsel yapı değişkenlerine göre karşılaştırılmıştır.
Bulgular, hyoid kemiğin yaşla birlikte özellikle erkek bireylerde daha inferior konumlandığını (p<0,001); ağız solunumu yapan bireylerde hyoid yerleşiminin nazal solunum yapanlara göre daha aşağıya kaydığını (p<0,05) göstermiştir. Yumuşak damak uzunluğu ve genişliğinde yaşla birlikte anlamlı artış gözlenmiş (p<0,001), ancak ağız solunumu yapan bireylerde longitudinal büyümenin kısıtlandığı belirlenmiştir (p<0,05). Faringeal hava yolu ölçümleri yaşla anlamlı genişleme göstermiştir (p<0,001), oral solunum paterni varlığında ise hava yolu çapında daralma eğilimi izlenmiştir (p<0,05). Erkek bireylerde dil hacmi ve yüksekliğinin kadın bireylere kıyasla anlamlı şekilde daha büyük olduğu saptanmıştır (p<0,001). İntraoral hava yolu ölçümleri yaşla birlikte artış göstermiş (p<0,001), ancak solunum paterni bu artış üzerinde anlamlı bir etki oluşturmuştur (p<0,05). Palatal yükseklik ise hem cinsiyete (p<0,001) hem de solunum tipine (p<0,05) bağlı anlamlı değişiklikler göstermiştir.
Sonuç olarak, üst hava yolu morfolojisinin şekillenmesinde yaş, cinsiyet ve solunum alışkanlıklarının belirleyici olduğu; fonksiyonel ve anatomik etkenlerin birlikte değerlendirilmesinin klinik planlamalarda kritik rol taşıdığı gösterilmiştir.In this study, the effects of age, gender, respiratory pattern, and skeletal structure on the morphometry of the hyoid bone, soft palate, tongue, intraoral airway, and pharyngeal airway were investigated. The aim of the research was to evaluate the morphological changes occurring in different structures of the craniofacial complex and to reveal the clinical implications of these changes.
A total of 560 individuals aged between 8 and 73 years, with different skeletal and respiratory patterns, were included in the study. All measurements were performed using cone-beam computed tomography (CBCT) images. Skeletal classification was determined according to the ANB angle, and respiratory patterns were assessed through clinical history and image evaluation. The vertical position of the hyoid bone, soft palate length, width and volume, tongue morphometry, intraoral airway area and volume, and pharyngeal airway dimensions were analyzed according to standardized measurement protocols. Data were compared based on age, gender, respiratory pattern, and skeletal structure variables.
The findings revealed that the hyoid bone descended to a more inferior position with aging, particularly in male individuals (p<0,001), and that the hyoid position shifted more inferiorly in mouth-breathing individuals compared to nasal breathers (p<0,05). An increase in soft palate length and width with age was observed (p<0,001); however, longitudinal growth was found to be restricted in mouth breathers (p<0,05). Pharyngeal airway dimensions showed a significant expansion with aging (p<0,001), whereas a narrowing tendency was noted in individuals with an oral breathing pattern (p<0,05). Tongue volume and height were significantly greater in males compared to females (p<0,001). Intraoral airway measurements increased with age (p<0,001), yet the respiratory pattern was found to have a significant impact on this increase (p<0,05). Palatal height exhibited significant differences depending on both gender (p<0,001) and respiratory type (p<0,05).
In conclusion, it was demonstrated that age, gender, and respiratory habits are decisive factors in the shaping of upper airway morphology, and that both functional and anatomical factors should be considered together in clinical planning
The relationship between psychological well-being, nutrition attitude levels and children's body mass index of mothers with pre-school children
Yüksek Lisans TeziOkul öncesi dönemde çocukların sağlıklı gelişimi, ebeveynlerin özellikle de annelerin psikolojik durumu ve ebeveynlik tutumlarıyla yakından ilişkilidir. Bu çalışma, okul öncesi çocuğu olan annelerin psikolojik iyi oluş düzeyleri, beslenme sürecine ilişkin tutumlarını ve bu değişkenlerin çocukların beden kütle indeksi (BKİ) ile olan ilişkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Tanımlayıcı ve ilişki arayıcı tipte olan araştırma, 01.12.2023–31.03.2024 tarihleri arasında Konya ili Selçuklu ilçesindeki iki anaokulunda yürütülmüştür. Evreni 550 çocuk ve anneleri oluşturmuş, örneklem büyüklüğü G*Power ile %95 güven düzeyi ve %95 test gücü esas alınarak 266 kişi olarak belirlenmiştir. Veriler, tanıtıcı bilgi formu, “Evli Kadınlar ve Erkekler İçin Psikolojik İyi Oluş Ölçeği (PİOÖ)” ve “Beslenme Süreci Anne Tutumları Ölçeği (BSATÖ)” ile yüz yüze görüşmelerle toplanmış; çocukların boy ve ağırlıkları standardize ölçüm teknikleri ile değerlendirilerek BKİ hesaplanmıştır. Veriler SPSS 22 ile analiz edilmiş, anlamlılık düzeyi 0,05 olarak belirlenmiştir. Çalışmaya katılan 266 ebeveynin çoğunluğu lisans mezunu, evli, çalışmayan ve orta gelir düzeyindedir. Psikolojik İyi Oluş Ölçeği (PİOÖ) puanları genel olarak yüksek bulunmuş; eğitim ve gelir düzeyi ile anlamlı fark bulunmuştur. BSATÖ puanları ise orta düzeydedir ve düşük gelir grubunda olumsuz tutumlar daha yaygındır. PİOÖ ile BSATÖ arasında genellikle zayıf ve olumsuz yönde anlamlı ilişkiler saptanmış; özellikle psikolojik iyi oluş düzeyi arttıkça olumsuz beslenme tutumlarının azaldığı belirlenmiştir. Regresyon analizine göre, psikolojik iyi oluş, beslenme tutumlarının %15,8’ini açıklamaktadır. Sonuç olarak, ebeveynlerin psikolojik iyi oluş düzeyleri arttıkça çocuk beslenmesine yönelik olumsuz tutumlarının azaldığı görülmüştür. Bu nedenle ebeveynlerin özellikle düşük gelir ve düşük eğitim grubunda psikolojik iyi oluşlarının desteklenmesi, çocukların sağlıklı beslenme süreçlerini olumlu yönde etkileyebilir. Ebeveynlere yönelik psikolojik destek ve farkındalık programlarının yaygınlaştırılması önerilmektedir.The healthy development of preschool children is closely related to the psychological well-being and