Selçuk Üniversitesi Kütüphanesi
Not a member yet
53909 research outputs found
Sort by
Histological and histochemical features of the superficial glands of the third eyelid (palpebrae tertia) in quails (coturnix coturnix)
Bu çalışmada bıldırcınlarda (coturnix coturnix) Palpebra Tertia’nın yüzeysel bezlerinin genel özellikleri histolojik ve histokimyasal yöntemlerle belirlendi. Çalışmada Konya’da özel bir çiftlikten alınan 10 adet 2 aylık bıldırcına ait Palpebra Tertia dokusu ve yüzeysel bezleri kullanıldı. Bıldırcınlarda Palpebra Tertia'nın kıkırdaktan yoksun, daha esnek yapılı ve konjunktival bir kıvrım şeklinde organize olduğu belirlenmiştir. Bıldırcın yüzeysel bezlerinin Glandula Palpebra Tertia Superficialis (GPTS) ve Glandula Palpebra Tertia Profundus (GPTP)’un ince bir bağ dokusu kapsül ile çevrelendiği ve bu kapsülün bez içine gönderdiği septumlarla bezi lop ve lopçuklara ayırdığı belirlenmiştir. Korpus glandula yapılarının bileşik tubuloalveolar tipte olduğu ve bu yapılarda yüksek ya da alçak prizmatik epitel hücrelerinin bulunduğu gözlenmiştir. Her bir lopta bir primer akıtıcı kanalın varlığı saptanmış, tüm bezin ise tek bir ana akıtıcı kanalla dışarıya açıldığı tespit edilmiştir. Histokimyasal boyamalar sonucunda, korpus glandulalarda özellikle AB pH=2.5 ile yapılan boyamalarda güçlü AB-pozitif reaksiyon gösteren epitel hücrelerinin varlığı belirlendi. Buna karşılık, PAS boyamasında bu bölgelerde zayıf PAS-pozitif reaksiyon gözlendi.In this study, the general characteristics of the superficial glands of the Palpebra Tertia in quails (coturnix coturnix) were determined by histological and histochemical methods. Tissues of the Palpebra Tertia and superficial glands of 10 2-month-old quails taken from a private farm in Konya were used in the study. It was determined that in quails, the Palpebra Tertia lacks cartilage, has a more flexible structure, and is organized as a conjunctival fold. The superficial glands of quails, namely the Glandula Palpebra Tertia Superficialis (GPTS) and Glandula Palpebra Tertia Profundus (GPTP), were found to be surrounded by a thin connective tissue capsule, which sends septa into the gland, dividing it into lobes and lobules. The corpus glandula structures were observed to be of compound tubuloalveolar type, and the presence of tall or low columnar epithelial cells in these structures was noted. A primary excretory duct was identified in each lobe, and the entire gland was found to open outward through a single main excretory duct. As a result of histochemical staining, epithelial cells in the corpus glandula showed a strong AB-positive reaction, particularly with Alcian Blue (AB) at pH 2.5. In contrast, a weak PAS-positive reaction was observed in the same regions with PAS staining.Bu araştırma Selçuk Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinatörlüğü tarafından 24202052 Proje numarası ile desteklenmiştir
Determination of Maillard reaction level and its effects in maize silage by different imaging techniques and analytical methods
Bu doktora çalışmasında mısır silajında fermantasyon sırasında oluşan Maillard reaksiyonunun bir ölçüsü olarak Browning İndeks düzeyi ve etkilerinin görüntüleme analizi, Penn State Partikül Büyüklüğü Testi, spektrofotometri, kromotografi, kimyasal analizler, in vitro gaz tekniği ve in vitro sindirilebilirlik gibi farklı analiz yöntemleriyle belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu araştırmada, Konya ilindeki süt ineği işletmelerinden toplanan 20 adet mısır silajındaki Maillard reaksiyonları sonucu ortaya çıkan kahverengileşme (Browning Index, BI) CIE L*a*b* renk analizleri özel aparatlı görüntüleme cihazıyla belirlenmiştir. Silaj numunelerindeki besin madde düzeyleri, Otomatik Modüler İn Vitro Sistem ile fermentasyon kinetikleri ve in vitro sindirilme dereceleri tespit edilmiştir. Yaş, kurutulmuş ve öğütülmüş silajlardaki BI/renk parametreleri ile fermantasyon ve sindirilebilirlik parametreleri arasındaki ilişkiler araştırılmıştır. Kurutmanın renk parametrelerinde değişimlere yol açtığı belirlenmiştir. L ve a* renk parametreleri ile kızışmanın bir göstergesi olabileceği düşünülen BI yaş ve bütünlüğü bozulmamış silajlarda daha iyi tespit edilmiştir (p<0,05). BI değerleri ile silajların HP (r=-0.47, p < 0.01), NDICP (r=-0.53, p < 0.01) ve ADICP (r=-0.35, p < 0.01) arasında negatif bir ilişki olduğu, Maillard reaksiyonlarını belirten BI değerlerinin arttıkça proteinlerin hücre duvarı elemanları içerisinde kalarak sindirilme ihtimallerinin azaldığı belirlenmiştir. Renk parametrelerinden L* ile saatteki fermantasyon oranı (SFO) (r=-0.23, p < 0.01), asimptotik gaz üretim miktarı (VF) (r=-0.26, p < 0.01) ve en yüksek yıkımlanma oranına ulaşma süresi (EY Kd) (r=-0.25, p < 0.01) arasında negatif ilişkiler tespit edilmiştir. Renk parametrelerinden a* ile fermantasyon kinetiği parametreleri arasında değişik önemlilik düzeyde ters ilişkiler olduğu anlaşılmaktadır. Kızışma derecesini gösteren BI ile genel kinetik parametreler arasında da negatif ilişkilerin olduğu, kızışmanın fermantasyonu olumsuz etkilediği belirlenmiştir. Ortalama %67.01 olan in vitro kuru madde sindirilebilirliğinin a* ile ters ilişkili olduğu (r=-0.23, p < 0.01) görülmüştür. Bu araştırmada mısır silajının kızışması sonucu ortaya çıkan renk değişimlerinin belirlenmesinin silajın kalite kriterleri, fermentasyon özellikleri ve sindirilebilirlikleri hakkında saha şartlarında ve pratikte hızlı ve kolay bilgi verebileceği sonucuna ulaşılmıştır.In this doctoral study, it was aimed to determine the Browning Index (BI) level and its effects, as a measure of the Maillard reaction occurring during the fermentation of maize silage, through different analytical methods including Imaging Analysis, Penn State Particle Size Separator, Spectrophotometry, Chromatography, Chemical Analyses, In Vitro Gas Technique, and In Vitro Digestibility. In this research, the browning (Browning Index, BI) resulting from Maillard reactions in 20 corn silages collected from dairy farms in Konya province was determined by a digital imaging device with CIE Lab* colour analysis equipped with a special apparatus. Nutrient compositions, fermentation kinetics (measured by an