Gazi University Dspace
Not a member yet
    26981 research outputs found

    Determination Of İn Vitro Sensitivity Of Plazomicin İn Carbapeneme Resistant Klebsiella Pneumoniae İsolates And Evaluation Of Meropenem Synergistic Activity With Plazomicin İn These İsolates

    No full text
    Çalışmamızda Eylül 2012 – Mart 2019 tarihleri arasında çeşitli kliniklerden gönderilen hasta örneklerinden izole edilen elli adet KDKP değerlendirilmiştir. Bu Suşlarda; mevcut ülkemizde kullanımda olan amikasin, gentamisin ve tobramisinin in vitro değerlendirmesi yapılmıştır. Yeni FDA onayı alan plazomisinin in vitro duyarlıkları karşılaştırılmıştır. Günümüzde antimikrobiyal direnç problemi güncel sorunlarımızdan olması göz önünde alınarak yeni aminoglikozid plazomisinin KDKP suşlarında düşük MİK değerleri ile yeni tedavi alternatifi olabileceği gösterilmiştir. İncelenen KDKP suşlarında genotipik yöntem ile en sık OXA 48 saptanmıŞtır bunu 2. sıklıkta NDM takip etmiştir. Bir adet idrar örneğinde KPC üreten suŞ bulunmuştur. Yeni aminoglikozid plazomisinin kazanılmış en sık aminoglikozid direncinden sorumlu AME’ lere karşı etkili olduğu literatürdeki gibi bizim çalışmamızda da gösterilmiştir. En sık AME geni ant(3’)-I olarak bulunmuştur. Bunu takiben 2.sıklıkta aac (6’)-Ib; sonrasında sıklık sırasına göre aac(3’)-IV, aac(3’)-IIa ve aph(3’)-VI geni gelmektedir. Tüm aminoglikozidlere direnç gelişiminden sorumlu 16S metiltransferraz geni 14 adet KDKP suşta değerlendirilmiştir. En sık metiltransferaz geni olarak rmtH ve ikinci sıklıkta npmA saptanmıştır. 20 adet çoğu kan örneğinden izole edilen KDKP suşlarında in vitro G-test yöntemi ile plazomisin ve meropenem kombinasyonunun etkisi değerlendirilmiştir. Bu kombinasyonun %10 sinerjistik olduğu bulunmuştur. Herhangi bir antagonizma saptanmamıştır. Hızlı bakterisidal etkinliği ve düşük MĠK değerleri göz önünde bulundurularak, yüksek riskli hasta grubunda plazomisin KDKP enfeksiyonlarının tedavisinde kombine tedavide kullanılabileceği gösterilmiştir. in vitro yapılan sinerji testlerinin in vivo klinik çalışmalarla desteklemesine ihtiyaç vardır.In our study, fifty CRKPs isolated from patient samples sent from various clinics between September 2012 - March 2019 and they were evaluated. In these isolates, the effect of currently used drugs in our country such as amikacin, gentamicin, and tobramycin were in vitro evaluated. In vitro sensitivities of these drugs were compared with plazomicin, which is the new FDA-approved antibacterial agent. Nowadays, considering the fact that the antimicrobial resistance problem is one of our current problems, it has been shown that the new aminoglycoside, plazomicin, can be a alternative treatment approach with its low MIC values in CRKP strains. The most frequently detected enzymes in investigated CRKP strains are firstly OXA48 and then, NDM. In one urine sample, a strain producing KPC was found. It has been demonstrated in our study similar to literature data that the new aminoglycoside, plazomicin, is effective against the most frequently acquired AMEs responsible for aminoglycoside resistance. The most common AME gene was found as ant (3')-I. Following this, aac (6')-Ib, aac (3')-IV, aac (3')-IIa, and aph (3')-VI gene are the most frequent AME genes, respectively. The 16S methyltransferrase gene, responsible for the development of resistance to all aminoglycosides, was evaluated in 14 CRKP strains. The most common methyltransferase gene was rmtH and then, npmA. The effect of the combination of plazomicin and meropenem was evaluated with in vitro G-test method in CRKP strains mostly isolated from 20 blood samples. This combination has been shown to have 10% synergistic and 45% additive effects and also no antagonism was detected. Considering its rapid bactericidal efficacy and low MIC values, it has been shown that plazomicin can be used in combined therapy in the treatment of CRKP infections in the high-risk patient group. In vitro synergy tests need to be supported by in vivo clinical studies

