4441 research outputs found
Sort by
The role of self-compassion and social anxiety in the relationship between cognitive distortions and emotional eating
This study aimed to examine the mediating role of self-compassion and social anxiety in the relationship between cognitive distortions and emotional eating. The research was carried out on 406 adult individuals between the ages of 18-25 living in different regions of Turkey. To measure research variables, Liebowitz social anxiety, thought types, self-sensitivity, and Turkish emotional eating scale were used. The scales were distributed to the participants online. The data were analyzed through the SPSS program. In the study, it was determined that self-compassion predicted emotional eating negatively and social anxiety predicted emotional eating positively. According to the results of the serial mediation analysis, it was determined that self-compassion and social anxiety mediated the relationship between cognitive distortions and emotional eating separately
Gerçeklik terapisi temelli duygu düzenleme programının ilkokul öğrencilerinin duygu düzenleme becerileri ve duygusal zekaları üzerine etkisi
Bu çalışmanın amacı duygu düzenleme becerilerine yönelik hazırlanan gerçeklik terapisi temelli psikoeğitim programının ilkokul öğrencilerinin duygu düzenleme becerileri ve duygusal zekâları üzerindeki etkisini incelemektir. Araştırma grubunu ilkokul 4. sınıfa devam eden 20 öğrenci oluşturmaktadır. Çalışmada deney ve kontrol grupları ile ön-test, son-test ve izleme ölçümlü 2x3'lük deneysel desen kullanılmıştır Araştırmanın verilerini deney ve kontrol gruplarına ön test, son test ve izleme testi puanları "Çocuklar için Duygu Düzenleme Ölçeği" ve "Bar-On Duygusal Zekâ Ölçeği-Çocuk ve Ergen Formu" aracılığı ile toplanmıştır. Deney grubuna gerçeklik terapisi temelli duygu düzenleme becerileri psikoeğitim programı uygulanırken, kontrol grubuna herhangi bir uygulama yapılmamıştır. Duygu düzenleme ve duygusal zekâ ön test ve son test puanlarının deney ve kontrol grubuna göre farklılaşıp farklılaşmadığını bağımsız gruplar T-testi ile incelenmiştir. Deney ve kontrol gruplarının duygu düzenleme toplam puanları ve duygusal zekâ toplam puanının ön test ve son teste göre farklılaşıp farklılaşmadığı bağımlı gruplar T-testi ile incelenmiştir. Elde edilen bulgulara göre, ön test, son test ve izleme testlerinde deney grubunun duygu düzenleme puanları anlamlı farklılık göstermektedir. Ön test, son test ve izleme testlerinde deney grubunun duygusal zekâ puanları anlamlı farklılık göstermemektedir. Programın ilkokul öğrencilerinin duygu düzenleme becerilerinin artırılmasında etkili olduğu sonucuna ulaşılmıştır.The aim of this study is to examine the effect of a reality therapy-based psychoeducation program designed for emotion regulation skills on the emotion regulation skills and emotional intelligence of primary school students. The research group consists of 20 students attending the 4th grade of primary school. In the study, a 2x3 experimental design with pre-test, post-test and follow-up measurements was used with experimental and control groups. The data of the research were divided into pre-test, post-test and follow-up test scores of the experimental and control groups "Emotion Regulation Scale for Children" and "Bar-On Emotional Scale". It was collected through the "Intelligence Scale-Child and Adolescent Form". While a reality therapy-based emotional regulation skills psychoeducation program was applied to the experimental group, no application was applied to the control group. Independent groups T-test was used to examine whether emotion regulation and emotional intelligence pre-test and post-test scores differed according to the experimental and control groups. Whether the emotion regulation total scores and emotional intelligence total scores of the experimental and control groups differed according to the pre-test and post-test were examined with the dependent groups T-test. According to the findings, the emotion regulation scores of the experimental group showed significant differences in the pre-test, post-test and follow-up tests. The emotional intelligence scores of the experimental group do not show a significant difference in the pre-test, post-test and follow-up tests. It was concluded that the program was effective in increasing the emotion regulation skills of primary school students