Automated Modular In Vitro System), and in vitro digestibility levels of the silage samples were determined. The relationships between BI/colour parameters and fermentation and digestibility parameters were investigated in fresh, dried, and ground silages. It was determined that drying caused changes in colour parameters, and BI, which is considered as an indicator of heating, could be detected better in fresh and whole silages (p<0.05). Negative correlations were found between BI values and crude protein (CP) (r=-0.47, p<0.01), neutral detergent insoluble crude protein (NDICP) (r=-0.53, p<0.01), and acid detergent insoluble crude protein (ADICP) (r=-0.35, p<0.01). It was determined that as the BI values, which indicate Maillard reactions, increased, proteins remained bound within cell wall fractions, thereby reducing the possibility of digestion. Among the colour parameters, positive correlations were determined between L* and the fermentation rate per hour (SFO) (r=-0.23, p<0.01), asymptotic gas production amount (VF) (r=-0.26, p<0.01), and the time to reach the maximum degradation rate (EY Kd) (r=-0.25, p<0.01). It was understood that among the colour parameters, a* had negative correlations with fermentation kinetic parameters at different levels of significance. It was determined that there were also negative correlations between BI, which indicates the degree of heating, and general kinetic parameters, and that heating adversely affected fermentation It was determined that as the BI values, which indicate Maillard reactions, increased, proteins remained bound within cell wall fractions, thereby reducing the possibility of digestion. In this research, it was concluded that the determination of colour changes caused by heating of maize silage can provide rapid and practical information under field conditions about silage quality criteria, fermentation properties, and digestibility.Bu araştırma Selçuk Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinatörlüğü tarafından 22212032 Proje numarası ile desteklenmiştir
Stray animals in the terms of administrative law
İnsan ile hayvan arasındaki ilişki tarih boyunca çeşitli biçimlerde varlığını sürdürmüştür. Bu ilişkide bazen hayvanların korunması esası ön planda tutulmuş, bazen ise insan ihtiyaçları hayvanların yaşam hakkının önüne geçmiştir. Modern toplumlarda hayvan haklarının gelişimiyle birlikte, devletin hayvanlara yönelik sorumlulukları da daha görünür hâle gelmiştir. Özellikle sahipsiz hayvanlar, hem bir çevre ve toplum sağlığı meselesi hem de idare hukuku bakımından görev ve yetki tartışmalarına konu olmaktadır. Sahipsiz hayvanlar, günümüzde pek çok şehirde artan nüfuslarıyla birlikte kamu düzeni, sağlık, çevre güvenliği ve bireylerin yaşam hakkı gibi çeşitli alanlarda sorunlara yol açabilmektedir. Bu hayvanların korunması, bakımı, denetimi ve gerektiğinde rehabilitasyonu, idarenin hem sosyal devlet ilkesi hem de kamu yararı doğrultusunda yerine getirmesi gereken görevler arasında yer almaktadır. Ancak sahipsiz hayvanlara ilişkin uygulamalarda karşılaşılan yapısal ve hukuki sorunlar, idarenin bu görevini yeterli ve etkili şekilde yerine getirip getirmediğini sorgulamayı gerekli kılmaktadır. Bu çalışmada, sahipsiz hayvanlara ilişkin idari düzenlemeler ve uygulamalar, idare hukuku ilkeleri çerçevesinde değerlendirilmektedir. Sahipsiz hayvanlara yönelik olarak alınan önlemlerin yasal dayanakları, idare makamlarının yetki ve sorumlulukları ile bu alandaki hukuki boşluklar ayrıntılı olarak incelenmiştir. Özellikle belediyelerin sahipsiz hayvanlara dair görevlerini yerine getirmede karşılaştıkları kurumsal yetersizlikler, denetimsizlik ve koordinasyon eksiklikleri üzerinde durulmuştur.The relationship between humans and animals has existed in various forms throughout history. In this relationship, sometimes the protection of animals has been prioritized, and sometimes human needs have taken precedence over the right to life of animals. With the development of animal rights in modern societies, the responsibilities of the state towards animals have become more visible. In particular, stray animals are a matter of environmental and public health as well as a subject of duty and authority debates in terms of administrative law. Stray animals may cause problems in various areas such as public order, health, environmental safety and individuals' right to life with their increasing population in many cities today. The protection, care, control and, when necessary, rehabilitation of these animals are among the duties that the administration must fulfill in line with both the social state principle and the public interest. However, structural and legal problems encountered in the practices regarding stray animals make it necessary to question whether the administration fulfills this duty adequately and effectively. In this study, administrative regulations and practices regarding stray animals are evaluated within the framework of administrative law principles. The legal basis of the measures taken for stray animals, the powers and responsibilities of administrative authorities and the legal gaps in this field have been examined in detail. In particular, the institutional inadequacies, lack of supervision and lack of coordination faced by municipalities in fulfilling their duties regarding stray animals are emphasized
Deep learning based fully automated cephalometric skeletal classification
