İbn Haldun Çalışmaları Dergisi (E-Journal)
Not a member yet
100 research outputs found
Sort by
İbn Haldun’da Devlet Düşüncesi ve “Devlet Araç mı, Amaç mı?” Tartışması Bağlamında Mukayeseli Bir Değerlendirme: (İbn Haldun-Aristoteles-Thomas Hobbes)
Ibn Khaldun, who is one of the most important figures for 14th century Islamic thought, has constructed a system that is different from the approaches of his contemporaries in the world of Eastern thought and defined his field as the field of Umran (Ilm-i Umran). The thinker constructed a cyclical philosophy of history centered on human and social life by analyzing the general trends of historical events and social relations to reach general governing rules concerning the relation between system and element. built on this Umran science he also conceptualization each of the elements in question. In order to understand Ibn Khaldun’s system of thought in general and his state philosophy in particular, as he treats the state and society as two different structures in accordance with the current sociological approach and defines the formation process of both in sociological terms, it is necessary to briefly review some of the basic concepts used by the state and determined some main elements.In the first part of our work in this framework, explanations were given to explain the concepts of Umran, Asabiyet, Bedouin and Hadarism, Riyaset and Mülk (State) which constitutes Ibn Khaldun’s thought. In terms of Ibn Khaldun’s political thought, we are trying to understand the role of life, people’s anticipation and the solidarity that leads to the emergence of the political appearance and functions of the social organization, which is at the center of state philosophy. Ibn Khaldun’s system of thought regards the elements of the state mechanism and the general functioning of people as an inevitable consequence of living together to meet some of their needs, and this influences ways of thinking about the progress of the state.Following the state philosophy of Ibn Khaldun, we have examined the state philosophy of Aristotle and Thomas Hobbes in order to be able to develop a comparative approach to the controversial issue of “State: Means or End?” Together with the views of the two thinkers, we included a comparative assessment of this problem. Finally, we tried to share an evaluation of how we discussed and assessed the issues during the article as a conclusion.14. Yüzyıl İslam düşünce sisteminin önemli simalarından olan İbn Haldun, gerek Batı gerekse Doğu düşün dünyasında kendi çağdaşlarının yaklaşımlarından farklılaşarak kendi tanımlamasıyla Umran İlmi (İlm-i Umran) adını verdiği bir sistem inşa etmiştir. Tarihi olayları ve toplumsal ilişkilerin genel eğilimlerini çözümleyerek sistem-parça ilişkisi içerisinde genel geçer kurallara ulaşarak insan ve toplumsal yaşam merkezli döngüsel bir tarih felsefesi kurgulamış olan düşünür, kendisinden önce hiçbir yerde rastlanmamış olan bu Umran İlmi’nin üzerine inşa edildiği parçaların kavramsallaştırmasını da yine kendisi yapmıştır.Güncel sosyolojik yaklaşıma uygun olarak devlet ve cemiyeti farklı iki yapı olarak ele alan ve her ikisinin oluşum sürecini de yine sosyolojik verilerle tanımlayan İbn Haldun’un gerek genel düşünce sisteminin anlaşılması gerekse özelde devlet felsefesinin kavranabilmesi için onun kullandığı bazı temel kavramların kısaca gözden geçirilmesi ve ana unsurlarının belirlenmesi gerekmektedir.Bu çerçevede çalışmamızın ilk bölümünde İbn Haldun’un düşüncelerini inşa ettiği Umran, Asabiyet, Bedevilik ve Hadarilik, Riyaset ve Mülk (Devlet) kavramlarını anlamaya yönelik açıklamalara yer verilmiştir. Düşünürün siyaset düşüncesiyle devlet felsefesinin merkezinde yer alan insan ve onu edimlerine bağlı olarak toplumsal örgütlenmenin siyasal görünüm ve fonksiyonlarının ortaya çıkmasında toplu halde yaşam, insanların beklentileri ve bunlara yön veren asabiyet olgularının oynadığı rolü anlamaya çalışıyoruz. Bazı ihtiyaçlarını karşılamak için insanın birlikte yaşamasının kaçınılmaz sonucu olarak ortaya çıkan devlet mekanizmasının unsurları ve genel işleyişi ile ilgili İbn Haldun’un düşünce sistemini anlamaya çalıştığımız satırların ardında da devletin aşamaları, gelişimi ve ömrünün nihayete ermesi ile ilgili düşüncelere yer verilmiştir.