Gazi University Dspace
Not a member yet
26981 research outputs found
Sort by
Student, Teacher And Parent Opınıons Regardıng The Acquısıtıon Level Of The General Purposes Of Hıstory Lessons
Bu araştırmanın temel amacı ortaöğretim tarih eğitim sistemini oluşturan unsurlardan
öğrenci, öğretmen ve velilerin tarih derslerinin genel amaçlarının kazanılma düzeylerine
ilişkin görüşleri ve bu görüşler arasındaki benzer ve farklı yönlerin belirlenmesidir.
Araştırmada, karma yöntem desenlerinden ardışık sıralı desen kullanılmıştır. Araştırmanın
nicel boyutunda lise son sınıf öğrencilerinin öğretim programlarında yer alan tarih
derslerinin genel amaçlarının öğrencilere kazandırılma düzeyine ilişkin görüşlerini beş
dereceli olarak ölçecek şekilde geliştirilen soru formları kullanılmıştır. Tarihsel bilgi,
tarihsel düşünme becerileri ve temel değer kazanımlarını ifade eden bu ölçek analizinde;
betimsel istatistiklerden, standart sapma ve ortalama kullanılmıştır. Nitel verilerin
toplanmasında velilere yönelik yazılı form, öğretmen ve öğrencilere yönelik görüşme formu
kullanılmış ve elde edilen veriler içerik analizi yöntemi ile çözümlenmiştir. Araştırmanın
nicel ve nitel boyutundan elde edilen bulgular ışığında ortaöğretim tarih eğitiminin genel
amaçlarını oluşturan bilgi, beceri ve değer kazanımlarına yönelik olarak öğrenci katılım
oranları ile öğrenci, öğretmen ve veli görüşleri sonucunda bu kazanımlara yönelik benzer ve
farklı yönler belirlenmiştir. Araştırmada elde edilen sonuçlar ışığında bilgi boyutunda
“Tarihsel bilgi”, “Milli Mücadele/Cumhuriyet Tarihi” ve “Osmanlı tarihi”; beceri boyutunda
“Analiz ve yorum” ve “Empati”; değer boyutunda ise “Vatanseverlik” benzer/ortak kazanım
unsurları ayrıca bilgi boyutunda “Temel kavramlar”; beceri boyutunda “Değişim ve
vii
süreklilik” ve “Tarihsel sorun analizi”; değer boyutunda ise “Sabır” farklı/ortak olmayan
kazanım unsurları olarak tespit edilmiştir. Bilgi, beceri ve değer kazanımlarına yönelik
olarak öğrenci, öğretmen ve veli görüşleri açısından ortak kazanımları ifade eden unsurlar
olmakla birlikte ortak olmayan kazanım ifadelerinin de bulunduğu görülmektedir.
Araştırmada ulaşılan sonuçlar ışığında ortaöğretim tarih eğitim sisteminin üç önemli unsuru
olan öğrenci, öğretmen ve velilerin tarih dersleri genel amaçlarına yönelik görüşleri ile ilgili
daha geniş çaplı çalışmaların yapılması önerilmiştirThe main purpose of this study is to determine the opinions of students, teachers and parents,
which are among the elements that make up the secondary education history education
system, about the acquisition levels of the general objectives of history lessons and the
similar and different aspects between these views. In the research, sequential sequential
pattern, one of the mixed method designs, was used. In the quantitative dimension of the
research, questionnaires developed in a way to measure the opinions of senior high school
students regarding the level of gaining students the general purposes of history lessons in the
curriculum were used. In this scale analysis, which expresses historical knowledge, historical
thinking skills and basic value gains; Standard deviation and mean were used from
descriptive statistics. In collecting qualitative data, written forms for parents, interview
forms for teachers and students were used, and the data obtained were analyzed by content
analysis method. In the light of the findings obtained from the quantitative and qualitative
dimensions of the research, student participation rates for the knowledge, skills and value
acquisitions that constitute the general purposes of secondary education history education,
and as a result of the opinions of students, teachers and parents, similar and different aspects
were determined for these gains. In the light of the results obtained in the research, "historical
knowledge", "National Struggle / Republic History" and "Ottoman history"; "Analysis and
ix
interpretation" and "Empathy" in the skill dimension; In the value dimension, "Patriotism"
similar / common acquisition elements and in the knowledge dimension "Basic concepts";
"Change and continuity" and "Historical problem analysis" in skill dimension; In terms of
value, “Patience” has been determined as different / non-common gain elements. Although
there are elements that express common gains in terms of student, teacher and parent views
regarding knowledge, skills and value gains, it is seen that there are also non-common gains.
In the light of the results obtained in the study, it is suggested to carry out larger-scale studies
on the views of students, teachers and parents, which are three important elements of the
secondary education history education system, towards the general objectives of history
lessons
Comparison of Smooth,Textured And Polyurethane Surface Implants From The Perspective Of Biofilm And Capsule Formation Under Local Antibiotheraphy
Kapsül oluşumu, vücuda yerleştirilen implant materyalleri sonrasında görülen yabancı cisim reaksiyonudur ve doğal bir süreçtir. Kapsül kontraktürü ise bu sürecin ilerleyici olmasıdır. Meme büyütme amaçlı kullanılan silikon meme implantları sonrasında görülen kapsül kontraktürleri, yeniden cerrahi girişimlerin en sık nedenlerinden birisidir. Kapsül kontraktürü etiyolojisinde implant materyalleri üzerinde oluşun biyofilm tabakası ve bunun yarattığı subklinik inflamatuvar süreç önemli bir yer tutmaktadır.
Bu çalışmada farklı yüzey yapılarına sahip meme implantlarının bakteriyel kontaminasyon sonucu biyofilm oluşum farklılıkları, lokal antibiyotik ile temas sonrasında biyofilm oluşumundaki farklılıkların karşılaştırılması planlanmıştır. Biyofilm oluşumunun kapsül histolojisinde kontraktüre yatkınlık açısından ne gibi yatkınlıklar yaratacağı araştırılmıştır.