Çalışmamızın amacı, lateral sefalometrik radyograflardan doğrudan sagittal ve vertikal iskeletsel paternleri sınıflandıran derin evrişimli sinir ağı modeli geliştirmek ve modelin performansını piyasadaki tam otomatik referans-nokta tabanlı yazılım (WebCeph) ile karşılaştırmaktır. Veri seti, 2019–2025 arasında arşivlenen 1500 sefalometrik radyograftan oluşturulmuştur. Sagittal yönde (3 sınıf) ve vertikal yönde (3 sınıf) toplam 6 sınıf, herbir sınıfta 500 radyograf olacak şekilde dengeli sınıf etiketlemesi, hekim denetiminde QuickCeph ölçümleriyle yapılmıştır. Sagittal sınıflandırma için ANB (SI: 0–4°, SII: >4°, SIII: <0°); vertikal sınıflandırma SN-GoGn esas alınmış (Normal: 26–38°; Horizontal: <26°, Vertikal: >38°) ve FMA ile Y-aksı destekleyici ölçüt olarak kullanılmıştır. Derin öğrenme modelinin eğitilmesi iki aşamada yürütülmüş; ilk aşamada ön işlemler uygulanmış, ikinci aşamada ise evrişimli sinir ağı yardımıyla özellik çıkarımı ve sınıflandırma yapılmıştır. Karşılaştırma için aynı veri seti referans-nokta tabanlı tam otomatik yazılım olan WebCeph ile de analiz edilmiştir. WebCeph'in performansı, uzman denetimli QuickCeph sonuçlarına göre değerlendirilmiştir. Derin öğrenme modeli sagittal sınıflandırmada %87; vertikal sınıflandırmada ise %81 doğruluk elde etmiştir. Buna karşın; aynı veri üzerinde WebCeph'in genel doğruluğu sagittal sınıflandırmada %76,32, vertikalde ise %68,2 seviyesinde kalmıştır. Çalışmamızda geliştirilen Derin öğrenme modeli WebCeph'e kıyasla daha yüksek performans göstermiştir. WebCeph ile QuickCeph arasında açısal ölçüm düzeyinde ise genel olarak yüksek uyum gözlenmekle birlikte FMA için görece düşük uyum gözlenmiştir. Sonuç olarak, lateral sefalometrik radyograflardan doğrudan sınıflandırma yapan derin öğrenme yaklaşımı, referans-nokta tabanlı tam otomatik yönteme kıyasla özellikle sagittal yönde daha yüksek doğruluk sağlayabilmektedir. Bu bulgu, anatomik referans noktası işaretleme aşamasındaki küçük hataların birikimini ortadan kaldıran uçtan-uca öğrenmenin klinik yararını işaret etmektedir. Buna karşın, ayrıntılı tedavi planlaması ve uzun dönem takip için sefalometrik nokta analizinin önemi sürmektedir. Geliştirilen yöntemin genellenebilirliğini artırmak amacıyla farklı merkez/cihazlardan daha geniş, çok merkezli ve bağımsız doğrulamalı çalışmalar önerilmektedir.We aimed to develop a deep convolutional neural network model capable of directly classifying sagittal and vertical skeletal patterns from lateral cephalometric radiographs and to compare its performance with that of a commercially available fully automated landmark-based software (WebCeph). The dataset was created from 1500 cephalometric radiographs archived between 2019 and 2025. Balanced class labeling was performed using QuickCeph measurements under physician supervision, with a total of 6 classes in 3 sagittal classes and 3 classes vertical, 500 radiographs in each class. Sagittal classification was based on ANB (SI: 0–4°, SII: >4°, SIII: <0°); vertical classification was based on SN-GoGn (Normal: 26–38°; Horizontal: <26°, Vertical: >38°), moreover FMA and Y-axis were used as supporting criteria. The training of the deep learning model was conducted in two stages: in the first stage, preprocessing was applied, and in the second stage, feature extraction and classification were performed using a convolutional neural network. For comparison, the same dataset was also analyzed with WebCeph, a fully automated, landmark-based software. WebCeph's performance was evaluated against the expert-supervised QuickCeph results. The deep learning model achieved 87% accuracy in sagittal classification and 81% accuracy in vertical classification. However, on the same data, WebCeph's accuracy remained at 76.32% in sagittal classification and 68.2% in vertical classification. The deep learning model developed in our study showed higher performance compared to WebCeph. While overall high agreement was observed between WebCeph and QuickCeph in angular measurements, relatively low agreement was observed for FMA. In conclusion, a deep learning approach directly classifying lateral cephalometric radiographs can achieve higher accuracy, particularly in the sagittal direction, compared to a fully automated landmark-based method. This finding highlights the clinical benefit of end-to-end learning, which eliminates cumulative errors arising from landmark identification phase. However, cephalometric landmark analysis remains crucial for detailed treatment planning and long-term follow-up. To enhance the generalizability of the proposed approach, larger, multicenter, and independently validated studies from different centers/devices are recommended.Bu araştırma Selçuk Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinatörlüğü tarafından 25132027 proje numarası ile desteklenmiştir
Ecological public order in terms of administrative law
Kamu düzeninin klasik unsurları, genel olarak insan merkezlidir bu nedenle klasik kamu düzeni çevreyi insanlar için bir tehlike söz konusu olduğunda dikkate alır. Ayrıca klasik kamu düzeni, yaşayan insanlarla ilgilenir, ancak çevrenin korunması gelecek kuşakları da ilgilendirir ki sürdürülebilir kalkınma, sürdürülebilir çevre gibi kavramlar bu kabulden hareketle ortaya çıkmıştır. Bu sınırlı perspektif nedeniyle kamu düzeninin klasik unsurları pek çok durumda çevreyi koruma açısından yetersiz kalmaktadır. Ekolojik kamu düzeni, çevreyi, doğal kaynakları, flora ve faunayı korumayı, çevresel yararı sağlamayı ve mekânsal rahatsızlıkları önlemeyi amaçlayan bilimle harmanlanmış kamu düzenidir. Ekolojik verinin ve bir faaliyetin çevrenin çeşitli unsurları üzerindeki sonuçlarına ilişkin bilimsel bulgular ekolojik kamu düzenine kaynaklık etmektedir. Ekolojik kamu düzeninin insan merkezci olmayışı onu kamu düzeninin klasik unsurları olan güvenlik, kamu sağlığı ve esenlik unsurundan ayırır. Ekolojik kamu düzeni, çevresel rahatsızlık insanı doğrudan etkilememiş olsa dahi, salt çevreyi korumak üzere önlem alınması ve uygulanması gerektiğini kabul eder. Ekolojik kamu düzeni eşik aracılığı ile somutlaşır. Çevrenin tolere edemeyeceği rahatsızlığın, teknik ölçü birimleri veya bilimsel değerlerle ifade edilmesi ile eşik değerler ortaya çıkar. Türk hukukunda da eşik değer, sınır değer, limit değer gibi farklı adlarla mevzuatta yer almaktadır. Eşik değerler, bilimsel gerçeği ve mevzuatı birbirine uygun hale getirmeye olanak sağlar. Ayrıca ekolojik kamu düzenini bozacak nitelikte bir çevresel rahatsızlığın gerçekleşip gerçekleşmediğini saptamaya ilişkin somut bir değerlendirme ölçütü oluşturur. Bu tezin amacı, kavramın ortaya çıktığı Fransız doktrini başta olmak üzere konuya ilişkin teorik temelleri ve uygulamaya ilişkin esasları ortaya koyarak idare hukuku açısından ekolojik kamu düzeni kavramına ışık tutmaktır.Traditional elements of public order are often anthropocentric, so traditional public order considers the environment in the context of a danger to people. In