Sağlık bilimleri fakültesi öğrencilerinde ortoreksiya nervoza eğilimi ve etkileyen faktörler
Amaç: Bu çalışma, Sağlık Bilimleri Fakültesi öğrencilerinde ortoreksiya nervoza eğilim düzeyini ve eğilimi etkileyen faktörleri incelemek amacıyla planlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Kesitsel tipteki bu araştırma, Aralık 2019-Mart 2020 tarihleri arasında Gaziantep İli’ndeki bir vakıf üniversitesi öğrencileri ile gerçekleştirildi. Araştırmanın evreni 865, örneklemi ise 594 öğrenciydi. Veriler, 31 sorudan oluşan anket formu ve ortoreksiya-11 ölçeği ile toplandı. Veriler, ki-kare, bağımsız örneklemler t testi ve tek yönlü varyans analizi ile değerlendirildi. Bulgular: Araştırmaya katılan öğrencilerin ortoreksiya-11 puan ortalamalarının 26,56±4,40 olduğu ve %30,0’ının ortoreksiya nervoza açısından riskli olduğu tespit edildi. Öğrencilerin cinsiyet, öğrenim gördükleri bölüm ve günlük öğün sayılarına göre ortoreksiya-11 Ölçeği puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,05). Diyet yapan, doğru beslenmeye önem veren, günlük kalori alımına dikkat eden, kilo alma endişesi yaşayan, fiziksel aktivite yapan, tüketilen yiyeceğin son kullanma tarihine ve içeriğine bakan öğrencilerin ortoreksiya eğiliminin daha fazla olduğu belirlendi (p<0,05). Sonuç: Sonuç olarak öğrencilerin %30’unun riskli grupta yer alması beslenme bozukluklarının artmasına ve zamanla çeşitli hastalıklar açısından daha riskli gruplar içerisinde yer almalarına yol açabilir. Bu durum dış görünüşüne önem veren ve şişmanlama endişesi yaşayan bireylerde daha sık yaşanacağı için bu bireyler toplum taraması ile tespit edilip gerekli eğitimler verilerek desteklenmelidir. Aksi takdirde ileride ortoreksiya nervoza ciddi bir halk sağlığı sorunu olarak ortaya çıkabilir
İdyopatik parmak ucunda yürüyen çocuklarda, aile temelli egzersiz programının etkinliğinin araştırılması
İdyopatik parmak ucunda yürüme, sağlıklı çocuklarda bilinmeyen bir sebepten dolayı topuk yerine parmak ucunda yürüme alışkanlığının devam etmesidir. İdyopatik parmak ucunda yürüme, sıkça görülen bir yürüme bozukluğudur ve genellikle 3 yaşından itibaren tanı konulur. Bu çalışmanın amacı, idyopatik parmak ucunda yürüyen çocuklarda aile temelli bir egzersiz programının; yürüyüş parametreleri (topuğa basma sayısı ve adım sayısı), ayak bileği eklem pozisyon hissi ve yaşam kalitesi üzerindeki etkilerini değerlendirmekti. Çalışmaya idyopatik parmak ucunda yürüyen 12 ve normal gelişim gösteren 12 olmak üzere 24 çocuk katıldı. Katılımcılar, programın başında ve sonunda görsel yürüme analizi, ayak bileği eklem pozisyon hissi testi ve yaşam kalitesi anketi ile değerlendirildi. Çocukların yürüyüşünü düzeltmek ve yaşam kalitesini geliştirmek için çeşitli egzersizlerden oluşan bir program uygulandı. Aile temelli egzersiz programı sonunda, idyopatik parmak ucunda yürüyen çocukların topuk teması arttı, ayak bileği eklem pozisyon hissinde gelişmeler kaydedildi, yaşam kalitesinde iyileşmeler oldu. Çalışma sonunda idyopatik parmak ucunda yürüyen çocukların değerlendirme parametrelerinde sağlıklı akranlarına yaklaştığı görüldü. Çalışmamız sonucunda, idyopatik parmak ucunda yürüyen çocuklarda aile temelli egzersiz programının, topuğa basma sayısında, ayak bileği dorsifleksiyon açısında, yaşam kalitesi alt parametrelerinde, iki nokta ayrımı ve sol ayak eklem pozisyon hissinde istatistiksel olarak anlamlı fark oluşturduğu görüldü (p<0.05). Aile