parenting attitudes of parents, especially mothers. This study aims to examine the psychological well-being levels of mothers with preschool children, their attitudes towards the feeding process and the relationship between these variables and children's body mass index (BMI). The descriptive and correlational study was conducted between 01.12.2023-31.03.2024 in two kindergartens in Selçuklu district of Konya province. The population consisted of 550 children and their mothers, and the sample size was determined as 266 people based on 95% confidence level and 95% test power with G*Power. Data were collected by face-to-face interviews using a descriptive information form, the “Psychological Well-Being Scale for Married Women and Men (PBIQ)” and the “Scale of Maternal Attitudes towards the Nutrition Process (BSATÖ)”; children's height and weight were assessed with standardized measurement techniques and BMI was calculated. Data were analyzed with SPSS 22 and the significance level was set at 0.05. The majority of the 266 parents who participated in the study were bachelor's degree graduates, married, unemployed and middle-income. Psychological Well-Being Scale (PBI) scores were generally high and a significant difference was found with education and income level. On the other hand, BSATS scores were moderate and negative attitudes were more prevalent in the low-income group. Generally, weak, negative and significant relationships were found between the PBIQ and BSATS, and it was determined that negative nutrition attitudes decreased as the level of psychological well-being increased. According to regression analysis, psychological well-being explained 15.8% of nutritional attitudes. As a result, it was observed that as parents' psychological well-being levels increased, their negative attitudes towards child nutrition decreased. Therefore, supporting parents' psychological well-being, especially in low income and low-education groups, may positively affect children's healthy nutrition processes. It is recommended that psychological support and awareness programs for parents should be expanded
Evaluation of cases for which disability reports were issued due to vertebral trauma by necmettin Erbakan University Faculty of medicine, department of forensic Medicine between the years 2018-2023
Amaç: Sanayi ve teknolojinin bu denli geliştiği, karayolları trafik güvenliğinin ve cezai müeyyidelerin belli bir oranda arttığının düşünüldüğü günümüzde insan gücünün hala geçer akçe olduğu iş kollarında yüksek enerji kullanımının yanında değişken hava koşulları ve trafik yoğunluğuyla birlikte insan davranışlarının tamamen kontrol edilemediği şehir içi ve şehir dışı trafiğinde her geçen gün artan trafik kazaları nedeniyle yalnızca ülkemizde değil tüm dünyada vertebra yaralanmaları büyük oranda artmaya başlamıştır. Bunun sonucunda kişiler ve kurumlar yüksek oranda iş gücü kaybına uğramaktadırlar.
Bu çalışma Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalına vertebra travmaları nedeniyle maluliyet değerlendirmesi için başvurmuş olan hastaların sosyodemografik özellikleri, olay tarihi, olayın meydana geliş şekli, başvuru şekilleri, yaralanma bölgeleri, yaralanma ağırlıkları, ameliyat bilgileri, yaralanması ve bunun sonrasında ortaya çıkan mevcut son durum muayenelerini retrospektif olarak değerlendirerek vertebral kolon yaralanmalarının ortaya çıkardığı iş gücü kaybına yönelik tespitlerde bulunmak ve maluliyet raporu yazımında kullanılan yönetmeliklerin bu tür yaralanmalara yönelik yapılan son durum muayene bulgularına göre ortaya çıkan arızaları değerlendirmede ne ölçüde yeterli olduklarını açıklamayı amaçlamıştır.
Gereç ve Yöntem: Bu çalışma için 01.01.2018 - 31.12.2022 tarihleri içerisinde maluliyet değerlendirmesi için başvurmuş olan 571 olguya ait veriler, hastane otomasyon sistemi ve Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Polikliniği arşivinde retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Olgular ve adli tıbbi kayıtlardan elde edilen veriler; sosyodemografik özellikleri, olay tarihi, olayın meydana geliş şekli, başvuru şekilleri, yaralanma bölgeleri, yaralanma ağırlıkları, ameliyat bilgileri, yaralanması ve bunun sonrasında ortaya çıkan mevcut son durum muayeneleri hususlarında değerlendirilmiştir. Araştırma sonucu elde edilen veriler bilgisayar ortamında SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 18.0 paket programı ile analiz edildi.
Bulgular: Çalışmamıza 571 olgu dahil edilmiştir. Olguların %61,3 (n=350)’i erkek, %38,7 (n=221)’si kadın cinsiyettedir. Olguların yaş ortalaması 39,61±14,86 iken vakaların %26,6’sının 18-27 yaş aralığında olduğu, olayların en sık yaz aylarında (%33,1) ve Ağustos (%13,3) ayında, en az sıklıkta ise kış aylarında (%18,9) meydana geldiği, olaylarda en büyük grubu %97,9 (n=559) ile trafik kazalarının oluşturduğu görülmüştür. Yaralanma özellikleri değerlendirildiğinde; en fazla yaralanmalarının %58,7 (n=335) ile lomber bölgede olduğu, en fazla yaralanan anatomik yapının %53,1 (n=303) oranında vertebra korpusu olduğu ve gelişen kırıkların niteliğine bakıldığında %51,1 (n=292) oranında çökme (kompresyon) kırığı izlendiği, yükseklik kayıp oranları arasında en büyük grubu %15,4 (n=88) ile %0-25 arası yükseklik kaybının oluşturduğu, olguların %73,6 (n=420)’sının konservatif yöntemlerle takip ve edildiği görülmüştür. Klinik muayene bulguları değerlendirildiğinde; motor kayıp gelişme oranı %11,4 (n=65), duyu kaybı gelişme oranı %8,2 (n=47), yürüyüş bozukluğu gelişme oranı %9,6 (n=55), yürüyüşte patoloji gelişmesi ile birlikte yürümeye yardımcı cihaz kullanımına ihtiyaç oranı %7,2 (n=40), parapleji veya tetrapleji görülme oranı %3,0 (n=17), idrar veya gayta inkontinansı görülme oranı %5,8 (n=33) olarak saptanmıştır. Opere edilen olgularda bu bulguların oranı konservatif olarak takip edilen olgulara göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunmuştur.