addition, classical public order is concerned with a living human being, but the protection of the environment also concerns future generations, and concepts such as sustainable development and sustainable environment have emerged from this recognition. Due to this limited perspective, the traditional elements of public order are in many cases insufficient to protect the environment. Ecological public order is public order blended with science that aims to protect the environment, natural resources, flora and fauna, and to ensure environmental interests and prevent spatial nuisances. Ecological data and scientific findings on the consequences of an activity on various elements of the environment are the source of ecological public order. The fact that ecological public order is not anthropocentric distinguishes it from the traditional elements of public order: security, public health and well-being. Ecological public order recognizes that measures should be taken and implemented solely to protect the environment, even if the environmental nuisance does not directly affect human beings. Ecological public order is embodied through thresholds. Thresholds emerge when the disturbance that the environment cannot tolerate is expressed in technical units of measurement or scientific values. In Turkish law, it is also included in the legislation under different names such as threshold value, limit value. Moreover, the threshold constitutes a concrete criterion for determining whether an environmental nuisance has occurred that is likely to disturb the ecological public order. The aim of this thesis is to shed light on the concept of ecological public order in terms of administrative law by revealing the theoretical foundations and practical principles of the subject, particularly the French doctrine from which the concept emerged
Examination of consumers' purchasing approaches towards functional grains and grain-like products within the scope of planned behavior theory: the case of Konya province
Bu çalışmanın amacı Konya ilinde yaşayan tüketicilerin fonksiyonel tahıl ve tahıl benzeri ürünlere yönelik bilgi ve tutumları ile tüketim eğilimlerini planlı davranış teorisi çerçevesinde belirlemektir. Tahıl ve tahıl benzeri ürünlerde bulunan diyet lifin sağlık etkileri göz önüne alındığında, planlı davranış teorisinin; davranışa yönelik tutum, sübjektif norm, algılanan davranışsal kontrol ve satın alma niyeti boyutlarına sağlık bilinci değişkeni dahil edilmiştir. Araştırmanın ana materyalini ana kitle oranlarına dayalı kümelendirilmemiş tek aşamalı tesadüfi olasılık örneklemesi yöntemine göre 266 tüketiciden toplanan anket verileri oluşturmuştur. Katılımcıların demografik özellikleri ile fonksiyonel gıda kavramını bilme durumları ve fonksiyonel tahıl ve tahıl benzeri ürünleri tüketim durumları arasındaki ilişkiler ki-kare analiziyle incelenmiştir. Tüketicilerin demografik özellikleri ile fonksiyonel tahıl ve tahıl benzeri ürünlere yönelik satın alma niyetleri arasındaki farklılık bağımsız örneklem t testi ve tek yönlü varyans analizi ile incelenmiştir. Araştırmada kullanılan ölçeklerin yapı geçerliği için doğrulayıcı faktör analizi yapılmış ve değişkenler arasındaki ilişkiler yapısal eşitlik modeli ile değerlendirilmiştir. Araştırma sonuçlarına göre katılımcıların % 48,87'si tahıl ve tahıl benzeri ürünleri tüketmektedirler. Katılımcıların cinsiyet, aylık ortalama hane gelir düzeyi, çalışma durumu ve beslenme programı uygulama durumu ile fonksiyonel gıda kavramını bilme durumu arasında % 5 önem düzeyinde, eğitim durumu ile % 10 önem düzeyinde anlamlı farklılık bulunmuştur. Katılımcıların cinsiyeti ve beslenme programı uygulama durumları ile tahıl ve tahıl benzeri ürünleri tüketim durumları arasında % 5 önem düzeyinde, çalışma durumu ile % 10 önem düzeyinde anlamlı farklılık bulunmuştur. Katılımcıların tahıl ve tahıl benzeri gıdaları satın alma niyetleri ile cinsiyeti, ortalama hane gelir düzeyi, beslenme programı uygulama ve istihdam durumları arasında % 5 önem düzeyinde anlamlı farklar bulunmuştur. Yapısal eşitlik modeli sonuçlarına göre; davranışa yönelik tutum ve algılanan davranışsal kontrol boyutlarının satın alma niyeti üzerinde pozitif yönde anlamlı bir etkisi olduğu saptanmıştır. Sağlık bilinci ve sübjektif norm boyutlarının satın alma niyeti üzerinde anlamlı bir etkisi bulunmamaktadır. Algılanan davranışsal kontrol boyutunun satın alma davranışı üzerinde anlamlı bir etkisi bulunmamaktadır. Satın alma niyetinin satın alma davranışı üzerinde pozitif yönde anlamlı bir etkisi bulunmuştur.The purpose of this study is to determine the knowledge, attitudes, and consumption patterns of consumers living in Konya province toward functional cereals and cereal-like products within the framework of the theory of planned behavior. Given the health effects of dietary fiber found in cereals and cereal-like products, the health consciousness variable was incorporated into the dimensions of the theory of planned behavior: attitude toward behavior, subjective norm, perceived behavioral control, and purchase intention. The main material of the study consisted of survey data collected from 266 consumers using the non-clustered single-stage random probability sampling method based on population proportions. The relationships between participants' demographic characteristics, their knowledge of the concept of functional foods, and their consumption of functional cereals and cereal-like products were examined using chi-square analysis. The differences between consumers' demographic characteristics and their purchase intentions for functional cereals and cereal-like products were examined using independent samples t-tests and one-way analysis of variance. Confirmatory factor analysis was conducted to assess the construct validity of the scales used in the study, and the relationships between the variables were evaluated using structural equation modeling. According to the research results, 48.87 % of the participants consume cereals and grain-like products. A significant difference was found between the participants' gender, average monthly household income, employment status, and nutrition program implementation status, as well