Çalışmada 24 adet Long Evans türü sıçanlar kullanıldı. Sıçanlar her bir grupta 6 adet olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Her bir sıçan sırt bölgesine mikropürtüklü, pürtüklü ve poliüretan kaplı olmak üzere 3 farklı yüzey yapısına sahip mini implantlar yerleştirildi. 1. Grupta steril implantlar, 2. Grup Staphylococcus epidermidis ile inoküle edilen implantlar, 3. Grupta bakteri inokülasyonu sonrası Rifamisin lokal antibiyotik uygulanan implantlar, 4. Grupta ise sadece lokal Rifamisin uygulanan implantlar kullanıldı. Tüm gruplar 3. ayın sonunda sakrifiye edildi. İmplant ve kapsüle ait klinik değerlendirme Baker skorlaması ile, biyofilm oluşumları elektron
80
mikroskobisi ile, bakteriyel yükleri mikrotitrasyon plaka yöntemi ile, kapsül histolojisi Masson üçlü boyası ile değerlendirildi.
Bakteri kontaminasyonu yapılan Grup 2 ve Grup 3’te elektron mikroskobisi incelemesinde en az biyofilm oluşumu mikropürtüklü yüzeyli implantlarda tespit edilmiştir. Pürtüklü ve poliüretan implantlarda ise birbirleri arasında fark olmayacak seviyede daha fazla biyofilm oluşumu tespit edilmiştir. Grup 2 ve Grup 3’te pürtüklü implantlarda kapsül kontraktürü geliştiği, diğer gruplardaki tüm implantlarda kapsül kontraktürü gelişmediği tespit edildi. Klinik olarak bakteriyel kontaminasyon yapılmasının pürtüklü implantlarda kapsül kontraktürünü daha fazla oluşturduğu tespit edilmiştir. Biyofilm oluşumları arasındaki bu farkın pürtüklü ve mikropürtüklü implantlar arasındaki klinik tablonun gelişmesinden sorumlu olduğu düşünülmüştür çünkü benzer şekilde kapsül kalınlıklarının ve inflamatuvar hücre yoğunluklarının da anlamlı olarak pürtüklü implantlarda daha fazla olduğu tespit edilmiştir (p=0.004). Pürtüklü implant ile poliüretan implantlar arasında biyofilm oluşumu açısından bir fark tespit edilememesine rağmen pürtüklü implantlarda gözlenen kapsül kontraktürü poliüretan implantlarda tespit edilememiştir. Aynı zamanda bakteri kontaminasyonu yapılan gruplarda poliüretan implantlar pürtüklü implantlar kadar yüksek oranda inflamatuvar hücre infiltrasyonu ve kapsül kalınlık artışı göstermemektedir. Poliüretan implantların bu başarısı fiziksel yüzey özellikleri ve biyolojik doku uyumunun pürtüklü implantlara göre daha iyi olmasına bağlandı. Bu özellikleri ile poliüretan implantlar kapsül kontraktürüne karşı koruyucu etki gösterebilmekte olduğu düşünüldü . Lokal rifamisin uygulaması ile her üç farklı yüzey
yapsında Grup 3’te biyofilm oluşumu Grup 2’ye göre azalmış olarak tespit edilmiştir. Mikrotitrasyon plaka yöntemi ile bakteriyel yük azalışları tespit edilmiştir ancak bu azalma istatistiksel olarak anlamlı bulunamamıştır.Capsule formation is a foreign body reaction that occurs after implant materials placed in the body and is a natural process. Capsular contracture is progressive. Capsular contractures following silicone breast implants used for breast augmentation are one of the most common causes of re-surgical interventions. In the capsular contracture etiology, the biofilm layer formed on the implant materials and the subclinical inflammatory process created by it have an important place.
In this study, it was planned to compare the differences in the formation of bacterial contamination resultant biofilms of breast implants with different surface structures and the differences in biofilm formation after contact with local antibiotics. İt was investigated the changes in the capsule histology of biofilm formation.
Twenty-four Long Evans type rats were used in the study. The rats were divided into 4 groups of 6 in each group. Mini implants with 3 different surface structures were placed on each rat back area as fine-textured, rough-textured and polyurethane coated. Sterile implants in Group 1, implants inoculated with Staphylococcus Epidermidis in Group 2, implants applied with Rifamycin local antibiotics after bacterial inoculation in Group 3, and only implants applied with local Rifamycin in Group 4. All groups were sacrificed at the end of the 3rd month. Clinical evaluation of implants and capsules was done with Baker classification, biofilm
83
formation was assessed by electron microscopy, bacterial loads by microtitration plate method, capsule histology masson trichrome staining.
In Group 2 and Group 3, which had bacterial contamination, at least biofilm formation was detected on fine-textured surface implants in electron microscopic examination. In the case of rough-textured and polyurethane coated implants, more biofilm formation was detected at the level that would not be different from each other. In Group 2 and Group 3, capsule contracture developed in the rough-textured implants and in all the implants in the other groups, capsule contracture did not develop. Biofilm formations was thought to be responsible for the development of the clinical form between the rough-textured and fine-textured implants, capsule thicknesses and inflammatory cell densities were also found to be significantly higher in the rough-textured implants (p=0.004). Although there was no difference in the biofilm formation between the rough-textured and the polyurethane implants, the absence of capsule contracture in the polyurethane implants was interpreted as the physical properties of the polyurethane foam surface were protective against the capsular contracture. With local rifamycin application, biofilm formation in Group 3 was found to be decreased compare to Group 2 in all three surface structures. Bacterial load reductions were detected by microtitration plate method but this decrease was not statistically significant
Examination Of Palliative Care Needs İn Patients Applying To Emergency Department
Giriş ve Amaç: Palyatif bakım, “yaşamı sınırlayan hastalığı” olan bireylerin ve ailelerinin hayat kalitesini iyileştirmeyi amaçlayan, bütünsel, multidisipliner, fiziksel, ruhsal ve psikososyal bakım olarak tanımlanmaktadır. Yaşlı nüfustaki artış palyatif bakıma duyulan ihtiyacı da artırmıştır. Bu çalışmada acil servise başvuran palyatif bakımdan yarar görebilecek hasta popülasyonunun tespiti ve demografik olarak incelenmesi amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, prospektif gözlemsel planlanmış olup, bir üniversite hastanesi acil servisinde 16.09.2020 – 16.11.2020 tarihleri arasında yapılmıştır. Hayatı sınırlayan hastalığı olan 508 hasta çalışmaya dahil edildi. Demografik veriler, başvuru şekli, vital bulgular, komorbid hastalıklar, acil serviste sonlanım kaydedildi. Veriler SPSS 23.0 programı ile analiz edilmiştir.