    Urban Spatıal Practıces Of Three Generatıons Of Women: A Study On Corum And Izmır Alıaga

    No full text
    Kent, zaman içinde değişen sosyo-kültürel yapısı ile içinde barındırdığı toplumları etkiler ve kendisi de bu değişimden etkilenir. Toplumsal yapının değişmesi, kentin sosyolojik olduğu kadar fiziksel mekânını da dönüşüme uğratır. Bu dönüşümün ana unsurlarından olan sosyal ve fiziksel çevre, o toplumda kamusal alanın anlamını ve kullanımını değiştirir. Gündelik hayatın mekânsal devinimi içinde, kamusal alanla ilişkileri en karmaşık olan gruplardan biri de kadınlardır. Ülkemizde, kadınların kentsel kamusal alana ve özel alana dair mekânsal deneyimleri, her bir nesil için keskin farklılıklar gösterir. Farklı kuşaklardan kadınların gündelik yaşam deneyimleri değerlendirildiğinde; bu bağlamdaki farklılıklar bize kent mekânını, kültürünü, hafızasını ve tarihini okumamız için önemli veriler sunabilir. Bu tezin amacı; aynı etnik kökenden gelen üç kuşak kadının farklı zaman dilimlerinde, farklı kent mekânlarına erişimlerini ve gündelik yaşam pratiklerini, deneyimledikleri kentler üzerinden karşılaştırmalı olarak incelemektir. Kırsaldan kente göç hareketi, azınlık olma durumu ve toplumsal cinsiyet rollerinin etkilerini mekânsal deneyimler üstünden okuyarak “kadın ve mekân” olgusuna eleştirel bir değerlendirme yapılması hedeflenmiştir. Çalışma; üç kuşak kadın ve onlarla birlikte kamusal mekân deneyimi yaşamış olan diğer kullanıcılar ile yapılan derinlemesine görüşmeler, kentlere ait görsel ve yazılı kaynaklar aracılığı ile kent mekânlarına ve kent tarihine ait bilgileri ortaya koyan bir tarih belgelemesidir. Farklı zaman dilimlerindeki sosyo-kültürel, sosyo-ekonomik ve sosyo-politik yapıların, kadının kent mekânına erişiminde ve kamusal mekân kullanımında ne derece etkili olduğu, bu etkileşimin mekânı nasıl değiştirdiği araştırılmış ve çalışma sonucunda kuşaklar arası keskin farklılıklara ulaşılmıştır. Tezin araştırmasına konu olan kentsel deneyimler; Çorum ili merkez ilçesi ve İzmir ili Aliağa ilçesi ele alınarak değerlendirilmiştir.City influences the societies it contains within its socio-cultural structure that changes in time while it is also influenced by this change. The change in social structure transforms the physical environment of the city as well as its sociological environment. Social and physical environment, which are among the key elements of this transformation, change the meaning and use of the public space in that society. The one of groups who use public space most complicated within the spatial routine of daily life are women. In our country, spatial experiences of women related with the urban public space and private space show sharp differences for each generation. When the daily life experiences of women from different generations are assessed, the differences within this context can give us important data to read the urban space, culture, memory and history. The aim of this study is to comparatively examine the access to urban space and daily life practices of three generations of women coming from the same ethnic origin and living different cities. It is also aimed to make a critical assessment of the phenomenon of “woman and space” by reading the rural-urban migration, minority status and social gender roles through spatial experiences. The study is an oral history document that reveals information about urban sites and urban history through in-depth interviews with three generations of women and other users who have had a public space experience with them, and through visual and written sources of the city. It was researched to what extent the socio-cultural, socio-economic and socio-political structures in different time zones are effective in women's access to urban space and their use of public space, how this interaction changes the space and accordingly how sharp differences have been reached between generations. Urban experiences that are the subject of the thesis research; It was evaluated by considering the central district of Corum and Aliaga district of Izmir

    Fog Infrastructure Archıtecture Desıgn For Internet Of Thıngs: A Smart Home Applıcatıon