as their knowledge of the concept of functional foods at the 5 % level of significance, and a significant difference was found between the participants' gender, nutrition program implementation status, and their consumption of cereals and grain-like products at the 5 % level of significance, and a significant difference was found between the participants' gender, nutrition program implementation status, and their consumption status at the 10 % level of significance. A significant difference was found between the participants' intention to purchase cereals and grain-like foods and their gender, average household income level, nutrition program implementation, and employment status at the 5 % level of significance. According to the structural equation model results, the attitude toward behavior and perceived behavioral control dimensions were found to have a significant positive effect on purchase intention. The health awareness and subjective norm dimensions had no significant effect on purchase intention. The perceived behavioral control dimension had no significant effect on purchase behavior. Purchase intention was found to have a significant positive effect on purchase behavior
Classification of temporomandibular joint sounds using hidden markov models
Temporomandibular Eklem (TME), çiğneme, konuşma ve yutma gibi temel motor fonksiyonlarda kritik rol oynayan karmaşık bir yapıdır. TME bozuklukları, ağrı, kas spazmları ve hareket kısıtlılığı gibi belirtilerle yaşam kalitesini olumsuz etkiler. Klasik tanı yöntemlerinin subjektif değerlendirmelere dayanması, teşhiste belirsizliklere yol açmaktadır. Bu çalışmada, TME bozukluklarının tanılanmasına yönelik olarak ses sinyali analizi temelli ve Gizli Markov Modelleri (GMM) ile desteklenen bir sınıflandırma yöntemi geliştirilmiştir. Çene ekleminden özel cihazlarla elde edilen akustik veriler, ön işleme aşamasında gürültüden arındırılmış ve farklı bant geçiren dijital filtrelerle test edilmiştir. Öznitelik çıkarımında enerji, RMS, genlik, baskın frekans ve Mel Frekans Kepstral Katsayıları (MFKK) hesaplanmış; boyut indirgemesi için Temel Bileşenler Analizi (PCA Principal Component Analysis) uygulanmıştır. Farklı öznitelik kombinasyonları ve veri seçim yöntemleri sistematik olarak değerlendirilmiş, sınıflandırma başarısı üzerindeki etkiler belirlenmiştir. Elde edilen öznitelikler, zamana bağlı örüntüleri modellemede güçlü bir yaklaşım sunan GMM'ye giriş verisi olarak kullanılmış ve modelin eğitimi ile testi Viterbi ve Baum-Welch algoritmaları ile gerçekleştirilmiştir. Sonuçlar, öznitelik çıkarımının sınıflandırma doğruluğunu belirgin şekilde artırdığını; özellikle MFKK ve RMS özniteliklerinin yüksek başarı sağladığını göstermiştir. Bu bulgular, TME seslerinin tanısında akustik analizin etkin bir araç olduğunu ortaya koymakta ve yöntemin non-invaziv, hızlı ve güvenilir bir şekilde klinik uygulamalarda destekleyici tanı aracı olarak kullanılabileceğini göstermektedir.The Temporomandibular Joint (TMJ) plays a critical role in essential motor functions such as chewing, speaking, and swallowing. TMJ disorders negatively affect quality of life, manifesting as pain, muscle spasms, and restricted movement. Traditional diagnostic methods largely rely on subjective assessments, leading to uncertainties in diagnosis. This study proposes a classification method based on acoustic signal analysis and supported by Hidden Markov Models (HMM). Acoustic data were collected using a custom-designed device and preprocessed to remove noise. Various band-pass digital filters were applied, and features including energy, RMS, amplitude, dominant frequency, and Mel-Frequency Cepstral Coefficients (MFCC) were extracted. Principal Component Analysis (PCA) based dimensionality reduction was employed to reduce feature space complexity. Different feature combinations and data selection methods were systematically evaluated to assess their impact on classification performance. The extracted features were used as input to the HMM, and model training and testing were performed using the Viterbi and Baum-Welch algorithms. Results demonstrated that feature extraction significantly improved classification accuracy, with MFCC and RMS features providing particularly high performance. These findings highlight the effectiveness of acoustic analysis for TMJ disorder diagnosis and suggest that the proposed method can serve as a non-invasive, rapid, and reliable supportive diagnostic tool in clinical practice
Evaluation of the mechanical performance of different nickel-titanium files in straight and curved root canals and stress distributions in dentin: A finite element analysis (FEA)
Endodontik tedavilerde kullanılan nikel-titanyum (NiTi) döner sistemlerin, klinik başarıyı doğrudan etkileyen mekanik performansları, kök kanal morfolojisine ve uygulama koşullarına bağlı olarak farklılık göstermektedir. Bu çalışmanın amacı; ProTaper Gold (PTG), Vortex Blue (VB) ve TruNatomy (TRN) sistemlerinin, düz (0°) ve eğimli (60°) kanallarda, apikal kilitlenme uzunluğuna (3 mm ve 5 mm) ve faz dönüşüm durumlarına (martensit/austenite) bağlı olarak sergiledikleri stres dağılımları sonlu elemanlar analizi (FEA) aracılığıyla değerlendirmektir. Bu çalışmada üç farklı NiTi döner sistem (PTG, VB, TRN) FEA yöntemiyle incelendi. Her sistem, kök kanallarının düz (0°) ve eğimli (60°) konfigürasyonlarında simüle edildi. Analizler, apikalde 3 mm ve 5 mm kilitlenme senaryolarında, martensit ve austenite faz koşullarında gerçekleştirilmiş ve her sistem için 8 ayrı model olmak üzere toplam 24 ana model oluşturulmuştur. PTG için PTG3mmMar0°, PTG5mmMar0°, PTG3mmMar60°, PTG5mmMar60°, PTG3mmAus0°, PTG5mmAus0°, PTG3mmAus60° ve PTG5mmAus60°; VB için VB3mmMar0°, VB5mmMar0°, VB3mmMar60°, VB5mmMar60°, VB3mmAus0°, VB5mmAus0°, VB3mmAus60° ve VB5mmAus60°; TRN için ise TRN3mmMar0°, TRN5mmMar0°, TRN3mmMar60°, TRN5mmMar60°, TRN3mmAus0°, TRN5mmAus0°, TRN3mmAus60° ve TRN5mmAus60° konfigürasyonları değerlendirilmiştir. Ayrıca her kanal yapısında, enstrümanın kök dentini içerisinde 3 mm ve 5 mm uzunlukta kilitlendiği iki farklı senaryo oluşturuldu. Bulgulara göre, PTG eğelerinde en yüksek von Mises stres hem austenite hem de martensit fazda 