Sonuç: Benzer vertebra arızalarına farklı oranlar tayin eden yönetmeliklerin standardize edilmesi, birbirlerine karşı avantajlı ve dezavantajlı oldukları noktalar tespit edilerek yaş ve mesleki değerlendirmenin kombine edilmesinin yanı sıra arıza listelerinin genel hatlarıyla değil daha ayrıntılı şekilde ilgili branşlar ile iş birliği yapılarak hazırlanması sonucunda ortaya çıkacak yeni bir yönetmeliğin faydalı olacağı düşünülmüştür. Kişilerin son durum muayenelerinin de sistematik bir şekilde yapılması gerektiği, muayenede bulunan hekimler ile maluliyet hakkında aydınlatıcı eğitim toplantıları yapılmasıyla arızaların cetvellere uygun şekilde tanımlanmasının faydalı olacağı kanaatindeyiz.Objectives: In today's world where industry and technology have developed so much, and highway traffic safety and penal sanctions are thought to have increased to a certain extent, in business lines where manpower is still a currency, high energy consumption, variable weather conditions and traffic density, and human behavior cannot be completely controlled in urban and intercity traffic, due to increasing traffic accidents, vertebral injuries have begun to increase significantly not only in our country but all over the world. As a result, individuals and institutions experience a high loss of labor.
This study aimed to determine the loss of work force caused by vertebral column injuries by retrospectively evaluating the sociodemographic characteristics, date of the incident, how the incident occurred, application methods, injury areas, injury severity, surgery information, injury and the current latest examinations of the patients who applied to the Department of Forensic Medicine, Faculty of Medicine, Necmettin Erbakan University for disability evaluation due to vertebral traumas and to explain to what extent the regulations used in writing disability reports are sufficient in evaluating the disabilities that occur according to the latest examination findings for such injuries.
Materials and Methods: For this study, data belonging to 571 cases who applied for disability assessment between 01.01.2018 - 31.12.2022 were evaluated retrospectively in the hospital automation system and the archives of Necmettin Erbakan University Faculty of Medicine Forensic Medicine Polyclinic. Data obtained from cases and forensic medical records were evaluated in terms of sociodemographic characteristics, date of incident, how the incident occurred, application methods, injury areas, injury severity, surgery information, injury and the current latest status examinations that occurred afterwards. The data obtained as a result of the research were analyzed in a computer environment with SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 18.0 package program.
Findings: 571 cases were included in our study. 61.3% (n=350) of the cases were male and 38.7% (n=221) were female. While the mean age of the cases was 39.61±14.86, it was seen that 26.6% of the cases were between the ages of 18-27, the incidents occurred most frequently in the summer months (33.1%) and August (13.3%), and least frequently in the winter months (18.9%), and the largest group of incidents was traffic accidents with 97.9% (n=559). When the injury characteristics were evaluated; It was seen that the most injuries were in the lumbar region with 58.7% (n=335), the most injured anatomical structure was the vertebral body with 53.1% (n=303), and when the nature of the fractures that developed was examined, compression fractures were observed with 51.1% (n=292), the largest group among the height loss rates was height loss between 0-25% with 15.4% (n=88), and 73.6% (n=420) of the cases were followed up with conservative methods. When the clinical examination findings were evaluated; The rate of motor loss was 11.4% (n=65), the rate of sensory loss was 8.2% (n=47), the rate of gait disturbance was 9.6% (n=55), the rate of need for walking aids due to pathology in walking was 7.2% (n=40), the rate of paraplegia or tetraplegia was 3.0% (n=17), and the rate of urinary or fecal incontinence was 5.8% (n=33). The rate of these findings in operated cases was found to be statistically significantly higher than in conservatively followed cases.
Conclusion: It is thought that a new regulation that will emerge as a result of standardizing the regulations that assign different rates to similar vertebral failures, determining the points where they are advantageous and disadvantageous against each other and combining age and professional assessment, as well as preparing the failure lists in more detail rather than in general terms in cooperation with the relevant branches, will be beneficial. We believe that the latest status examinations of individuals should also be carried out systematically, and that it will be beneficial to define the failures in accordance with the tables by holding enlightening training meetings about disability with the physicians who perform the examination
Comparison of conventional methods and development of new approaches in finite element analysis of welded joints
Doktora TeziKaynaklı bağlantılar birçok endüstriyel ürünlerde kullanılmakta olup statik ve dinamik zorlanmalara karşı değerlendirmeler, yapının ve can güvenliği açısından önem arz etmektedir. Dinamik zorlama durumunda sonlu elemanlar metodu analizlerinde kaynaklı bağlantıların gerilme-zaman düzleminde doğru gerilme ve doğal frekans değerlerinin tespiti, gerilme konsantrasyonları, yorulma ömür tahmini ve modellenmesi, genel yapı emniyeti ve güvenilirlik açısından oldukça önemlidir. Bu tez kapsamında 80 adet yorulma testi gerçekleştirilerek, malzeme, sonlu elemanlar modelleme teknikleri, kaynak sonrası gerçekleştirilen yüksek frekansla dövme, taşlama işlemlerinin etkileri karşılaştırılmış olup her değişken için yeni S-N eğrileri tespit edilmiştir. Ultra yüksek mukavemetli çelik olan S960 ve S1100 malzemelerde yorulma testleri gerçekleştirilmiş olup sonlu elemanlar analizlerinde farklı katı ve kabuk modellemelerde S-N eğrileri önerilmiştir. Çift T kaynak bağlantılı yapıda gerçekleştirilen çalışmalarda çalışma neticesinde her parametreye göre farklı FAT değerleri tespit edilmiştir. Ayrıca T köşe kaynaklı bağlantıda 13 farklı kaynak parametresi ile 39 adet modal test gerçekleştirilmiş olup farklı parametrelerin doğal frekansa etkileri karşılaştırılmıştır. Doğal frekans ve yorulma testlerindeki tüm numuneler lazer tarayıcı ile numuneler taranmış olup sonlu elemanlarda analizleri gerçekleştirilmiştir. Gerilme konsantrasyon değerlerinin farklı geometrilerdeki etkilerini