Bulgular: Çalışmamızda acil servise tüm başvurular içinde palyatif bakım ihtiyacının prevalansı %3.9 olarak hesaplanmıştır. Ayrıca başvuru anında hipotansiyon ve takipne, Barthel indeksi ve yaş palyatif bakım ihtiyacı ile ilişkili tespit edildi. Acil servisteki sonlanımları karşılaştırıldığında; palyatif bakım ihtiyacı olan grubun yataklı servise yatış oranı istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek tespit edildi.
Sonuç: Acile başvuran tüm hastaların %3.9‟unun palyatif bakım ihtiyacı olup, palyatif bakım merkezlerinin sayısının artırılması; hem hastaların etkin sağlık hizmeti almasını hem de acil servis kalabalığının azalmasını sağlayabilir.Background: Palliative care is a multidisciplinare, holistic care that aim to improve the quality of lives individuals with „life limiting disease‟ and their family and it is defined as physical, mental and psychosocial care. The increase of elderly population has also increase the need for palliative care. In this study, we aimed to determinated the population of the patients who need palliative care and their demographycal status.
Methods: This study has been planned prospectivly, observationally and has been made in a emergency department of the university hospital between 16.09.2020 and 16.11.2020. 508 patients with life limiting disease is included the study. Demographic datas, application forms, vital signs, comorbit diseases and emergency department outcomes of the patients was recorded. The data were analized by SPSS 23.0 program.
Results: In our study, palliative care prevalance of need is calculated as 4,2% among all admissions to the emergency department. Also tachypnea, hypotension, age and Bartel index at the application time found assosiated to need of palliative care. At the compare of the rate of outcomes in emergency department, palliative care group was found statistically significant was detected high at hospitalization.
Conclusions: 4,2% of applications of emergency departmentneed palliative care. Increasing the palliative care units can effect to provide better the care of patients get and decrease the crowd in emergency department
The Effect Of Augmented Realıty Applıcatıons On The Academıc Success Of 11th Grade Students In The Cırculatory System Master Thesıs
Bu araştırmanın amacı artırılmış gerçeklik uygulamalarının 11. sınıf lise öğrencilerinin dolaşım sistemi konusundaki başarılarına ve artırılmış gerçeklik uygulamasına karşı tutumlarına etkisinin incelenmesidir. Araştırma deseni olarak yarı deneysel yöntem kullanılmıştır. Çalışmanın nicel kısmında ön test-son test kontrol gruplu yarı deneysel desen kullanılmıştır. Nitel kısmında ise veriler betimsel analize tabii tutulmuştur. Araştırmanın ulaşılabilir evrenini 2019-2020 eğitim öğretim döneminde Şanlıurfa da öğrenim görmekte olan 11.sınıf öğrencileri oluşturmaktadır. Araştırmanın çalışma grubunu ise Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde öğrenim görmekte olan 11. sınıf öğrencileri oluşturmaktadır. Deney grubundaki öğrenciler dolaşım sistemi konusunu “ Artırılmış gerçeklik uygulamaları ile yapılan öğretim” ile öğrenirken kontrol grubundaki öğrenciler “ Düz anlatım yöntem ile yapılan öğretim” ile öğrenmişlerdir. Araştırmada veri toplama aracı olarak dolaşım sistemi başarı testi, artırılmış gerçeklik uygulamalarına karşı tutum ölçeği ve yarı yapılandırılmış görüşme formları kullanılmıştır. Veriler SPSS 18 paket programı ile analiz edilmiştir. Çalışmanın sonucunda artırılmış gerçeklik uygulamalarının öğrencilerin akademik başarılarına olumlu yönde etki ettiği görülmüştür. Ayrıca uygulanan
vii
artırılmış gerçeklik uygulamaları tutum ölçeği incelendiğinde öğrencilerin artırılmış gerçeklik uygulamalarını kullanma memnuniyeti beş puan üzerinden 4,47 olarak hesaplanmıştır. Bu durum öğrencilerin artırılmış gerçeklik uygulamaları ile işlenen dersten oldukça memnun kaldıklarını göstermektedir. Öğrencilerin artırılmış gerçeklik uygulamalarının kullanma kaygısına yönelik tutumları incelendiğinde verdikleri cevapların ortalaması 5 puan üzerinden 4,52 olarak hesaplanmıştır. Bu doğrultuda öğrencilerin artırılmış gerçeklik uygulamasını derste kullanırken kaygı taşımadıkları görülmektedir. Öğrencilerin artırılmış gerçeklik uygulamalarının kullanma isteğine yönelik tutumları incelendiğinde verdikleri cevapların ortalaması 5 üzerinden 4,62 olarak hesaplanmıştır. Bu durum öğrencilerin artırılmış gerçeklik uygulamalarını gelecekte ve diğer derslerde kullanmak istediklerini açıkça göstermektedir. Artırılmış gerçeklik uygulamaları ile yapılan öğretim hakkında öğrencilerin görüşleri incelendiğinde öğrencilerin artırılmış gerçeklik uygulamalarının kullanımının kolay, daha açık ve anlaşılır şekilde görebilme, ilgi ve isteği artırma, dikkat çekme ve teknolojinin kullanılması temalarında olumlu düşüncelere sahip olduğu görülmektedir. Öğrencilerin artırılmış gerçeklik hakkında olumsuz düşüncelerine bakıldığında her konuya uygulanamama ve teknolojinin yetersiz temalarında görüşlerini belirtmişlerdir. Sonuç olarak artırılmış gerçeklik uygulamalarının öğrencilerin başarılarına ve tutumlarına etkisi olduğu belirlenmiştir. Bu nedenle artırılmış gerçeklik uygulamalarının eğitim ortamlarında yaygınlaştırılması önemlidir.The purpose of this study is to examine the effect of augmented reality applications on 11th grade high school students' success in circulatory system and their attitudes towards augmented reality