temelli egzersiz programı, idyopatik parmak ucunda yürüyen çocuklar için etkili bir tedavi yöntemi olarak görülmektedir. Bu program, çocukların normal yürüyüş kalıbına dönmelerine yardımcı olarak motor becerilerini geliştirmekte ve yaşam kalitelerini arttırmaktadır. Bu bulgular, idyopatik parmak ucunda yürüyen çocuklar için geliştirilecek tedavi protokollerinde aile temelli yaklaşımların önemini vurgulamaktadır.Idiopathic toe walking is the continuation of the habit of walking on the toe instead of the heel for an unknown reason in healthy children. Idiopathic toe walking is a common walking disorder of pediatric population and often diagnosed after the age of 3. The purpose of this study was to evaluate the effect of a family-based exercise program on the children with idiopathic toe walking in the aspects of the walking parameters (the number of heel stepping's and total steps), the sense of ankle joint position and the quality of life. 24 children in total, 12 are idiopathic toe walking and 12 that have shown normal growth, participated in the research. The participants were evaluated with the inspectual analysis of the walk, the ankle joint position sense test and the survey for the quality of life, both in the beginning of the program and in the end. A program made of various exercises aiming to improve the walking pattern and the quality of life was administered. After the family-based exercise program, the children with idiopathic toe walking have shown significant improvement of heel contact on the ground, the sense of ankle joint position and the quality of life. In the end of the research, it was seen that the children with idiopathic toe walking came closer to their healthy peers in the parameters of child growth. As a result of our research, we have determined that the family-based exercise program for the children with idiopathic toe walking managed to create a significant statistical difference in the number of heel stepping's, the angle of ankle dorsiflexion, the sub parameters of life quality, two-point discrimination test and the sense of position of left ankle joint (p<0.05). Family based exercise programs are pioneers as effective treatment methods for the children with idiopathic toe walking. These programs are improving the motor functions by helping the children to return to the normal walking pattern and increasing the quality of life. These findings are highlighting the importance of the family-based approaches to the treatment protocols to be developed
Correction to: Dıaph1-deficiency is associated with major t, nk and ılc defects in humans
No Abstrac
Stres üriner inkontinansı olan bireylerde pelvik taban kas egzersizlerine ek olarak uygulanan vücut farkındalığı egzersizlerinin yaşam kalitesi ve inkontinans parametrelerine etkisi
Ebrar Akkurt, Stres Üriner İnkontinansı Olan Bireylerde Pelvik Taban Kas Egzersizlerine Ek Olarak Uygulanan Vücut Farkındalığı Egzersizlerinin Yaşam Kalitesi ve İnkontinans Parametrelerine Etkisi, Hasan Kalyoncu Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Gaziantep 2024. Bu tez çalışmasının amacı stres inkontinanası olan bireylerde pelvik taban kas egzersizlerine (PTKE) ek olarak uygulanan vücut farkındalık egzersizlerinin (VFT) yaşam kalitesi ve inkontinans parametrelerine etkisini incelemektir. Çalışmaya yaşları 18-65 yaş arasında değişen 25 katılımcı dahil edildi.Bireyler, basit randomizayon yöntemiyle pelvik taban kas egzersizleri grubu ve pelvik taban kas egzersizleri ile birlikte vücut farkındalık terapisi olmak üzere iki gruba ayrıldı. Egzersizler haftada 3 gün (2 gün yüz yüze 1 gün online olacak şekilde) 8 hafta boyunca uygulandı. Çalışmaya katılan bireylerin yaşam kaliteleri King Sağlık Anketi (KSA) ve Uluslararası Kontinans Etki Anketi Kısa Formu (ICIQ-SF) ile değerlendirildi. Bireylerin inkontinans şiddeti, İnkontinans Şiddet İndeksi (İŞİ), Ürogenital Distres