incelemek için ise latin hiperküp metodu ile hazırlanan yazılım vasıtası ile dağıtılan verilerin analizleri gerçekleştirilip sonuçları yapay sinir ağıyla eğitilmiş ve yeni parametrik denklemler literatürdeki çalışmalar ile karşılaştırılmış ve önerilmiştir. Yorulma çalışmaları neticesinde, önerilen FAT 36 sınıfından daha yüksek değerlerde FAT değerleri tespit edilmiştir. Kaynak sonrası yapılan işlemlerin ise FAT sınıfını olumlu yönde etkilediği tespit edilmiştir.Welded joints are used in many industrial products and evaluations against static and dynamic stresses are important for the safety of the structure and life. In the case of dynamic stress, determination of correct stress and natural frequency values, stress concentrations, fatigue life estimation and modeling of welded joints in the stress-time plane in finite element method analyses are quite important in terms of general structural safety and reliability. Within the scope of this thesis, 80 fatigue tests were performed and the effects of materials, finite element modeling techniques, high frequency forging and grinding processes performed after welding were compared and new S-N curves were determined for each variable. Fatigue tests were performed on S960 and S1100 materials, which are ultra-high strength steels, and S-N curves were proposed in different solid and shell models in finite element analyses. In the studies carried out on the double T welded joint structure, different FAT values were determined according to each parameter as a result of the study. In addition, 39 modal tests were performed with 13 different welding parameters in the T corner welded joint and the effects of different parameters on natural frequency were compared. All samples in natural frequency and fatigue tests were scanned with a laser scanner and their analyses were performed in finite elements. In order to examine the effects of stress concentration values on different geometries, the data distributed by means of the software prepared with the Latin hypercube method were analyzed and the results were trained with an artificial neural network and new parametric equations were compared with studies in the literature and proposed. As a result of fatigue studies, FAT values higher than the recommended FAT 36 class were determined. It was determined that the processes performed after welding positively affected the FAT class.Bu tez çalışması Necmettin Erbakan Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri (BAP) Koordinatörlüğü tarafından 23DR19005 numaralı proje ile desteklenmiştir
Examining the effect of family physician's self-compession on their defensive medicine practices
Amaç: Defansif tıp, hekimlerin klinik olarak aslında gerekli olmayan veya optimal kabul edilmeyen tıbbi prosedürler, testler ve tedavileri uygulamasıdır. Defansif tıp uygulamalarının yaygınlığı ve nedenleri üzerine yapılan önceki araştırmalar genellikle yasal düzenlemeler, hasta beklentileri ve sağlık politikaları gibi dışsal faktörlere odaklanmıştır. Ancak hekimin kendi yetkinliğine, mesleki rolüne, sorumluluklarına ve mesleki kimliğine ilişkin algıları ve öz anlayışları bu uygulamaların ortaya çıkışında belirleyici bir rol oynayabilir. Özellikle birinci basamak sağlık hizmetlerinin temel taşı olan aile hekimliği, geniş bir hasta profiline hizmet sunması, kronik hastalık yönetimi ve koruyucu hekimlik gibi çok yönlü görevleri içermesi nedeniyle defansif tıp uygulamalarının araştırılması gereken önemli bir alandır. Bu sebeplerle sunulan çalışmanın amacı, aile hekimlerinin öz anlayışlarının defansif tıp uygulamalarına etkisini incelemektir.
Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı nitelikteki bu çalışmanın evrenini aile sağlığı merkezlerinde çalışan aile hekimleri oluşturdu. Örneklem grubu %5 hata payı, %95 güven aralığı ile en az 385 aile hekimi olarak belirlendi. Oluşturulan Google forms online anket formu sosyal medya grupları aracılığıyla uygulandı. Anket formu; sosyodemografik özellikler ile hekimlerin çalışma ortamları, gelir durumları, hekimlikte ve aile hekimliğinde geçirdikleri süre, günlük ortalama muayene sayıları, meslek seçiminden memnuniyetleri, görevden tatminiyetleri, malpraktis kavramı ve zorunlu mali sorumluluk sigortasına bakışları ile ilgili sorularla başlamaktaydı. Anketin devamında Öz Anlayış Ölçeği (ÖAÖ), Defansif Tıp Uygulamaları Tutum Ölçeği (DTUTÖ) ankette yer almaktaydı. ÖAÖ. 24 sorudan ve altı alt boyuttan (kendine yönelik merhamet, ortak paydaşım, bilinçli farkındalık, kendini yargılama, soyutlanma, aşırı özdeşim kurma) oluşan pozitif ve negatif olmak üzere iki yönlü bir ölçektir. Pozitif yöndeki ölçek alt boyutları: ‘kendine yönelik merhamet” (4,11,18,21,24. maddeler), “ortak paydaşım” (2,6,9,14.maddeler) ve “bilinçli farkındalık” (8,13,16. maddeler) alt boyutlarıdır. Negatif yöndeki ölçek alt boyutları: ‘kendini yargılama” (7,10,15,20.maddeler), “sorgulama” (3,12,17,23. maddeler), ve “aşırı özdeşim” alt boyutlarıdır (1,5,19,22. maddeler). Toplam ölçek puanı arttıkça kişinin öz anlayışı o ölçüde fazladır denir. DTUTÖ 18 soru ve üç alt boyuttan oluşmaktadır. Ölçekteki ilk dokuz ifade ‘pozitif tıp uygulamaları’, ikinci beş ifade ‘negatif tıp uygulamaları’ ve son dört ifade ise ‘defansif tıp hakkındaki bilgi düzeylerini ölçmeyi amaçlar. Ölçekten alınan toplam puan çok iyi (70-56 puan), iyi (55-42 puan), orta (41- 28 puan), zayıf (27-14 puan) olarak değerlendirilir.
Veriler Statistical Package for Social Sciences for Windows (SPSS) 20.0 programı kullanılarak analiz edildi. p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.
Bulgular: Eksiksiz doldurulan 422 anket analiz edildi. Katılımcıların %51,2’si (n=216) 41 yaş ve üstünde, %56,6’sı (n=239) kadın, %79,9’u (n=337) evliydi. Aile hekimlerinin %33,6 (n=142) pratisyen hekim, %54’ü (n=228) Sözleşmeli Aile Hekimliği Uzmanlığı (SAHU) araştırma görevlisi ve %12,4 (n=52) Aile Hekimliği Uzmanlığı (AHU) araştırma görevlisiydi. Aile hekimi olarak 10 yıl ve altında çalışanların oranı %65,2 (n=275), ortalama günlük hasta muayene sayısı 51 ve üstü olanlar %66,8’di (n=282). Aile hekimlerinin %79,9’u (n=337) tıbbi hata yapmaktan korktuğunu belirtmişti. Öz anlayış toplam puanı kadınlarda (79,68±15,93) erkeklerden (76,06±16,03), evlilerde (78,94±16,41) bekarlardan (74,78±14,18) yüksekti (sırasıyla p=0,022, p=0,033). Hekimlikte geçirdiği süre 15 yıldan fazla olanların (79,88±15,37) 15 yıl ve altında hekimlik yapanlardan (76,35±16,56), günde 51 hastadan fazla muayene edenlerin (79,88±15,37), 50 hasta ve altı muayene yapanlardan (76,35±1,56) öz anlayış puanı yüksekti (p=0,024).