application. The semi-experimental design was used as a research pattern. In the quantitative part of the study, semi-experimental design with pretest-posttest control group was used. In the qualitative part, a case study was conducted. The accessible universe of the research consists of 11th grade students studying in Şanlıurfa during the 2019-2020 academic year. The sample of the study consists of 11th grade students studying in Siverek district of Şanlıurfa. While the students in the experimental group learned the subject of the circulatory system with ‘’ teaching with Augmented Reality applications’’ the students in the control group learned with ‘’ teaching with conventional techniques’’. Circulatory system achievement test, attitude scale towards augmented reality practices and semi-structured intervies forms were used as data collection tools in the study. The data were analyzed with SPSS 18 package programme. As a result of the study, it has been observed that augmented reality applications have a positive effect on students’ academic success. In addition, when the applied augmented reality applications attitude scale was examined the satisfaction of students in using augmented reality applications was calculated as 4.47 out of five points. When the attitudes of the students towards using
ix
augmented reality applications were examined, the average of their answers was calculated as 4.52 out of 5 points. This situation clearly shows that the students want to use augmented reality applications in the future and in other lessons. In this direction, it is seen that the students do not have anxiety while using the augmented reality application in class. When the students’ attitudes towards the desire to use augmented reality applications were examined, the average of their answers was calculated as 4.62 over 5. When the students’ opinions about teaching with augmented reality applications are examined, it is clearly seen that they have positive thoughts on the themes of using augmented reality applications to be able to see them in an easier, more clear and understandable way, to increase interest and desire, to attract attention and to use technology. Considering the students ' negative thoughts about augmented reality, they have expressed their views on the themes of the inability to apply to every subject and the inadequacy of technology. As a result, it was determined that augmented reality had an impact on students ' achievements and attitudes. Therefore, it is important to disseminate augmented reality technologies in educational environments
Author Identıfıcatıon Based On The Ensemble Learnıng Approach Supported By Optımızatıon-Based Feature Selectıon Methods
İnternet ve özellikle sosyal medya aracılığıyla veri arama, kopyalama ve yayma fırsatlarının artması doğru bilgiye ulaşımı azaltmıştır. Veriden doğru bilgiye ulaşma konusunda metin madenciliği alanında yapılan çalışmalardan biri metin yazarı tahminidir. Bir metin, onu yazan kişinin karakteristik özelliklerini taşır ve bu özellikler metnin yazarını tanımlamak için kullanılabilir. Bu çalışmada 54 adet yazar, değişken sayıda ve değişken uzunlukta toplam 46.837 adet köşe yazısı ile bir derlem oluşturulmuştur. Yazarların karakteristik özelliklerini çıkarmak için iki farklı analiz ve iki analizin birleştirilmesi ile oluşturulmuş karma analiz hazırlanmıştır. Analiz sonuçlarının verimliliğini artırmaya yönelik Rastgele Orman Algoritması ile Genetik Algoritma ve Tavuk Sürü Optimizasyon Algoritması yaklaşımlarına dayalı toplamda iki farklı öznitelik seçim yöntemi sunuldu. Yapılan analizler sonucunda en verimli yazar tahmini çözüm önerisi, Topluluk Öğrenimi Algoritmaları ile desteklendi. En iyi performans, Karma Analiz ve sonrasında Genetik Optimizasyon algoritması ile gerçekleştirilen işlemler sonucu oluşturulan on yazarlı veri kümesi üzerinde Torbalama Algoritmasında sınıflandırıcı metot olarak Karar Ağacı kullanımında % 95,74 olarak elde edilmiştirAccessing accurate information has been reduced by increasing opportunities for searching, copying and disseminating data via the Internet and especially social media. One of the studies conducted in the field of text mining in obtaining correct information from data is the author identification. A text carries the characteristics of the person who wrote it, and these properties can be used to identify the author of the text. In our study, a collection contained 54 authors, and a total of 46 837 texts with different numbers and different sizes, was used. A mixed analysis was prepared by combining two different analyzes and two analyzes to reveal the characteristics of the author. In order to increase the efficiency of the analysis results two different feature selection methods were offered, based on the combination of Random Forest Algorithm with Genetic Algorithm and Chicken Swarm Optimization Algorithm. As a result of the analysis, the most efficient author identification solution was supported with Ensemble Learning Algorithms. The best performance was achieved as 95.74% in the use of Decision Tree as a classifying method in Bagging Algorithm on a data set with ten authors, which was created as a result of operations performed with the Mixed Analysis and afterwards with the Genetic Optimization algorith
Martemperıng Of Hıgh Carbon Powder Metal Steels And Investıgatıon Of Wear Behavıor