5 mm kilitlenme uzunluğunda, düz kanalda gözlenmiştir. VB eğelerinde en yüksek stres, austenite fazında 5 mm kilitlenme uzunluğunda ve düz kanalda gözlenmiştir. TRN eğelerinde ise en yüksek stres, 5 mm kilitlenme uzunluğunda, martensit fazında ve eğri kanalda saptanmıştır. Dentin üzerindeki maksimum ve minimum asal stresler incelendiğinde; martensit fazda en fazla maksimum asal stres değeri TRN eğelerinde 3 mm apikal kilitlenme senaryosunda ve eğri kanal modelinde saptanmıştır. Austenite fazda ise maksimum asal stresin en fazla görüldüğü model TRN eğelerinde, eğri kanalda 3 mm apikal kilitlenme senaryosudur. Austenite fazda TRN eğesinin kullanıldığı düz kanal ve 3 mm apikal kilitlenme senaryosu ise minimum asal stresin en fazla görüldüğü modeldir. Sonuç olarak, eğe tasarımı, faz dönüşüm özellikleri ve kanal morfolojisinin, klinik kullanımda enstrümanın kırılma riski ve dentinde çatlaklarının oluşumu üzerinde doğrudan belirleyici faktörler olduğu anlaşılmıştır. Bu bulgular, NiTi döner sistemlerin seçiminde yalnızca materyal fazına değil, aynı zamanda apikal kilitlenme boyu ve kanal eğimine de dikkat edilmesi gerektiğini vurgulamaktadır.The mechanical performance of nickel-titanium (NiTi) rotary systems used in endodontic treatments, which directly affects clinical success, varies depending on root canal morphology and operational conditions. This study aimed to evaluate the stress distributions of ProTaper Gold (PTG), Vortex Blue (VB), and TruNatomy (TRN) systems in straight (0°) and curved (60°) canals under different apical locking lengths (3 mm and 5 mm) and phase transformation states (martensite/austenite) using finite element analysis (FEA). This study analyzed three different NiTi rotary systems (PTG, VB, TRN) utilizing the finite element method (FEA). Each system was simulated in straight (0°) and curved (60°) canal configurations. The analyses were conducted under apical locking scenarios of 3 mm and 5 mm in both martensitic and austenitic phases, generating a total of 24 main models with 8 for each system. For PTG, the following models were assessed: PTG3mmMar0°, PTG5mmMar0°, PTG3mmMar60°, PTG5mmMar60°, PTG3mmAus0°, PTG5mmAus0°, PTG3mmAus60°, and PTG5mmAus60°. For VB: VB3mmMar0°, VB5mmMar0°, VB3mmMar60°, VB5mmMar60°, VB3mmAus0°, VB5mmAus0°, VB3mmAus60°, and VB5mmAus60°. For TRN: TRN3mmMar0°, TRN5mmMar0°, TRN3mmMar60°, TRN5mmMar60°, TRN3mmAus0°, TRN5mmAus0°, TRN3mmAus60°, and TRN5mmAus60°. Furthermore, in each canal configuration, two distinct scenarios were simulated in which the instrument was locked within the root dentin at 3 mm and 5 mm. According to the findings, in PTG files, the highest von Mises stress was observed in the 5 mm apical locking condition within straight canals, in both austenitic and martensitic phases. For VB files, the maximum stress was recorded in the austenitic phase with 5 mm apical locking in straight canals. In TRN files, the highest stress was detected in the martensitic phase, under 5 mm apical locking in curved canals. When maximum and minimum principal stresses in dentin were examined, in the martensitic phase, the highest stress value was observed in TRN files under the 3 mm apical locking scenario in curved canal models. In the austenitic phase, the highest maximum principal stress was also found in TRN files under 3 mm apical locking in curved canals. Conversely, in the austenitic phase, the lowest minimum principal stress was recorded in TRN files in the straight canal with 3 mm apical locking. In conclusion, it was demonstrated that file design, phase transformation characteristics, and canal morphology are decisive factors influencing the risk of instrument fracture and the development of cracks in dentin during clinical use. These findings emphasize that the selection of NiTi rotary systems should consider not only the material phase but also the apical locking length and canal curvature.Bu araştırma Selçuk Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinatörlüğü tarafından 25132002 proje numarası ile desteklenmişti
Detection and deterrence of wild animals using deep learning algorithms
Tarım sektöründe hayvan güvenliği, ekonomik sürdürülebilirliğin sağlanması ve hayvan refahının korunması açısından temel bir gerekliliktir. Yırtıcı hayvan saldırıları ile yetkisiz insan girişleri, çiftlik hayvanlarında kayıplara, verim düşüşlerine ve ekonomik zararlara yol açarak tarımsal üretimde ciddi tehditler oluşturmaktadır. Bu tez çalışması kapsamında, söz konusu tehditleri gerçek zamanlı olarak tespit edebilen, düşük maliyetli, taşınabilir ve caydırıcı etkiye sahip yapay zeka tabanlı bir güvenlik sistemi geliştirilmiştir. Çalışmada kullanılan veri seti 13.258 ham görüntüden oluşmaktadır. Sınıflar arasındaki dengesizlikleri gidermek amacıyla uygulanan veri artırma teknikleriyle toplam görüntü sayısı 20.510'a yükseltilmiştir. Ham veriler; çiftlik alanları, şehir merkezleri ve yırtıcıların doğal yaşam alanlarında kaydedilen sahnelerin yanı sıra yerel çiftçi kayıtları, belgesel içerikleri ve açık erişimli video kaynaklarından elde edilen karelerden derlenmiş; tüm örnekler manuel olarak etiketlenip doğrulanarak güvenilir bir veri kümesi oluşturulmuştur. Geliştirilen sistemde, step motor ve sürücülerle yönlendirilen pan–tilt mekanizmasına entegre edilmiş bir web kamerası üzerinden alınan görüntüler işlenmektedir. Sistem mimarisinde merkezi işlem birimi olarak Raspberry Pi 5, hızlandırıcı birim olarak Google Coral TPU kullanılmıştır. Motor kontrolleri Arduino Uno ile sağlanmıştır. Yazılım bileşeninde, derin öğrenme tabanlı nesne tespit modeli YOLOv11'in üç varyantı (n, s, m), herhangi bir ön işleme uygulanmamış veri seti üzerinde ve aynı eğitim parametreleri ile karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Elde edilen sonuçlara göre YOLOv11n yaklaşık %93,7 [email protected], %74,4 mAP@[.5:.95] ve 1,8 ms tahmin süresi; YOLOv11s %94,2 [email protected], %76,5 mAP@[.5:.95] ve 4,4 ms tahmin süresi; YOLOv11m ise %94,3 [email protected], %77,1 mAP@[.5:.95] ve 10,7 ms tahmin süresi elde etmiştir. Parametre sayısı, çıkarım süresi ve gömülü kullanım kısıtları birlikte değerlendirildiğinde, hız–doğruluk dengesi açısından YOLOv11s en uygun seçenek olarak