    No full text
    Nesnelerin internetinin yaygınlaşmasıyla birlikte cihazlardan, algılayıcılardan, üretilen veri miktarı hızla artmış bulunmaktadır. Gelecekte üretilen verinin miktarının 3-4 kat daha artacağı öngörülmektedir. Artan veri miktarı bulut bilişim sistemleri ile işlenebilmektedir. Tüm bu verinin bulut bilişim altyapılarına taşınarak işlenmesi gelecekte mümkün olmayacaktır. Akıllı cihazların internet hızı, bant genişliği, internet sürekliliği ve hesaplama gücü kısıtı problemi nedeniyle sis bilişim(edge/fog computing) altyapıları tasarlamayı zorunlu kılmıştır. Sis bilişim sistemleri hesaplanacak verinin kaynağında işlenmesini öngörmektedir. Bu çalışmada sis bilişim mimarisi hazırlanmış ve akıllı ev örneği uygulanmıştır. Akıllı ev sisteminin farklı sis noktalarında dinamik olarak hizmet verebilmesi, yeni sis noktaları tanımlanması sağlanmıştır. Verilerin sis noktalarında işlenmesi sonucu hem veri gizliliği sağlanmış hem de internet bağlantısı kullanımı azaltılmıştır. Uygulamaların sistemden cevap alma hızında artış gözlemlenmiştirAs the Internet of things became widespread, the amount of data produced by the devices, the sensors and the data has increased rapidly. It is predicted that the amount of data produced in the future will increase by 3-4 times. Increased data can be processed with cloud computing systems. However, due to the internet speed, bandwidth, internet continuity and computational power constraint problem of smart devices, it has made it compulsory to design fog computing infrastructures. The fog systems require processing of the data to be calculated at the source. In this study, a fog calculation architecture was prepared and a smart home application was applied. Smart home system can be served dynamically at different fog nodes and new fog nodes are defined. Processing of data at fog nodes has resulted in data confidentiality and reduced internet connection usage. An increase in the response rate of the applications was observed

    Numerıcal Sımulatıon Of A Model Flat-Tubular Solıd Oxıde Fuel Cell

    No full text
    Yakıt hücreleri, yakıtların kimyasal enerjilerini elektrokimyasal reaksiyonlar ile doğrudan elektrik enerjisine ve ısıya dönüştüren cihazlardır. Mevcut yakıt hücreleri arasında katı oksit yakıt hücreleri değişken çalışma şartlarında göstermiş oldukları yüksek performans ile bir adım öne çıkmaktadır. Katı oksit yakıt hücreleri yüksek çalışma sıcaklığı ve yüksek enerji dönüşüm verimine sahip olması nedeniyle son dönemde yapılan çalışmalarda odak noktası olmuştur. Bu tez çalışmasında sonlu elemanlar yöntemi tabanında düzlemsel, silindirik ve yassı tüp geometrilerinde katı oksit yakıt hücreleri geliştirilmiş ve farklı geometrilerin performans üzerindeki sayısal etkileri araştırılmıştır. Oluşturulan hücre modelleri COMSOL Multiphysics yazılımı ile farklı basınç ve sıcaklıklarda analiz edilerek sonuçlar güç ve polarizasyon eğrilerini gösteren grafikler ile ifade edilmiştir. Yassı tüp katı oksit yakıt pilinin, 0,75 V hücre giriş voltajında, 800 °C ve 1 atm çalışma şartlarında hücre voltajı ve ortalama hücre güç değeri incelenmiştir. Hücre voltajında sıfırlanma, 2 150 A/m2’de gerçekleşmiştir. Ayrıca, maksimum güç değeri yassı tüp için 1 170 A/m2’de 470 W/m2 olarak elde edilmiştir. Sonuçlar yassı tüp katı oksit yakıt hücrelerinin birçok açıdan avantajlı olduğunu göstermiştir. Değişen şartlar altındaki yüksek performans değerleri ve sızdırmazlık özellikleri nedeniyle yassı tüp katı oksit yakıt hücresi son dönemde yapılan çalışmaların odak noktası olmuştur.Fuel cells are devices that convert the chemical energy of fuels directly into electrical energy and heat through electrochemical reactions. Among the existing fuel cells, solid oxide fuel cells stand out with their high performance under variable operating conditions. Solid oxide fuel cells have been the focus of recent studies due to their high operating temperature and high energy conversion efficiency. In this thesis, solid oxide fuel cells were developed in planar, cylindrical and flat tube geometries based on finite element method and the numerical effects of different geometries on performance were investigated. The generated cell models were analyzed with COMSOL Multiphysics software at different pressures and temperatures, and the results were expressed with graphics showing power and polarization curves. The cell voltage and average cell power value of flat tubular solid oxide fuel cell was analyzed at 0,75 V cell input voltage, 800 °C and 1 atm operating conditions. The cell voltage reached minimum value at 2 150 A/m2 for flat tubular geometry. In addition, the maximum power value was obtained as 470 W/m2 at 1 170 A/m2 for flat tubular solid oxide fuel cell. The results showed that flat tube solid oxide fuel cells are advantageous in many aspects. The flat tubular solid oxide fuel cell has been the focal point of the recent studies due to its high performance values and sealing properties under changing condition