DTUTÖ toplam ve 'negatif defansif tıp' puanı erkeklerde (40,33±9,02; 13,28±4,73) kadınlardan (38,33±8,59; 11,91±4,94) yüksekti (sırasıyla p=0,020, p=0,004). Bekar aile hekimlerinin 'negatif defansif tıp' alt boyut puanı (13,75±4,78) evli olanlardan farklıydı (12,19±4.88) (p=0,009). DTUTÖ puanlarının çalışma ortamı, unvan, yaş, hekimlik tecrübesi ve muayene sayısı gibi mesleki özelliklerden anlamlı düzeyde etkilenmediği görüldü.
ÖAÖ toplam puanı ile DTUTÖ toplam puanı arasında korelasyon tespit edilmezken (p=0,996), ÖAÖ’nün 'bilinçli farkındalık' alt boyutu ile DTUTÖ toplam puanı arasında negatif yönde zayıf korelasyon tespit edildi (r=−0,181, p<0,001).
Sonuç: Bu çalışma, aile hekimlerinin öz anlayışlarının defansif tıp uygulamaları üzerindeki etkisinin olduğunu ama korelasyon açısından alt boyutların bazılarını kapsasa da önem arz ettiğini göstermektedir. Hekimlerin öz anlayışlarını geliştirmeye yönelik eğitimler, malpraktis kaygısını azaltacak hukuki destek ve danışmanlık hizmetleri, mesleki dayanışmayı güçlendirici programlar defansif tıp uygulamalarının azaltılmasında etkili olabilir. Bu bulgular, sağlık politikaları geliştirilirken hekimlerin psikolojik ve sosyal ihtiyaçlarının göz önünde bulundurulması gerektiğini vurgulamaktadır. Bu sonuçlar, defansif tıp uygulamalarının sadece dışsal faktörler (medikolegal ortam, hasta beklentileri) tarafından değil, aynı zamanda hekimlerin kendi psikolojik durumları ve mesleki kimlik algıları tarafından da şekillendiğini göstermektedir. Dolayısıyla, defansif tıp problemine yönelik çözüm arayışlarında, hekimlerin öz anlayışlarını güçlendirmeye yönelik stratejilerin göz ardı edilmemesi gerektiği anlaşılmıştır. Alt boyutlar değerlendirildiğinde bilinçli farkındalık azaldıkça defansif tıp uygulamaları artmaktadır.Aim: Defensive medicine refers to physicians performing medical procedures, tests and treatments that are not clinically necessary or optimal. Previous studies on the prevalence and causes of defensive medicine practices have generally focused on external factors, such as legal regulations, patient expectations and health policies. However, the perceptions that physicians have of their own competence, professional role, responsibilities and professional identity may play a decisive role in the emergence of these practices. Family medicine is an important area in which to study defensive medicine practices because it serves a wide range of patients and involves multifaceted tasks such as chronic disease management and preventive medicine. For these reasons, this study aims to examine the effect of family physicians' self-perception on defensive medicine practices.
Materials and Methods: This descriptive study focused on family physicians working in family health centres. The sample size was set at a minimum of 385 family physicians, allowing for a margin of error of 5% and a confidence interval of 95%. The online survey form was administered via social media groups using Google Forms. It began with questions about the physicians' sociodemographic characteristics, working environments, income levels, how long they had been working in medicine and family medicine, the average number of consultations they had per day, their satisfaction with their career choice and job satisfaction, their views on the concept of malpractice and their attitudes towards mandatory financial liability insurance. The survey also included the Self-Compassion Scale (SCS) and the Defensive Medicine Practices Attitude Scale (DMPA). The SCS is a 24-question, six-subscale measure consisting of positive and negative items assessing self-compassion, shared concern, mindful awareness, self-judgement, detachment, and over-identification. Positive scale subdimensions: 'Self-compassion' (items 4, 11, 18, 21 and 24), 'shared humanity' (items 2, 6, 9 and 14) and 'mindfulness' (items 8, 13 and 16). Negative scale subdimensions: ‘Self-judgement’ (items 7, 10, 15 and 20), ‘Questioning’ (items 3, 12, 17 and 23) and ‘Excessive Identification’ (items 1, 5, 19 and 22). As the total scale score increases, it is said that the person's self-understanding increases correspondingly. The DTUTÖ consists of 18 questions and three sub-dimensions. The first nine statements measure ‘positive medical practices’, the next five measure ‘negative medical practices’, and the last four aim to measure knowledge of defensive medicine. The total score obtained from the scale is evaluated as follows: very good (70–56 points), good (55–42 points), moderate (41–28 points) and weak (27–14 points).
The data were analysed using the Statistical Package for the Social Sciences (SPSS) for Windows, version 20. A p-value of <0.05 was considered statistically significant.
Results: A total of 422 fully completed questionnaires were analyzed. Of the participants, 51.2% (n=216) were aged 41 years or older, 56.6% (n=239) were female, and 79.9% (n=337) were married. Of the family physicians, 33.6% (n=142) were general practitioners, 54% (n=228) were Contracted Family Medicine Specialist (SAHU) research assistants, and 12.4% (n=52) were Family Medicine Specialist (AHU) research assistants. The proportion of family physicians who had worked for 10 years or less (n=275) was 65.2% (n=275), and those who had an average daily patient visit of 51 or more was 66.8% (n=282). 79.9% (n=337) of family physicians stated that they were afraid of making medical errors. The total self-compassion score was higher in women (79.68±15.93) than in men (76.06±16.03), and higher in married individuals (78.94±16.41) than in single individuals (74.78±14.18) (p=0.022, p=0.033, respectively). Self-compassion scores were higher in those who had spent more than 15 years in medicine (79.88±15.37) than those who had been in medicine for 15 years or less (76.35±16.56), those who examined more than 51 patients per day (79.88±15.37), and those who examined 50 patients or less (76.35±1.56) (p=0.024).