Toz metalurjisi uygulamaları, mühendislik parçalarının üretildiği geniş kullanım alanına sahip üretim yöntemlerinden biridir. Bu uygulamalar, karmaşık geometrili parçaların yüksek kalitede üretimini sağlamaktadır. Bu nedenle toz metalurjisi ile üretilen malzemelerin mekanik özelliklerinin ve mikroyapılarının araştırılmasına gerek duyulmaktadır. Bu çalışmada, yüksek karbonlu toz metal çelikten üretilen numunelere uygulanan farklı ısıl işlemlerin, numulerin mikroyapı ve mekanik özelliklerine etkileri incelenmiştir. Bu amaçla saf demir tozu ve karbon kaynağı olarak grafit tozu kullanılarak numuneler üretilmiştir. Su atomizasyon yöntemi ile üretilen ATOMET 1001 saf demir tozuna ağırlıkça % 1,5 oranında doğal grafit tozu ve yağlayıcı olarak ağırlıkça % 0,5 oranında toz Zn stearat ilave edilerek karıştırılmıştır. Karışım tozlar, tek etkili kalıplarda 700 MPa basınç uygulanarak preslenmiş olup, ardından 1200 ˚C’de 20 dakika argon gazı ortamında sinterlenmiştir. Sinterlenen numuneler, ilk olarak 950 ˚C’de 4 dakika östenitlenmiştir. Daha sonra her bir numune sıcaklıkları 210 ˚C, 350 ˚C ve 400 ˚C olan nötr tuz banyolarında farklı sürelerde bekletilmiştir. Tuz banyosundan çıkarılan numunelere oda sıcaklığında doğrudan su verilerek martemperleme ısıl işlemi uygulanmıştır. Martemperleme ısıl işlemi uygulanan numunelerin mikroyapıları ve mekanik özellikleri incelenmiştir. Bununla birlikte, yüksek karbonlu toz metal çeliklere uygulanan ısıl işlemler sonucu oluşan martenzitik yapının beynite dönüşme süresi araştırılmıştır. Çalışmanın sonuçları, optik ve taramalı elektron mikroskobu (SEM) görüntülerini içeren mikroyapı karakterizasyon çalışmalarına ve sertlik testlerine göre değerlendirilmiştir. Ayrıca kimyasal kompozisyonun güvenilir bir biçimde belirlenmesi amacıyla X-Işını kırınımı analizleri (XRD) gerçekleştirilmiştir. Mekanik dayanımı değerlendirmek için ise 10N yük ile 500 m ve 1000 m mesafede kuru ortam aşınma testleri uygulanmıştır. Aşınma testi sonrası numune aşınma yüzeyleri incelenerek numunelerin aşınma davranışları değerlendirilmiştir. Çalışmaların sonucunda yüksek karbonlu toz metal çeliklerin martenzit fazından beynit fazına dönüşüm süresi Zaman-Sıcaklık-Dönüşüm diyagramına göre elde edilmiştir. Aşınmaya en dirençli numunenin tuz banyo sıcaklığı en az olan numune olduğu tespit edilmiştiPowder metallurgy applications are one of the widely used production methods in which engineering parts are produced. These applications provide high quality production of parts with complex geometry. Therefore, it is necessary to investigate the mechanical properties and microstructures of materials produced by powder metallurgy. In this study, the effects of different heat treatments applied to specimens produced from high carbon powder metal steel on the microstructure and mechanical properties of the samples are investigated. For this purpose, the specimens are produced using pure iron powder and graphite powder as a source of carbon. 1.5% by weight of natural graphite powder is mixed with ATOMET 1001 pure iron powder produced by water atomization method, and 0.5% by weight of powder Zn stearate as a lubricant. The mixture powders are pressed by applying uniaxial pressure of 700 MPa, and then sintered in an argon gas environment for 20 minutes at 1200 ˚C. Sintered specimens are austenitized at 950 ˚C for 4 minutes, after this process, which each specimen is held at different periods in the neutral salt baths with temperatures of 210 ˚C, 350 ˚C and 400 ˚C. After that, the martempering heat treatment is applied by quenching with specimens. Microstructure and mechanical properties of the high carbon powder metal steel produced by applying martempering process are studied. Micro-hardness measurements and phase transformations of the heat-treated specimens are examined. Moreover, the transformation time of martensitic structure formed as a result of heat treatment applied to high carbon powder metal steels into bainite phase is investigated. The results of the study are analyzed based on microstructure characterization studies and hardness tests involving optical and scanning electron microscope (SEM) images. Also, X-Ray diffraction analyzes (XRD) are performed to determine the chemical composition. Dry sliding wear tests are carried out under 10 N load and 500 m-1000 m sliding distance to evaluate the mechanical strength of the specimens in ambient air at room temperature. After the wear test, the wear surfaces of the specimens are examined and their wear resistance is evaluated. As a result of the studies, the transformation time of high carbon powder metal steels from martensite phase to bainite phase is obtained according to the Time-Temperature-Transformation diagram. It is determined that the most wear-resistant specimen is the one with the least salt bath temperatur
The Evaluatıon Of Hıstory Course Electronıc Course Contents Prepared In The Scope Of Dıstance Educatıon In The Terms Of Hıstory Teachers And Hıgh School Students: An Example Of Educatıon Informatıon Technologıes Network (Eba)
içeriklerinin öğretmen ve öğrenci görüşleri açısından değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Bu
araştırmada, araştırma modeli iki temel yapı doğrultusunda temellendirilmiştir. Bunlar, yapısal
ve veri toplama biçimi araştırma modeli olarak açıklanmıştır. Araştırmanın yapısal modeli,
tarama modeline dayalıyken veri cinsi açısından araştırma modeli ise karma yönteme dayalıdır.