Envanteri (UDE-6), İnkontinans Etki Anketi (IIQ-7) ve pelvik taban sağlığı hakkındaki bilgileri Pelvik Taban Sağlığı Bilgi Testi (PTSBT) ile değerlendirildi. Egzersiz sonrası iyileşme dereceleri ise Global Algılanan Etki (GAE) ölçeği kullanılarak belirlendi. Pelvik taban kas tonusu ise Biofeedback cihazı ile maksimum istemli kas kontraksiyonu ve gevşeme tonu değerlendirildi. Yapılan değerlendirmeler sonucunda tüm gruplarda inkontinanas şiddetinin azaldığı, yaşam kalitesinin arttığı ve algılanan iyileşme ölçeğinde bireylerin SUİ semptomlarının iyileştikleri görüldü (p<0.05). Her iki tedavinin de SUİ tedavisinde birbiri yerine kullanılabileceği, klinikte çalışan fizyoterapistler için hastanın uyumuna göre her iki egzersizi de seçebileceği düşünülmektedir. Bireyerlerin yüzeyel emg- biofeedback cihazı ile ölçülen pelvik taban kas kuvvetleri artmış fakat gruplar arasında anlamlı bir fark yoktur. Ayrıca, daha uzun vadeli takiplerin yapıldığı çalışmaların, gruplar arasındaki potansiyel farklılıkları belirlemeye yardımcı olabileceğini düşünüyoruz.Ebrar Akkurt, The Effect of Body Awareness Exercises Applied in Addition to Pelvic Floor Muscle Exercises on Quality of Life and Incontinence Parameters in Individuals with Stress Urinary Incontinence, Hasan Kalyoncu University Graduate Education Institute, Department of Physiotherapy and Rehabilitation, Master's Thesis, Gaziantep 2024.The aim of this thesis study is to investigate the effect of body awareness exercises (BAE) applied in addition to pelvic floor muscle exercises (PFME) on quality of life and incontinence parameters in individuals with stress urinary incontinence (SUI). A total of 25 participants aged between 18-65 years were included in the study. Participants were divided into two groups by simple randomization method: pelvic floor muscle exercises group and pelvic floor muscle exercises with body awareness therapy group. The exercises were performed 3 days a week (2 days face-to-face and 1 day online) for 8 weeks. The quality of life of the individuals participating in the study was evaluated with the King Health Questionnaire (KHQ) and the International Consultation on Incontinence Questionnaire Short Form (ICIQ-SF). The severity of incontinence was evaluated using the Incontinence Severity Index (ISI), Urogenital Distress Inventory (UDI-6), Incontinence Impact Questionnaire (IIQ-7), and the Pelvic Floor Health Knowledge Test (PFHKT). The degree of improvement after the exercises was determined using the Global Perceived Effect (GPE) scale. Pelvic floor muscle tone was assessed by a biofeedback device measuring maximum voluntary muscle contraction and relaxation tone. As a result of the evaluations, it was observed that the severity of incontinence decreased, quality of life improved, and SUI symptoms improved in all groups on the perceived improvement scale (p<0.05). It is thought that both treatments can be used interchangeably in the treatment of SUI, and physiotherapists working in the clinic can choose either exercise according to the patient's compliance. The pelvic floor muscle strength measured with surface EMG-biofeedback device increased in individuals, but there was no significant difference between the groups. Additionally, we believe that studies with longer-term follow-ups could help determine potential differences between the groups
Medya etkilerine yönelik metodolojik bir tartışma: konvansiyonel yöntemler ve eeg