Conclusion: This study shows that family physicians' self-perceptions affect defensive medicine practices, with some sub-dimensions being more important in terms of correlation than others. Training to improve self-perception, legal support, counselling services to reduce concerns about malpractice, and programmes to strengthen professional solidarity may be effective in reducing defensive medicine practices. These findings emphasise the need to consider the psychological and social needs of physicians when developing health policies. The results demonstrate that defensive medicine practices are influenced not only by external factors such as the medical-legal environment and patient expectations, but also by the psychological state and professional identity perceptions of physicians. Therefore, strategies aimed at strengthening physicians' self-awareness should not be overlooked when seeking solutions to the problem of defensive medicine. When the sub-dimensions are evaluated, defensive medical practices increase as conscious awareness decreases
Use of Turkish mythological characters in illustration art
Yüksek Lisans Teziİllüstrasyon, görsel kültürün hızla dönüşüm geçirdiği günümüzde, güçlü bir ifade biçimi olarak öne çıkmaktadır. Sanatsal ve özgün bir anlatım diliyle sadece metni destekleyen bir unsur olmaktan çıkan illüstrasyon; izleyiciyle anlamsal bağ kurabilen, kültürel belleğin aktarımını mümkün kılan ve düşünsel düzeyde etki yaratan bir iletişim aracı haline gelmiştir. İllüstrasyon sanatı, kültürel ve mitolojik unsurların görsel hafızada kalıcılığını sağlayarak, izleyicide çeşitli anlam çıkarımlarına imkân tanıyan bir anlatım biçimi sunmaktadır. Bu yönüyle illüstrasyon, Türk kültürü ve mitolojisinin zengin içeriklerinin güncel sanat diliyle yeniden inşa edilmesine katkı sağlamaktadır. Bu tez çalışması, Türk mitolojisinde yer alan karakterlerin illüstrasyon yoluyla aktarımını ele almaktadır. İncelenen karakterler, mitolojik anlatılarla olan uyumları, kültürel kodların yansıtılması ve Türk sembolizminin illüstratif anlatımla nasıl görselleştirildiği bağlamında değerlendirilmiştir. Bu doğrultuda, analiz edilen mitolojik figürler; illüstrasyonda kullanılan kompozisyon yapısı, renk tercihleri, sembolik ögeler ve sanatçının kişisel yorumları ışığında incelenmiştir.Illustration stands out as a powerful form of expression in today's rapidly transforming visual culture. With its artistic and original narrative language, illustration has become a communication tool capable of establishing a semantic connection with the viewer, facilitating the transmission of cultural memory and creating an intellectual impact. Illustration offers a narrative form that allows the viewer to infer various meanings by ensuring the permanence of cultural and mythological elements in the visual memory. In this respect, illustration contributes to the reconstruction of the rich content of Turkish culture and mythology through the language of contemporary art. This thesis examines the transmission of characters from Turkish mythology through illustration. The examined characters are evaluated in terms of their compatibility with mythological narratives, the reflection of cultural codes, and how Turkish symbolism is visualized through illustrative expression. In this context, the analyzed mythological figures are examined in light of the compositional structure used in the illustrations, color choices, symbolic elements, and the artist's personal interpretations
Examination of the ionosphere with different data sources
Doktora TeziGezegenler arası uzay havası ve Dünya kaynaklı etkiler nedeniyle iyonosfer tabakasında düzenli ve düzensiz değişimler meydana gelmektedir. İyonosferde meydana gelen değişimler çoğunlukla Düşey Toplam Elektron İçeriği (VTEC) parametresi kullanılarak değerlendirilmektedir. VTEC parametresi birçok veri kaynağından elde edilebilmektedir. Hangi veri kaynağından hangi doğrulukta VTEC verisinin elde edilebildiği ve sonuçlarının birbirleriyle ne seviyede tutarlı olduğunun belirlenmesi, hangi veri kaynağının kullanılmasının yerinde olacağını gösterecek olması açısından önemlidir. Bu amaçla, bu tez kapsamında Küresel İyonosfer Haritaları (GIMs), Radyo Okültasyonu (RO) (COSMIC (F7/C2) — Fengyun 3C (FY3C)), SWARM ve JASON veri kaynaklarından elde edilen VTEC verileri kullanılmıştır. Karşılaştırma işlemi farklı iyonosferik koşullarda ve küresel ölçekte gerçekleştirilmiştir. Değerlendirmeler kısa dönem (günlük) ve uzun dönem (mevsimsel ve yıllık) olarak dikkate alınmıştır. Uzun dönem analiz, 2015-2019 yılları arasındaki 5 yıllık süreci içermektedir. Karşılaştırmalı analizler GIM VTEC verileri referans alınarak gerçekleştirilmiştir. Elde edilen sonuçlara göre; kısa dönem (günlük) sonuçlar dikkate alınarak yapılan değerlendirme sonucunda GIM-VTEC’ten olan farklara ilişkin ortalamaların JASON veri kaynağında 3.14–5.02 TECU seviyesinde olduğu ve bu farkların diğer veri kaynaklarına ait farklardan daha düşük seviyede olduğu belirlenmiştir. GIM-VTEC ile SWARM VTEC farklarına ilişkin ortalamalar ise 4.13–17.39 TECU aralığında olup, SWARM’ın VTEC anlamında en kötü performansa sahip olduğunu göstermiştir. Uzun dönem sonuçlar, GIM VTEC verileri referans alınarak elde edilen Karesel Ortalama Hata (RMSE) değerleri dikkate alınarak incelenmiştir. Yapılan mevsimsel değerlendirmeler sonucunda sonbahar ve yaz dönemlerinde daha iyi sonuçların elde edildiği görülmüştür. Uzun dönem yıllık sonuçlar incelendiğinde ise sakin günlerde aktif günlere göre daha iyi sonuçlar elde edilmiştir. Uzun dönem yıllık sonuçlara ait RMSE ile veri kümeleri arasındaki korelasyon katsayıları incelendiğinde COSMIC RO VTEC değerlerine ait sonuçların GIM VTEC ile daha uyumlu olduğunu göstermiştir. Ayrıca Jeomanyetik fırtınaların, tüm veri kaynaklarının doğruluğunu etkilediği belirlenmiştir. GIM VTEC-SWARM VTEC arasındaki farkların diğer farklara nazaran daha yüksek olması, SWARM uydularının atmosferik ölçüm aralığının VTEC tahmini açısından iyonosferin önemli bir bölümünü içermiyor olmasından kaynaklandığı söylenebilir.Due to interplanetary space weather and Earth-based effects, regular and irregular changes occur in the ionosphere layer. Changes occurring in the ionosphere are mostly evaluated using the Vertical Total Electron Content (VTEC) parameter. The VTEC parameter can be obtained from many data sources. Determining which data source can be obtained with which accuracy and the level of consistency of the results is important in terms of showing which data source will be appropriate to use. For this