    Defining the Awareness and Attitude of the Clinicians Through Pharmacovigilance in Turkey

    No full text
    Farmakovijilans (FV), advers reaksiyonların ve ilaçla ilgili sorunların tespit edilmesi, değerlendirilmesi ve önlenmesine yönelik faaliyetlerdir. Daha önceki çalışmalar göz önüne alındığında ülke içinde uygulanacak bir anket çalışmasının hekimlerin FV farkındalığını daha iyi göstereceği düşünülmektedir. Çalışmanın amaçları, Türkiye’deki klinik branş hekimlerinin FV ve advers ilaç reaksiyonu (AİR) raporlama konusundaki bilgilerini, deneyim ve görüşlerini değerlendirmektir. Çalışma kesitsel tipte analitik bir çalışma olup, veriler hazırlanan anket aracılığıyla elde edilmiştir. Hazırlanan anket e-posta aracılığıyla online olarak uygulanmıştır. Anket 2030 hekime gönderilmiş olup, ankete katılan hekim sayısı 670’tir. Ankete katılım oranı %30,8’dir. Katılımcılardan anlamlı veri elde etmeye yetecek kadar soruyu cevaplamayan 43 kişi çalışma dışı bırakılmıştır. FV’nin en iyi tanımı katılımcıların %53,9’u tarafından doğru bilinmiştir. FV’nin en önemli amacı katılımcıların %54,9’u tarafından doğru bilinmiştir. Katılımcıların %27,3’ü TÜFAM’dan haberdardır. Dahili branş hekimleri cerrahi branş hekimlerine kıyasla daha iyi FV bilgisine sahiptir. AİR ile karşılaşan hekimlerin %80,9’u AİR bildirim formu doldurmuştur. Katılımcıların %8,8’i AİR bildirim formunu nasıl dolduracağı konusunda eğitim almıştır. 101 Klinik branş hekimlerinin FV bilgi düzeyinin yeterli olmadığı görülmüştür. Dahili branş hekimlerinin FV bilgi düzeyin cerrahi branşlardaki hekimlerden daha yüksektir. Hekimlerin FV ile ilgili tutumları bilgi düzeyine göre daha iyidir. Hekimlerin yarısı AİR ile karşılaşmış olmasına rağmen, AİR formu görme ve AİR formunu doldurma oranları çok düşüktür. Hekimlerin az bir kısmı AİR bildirim formunu doldurma konusunda destek alabileceği bir kaynak olduğunu belirtmiştir. Hekimlerin çok az bir kısmının FV ile ilgili güncel bilgileri takip ettikleri görülmektedir. Bu çalışmanın sonuçları ulusal düzeyde, FV uygulamaları ve AİR bildirimleri hakkında, önceki çalışmalara kıyasla daha kapsamlı veriler sunmaktadır.Pharmacovigilance (PV) is activities aiming identifying, evaluating and preventing adverse reactions and drug-related problems. Considering the previous studies, it is thought that a nation-wide questionnaire will show the PV awareness of physicians better. The aim of the study is to define the awareness and experiences of the clinicians on PV and adverse drug reactions (ADR) in Turkey. The study is cross-sectional and analytical. Data was obtained through a questionnaire. The questionnaire was sent via e-mail. The survey was sent to 2030 physicians and 670 of them were participated. The most appropriate definition of PV has been correctly defined by 53.9% of the participants. The most important goal of pharmacovigilance has been correctly defined by 54.9% of the participants. 27.3% of the participants are aware of TUFAM. Internal physicians have better pharmacovigilance knowledge than surgical physicians. 80.9% of the physicians who encountered adverse drug reaction, filled the ADR notification form. 8.8% of the participants received training on how to fill the form. It was observed that the pharmacovigilance knowledge level of the clinical branch physicians was not sufficient. Pharmacovigilance knowledge level of internal physicians is higher than surgeons. Although half of the physicians encountered ADR, the rates of seeing the ADR form and filling the ADR form are very low. It is seen that very few of the physicians follow the current information about pharmacovigilance. The results of this study provide more comprehensive data on pharmacovigilance practices and ADR reporting at national level