belirlenmiştir. Uygulama aşamasında YOLOv11s modeli, veri artırma ve ön işleme adımlarıyla yeniden eğitilmiş, optimize edilmiş ve Coral TPU üzerinde çalıştırılmak üzere TFLite formatına dönüştürülmüştür. Doğrulama sonuçlarında model %92,6 [email protected], %87,6 geri çağırma ve %89,9 hassasiyet değerlerine ulaşmış; özellikle yırtıcı hayvan sınıflarında metriklerin çoğu %90'ın üzerinde seyretmiştir. Saha testleri, sistemin 10–15 FPS hız aralığında, 1–10 m mesafedeki hareketli nesneleri 3–10 km/s hız aralığına kadar doğru biçimde tespit edebildiğini ve 360° takip gerçekleştirdiğini; ayrıca 0,8 s aralıklarla 6 mm çapında zararsız materyal fırlatarak caydırıcı müdahale sağlayabildiğini göstermiştir. Ek olarak sistem, tespit edilen nesnelere ait görüntüleri sınıf bazlı olarak arşivleyip ileride veri kümesinin genişletilmesine yönelik otomatik veri toplama işlevi de sunmaktadır. Bu tez çalışması yapay zeka ve gömülü sistem teknolojilerini bütünleşik bir yapıda bir araya getirerek tehdit tespiti, takip ve caydırıcı müdahaleyi eşzamanlı gerçekleştiren kompakt, maliyet etkin ve uygulanabilir bir akıllı güvenlik sistemi ortaya koymaktadır. Geliştirilen sistemin, tarım ve hayvancılık uygulamalarında güvenliği artırmaya, müdahale süresini kısaltmaya ve potansiyel kayıpları azaltmaya anlamlı katkı sunacağı değerlendirilmektedir.Animal security in the agricultural sector is a fundamental requirement for ensuring economic sustainability and protecting animal welfare. Predator attacks and unauthorized human intrusions pose serious threats to agricultural production, leading to livestock losses, reduced productivity, and economic damage. This thesis aims to develop a low-cost, portable, and deterrent AI-based security system capable of detecting these threats in real time. The dataset used in this study consists of 13,258 raw images. Data augmentation techniques were applied to address imbalances between classes, increasing the total number of images to 20,510. The raw data was compiled from scenes recorded in farm fields, urban centers, and predators' natural habitats, as well as frames from local farmer records, documentary content, and open-access video sources. All samples were manually labeled and verified to create a reliable dataset. The developed system processes images captured via a webcam integrated with a pan-tilt mechanism driven by a stepper motor and drivers. In the system architecture, Raspberry Pi 5 is used as the central processing unit, and Google Coral TPU is used as the accelerator. Motor controls are provided by Arduino Uno. In the software component, three variants (n, s, m) of the deep learning-based object detection model YOLOv11 are comparatively evaluated on a dataset without any preprocessing and with the same training parameters. According to the obtained results, YOLOv11n achieved approximately 93.7% [email protected], 74.4% mAP@[.5:.95], and 1.8 ms prediction time; YOLOv11s achieved 94.2% [email protected], 76.5% mAP@[.5:.95], and 4.4 ms prediction time; and YOLOv11m achieved 94.3% [email protected], 77.1% mAP@[.5:.95], and 10.7 ms prediction time. When the number of parameters, inference time, and embedded usage constraints were evaluated together, YOLOv11s was determined to be the most suitable option in terms of speed and accuracy. In the implementation phase, the YOLOv11s model was retrained and optimized using data augmentation and preprocessing steps, and converted to TFLite format for execution on Coral TPU. Validation results showed that the model achieved 92.6% [email protected], 87.6% recall, and 89.9% precision; most metrics, particularly for predator classes, exceeded 90%. Field tests demonstrated that the system can accurately detect moving objects at 10–15 FPS, at distances of 1–10 m, at speeds of up to 3–10 km/h, and perform 360° tracking. It can also provide deterrent intervention by launching harmless 6 mm diameter objects at 0.8 s intervals. Additionally, the system archives images of detected objects by class and provides automatic data collection for future expansion of the dataset. This thesis combines artificial intelligence and embedded systems technologies in an integrated structure to develop a compact, cost-effective, and applicable smart security system that simultaneously performs threat detection, tracking, and deterrent response. The developed system is expected to significantly contribute to improving security, reducing response times, and reducing potential losses in agricultural and livestock applications
Investigation of the effects of tadalafil and vitamin C on glycerol induced muscle and kidney damage in rats by pathological and molecular methods
Crush sendromu, deprem ya da trafik kazaları gibi travmatik olaylar sonucunda kas dokusunun ciddi şekilde ezilmesiyle ortaya çıkan ve yüksek mortalite riski taşıyan kritik bir klinik tablodur. Bu sendromun en önemli komplikasyonlarından biri, çizgili kas hücrelerinin yıkımı sonucu gelişen akut böbrek yetmezliğidir. Bu çalışmada, gliserol uygulamasıyla deneysel olarak oluşturulan kas hasarı sonrası gelişen akut böbrek yetmezliğinin tedavisinde tadalafil ve vitamin C'nin tek başına ve kombinasyon hâlinde uygulanmasının etkinliği araştırılmıştır. Çalışmada rastgele seçilen 50 adet erişkin dişi Wistar albino sıçan yedi gruba ayrılmıştır: Kontrol gruplarında (K:Kontrol, Vitamin C: CK, Tadalafil: TK) altışar, deney gruplarında (Gliserol: G, Gliserol+Vitamin C: GC, Gliserol+Tadalafil: GT, Gliserol+Vitamin C+Tadalafil: GCT) ise sekizer hayvan yer almıştır. Kas ve böbrek hasarı oluşturmak amacıyla deney gruplarına 24 saat süreyle susuz bırakmanın ardından, %50'lik hipertonik gliserol solüsyonu (10 ml/kg, intramusküler) ikiye bölünerek her iki arka bacak kasına enjekte edilmiş, Kontrol grubuna ise aynı hacimde serum fizyolojik verilmiştir. Vitamin C (20 mg/kg, oral gavaj) ve tadalafil (10 mg/kg, oral gavaj) 24., 72. ve 120. saatlerde uygulanmış ve altıncı gün, anestezi altında kan alımını takiben tüm sıçanlara ötanazi yapılmıştır. Deney sonunda tüm hayvanların arka bacak kasları ve böbrekleri alınmış; sağ böbrekler %10'luk formaldehit solüsyonunda histopatolojik inceleme için, sol böbrekler ise sıvı azotta