purpose, VTEC data obtained from Global Ionospheric Maps (GIMs), Radio Occultation (RO) (COSMIC (F7/C2)—Fengyun 3C (FY3C)), SWARM and JASON data sources were used within the scope of this thesis. The comparison process was carried out under different ionospheric conditions and on a global scale. The evaluations were considered as short-term (daily) and long-term (seasonal and annual). The long-term analysis covers the 5-year period between 2015-2019. Comparative analyses were performed by taking GIM VTEC data as reference. According to the results obtained; as a result of the evaluation made by considering the short-term (daily) results, it was determined that the averages regarding the differences from GIM-VTEC were at the level of 3.14-5.02 TECU in the JASON data source and these differences were lower than the differences belonging to other data sources. The averages regarding the GIM-VTEC and SWARM VTEC differences were in the range of 4.13-17.39 TECU, showing that SWARM had the worst performance in terms of VTEC. Long-term results were examined by taking into account the Root Mean Square Error (RMSE) values obtained by taking GIM VTEC data as reference. As a result of the seasonal evaluations, it was seen that better results were obtained in the autumn and summer periods. When the long-term annual results were examined, better results were obtained on calm days than on active days. When the RMSE of the long-term annual results and the correlation coefficients between the data sets were examined, it was shown that the results belonging to COSMIC RO VTEC values were more compatible with GIM VTEC. It has also been determined that geomagnetic storms affect the accuracy of all data sources. The fact that the differences between GIM VTEC and SWARM VTEC are higher than the other differences can be said to be due to the fact that the atmospheric measurement range of SWARM satellites does not include a significant part of the ionosphere in terms of VTEC estimation
Sirāj al-Dīn al-Nashshār and the analysis of his work al-Budūr al-Zāhira
Yüksek Lisans TeziKıraat ilmi, Kur’an’ın doğru okunması ve aktarılması sürecinde tarih boyunca İslami ilimler içerisinde ayrı bir öneme sahip olmuştur. Bu çalışma, hicrî 9. yüzyılda yaşamış önemli kıraat âlimlerinden Ebû Hafs Sirâceddîn Ömer b. Kâsım en-Neşşâr’ın hayatını, kıraat ilmindeki yerini ve en meşhur eseri olan el-Budûrü’z-zâhira fi’l-kırâʾâti’l ʿaşri’l-mütevâtira adlı eserini incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışmanın ilk bölümünde Neşşâr’ın yaşadığı dönem, ilmî çevresi, eğitim süreci ve eserleri ele alınmış; ardından el Budûrü’z-zâhira adlı eseri, takrîb tarîki çerçevesinde seçilen örnekler üzerinden analiz edilmiştir. Söz konusu eser, mushaf merkezli düzeni, kolay anlaşılır üslubu ve sahih rivayetleri öne çıkaran yapısıyla dönemindeki kıraat literatüründen ayrılmaktadır. Ayrıca, sahih olmayan vecihlere dair bazı değerlendirmeleri ve kıyas yöntemiyle yaptığı vecih tasnifleri, müellifin metodolojik yaklaşımını yansıtmaktadır. Neşşâr, kıraat ilmine yaptığı katkılarla yaşadığı dönemde büyük bir şöhrete ulaşmış olmasına rağmen, günümüzde ismi ve eserleri yeterince tanınmamaktadır. Bu durum, çalışmanın bilimsel önemini artırmakta ve Neşşâr’ın kıraat geleneğindeki yerinin yeniden değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır. Araştırma, yalnızca müellifin ilmî mirasını tanıtmakla kalmayıp, aynı zamanda onun yöntemi üzerinden yapılacak karşılaştırmalı analizlerin kıraat literatürüne katkı sağlayacak yeni araştırmalara zemin hazırlaması beklenmektedir.The science of qirāʾāt has held a distinctive place within Islamic scholarship throughout history, serving a central role in the accurate recitation and transmission of the Qur’an. This study aims to explore the life, scholarly significance, and most renowned work of one of the prominent qirāʾāt scholars of the 9th century AH, Abū Ḥafṣ Sirāj al-Dīn ʿUmar b. Qāsim al-Nashshār. The first part of the study discusses the historical period in which al-Nashshār lived, his intellectual environment, educational background, and his works. Subsequently, his book al-Budūr al-Zāhira fī al-Qirāʾāt al-ʿAshr al-Mutawātira is analyzed through selected examples within the framework of the taqrīb method. This work stands out from other qirāʾāt literature of its time due to its codex-based structure, accessible language, and emphasis on authentic transmissions. In addition, al Nashshār’s evaluations of non-authentic readings and his classification of variants through analogical reasoning reflect his distinctive methodological approach. Although al-Nashshār achieved considerable fame in his own time for his contributions to the science of qirāʾāt, both his name and works remain relatively unknown today. This gap underscores the scholarly importance of the present study and necessitates a reevaluation of his place in the qirāʾāt tradition. The research not only seeks to introduce al-Nashshār’s scholarly legacy but also aims to provide a foundation for future comparative studies that, through his methodology, can further enrich the field of qirāʾāt studies
Shams al-Tabrizi and Esoterism
Yüksek Lisans TeziBu tez çalışmasında, İslam düşünce tarihinde önemli bir simâ olan ve Mevlâna Celaleddin Rûmi ile ilişkisi bağlamında adından sıkça söz ettiren Şems-i Tebrizî'nin hayatı, ailesi, düşünce dünyası ve ardında bıraktığı etkiler, bâtıni eğilimlerle ilişkisi bağlamında incelenmiştir. Çalışma dört bölümden oluşmaktadır. Şems-i Tebrizî'nin ailesi, hocaları, aldığı eğitimler ve eserleri incelenerek; dönemin siyasi yapısı ve Şems’in Mevlâna ile ilişkisi analiz edilmiştir. Bâtınilik kavramı tarihsel alt yapısı ele alınıp, Şems'in söylemlerinde yer yer bâtıni yorumlara açık ifadeler tespit edilmiştir. Ancak onun klasik bâtıni akımlarla birebir örtüşen bir düşünce sistemine sahip olmadığı sonucuna varılmıştır. Bu anlamda tez, Şems-i Tebrizî’nin sufî kimliği ile bâtıni yaklaşımlar arasında nasıl bir ilişki olduğunu açıklamayı amaçlamaktadır. Çalışma, hem klasik kaynaklara hem de modern literatüre dayanılarak yürütülmüş, zaman zaman karşılaştırmalı bir metodoloji benimsenmiştir. Çalışma, Şems-i Tebrizî’nin şahsiyetinin ve düşünce dünyasının çok katmanlı yapısını ortaya koyarak, onu sadece sufî bir mutasavvıf olarak değil, aynı zamanda bâtıni unsurlardan etkilenen bir düşünür olduğunu değerlendirme potansiyelini sunacaktır.Sonuç olarak, Şems-i Tebrizî'nin düşüncesinin, Bâtınilik ile temas eden etkileşimlere sahip olduğu; yer yer Bâtınilik izleri taşıdığı ancak Bâtınilik