Genelde iletişim, özelde ise medya araştırmaları bağlamında etki sorunsalı, kitle iletişim araçlarının teknik ve teknolojik yapılanmasına, toplumsal kabulüne ve dolayısıyla kullanımlarının yaygınlaşmasına koşut olarak ortaya çıkmıştır. 1940’lı yıllardan 2000’li yıllara değin süregelen medyada etki araştırmaları literatürü, genel bir uzlaşı içerisinde, insan davranışını gözlemleyerek tercih ve karar verme süreçlerini incelemiş, tarihsel süreç içerisinde etki konusu farklı yaklaşımları meydana getiren paradigmaları ortaya çıkarmıştır. İlgili araştırmaların metodolojik bağlamda en temel sınırlılığını, elde edilecek verilerin katılımcının bilinç düzeyine bırakılması oluşturmaktadır. Bu çalışma ise medya araştırmalarını, davranışın merkezi olan beyin odağında, nörogörüntüleme tekniklerinden biri olan EEG’nin sağladığı olanaklar çerçevesinde değerlendirmeyi ve bilinçli katılımcıların bilinçdışı varlıklarını konvansiyonel yöntemlerle birlikte düşünerek, EEG’nin medya araştırmaları bağlamındaki önemini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. İlgili amaç doğrultusunda çalışmada, konvansiyonel yöntemlerin nörogörüntüleme teknikleri ile entegre biçimde kullanılabilirliği ortaya koyularak, medyada etki çalışmalarını içeren araştırmaların geçerlik ve güvenirlik konularının yanı sıra daha incelikli ve derinlemesine bir analiz perspektifi geliştirebileceği belirtilmiştir
Sağkalım dönemi meme kanserli hastalarda aerobik egzersize dayalı telerehabilitasyon programının üst ekstremite fonksiyonelliği, kognitif durum ve yaşam kalitesine etkisi
Bu çalışma, sağkalım dönemi meme kanserli hastalarda telerehabilitasyon tabanlı aerobik egzersizlerin üst ekstremite fonksiyonelliği, kognitif durum ve yaşam kalitesi üzerine etkisini belirlemek amacıyla yapıldı. Araştırma, nicel ve nitel araştırma yöntemlerinin birlikte kullanıldığı randomize kontrollü bir karma yöntem çalışmasıdır. Sıralı açıklayıcı tasarım kullanılmıştır (NİCEL→nitel). Çalışmaya sağkalım dönemi 69 meme kanseri hastası dahil edildi. Katılımcılar, randomizasyon ile hastane, telerehabilitasyon ve kontrol olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Aerobik egzersiz eğitimine, hastane ve telerehabilitasyon grubundaki hastalar haftanın 3 günü toplam 12 hafta boyunca katıldılar. Kontrol grubundaki hastalar ise rutin yaşamlarına devam ettiler. Üst ekstremite fonksiyonelliği; Kol, Omuz ve El Sorunları Anketi ile, kognitif fonksiyon; Kanserli Hastalarda Fonksiyonel Değerlendirme Ölçeği-Kognitif Fonksiyon ile, yorgunluk; Kronik Hastalık Tedavisi Fonksiyonel Değerlendirmesi Yorgunluk Ölçeği ile; yaşam kalitesi; Kanser Araştırma ve Tedavi Organizasyonu Yaşam Kalitesi Anketi-Çekirdek-30 ile değerlendirildi. Değerlendirmeler, tedavi öncesi, 6. hafta, 12. hafta ve 6. ayda yapıldı. Telerehabilitasyon ve hastane grubundaki hastaların egzersiz sonrası 6. hafta ve 12. haftada üst ekstremite fonksiyonelliği, kognitif fonksiyon, yorgunluk ve yaşam kalitesi parametrelerinde anlamlı iyileşme görüldü (p<0,05). 6. ayda egzersiz grubundaki katılımcıların elde ettiği kazanımları koruduğu gözlemlendi. Telerehabilitasyon grubunun hastane tabanlı egzersiz grubuna üstünlüğü görülmedi (p>0,05). Kontrol grubunda yapılan değerlendirmelerde anlamlı bir değişiklik görülmedi (p>0,05). Araştırmanın nitel verileri nicel verilerini desteklemiştir. Nitel veriler sadece egzersiz grubuna katılan hastalardan elde edilmiştir. Hastane grubundan 22, telerehabilitasyon grubundan 22 kişi olmak üzere toplam 44 hasta görüşmeye katıldı. Nitel veriler telerehabilitasyon grubunun hastane grubuna göre fiziksel durum, kognitif ve ruhsal durum, günlük/sosyal hayata etki bakaımından benzer faydalar elde ettiği görüldü. Ancak telerehabilitasyon grubundaki hastalar egzersiz deneyimi sırasında daha az zorluk yaşadıklarını bildirdiler. Çalışmamız, denetimli olarak yapılan telerehabilitasyon tabanlı egzersizlerin, denetimli hastane tabanlı egzersizlere alternatif olarak kullanılabileceğini göstermiştir.This study was conducted to determine the effect of telerehabilitation-based aerobic exercises on upper extremity functionality, cognitive status and quality of life in survivors with breast cancer. The research is a randomised controlled mixed method study in which quantitative and qualitative research methods are used together. Sequential explanatory design was used (QUANTITATIVE→qualitative). The study