dondurularak −80 °C'de Real-Time PCR analizleri için saklanmıştır. Histopatolojik değerlendirmede böbreklerde tubul epitellerinde dejenerasyon ve nekroz, tubul lümenlerinde silindir oluşumları, tubul epitellerinde nekroz, lümen dilatasyonu, glomerüler atrofi, mononükleer hücre infiltrasyonu ve polimorfonükleer lökosit infiltrasyonu incelenerek skorlanmıştır. Real-Time PCR yöntemiyle böbrek dokusunda KIM-1, NGAL, PPARγ ve Sistatin C gen ekspresyon düzeyleri belirlenmiştir. Deneme gruplarında canlı ağırlık kazancında belirgin azalmayla birlikte rölatif organ ağırlıklarında belirgin artış tespit edilmiştir (p<0,001). Böbreklerin histopatolojik incelemesinde en yüksek skorlanan lezyonların G grubunda oluştuğu, tedavi gruplarında lezyonların azaldığı, en belirgin azalmanın kombine grupta olduğu dikkati çekti. Böbrek skoru kontrollere en yakın grup kombine gruptu ve istatistiksel olarak G ve kontrol grupları arasındaydı (p<0,001). G grubunda kas dokusunda hiyalin dejenerasyonu, Zenker nekrozu ve miyozitisin şiddetli olduğu, GT ve GCT gruplarında daha belirgin olmak üzere (p<0,001) tedavi gruplarında lezyonların şiddetinin azaldığı tespit edilmiştir. Kasta rejenerasyon ise tüm deneme gruplarında benzer görünümdeydi. Real-Time PCR analizinde Sistatin C'nin G grubunda ekspresyon seviyelerinin diğer gruplara göre yüksek olduğu, en düşük düzeylerin ise kontrol grubunda bulunduğu belirlenmiştir. PPARγ ekspresyon düzeyleri kontrol grubunda en yüksek, G grubunda ise en düşük değerlerde saptanmıştır. KIM-1'in G grubunda en yüksek, kontrol grubunda ise en düşük seviyelerde olduğu kaydedilmiştir. NGAL ekspresyonu açısından da G grubunun en yüksek düzeyleri sergilediği, en düşük değerlerin TK grubunda bulunduğu görülmüştür. Bu veriler, vitamin C ve tadalafil kombinasyonunun miyoglobinürik akut böbrek yetmezliğinde oksidatif stres ve renal hasar üzerinde kısmi koruyucu etki gösterdiğini, ancak böbrek dokusunun yapısal ve fonksiyonel bütünlüğünü tam olarak sağlayamadığını ortaya koymaktadır. Bulgular, rabdomiyoliz kaynaklı akut böbrek yetmezliğinde mevcut tedavilerin destekleyici rolünü vurgulamakta ve gelecekte antioksidan ile vazoprotektif ajanların farklı kombinasyonlarının araştırılmasının önemine işaret etmektedir.Crush syndrome is a critical clinical condition that occurs when muscle tissue is severely crushed as a result of traumatic events such as earthquakes or traffic accidents, and carries a high mortality risk. One of the most significant complications of this syndrome is acute renal failure, which develops as a result of the destruction of striated muscle cells. This study investigated the efficacy of tadalafil and vitamin C, administered alone and in combination, in the treatment of acute renal failure following experimental muscle injury induced by glycerol administration. Fifty randomly selected adult female Wistar albino rats were divided into seven groups: six animals in each control group (K:Control, Vitamin C:CK, Tadalafil:TK), and eight animals in each experimental group (Glycerol:G, Glycerol+Vitamin C:GC, Glycerol+Tadalafil:GT, Glycerol+Vitamin C+Tadalafil:GCT). To create muscle and kidney sections, after the experimental section was left dehydrated for 24 hours, 50% hypertonic glycerol solution (10 ml/kg, intramuscularly) was divided into two and added to both hind leg muscles, and the same volume of serum was given to the control compound. Vitamin C (20 mg/kg, oral gavage) and tadalafil (10 mg/kg, oral gavage) were administered at 24, 72, and 120 hours. On the sixth day, all rats were euthanized following blood collection under anesthesia. At the end of the experiment, the hindlimb muscles and kidneys of all animals were removed; the right kidneys were frozen in 10% formaldehyde solution for histopathological examination, and the left kidneys were frozen in liquid nitrogen and stored at −80 °C for Real-Time PCR analyses. Histopathological evaluation examined and scored renal tubular epithelial degeneration and necrosis, tubular luminal cylinder formation, tubular epithelial necrosis, luminal dilatation, glomerular atrophy, mononuclear cell infiltration and polymorphonuclear leukocyte infiltration. KIM-1, NGAL, PPARγ, and Cystatin C gene expression levels were determined in kidney tissue using real-time PCR. A significant decrease in body weight gain was observed in the experimental groups, along with a significant increase in relative organ weights (p<0.001). Histopathological examination of the kidneys revealed that the highest-scoring lesions occurred in the G group, while lesions decreased in the treatment groups, with the most significant decrease occurring in the combined group. The combined group had the closest renal score to the controls and was statistically significantly between the GC and control groups (p<0.001). Hyaline degeneration, Zenker necrosis, and myositis were found to be more severe in the muscle tissue of the G group, while the severity of the lesions decreased in the treatment groups, being more pronounced in the GT and GCT groups (p<0.001). Muscle regeneration was similar in all treatment groups. Real-Time PCR analysis revealed that Cystatin C expression levels were higher in the G group compared to the other groups, with the lowest levels found in the control group. PPARγ expression levels were highest in the control group and lowest in the G group. KIM-1 was noted to be highest in the G group and lowest in the control group. NGAL expression was also found to be highest in the G group, with the lowest values found in the TK group. These data suggest that the combination of vitamin C and tadalafil has a partial protective effect on oxidative stress and renal damage in myoglobinuric acute renal failure, but it does not fully restore the structural and functional integrity of the renal tissue. The findings highlight the supportive role of current treatments in rhabdomyolysis-induced acute renal failure and point to the importance of investigating different combinations of antioxidant and vasoprotective agents in the future.Bu araştırma Selçuk Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinatörlüğü tarafından 23212043 numaralı proje kapsamında desteklenmiştir