düşüncesini aşan özgün bir mistik yönelim taşıdığı ortaya konmuştur.This thesis examines the life, family, intellectual world, and lasting influence of Shams al-Tabrizi an important figure in the history of Islamic thought, frequently mentioned in connection with his relationship with Jalāl al-Dīn Rūmî. The study focuses particularly on his ties to (esoteric) tendencies. The thesis is composed of four main chapters. It analyzes Shams al Tabrizi’s family background, teachers, education, and works, alongside the political structure of the period and his relationship with Rūmî. The concept of Esoterism is explored through its historical foundations, and several of Shams’s discourses are found to contain expressions open to esoteric interpretation. However, it is concluded that his worldview does not fully align with classical Bāṭinī movements. In this regard, the thesis aims to explain the nature of the relationship between Shams al-Tabrizi’s Sufi identity and esoteric approaches. The study is conducted through both classical sources and modern literature, occasionally adopting a comparative methodology. By revealing the multilayered structure of Shams al-Tabrizi’s personality and intellectual world, this work offers the potential to evaluate him not only as a Sufi mystic but also as a thinker influenced by esoteric elements. In conclusion, the thesis demonstrates that while Shams al-Tabrizi’s thought includes interactions that touch upon Esoterism and bears occasional traces of it, it ultimately reflects a unique mystical orientation that transcends classical esoteric doctrine
The relationship between diabetes knowledge and physical activity levels in the prevention of the type 2 diabetes in adults applying to primary health care services
Yüksek Lisans TeziTip 2 diyabet, dünya genelinde giderek artan bir kronik hastalık olup önemli bir sağlık sorunu teşkil etmektedir. Bu yüzden, birinci basamak sağlık hizmetlerine başvuran yetişkinlerin diyabetin önlenmesi konusundaki bilgi seviyeleri ve fiziksel aktivite tutumlarının tespit edilmesi büyük önem taşımaktadır. Bu araştırmada, birinci basamak sağlık hizmetlerine başvuran 40-65 yaş arası yetişkinlerin diyabet bilgisi ile fiziksel aktivite düzeylerinin ilişkisini belirlemek amaçlanmıştır. Araştırma için etik kurul onayı, kurum izni, katılımcıların onamı ve ölçeklerin araştırmada kullanımı izni alınmıştır. Araştırma, Konya'nın Selçuklu ilçesine bağlı bir Aile Sağlığı Merkezi'nde diyabeti olmayan 254 birey ile yürütülmüştür. Veriler, demografik özellikler, diyabetten korunma etkenleri, Yetişkin Diyabet Bilgi Ölçeği ve Birinci Basamak için Fiziksel Aktivite Anketi ile toplanmıştır. Veriler Student t testi, One Way ANOVA, Pearson korelasyon, ki-kare analizi ve Fisher Exact testi ile değerlendirilmiştir. Bireylerin %61,8'inin kadın, %48,0'ının ilkokul/ortaokul, %49,2'si herhangi işte çalışmamakta, %66,5'inin orta gelire sahip olduğu, %70,1'inin kronik bir hastalığının olmadığı ve %55,1'inin ailesinde diyabet öyküsünün olmadığı belirlenmiştir. Bireylerin diyabet bilgi düzeylerine yönelik puan ortalamalarının (20,01±5,83) iyi seviyede olduğu ve fiziksel aktivite düzeylerinin ise %46,1'inin hareketsiz olduğu saptanmıştır. Bireylerin diyabet bilgi düzeyleri cinsiyete, eğitimi durumuna, gelir düzeyine ve diyabet hariç kronik hastalık varlığı durumuna göre farklılık göstermektedir. Bireylerin cinsiyeti, eğitim durumu, çalıma durumu, gelir düzeyi, kronik hastalık varlığı durumu ile fiziksel aktivite düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu belirlenmiştir (p<0,001). Bireylerin fiziksel aktivite düzeyi ile Diyabet Bilgi Ölçeği toplam puan ortalaması arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu (p<0,05) ve farkın hareketsiz olan yetişkinlerin puan ortalamasından kaynaklandığı belirlenmiştir. Sonuç olarak, diyabetin önlenmesi için atılacak adımlar, bireylerin sağlıklarını koruma ve sağlıklı yaşam alışkanlıklarını benimseme çabalarını destekleyecek, dolayısıyla toplum sağlığına katkıda bulunacaktır. Toplumda yaşayan bireylerin diyabet bilgilerini daha da yükseltmek ve özellikle de fiziksel aktivite düzeylerini artırmak için çaba sarf edilmelidir.Type 2 diabetes is an increasing chronic disease worldwide and constitutes an important health problem. Therefore, it is of great importance to determine the level of knowledge and physical activity attitudes of adults applying to primary health care services on the prevention of diabetes. In this study, it was aimed to determine the relationship between diabetes knowledge and physical activity levels of adults aged 40-65 years who applied to primary health care services.. Ethics committee approval, institutional permission, consent of the participants and permission to use the scales in the research were obtained. The study was conducted with 254 individuals without diabetes in a Family Health Centre in Selçuklu district of Konya. Data were collected with demographic characteristics, diabetes prevention factors, Adult Diabetes Knowledge Scale for Adults and General Practice Physical Activity Questionnaire. Data were analysed using Student's t-test, one-way ANOVA, Pearson correlation, chi-squared analysis and Fisher exact test. It was determined that 61.8% of the individuals were female, 48.0% of them were in primary/secondary school, 49.2% were not working, 66.5% had a medium income, 70.1% did not have a chronic disease and 55.1% had no family history of diabetes. It was found that the mean score (20.01±5.83) of the individuals for diabetes knowledge level was at a good level and 46.1% of their physical activity level was sedentary. Individuals' knowledge of diabetes differs according to gender, educational status, income level and presence of chronic diseases other than diabetes. It was found that there was a statistically significant relationship between gender, educational status, employment status, income level, presence of chronic diseases and physical activity level (p< 0.001). It was found that the difference between the physical activity level of individuals and the total mean score of the Diabetes Knowledge Scale was statistically significant (p<0.05), and the difference was caused by the mean score of sedentary adults. In conclusion, measures to prevent diabetes will support individuals' efforts to protect their health and adopt healthy lifestyles, thus contributing to public health. Efforts should be made to further increase diabetes knowledge among individuals living in the community and, in particular, to increase their physical activity levels