Araştırmada veri toplama araçları olarak araştırmacı tarafından geliştirilen “Öğretmenler için
EBA Değerlendirme Ölçeği”, “Öğrenciler için EBA Değerlendirme Ölçeği” ve yarı
yapılandırılmış görüşme formları kullanılmıştır. Araştırmada öğretmenlerin ve öğrencilerin
EBA’ya ilişkin değerlendirme düzeylerini belirlemeyi sağlayan “Öğretmenler için EBA
Değerlendirme Ölçeği” ve “Öğrenciler için EBA Değerlendirme Ölçeği”nden elde edilen nicel
veriler istatistik programına aktarılarak analiz edilmiştir. Nitel veriler ise “betimsel analiz”
yöntemi kullanılarak analiz edilmiştir. Araştırma sonucunda tarih öğretmenlerinin EBA’ya
ilişkin değerlendirme düzeylerinin cinsiyete, çalışılan okul türüne, mesleki deneyimlere,
öğrenim durumuna ve EBA’yı kullanma sıklığına göre anlamlı farklılık göstermediği
bulgusuna ulaşılmıştır. Benzer şekilde öğrencilerin EBA’ya ilişkin değerlendirme düzeylerinin
vi
cinsiyete, sınıf düzeyine, EBA’yı kullanma sıklığına ve tablet veya bilgisayar kullanma
sıklığına göre anlamlı farklılık göstermediği bulgusuna ulaşılmıştır. Araştırmanın nitel kısmı
bağlamında elde edilen öğretmen görüşlerine göre EBA’nın 9. sınıf tarih dersindeki öğrenmeöğretme
ortamına etkileri açısından EBA içeriklerinin “9.sınıf tarih dersi kazanımlarıyla
uyumlu olduğu”, “kazanımları desteklediği” ve “birden fazla duyu organına hitap ederek
kazanımların gerçekleşmesini sağladığı” görülmektedir. Aynı şekilde, katılımcı öğretmenler;
“EBA uygulamasının içerikle uyumlu olduğunu”, “içeriği zenginleştirdiği” ama “yüzeysel bilgi
içerdiğini” ifade etmişlerdir. Ayrıca öğretmenler; “EBA uygulamasının konuları pekiştirme
fırsatı sunduğunu”, “etkin katılım sağladığını”, “dersteki etkinlikleri desteklediğini”,
“öğrenmeyi kolaylaştırdığını”, “öğrenmeyi kalıcı hâle getirdiğini” ifade etmişlerdir. Öğrenci
görüşleri açısından bakıldığında ise benzer şekilde “EBA uygulamasının tarih dersinde
kullanılmasının öğrencilerin daha kolay öğrenmesini”, “öğrendiklerini kalıcı hâle getirmelerini
sağlamanın” yanında “öğrencilerin eğlenerek öğrenmelerini” ve “öğrencilere öğrenmeyi telafi
etme imkânı sağladığı” ve son olarak “öğrencilerin derse aktif olarak katılımlarını artırdığı”
yönündedir. Diğer taraftan katılımcı öğretmenler ve öğrenciler “içeriğin zengin olmadığını”
ifade etmişlerdir. Aynı şekilde teknolojik altyapının güçlendirilmesi, daha fazla animasyon
kullanılması, standart ders anlatımına çok fazla yer verilmemesi, ders videolarının daha kaliteli
çekilmesi ve EBA ara yüzündeki tasarım karışıklığının giderilmesi yönünde görüş
bildirmişlerdir. Bu araştırmada, EBA’nın içeriğinin geliştirilerek zenginleştirilmesi, animasyon
sayısının arttırılması ve etkileşimli oyunlara yer verilerek EBA’nın arayüzününün kullanıcı
dostu olarak düzenlenmesi, EBA’ya görsel-işitsel materyallerin kullanımına yönelik uzman
kişilere hazırlatılacak farklı yöntem ve teknikleri anlatan içerikler konulması sunulan öneriler
arasındadırIn this research, it is aimed to evaluate the electronic course contents of history course prepared
by Educational Informatics Network (EBA) in terms of teachers’ and students’ views. In this
research, the research model was based on two basic structures. These were explained as a
structural and data collection model. The structural model of the research was based on
screening model, while the research model in terms of data type is based on the mixed method.
In the study, “EBA Evaluation Scale for Teachers”, “EBA Evaluation Scale for Students” and
“semi-structured interview forms” developed by the researcher were used as data collection
tools.In the research, quantitative data obtained from “EBA Evaluation Scale for Teachers” and
“EBA Evaluation Scale for Students” which enable teachers and students to determine their
level of evaluation about EBA were analyzed by means statistical program. The qualitative data
collected in this research were analyzed by “descriptive analysis technique”. As a result of the
research, it was found that history teachers’ evaluation levels about EBA did not show a
significant difference according to gender, type of school, professional experience, education
level and frequency of using EBA. Similarly, it was found that the students’ evaluation levels
viii
about EBA did not show any significant differences with regard to gender, class level,
frequency of using EBA and frequency of using tablet or computer. According to the teachers’
opinions obtained in the context of the qualitative part of the research, EBA application in terms
of the effects of EBA on the learning-teaching environment in the 9th grade history course was
“consistent with the 9th grade history course acquisitions”, “supported acquisitions” and
“achieved them by addressing more than one sensory organ”. Similarly, the participant teachers
stated that the “EBA application was compatible with the content”, “enriched the content”, but
“contained superficial information”. In addition, the teachers stated that the “EBA application
offered the students to have the opportunity to consolidate the issues”, “participate effectively”
as well as “supporting the activities in the course”, “facilitating learning”, and “making the
learning permanent”. Similarly, according to students’ views, “the use of EBA in history course
allowed students to learn more easily”, “learn what they have learned in a permanent way”, as
well as “enabling students to have fun”, “compensate for learning” and “be active in the
course”. On the other hand, participant teachers and students stated that “the content was not
rich”. In the same way, they pointed out that “improvement of technological infrastructure”,
“increasing the number of animations”, “lack of standard lecturing”, “improving the quality of
shooting videos” and “eliminating the confusion of EBA design” should be realized. The
suggestions of this research were that specific improvements and arrangements regarding the
design of EBA should be realized as well as the improvement and enrichment of EBA content,