    Evaluation Of Endometrial Receptivity In Patients With Recurrent Pregnancy Losses And Recurrent Implantation Failures With Assisted Reproductive Technologies: An Immunohistochemical Study

    No full text
    Başarılı bir implantasyon olabilmesi için canlı bir blastokistin reseptif bir endometriuma uygun zamanda ulaşması gerekir. Tekrarlayan implantasyon başarısızlıklarının ve tekrarlayan gebelik kayıplarının; kronik endometrit, endometrial polip gibi endometriumun patolojilerine bağlı olabileceği gösterilmiştir. Bunun yanı sıra endometrial reseptiviteye etkili olabilecek ve uterusun çeşitli hastalıklarında farklı oranda eksprese edildiği gösterilmiş birçok immünhistokimyasal marker bulunmaktadır. Bu çalışmada tekrarlayan implantasyon başarısızlıkları ve tekrarlayan gebelik kaybı olan hastalardan endometriumun reseptif döneminde alınan biyopsi materyallerinde HOXA-11, β1 İntegrin, FAK, CD44 ve ECM1 boyanması araştırılmıştır. Tekrarlayan implantasyon başarısızlığı olan hastalarda endometrial FAK boyanmasında artış tespit edilmiştir. FAK artışı, hastalığın fizyopatolojisinde endometriumun bariyer fonksiyonundaki artışın rol oynadığını düşündürmüştür. CD44 ve ECM1 ekspresyonunda azalma tespit edilmiştir. Buna bağlı olarak embriyonun endometriuma tutunmasında ve vasküler invazyonda defekt olabileceği sonucuna ulaşılmıştır. HOXA-11 ekspresyonunda bir değişiklik saptanmamıştır. Tekrarlayan gebelik kaybı olan hastalarda β1 İntegrin boyanmasında azalma tespit edilmiştir. Bu azalmanın RPL patofizyolojisinde rol oynadığı düşünülen süperfertilite ile ilişkili olabileceği sonucuna ulaşılmıştır. CD44 boyanmasında azalma saptanmış, bu azalmanın embriyonun vasküler invazyonunda ve plasentasyonda defekt olması ile ilişkili olabileceği düşünülmüştür. HOXA-11, FAK ve ECM1 ekspresyonunda değişiklik tespit edilmemiştir. Bu çalışma tekrarlayan implantasyon başarısızlığı ve tekrarlayan gebelik kaybı olan hastalarda, endometrial reseptivitedeki değişimlere ışık tutmuş olup bu hasta gruplarında fizyopatolojiyi anlamak adına daha çok çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır.For a successful implantation, a live blastocyst must attach a receptive endometrium in the appropriate time. It has been shown that recurrent implantation failure and recurrent pregnancy loss may be due to the pathologies of the endometrium, such as chronic endometritis, endometrial polyp. In addition, several cell adhesion molecules, extracellular matrix proteins and other molecules are responsible for the succesful attachment, implantation and early development of the conception and these molecules have shown to be expressed differently be in receptive endometrium as well as in other uterine pathologies. In this study, HOXA-11, β1 Integrin, FAK, CD44 and ECM1 staining were investigated in the biopsy materials taken in the receptive period of the endometrium from patients with recurrent implantation failure and recurrent pregnancy loss. Increased endometrial FAK staining was detected in patients with recurrent implantation failure. This increase suggested that the increase in the barrier function of the endometrium plays a role in the pathophysiology of the disease. A decrease in CD44 and ECM1 expression was detected. Accordingly, it was concluded that there may be a defect in the attachment of the embryo to the endometrium and vascular invasion. No change in the expression of HOXA-11 was detected. In patients with recurrent pregnancy loss, a reduction in β1 Integrin staining was detected. It was concluded that this decrease may be related to the superfertility, which is thought to play a role in the pathophysiology of RPL. A reduction in CD44 staining was detected, which was thought to be related to the defect in the vascular invasion of the embryo and placentation. No change was detected in the expression of HOXA-11, FAK and ECM1. 59 This study shed light on changes in endometrial receptivity in patients with recurrent implantation failure and recurrent pregnancy loss, and more studies are needed to understand physiopathology in these patient group