included 69 breast cancer patients with survival period. Participants were divided into 3 groups by randomization: hospital, telerehabilitation and control. Patients in the hospital and telerehabilitation groups participated in aerobic exercise training 3 days a week for a total of 12 weeks. Patients in the control group continued their routine life. Upper extremity functionality; with the Arm, Shoulder and Hand Problems Questionnaire, cognitive function; with the Functional Assessment Scale-Cognitive Function in Cancer Patients, fatigue; with the Chronic Disease Treatment Functional Assessment Fatigue Scale; life quality; It was evaluated with the Cancer Research and Treatment Organization Quality of Life Questionnaire-Core-30. The evaluations were performed before treatment, at 6 weeks, 12 weeks and 6 months. Significant improvement was observed in upper extremity functionality, cognitive function, fatigue and quality of life parameters of the patients in the telerehabilitation and hospital groups at 6 weeks and 12 weeks after exercise (p<0.05). At 6 months, it was observed that the participants in the exercise group maintained their gains. The telerehabilitation group was not superior to the hospital-based exercise group (p>0.05). No significant change was observed in the evaluations made in the control group (p>0.05). The qualitative data of the study supported the quantitative data. Qualitative data were obtained only from patients participating in the exercise group. A total of 44 patients, 22 from the hospital group and 22 from the telerehabilitation group, participated in the interview. Qualitative data showed that the telerehabilitation group achieved similar benefits compared to the hospital group in terms of physical condition, cognitive and mental status, and impact on daily/social life. However, patients in the telerehabilitation group reported less difficulty during the exercise experience. Our study showed that supervised telerehabilitation-based exercises can be used as an alternative to supervised hospital-based exercises
Salivary alpha amylase enzyme as a stress parameter: Establishment and comparison of laboratory methods
Amaç: Tükürük alfa (α) amilaz enzimi sempatik sinir sistemi aktivitesini ölçmek için kullanılan bir biyo-belirteçdir. Bu çalışmanın amacı tükürük α-amilaz enzimi aktivitesini ölçebilmek için mevcut olan üç yöntemi laboratuvarda kurmak ve bu yöntemleri kullanılabilirliği açısından birbirleriyle karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: α-amilaz enzim aktivitesi; nişasta-iyodin, 2-chloro-4-nitrophenyl maltotrioside (CNPG3) ve dinitrosalisilik asit (DNS) yöntemleri olmak üzere üç yöntem ile hazır kitlerde ölçülebilmektedir. Bu bağlamda bu yöntemlerin manuel olarak çalışılabilmesi için laboratuvarda standart eğrileri oluşturuldu ve avantaj ve dezavantajları ortaya konuldu. Bu yöntemlerin kullanılabilirliği test edildi. Bulgular: Nişasta-iyodin ve CNPG3 metodları başarılı bir şekilde kuruldu, fakat DNS metodu için başarılı bir standart eğri oluşturulmasına rağmen numuneler okunamadığından ve birçok yönden dezavantajları olması sebebi ile bu test çalışmalar için uygun bulunmadı. Nişasta iyodin ve CNPG3 testleri için test hassasiyetleri ve bunların çalışma aralıkları uygun bulunmuş olup, nişasta-iyodin testinde 4.000 kat, CNPG3 testinde ise 5 kat seyreltme gerekmiştir. Kurulan iki test arasında zayıf fakat istatistiksel olarak anlamlı pozitif bir ilişki gözlenmiştir (Lineer regresyon için R2=0,048; p<0,05, kuadratik regresyon için R2=0,106; p<0,01). Sonuç: CNPG3 ve nişasta-iyodin metodlarının uygulanabilir, uygun maliyetli, kolay ve zaman açısından kısa sürmesi nedeniyle çalışmalarda kullanılabilir oldukları belirlenmiştir. Nişasta-iyodin metodu daha ucuz bir yöntemdir fakat CNPG3 metodu da daha az aşamadan oluşan pratik bir testtir. Bu açıdan tükürük α-amilaz enzimi yöntemi üzerine kurulu çalışmalardaki en etken yöntemin CNPG3 yöntemi olduğuna karar verilmiştir