adding animations and interactive games within the site
Healıng Architecture: An Investıgatıon On Bıophılıc Elements In Anatolıan Darussıfas
Geçtiğimiz yüzyıldan bu yana insan sağlığı ve yaşam kalitesinde gözlenen olumsuzluklar, bilim insanlarını, bu sorunun kökenine yöneltmiştir. Yapılan araştırmalar sonucunda insan ve doğa arasındaki içgüdüsel bağ keşfedilmiş, yaşam ve tüm yaşamsal süreçlere duyulan sevgi anlamına gelen biyofili kavramı tartışılmaya başlanmıştır. Bu alanda çalışmalar yapan farklı disiplinden birçok araştırmacı, insanın doğa ile bağının desteklenmesinde en büyük sorumluluğun mimari kararlarda olduğu konusunda birleşmiş ve doğa bağlantılı iyileştiren mekânlar inşa etmek için yapılarda uygulanabilecek bir takım biyofilik tasarım unsurları belirlemişlerdir. Söz konusu biyofilik tasarım parametreleri her ne kadar modern yapılar için düşünülse de, tarihi yapılarda da benzer kaygılarla yapılmış uygulamaların olduğu bilinmektedir. Bu bağlamda bu çalışmanın amacı tarihi yapılarda mimarlığın iyileştiren özelliklerinin izini sürmektir. Çalışmada öncelikli olarak biyofilik tasarım yaklaşımları üzerine geliştirilmiş mevcut sınıflandırmalar ve farklı disiplinlerden araştırmacıların hazırladığı biyofilik tasarım çalışmaları incelenmiş, bu şekilde çalışmanın değerlendirme kriteri olan biyofilik tasarımın birleşik modelleri, süreçleri ve özellikleri belirlenmiştir. Daha sonra doğanın iyileştirici unsurlarını kullanarak “iyileştirici mekân” anlayışıyla inşa edilen ve Türk mimari mirasının en önemli değerlerinden olan “darüşşifalara” odaklanılmıştır. Alan çalışması için günümüze ulaşan Anadolu Selçuklu Darüşşifalarından beşi seçilmiş (Kayseri Gevher Nesibe Darüşşifası, Sivas I. İzzeddin Keykâvus Darüşşifası, Divriği Turan Melek Darüşşifası, Tokat Muineddîn Pervane Darüşşifası ve Amasya Anber bin Abdullah Darüşşifası) ve bu yapılar belirlenen biyofilik parametreler üzerinden incelenerek değerlendirilmiştir. İncelemeler sonucunda, bu yapılarda doğrudan ve dolaylı doğa kullanımlarını içeren pek çok biyofilik tasarım unsurunun uygulandığı ve bu uygulamaların darüşşifaların “iyileştiren mekân” özelliğini kazanmasında önemli roller üstlendiği görülmüştür. Söz konusu yapılar üzerinde ileride yapılacak disiplinler-arası ve geniş çaplı araştırmalar ile mevcut biyofilik tasarım yaklaşımlarına/sınıflandırmalara yenilikçi bakış açılarının geliştirilebileceği açıktır.The negativities observed in human health and quality of life since the last century have led scientists to the root of this problem. As a result of researches, the instinctive connection between man and nature was discovered, and the concept of biophilia, which means tendency for life and all living things, was introduced. Many researchers from different disciplines, working in this field, agreed that the greatest responsibility in supporting the human connection with nature lies in architectural decisions, and identified a number of biophilic design patterns that can be applied in buildings to build healing spaces linked to nature. Although biophilic design parameters are considered for modern buildings, it is known that there are applications made with similar concerns in historical buildings. In this context, the aim of this study is to trace the healing features of architecture in historical buildings. In the study, first of all, existing classifications developed on biophilic design approaches and biophilic design studies prepared by researchers from different disciplines were examined, and in this way, the combined models, processes and properties of biophilic design were determined. Later, the focus was on "darüşşifa", one of the most important values of the Turkish architectural heritage, built with the concept of "healing space" using the healing elements of nature. Five of the surviving Anatolian Seljuk Darüşşifas (Kayseri Gevher Nesibe Darüşşifa, Sivas I. İzzeddin Keykavus Darüşşifa, Divriği Turan Melek Darüşşifa, Tokat Muineddin Pervane Darüşşifa and Amasya Anber bin Abdullah Darüşşifa) were selected for the field study and were evaluated according to the biophilic parameters. As a result of the investigations, it was seen that many biophilic design elements including direct and indirect nature usage were applied in these buildings and these applications played an important role in the "healing space" properties of darüşşifas. It is clear that with future interdisciplinary and large-scale research on these buildings, innovative perspectives on existing biophilic design approaches / classifications can be develope
ClinicalFeatures,LaboratyFindşngsand Radiological Examinations in Patiens withIdiopatic İntracranial Hypertension
İdiyopatik intrakraniyal hipertansiyon, doğurganlık çağındaki kadınlarda
altta yatan yapısal bir lezyon olmadan kafa içi basınç artışı ile karakterize nadir
bir hastalıktır. Hastalar kafa içi basınç artışı semptomları ile başvururlar. En sık
görülen semptomu baş ağrısıdır. Bunun dışında, tinnitus, bulantı, görme kayıpları
görülebilir. Obezite en önemli risk faktörüdür. Obezitenin toplumda daha sık
görülmesi ile hastalığın görülme sıklığı da artmıştır. Kalıcı görme kaybına neden
olduğndan erken tanı ve tedavisi önemlidir.
Çalışmamızda Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji-Nörooftalmoloji
polikliniğine başvuran hastalardan 91 tanesi incelenmiştir. Olguların demografik,
klinik özellikleri, lomber ponksiyon açılış basınçları, hemogram, serum ve BOS
biyokimyasal parametreleri ile MR görüntülemeleri incelenmiştir.
Hastaların 87’si (%95,6) kadın idi. Büyük çoğunluğu obez ve vücut kitle
indeksi 30 kg/m2 üzerinde idi. En sık semptom baş ağrısı, en az görülen semptom
çift görme idi. Sadece %6,6 hastada papil ödem yoktu. Vitamin B12, folat ve
vitamin D düzeyleri eksik olma eğiliminde idi. Hastaların %21’i anemik idi.
Hastaların BOS ve serum biyokimya değerleri normal sınırlarda idi. Hastaların
%70,8’inde optik sinirde tortiyöz görünüm, %95,9’unda parsiyel empty sella ya
da empty sella görünümü vardı.