    Flexıbılıty Concept And Its Evaluatıon In Socıal Housıng

    No full text
    Konut, dünyada olduğu gibi ülkemizde de çeşitli türleri ile mimarlık disiplininin en yaygın uygulama alanlarından birisidir. Bunlardan biri olan sosyal konut projeleri, ekonomik koşulları konut edinimine uygun olmayan kesimlerin ihtiyacını karşılamak üzere, hızlı, çok sayıda ve ekonomik olma önceliği ile çoğunlukla kamu desteği ile üretilmektedir. Bu tür projelerde, konutun kullanıcılarının güncel ve gelecekteki ihtiyaçlarına cevap verebilmek üzere yaşam alanını kendine uyumlandırma isteği, mimarinin esneklik düzeyine bağlı olarak karşılanabilmektedir. İşlemin yüksek maliyetli oluşu ya da planlamanın uygunsuzluğu gibi nedenlerle konutta arzulanan değişikliklerin yapılamaması ise bireysel ve ülke ekonomisi düzeyinde olumsuz etkiler yaratmaktadır. Tanımlanan bu sorun çerçevesinde esnekliğin, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından üretilen sosyal konutlarda sorgulanmasına karar verilmiştir. Bu amaçla çalışmada esneklik; değişim, dönüşüm, uyarlanabilirlik, mobilite, modülarite ve kapsayıcılık kavramları ile ilişkili olarak ele alınmış, bu kavramların mimarlıktaki yeri ve kullanılan esneklik stratejileri incelenmiştir. Bu incelemeler ışığında; “Taşıyıcı Sistem ve Servis Sistemleri” ile “ Mimari Tasarım” ana grubu üzerinden detaylandırılan esneklik kriterleri ile sosyal konut değerlendirmesine yönelik bir model oluşturulmuştur. Modelin, örneklem grubuna uygulanmasının sonucunda; tasarımda modüler sistem uygulanmaması, asma tavan, tesisat duvarı, düşük döşeme kullanılmaması, katlanabilir ve hareketli eleman kullanılmaması, kullanıcıya tasarım olarak tamamen bitmiş mekan teslimi, yedek mekan, kapasite fazlalığı, depo mekanı bulunmaması, mekanların farklı kullanımlara izin vermemesi, esnekliği zorlaştıran ortak noktalar olarak saptanmıştır. Saptanan sorunlar arasında, mimari tasarıma yönelik elverişsizlikler dikkat çekici unsurlar olarak ortaya çıkmıştır. Sosyal konutların esnek tasarım anlayışı ile planlanmasındaki, kamusal ve kullanıcı ölçeğindeki yararı göz önünde tutularak, bu niteliğe sahip konutların üretilmesine katkıda bulunacak bazı öneriler sunulmuştur.As in the rest of the World, housing is one of the most prevalent application grounds of architecture in our country. One of these applications is social housing projects. These projects are for people who normally cannot afford to own a house and thus the projects’ overall characteristics are rapid and numerous constructions, being relatively cheaper and funded by public. Providing sufficient flexibility of the house according to its future owners’ desire purely depends on flexibility in architecture’s design. When this is not the case, the high cost of the following processes or inappropriateness of them impacts the individual’s and country’s well being. To investigate current situation in terms of supplying adequate flexibility, the researchers decided to question the flexibility in social housing constructed by Ministry of Environment & Urbanization. This “flexibility” was examined together with transformation, alteration, adaptability, mobility, modularity, and inclusivity terms. The place of these terms in architecture and the relevant flexibility strategies were analyzed. In the light of these examinations, flexibility criteria were categorized under “Construction System and Service Systems” and “Architectural Planning” groups, later from these criteria a model was constructed. This model, then, applied to the sample group and the following common characteristics were identified as causing difficulties to have a flexible design: no application of modular system, absence of suspended ceiling, fitting wall, low flooring; no use of foldable or portable elements; delivering finished design to the user; absence of back-up place, surplus capacity or storage; and lastly no multiple purpose place. Among these identified problems, striking elements were the ones regarding inconveniences in architectural planning. To alleviate these problems and have a more flexibility in housing, considering the benefits both according to individual and public, the researchers made several suggestions in conclusio