Yüksek performanslı iş sistemlerinin çalışmaya tutkunluğa etkisi
Bu çalışmanın amacı, Yüksek Performanslı İş Sistemlerinin (YPİS) Çalışmaya Tutkunluğa (ÇT) etkisini incelemektir. Bu bağlamda araştırma, YPİS'nin alt boyutları olan; eğitim, terfi, güçlendirme, performans değerlendirme, kariyer yönetimi, iş güvencesi, ekip çalışması, azaltılmış statü farkları, belirgin iş tanımları ile, çalışmaya tutkunluk kavramının alt boyutları olan dinçlik, yoğunlaşma ve adanmışlık arasındaki ilişkileri ölçmeye yönelik olarak yapılmıştır. Çalışmanın yöntem kısmında nicel analiz veri toplama tekniklerinden anket tekniği kullanılmıştır. Verierin analizi SPSS ve AMOS programı ile yapılmıştır. Çalışma sonucunda YPİS'nin, çalışanların çalışmaya tutkunluk düzeylerini anlamlı düzeyde yordadığı görülmüştür. YPİS'nin çalışmaya tutkunluk üzerinde anlamlı yordayıcı olduğu ancak YPİS'nin eğitim, işletme içi terfi fırsatları, kariyer yönetimi ve iş güvencesi boyutlarının çalışmaya tutkunluk üzerinde anlamlı bir etkiye sahip olmadığı belirlenmiştir. Standartlaştırılmış regresyon katsayısına göre (β) yordayıcı değişkenlerin çalışmaya tutkunluk üzerindeki göreli önem sırası; performans değerlendirme (β= 0,247), güçlendirme (β= 0,195), belirgin iş tanımları (β= 0,178), ekip çalışması (β= 0,160), eğitim (β= -0,087), iş güvencesi (β= 0,074), işletme içi terfi fırsatları (β= 0,009) ve kariyer yönetimi (β= 0,002) şeklindedir. Farklılık analizlerinde ise hastane türü, yaş grubu, unvan, medeni durum, çalışma süresi ve eğitim durumuna göre YPİS algılarında istatiksel açıdan farklılık bulunmuştur. Hastane türü, yaş, unvan ve medeni durum değişkenlerine göre katılımcıların çalışmaya tutkunluk dereceleri farklılık göstermektedir. Bu bulgular doğrultusunda işletmelerin çalışmaya tutkunluğu artırmak için performans değerlendirme, güçlendirme, belirgin iş tanımları ve ekip çalışmasına yönelik düzenleme yapmaları önerilmektedir.The purpose of this study is to examine the effect of High Performance Work Systems (HPWS) on Passion for Work (RTW). In this context, the research was conducted to measure the relationships between the sub-dimensions of HPWS, which are training, promotion, empowerment, performance evaluation, career management, job security, teamwork, reduced status differences, clear job descriptions, and the sub-dimensions of the concept of passion for work, which are vigour, concentration and dedication. In the method part of the study, questionnaire technique, one of the quantitative analysis data collection techniques, was used. The data were analysed with SPSS, and AMOS programmes. As a result of the study, it was observed that HPWS predicted employees' level of work passion at a significant level. It was determined that HPWS was a significant predictor of work passion, but training, internal promotion opportunities, career management and job security dimensions of HPWS did not have a significant effect on work passion. According to the standardised regression coefficient (β), the relative importance of the predictor variables on work passion is as follows: performance appraisal (β= 0,247), empowerment (β= 0,195), clear job descriptions (β= 0,178), teamwork (β= 0,160), training (β= -0,087), job security (β= 0,074), internal promotion opportunities (β= 0,009) and career management (β= 0,002). In the difference analyses, a statistical difference was found in HPWS perceptions according to hospital type, age group, title, marital status, working period and educational status. According to the variables of hospital type, age, title and marital status, the participants' degree of passion for work differs. In line with these findings, it is recommended that organisations should make arrangements for performance evaluation, empowerment, clear job descriptions and teamwork in order to increase the passion for work