Sonuç olarak çalışmamız Türk popülasyonundaki İİH’lu hastaların
sosyodemografik, klinik, laboratuvar ve MR görüntüleme özelliklerini ortaya
koyan bir çalışmadır. Hastaların lomber ponksiyon açılış basınçları ve vücut kitle
indeksine göre pitüiter bez yüksekliği, perioptik subaraknoid mesafe ve optik sinir
kılıf kalınlığı incelendiğinde anlamlı bir fark izlenmemiştir. Lomber ponksiyon
açılış basıncı ile MR parametreleri arasında bir korelasyon saptanmamıştır. Vücut
kitle indeksi ile serum biyokimya, BOS biyokimya ve MR görüntülemeleri
karşılaştırıldığında anlamlı bir fark saptanmamıştır.Idiopathic intracranial hypertension is a rare disease characterized by
increased intracranial pressure in women of childbearing age without an
underlying structural lesion. Patients present with symptoms of increased
intracranial pressure. Headache is the most common symptom. Also, patients
generally experience tinnitus, nausea, and vision loss. Obesity is the major risk
factor. The incidence of the disease has increased as obesity is more common in
society. Idiopathic intracranial hypertension can lead to permanent visual loss thus
the prompt diagnosis and treatment is important.
In our study, 91 of the patients who were admitted to Gazi University
Faculty of Medicine Neurology-Neuroophthalmology outpatient clinic were
examined. Demographic and clinical features of the cases, lumbar puncture
opening pressures, complete blood count, serum and CSF biochemical parameters,
and MR imaging were examined.
Eighty-seven (95.6%) of the patients were women. The majority of them
were obese and their body mass index was over 30 kg/m2. The most common
symptom was the headache, the least common symptom was double vision. Only
6.6% of the patients had no papilledema. Vitamin B12, folate, and vitamin D
levels tended to be deficient. 21% of the patients were anemic. The CSF and
serum biochemistry values of the patients were within normal limits. 70.8% of the
patients had tortuous appearance in the optic nerve, and 95.9% had a partial empty
sella or empty sella appearance.
95
In conclusion, our study reveals the sociodemographic, clinical, laboratory,
and MR imaging characteristics of patients with IIH in the Turkish population.
When the pituitary gland height, perioptic subarachnoid distance, and optic nerve
sheath thickness were examined according to the lumbar puncture opening
pressures and body mass index of the patients, no significant difference was
observed. There was no correlation between lumbar puncture opening pressure
and MR parameters. When the body mass index and serum biochemistry, CSF
biochemistry, and MR imaging were compared, no significant difference was
found
Control Of Lıquıd Transfer By Dual-Arm Robot
Günümüzde robotların günlük yaşamdaki kullanım alanları ve üstlendikleri roller hızla artmakta ve çeşitlilik göstermektedir. Robotlar ile sıvı taşıma işlemi de son zamanlarda üzerinde çalışma yapılmaya başlanan konular arasındadır. Bu tezde, içi sıvı dolu bir kabın iki robot kolu işbirliğiyle çalkalanmadan ve dökülmeden taşınması incelenmiştir. İki robot kol herhangi bir nesneyi birlikte hareket ettirdiğinde, kinematik olarak kapalı bir zincir oluşur ve bu durum, ele alınan sistemin matematiksel olarak karmaşıklığını artıran bir dizi kısıtlamaların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu kısıt denklemleri elde edilerek iki robot kolun arasındaki konum, hız ve ivme ilişkisi elde edilmiştir. Bu çalışmada Lagrange-Euler yöntemini kullanılarak, sıvı çalkalanmasının doğrusal olmayan dinamiği, iki boyutlu ve üç boyutlu olarak modellenmiştir. Daha sonra, iki boyutlu sıvı çalkalanma dinamiğinin doğrusal modeli Genişletilmiş Taylor Serisi fonksiyonları ile elde edilmiştir. Robotların kinematik ve dinamik modellenmesinde ise sırasıyla “Denavit-Hartenberg” ve “Newton-Euler” yöntemleri kullanılmıştır. Bu tez kapsamında, çalkalanma ve dökülmeyi engellemek ve hızlı sıvı taşınımın gerçekleşmesi için “Empedans kontrol”, “Kutup yerleştirme”, “Doğrusal karesel düzenleyici (LQR)” ve “SDRE” kontrol yöntemleri kullanılmıştır. Empedans kontrol yöntemi, çoklu robot etkileşimlerin kontrolünde verimli sonuçlar sağlamaktadır. Ancak geleneksel empedans kontrolü, sıvı taşıma sırasında çalkalanmayı önleyememektedir. Bu nedenle, sıvı kabın taşınması sırasında çalkalanmayı başarılı bir şekilde engellemesi için empedans kontrolüne sıvı çalkalanma önleme terimi ekleyerek genişletilmiştir. Önerilen kontrolörün etkinliği, benzetimlerde gösterilmiştir. Önerilen tüm kontrol yöntemlerin sonuçları, yapılan benzetimlerde birbirleriyle teknik olarak karşılaştırılmıştıNowadays, the use of robots has been rapidly increasing in daily life and take the roles in the various applications. The transport of liquids by robot arms without causing any slosh is one of such applications which has recently taken the attention of researchers. In this thesis, the transportation of a liquid-filled container without slosh or spilling by dual-arm cooperative robot was investigated. When a dual-arm cooperative robot grasps an object, a closed kinematic chain is formed and a set of constraints that increase the mathematical complexity of the system appear during the motion. By obtaining these constraint equations, the relationship between the position, velocity and acceleration of the dual-arm robot is provided. In this study, the nonlinear dynamics of liquid slosh (2D and 3D) is modeled by using the Lagrange-Euler equation. Then the nonlinear dynamic of 2D liquid slosh is linearized by Expanded Taylor Series functions. “Denavit-Hartenberg” and “Newton-Euler” methods are used in the kinematic and dynamic modeling of the robots, respectively. Within the scope of this thesis, "Impedance control", "Pole placement", "Linear quadratic regulator (LQR)" and "SDRE" control methods were used to prevent slosh and spilling of liquid in high-speed transportation. Impedance control method is very efficient in controlling multiple robot interactions. However, conventional impedance control cannot prevent slosh during liquid transportation. Therefore, it has been expanded by adding the anti-slosh term for suppressing slosh during transportation of the liquid container. Finally, the results of all proposed control methods were compared with each other using simulation