    Creative Imagination in Ceramic Jewelery

    No full text
    Sanat, disiplinler arası etkileşime dayalı bir kavramdır. Disiplinlerden önce bireysel baktığımızda bir sanat eserinin oluşması için sanatçının kendisini, onun sanat eserinde görmemiz gerekmektedir. İnsan zihni sınırsız imgelem gücüne sahiptir. Bu da onu ilk çağlardan beri yönlendirerek günümüze kadar ulaşan yapıtları tamamlamasını sağlamıştır. İnsanların yaşam kültürlerinde önemli bir yere sahip olan takı, sanat alanı içerisinde de büyük bir öneme sahiptir. Kemik ve taşlarla başlayan takı serüveni günümüze kadar gelişerek devam etmiş bugün malzeme ve kullanım açısından aklın sınırlarını zorlayacak hale gelmiştir. Teknolojik gelişmeler hayatın her alanını yakından etkilemiş, insanlara ve onların yaşam biçimlerine yön vermiştir. Bu değişim sırasında yeni yaklaşımlar ortaya çıkmış ve sanata bakış açısında köklü değişimler olmuştur. Tüm bu değişim ve yaklaşımlar sanatın her alanında olduğu gibi takı sanatında da etkilerini göstermiş, altın, gümüş gibi değerli madenlerden oluşan takıların yerini günümüzde farklı malzemeler almıştır. Artık takı yapımında kullanılan malzemeler de çeşitlilik gösterdiği için takı kullanımı da amacı dışına çıkmış, sanat eseri olma yoluna doğru gitmiştir. Bu durumdan yola çıkarak takı sanatında alternatif malzeme olarak seramiğin kullanımı ve seramik takılarda yaratıcı imgelem bu tezin konusunu oluşturmaktadırArt is a concept based on interdisciplinary interaction. But when we evaluate art personally before the disciplines, we need to see the artist himself in his work of art in order to create a work of art. The human mind has unlimited imagination power. By directing him since the early ages, this power led him to complete the works that have survived to the present day.Jewelry, which has an important place in the culture of people's life, is also of great importance in the art field. The adventure of jewelry, which started with bones and stones, has evolved until present day, and has reached to the limit of reason in terms of materials and usage. Developing and renewing technology has influenced every area of life closely and has given direction to people and lifestyles. In this process of change, radical changes occurred in the point of view of art and new approaches emerged. All these changes and approaches have shown their effects in the art of jewelry as well as in all other fields of art, and nowadays, precious metals such as gold and silver have been replaced by different materials. Since the materials used in jewelry also vary, jewelry usage has gone beyond its purpose and has gone towards becoming a work of art.From this point of view, subject of this thesis are the use of ceramics as an alternative material in the art of jewelry and creative imagination in ceramic jewelry

    Evaluatıon Of Archaeologıcal Sıtes Of World Herıtage Lıst In The Context Of Sıte Management Process

    No full text
    Dünya Miras Alanları, sahip oldukları istisnai evrensel değerlerle odak noktalarıdır. Dünya Miras Alanları dahilinde bulunan kültürel miras değerlerinin korunması ve gelecek nesillere aktarılmasına verilen önem ülkemizde yakın bir zamanda farkındalık yaratmaya başlamış ve kültürel mirasın korunmasında olumlu yönde ilerleme kaydedilmiştir. Kültür miraslarının Dünya Mirası Statüsü almasını hedefleyen mevzuat düzenlemeleri ve komitelerin miras alanlarına özgü çalışmaları hız kazanmıştır. Tez kapsamında, bu değerli miras alanlarından uygarlığın tarihsel süreçteki gelişiminin kanıtları ve insanlığın ortak değerleri olan arkeolojik alanların Dünya Mirası bağlamında incelenmesi, mevzuatla yapılan çalışmaların değerlendirilmesi, belgelenmesi, korunması ve yaşatılmasında sürekliliğin sağlanması için strateji geliştirilmesi hedeflenmiştir. Bu yaklaşımla Türkiye ve İtalya’dan Dünya Mirası Listesi’nde yer alan arkeolojik kültürel miras alanlarında inceleme, karşılaştırma ve çalışmalar koruma ve yönetim kapsamında yapılmış ve yapılması gerekli müdahaleler ve aşamalar sorgulanmıştır. Tüm analiz ve değerlendirmeler sonucunda belirlenen sorunların sistematik çözümüne yardımcı olabilecek bir Arkeolojik Alan Yönetimi Bilgi Sistemi (ARKEOBİS) geliştirilmiştirWorld Heritage Sites are focal points in terms of their outstanding universal value. Awareness has arisen recently in Turkey in terms of the importance given to the World Heritage Sites and their transfer to future generations and positive progress has been made in the protection of cultural heritage. Legislative arrangements aiming cultural heritage to receive World Heritage Status and committees' work specific to heritage sites have accelerated. In the scope of the PhD thesis, it is aimed to develop a strategy to provide sustainable conservation by documentation and evaluation in terms of World Heritage and legislative works for the archaeological sites which are the common values of humanity and the evidence of the development of civilization in the historical process. With this approach comparison and studies conducted towards the archaeological cultural heritage sites on the World Heritage List from Turkey and Italy in the context of conservation and management and required interventions and stages were questioned. As a result of analysis and evaluations an archaeological site management information system (ARKEOBIS) has been developed that can assist in the systematic solution of the identified problem

    Genotoxıc And Antıgenotoxıc Effects Of Hyperosıde Flavonoıd

    No full text
    Flavonoidler, önemli antioksidan özelliklere sahip sekonder bitki fenolikleri sınıfıdır. İnsan diyetinde, meyve ve sebzelerde fazlaca bulunmaktadırlar. Antioksidan etkilerini; lipit peroksidasyonunu inhibe etme, redoks aktif metalleri şelatlama ve reaktif oksijen türlerini içeren diğer süreçleri zayıflatma şeklinde göstermektedirler. Hyperoside (quercetin-3-O-D-galaktosid), farklı bitkilerden izole edilmiş bir flavonol glikozittir. Antienflamatuar, anti-depresan, nöroprotektif, kardiyo-protektif, anti-diyabetik, anti-kanser, mantar önleyici, radyo-protektif, gastro-protektif ve antioksidan aktiviteler gibi farklı farmakolojik etkileri bulunmaktadır. Bu çalışmada insan periferal kan lenfositlerinde kromozomal anormallik (KA), kardeş kromatid değişimi (KKD) ve mikronükleus (MN) testleri kullanılarak hyperosidenin in vitro genotoksik ve antigenotoksik etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Lenfositler, hyperosidenin dört farklı konsantrasyonu (7,8; 15,62; 31,25 ve 62,5 μg / mL) ile tek başına ve eş zamanlı olarak 0,20 μg / mL Mitomisin C (MMC) ve 100 μM Hidrojen peroksit (H202) ile muamele edilmiştir. Hyperoside KA, KKD ve MN testlerinde genotoksik etki göstermemiştir. Ayrıca mitotik indeksi (Mİ) de düşürmemiştir. Diğer yandan hyperoside, MMC ve H2O2’in neden olduğu KA, KKD ve MN (MMC uygulaması hariç) frekansında önemli ölçüde azalma sağlamıştır. Hyperosidenin her iki mutajenik ajan ile birlikte 24 saatlik eş zamanlı uygulaması pozitif kontrollere göre mitotik indeksin artmasına neden olmuştur. Bu sonuçlar hyperosidenin genotoksik etkilerden ziyade antijenotoksik etkiler sergilediğini göstermektedir.Flavonoids are a class of secondary plant phenolics with significant antioxidant properties. In the human diet, they are most concentrated in fruits and vegetables. Their antioxidant effects stem from the ability to inhibit lipid peroxidation, chelate redox-active metals, and attenuate other processes involving reactive oxygen species. Hyperoside (quercetin-3-O-D-galactoside) is a flavonol glycoside which has been isolated from different plants. It has different pharmacological actions such as anti-inflammatory, anti-depressant, neuro-protective, cardio-protective, anti-diabetic, anti-cancer, anti-fungal, radio-protective, gastro-protective, and antioxidant activities. This study was aimed to investigate in vitro genotoxic and antigenotoxic effects of hyperoside using chromosomal aberrations (CAs), sister chromatid exchanges (SCEs), and micronucleus (MN) assays in human peripheral blood lymphocytes. Lymphocytes were incubated with four different concentrations of hyperoside (7.8, 15.62, 31.25 and 62.5 μg/mL) alone and simultaneously with 0.20 μg/mL Mitomycin C (MMC) and 100 μM Hydrogen peroxide (H202). Hyperoside did not show significant genotoxic effects in the CA, SCE and MN assays. In addition, it did not decrease the mitotic index (MI). On the other hand, hyperoside significantly reduced CA, SCE and MN (except for MMC treatment) frequencies induced by MMC and H2O2. Simultaneous treatment of Hyperoside with both of mutagenic agents for 24 hour increased mitotic index compared to positive controls. These results demonstrate that hyperoside exhibited antigenotoxic effects rather than genotoxic effects

    0

    full texts

    26,981

    metadata records
    Updated in last 30 days.
    Gazi University Dspace
    Access Repository Dashboard
    Do you manage Open Research Online? Become a CORE Member to access insider analytics, issue reports and manage access to outputs from your repository in the CORE Repository Dashboard! 👇