İbn Haldun’un devlet felsefesinin ardından günümüz açısından da hala tartışma konusu olan “Devlet Araç mı, Amaç mı?” sorunsalı üzerine mukayeseli bir yaklaşım geliştirebilmek için Aristoteles ve Thomas Hobbes’un devlet felsefesini inceleme konusu yaptık. İki düşünürün görüşleriyle birlikte bu sorunsala yönelik karşılaştırmalı bir değerlendirme içeren bölümümüzü kaleme aldık. Son olarak da sonuç yerine bir değerlendirme yazısı ile makale boyunca tartıştığımız konuların bizim tarafımızdan nasıl değerlendirildiğini paylaşmaya çalıştık
Ibn Khaldun and Tasawwuf (Sufism): A Different Approach to The Shaykh and Other Relevant Concepts
Sülûkda bir şeyhin gerekli olup olmadığı yolundaki tartışmalar bilhassa VIII/XIV. asırlarda şiddetlenmiş, Endülüs alimleri uzun tartışmalardan sonra bile bu meseleyi halledemeyince, tanınmış alimlerden Ebu İshak eş-Şâtıbî (v.790/1388), mezkur konuda iki tarafın görüşlerini ihtiva eden anket mahiyetinde bir risale düzenleyerek bu konuda Fas alimlerinin bilgisine müracaat etmişti. Bunlar, Ebu Abdillah Muhammed b. İbrahim b. Abbad er-Rundî (v.792/1376) ile Ebu’l-Abbâs Ahmed b. Kasım b. Abdirrahman el-Kebbâb (v.778/1376) idiler. Bu iki âlimin verdiği fetvâ Venşerisi’nin el-Miyâru’l-Murîb adlı eserini içinde zamanımıza kadar gelmiştir. İbn Haldûn, Şâtıbî’nin Risâle’sini görmüş, kendisine sorulmadığı (ve bir tasavvufçu olmadığı) halde) bu konudaki görüşlerini açıklamıştır. O, Şifâu’s-Sâil li Tehzîbi’l-Mesâil adlı eserini sırf bu gayeyle kaleme almıştır. Mukaddime’sine göre tasavvufa karşı daha sert tenkitlerine muttali olduğumuz bu kitabında İbn Haldûn, üç çeşit tasavvuftan söz eder ve şeyhin gerekli olup olmadığı açısından bu üç çeşit tasavvufun mahiyetini ele alır.Discussions on whether or not a shaykh is necessary in sulūk (spiritual pathway) have especially intensified in the eighth/fourteenth century, and even after Andalusian scholars had long taken care of this issue, the well-known scholar Abū Isḥāq al-Shātibī (d. 790/1388) compiled a survey-like treatise on this issue by appealing to the erudition of Moroccan scholars. The Moroccan scholars include: Abū Abdullāh Muḥammad b. Ibrāhīm b. ‘Abbād al-Rundī (d. 792/1376) and Abū al-’Abbās Aḥmad b. Qāsim b. ‘Abd al-Raḥmān al-Kabbāb (d. 778/1376). These two scholars gave their fatwā (judicial opinion) in Wansharī’s extant work Al-mi’yār almurīb. Ibn Khaldūn who has seen Shātibī’s Risālah put forward his views on this matter (in spite of not being a scholar of Sufism, and also not being asked of his stance). It was solely for this purpose that he had penned Shifā al-sāil li tahdhīb al-masāil. Ibn Khaldūn speaks of three kinds of Sufism in his book, and treats these three Sufistic characteristic types in relation to whether or not a shaykh is necessary
İbn Haldun Düşüncesinde Süreklilik ve Değişkenlik Bağlamında Mülkün Tabiatı
Ibn Khaldun’s societal and political theory, benefiting from the “filters of critique” of thinkers such as Ghazālī and Fahruddīn al-Razī, is a masterful application in the field of societal existence of Ibn Sīnā’s metaphysics. From this point of view we can discuss the indispensable assumptions of a societal and political theory that can be produced today from classical Islamic thought through Ibn Khaldun’s theory of kingship (henceforth: mulk). With this goal I will discuss in the next paragraphs, after analyzing Ibn Khaldun’s theory of mulk in the context of its own philosophy, this theory’s metaphysical assumptions. Ibn Khaldun is in various ways one of the Islamic thinkers that is most studied in academia in contemporary times. Many researchers have written books and articles about his views on various fields, such as philosophy, politics, society, economics, and history of science. From amongst them are authors such as Muhsin Mahdi, Ahmet Arslan, Ali al-Wardī, and Tahsin Görgün who have aimed to lay bare the philosophical foundations of Ibn Khaldun’s societal and political thought in particular, by establishing relations with philosophers such as Aristotle, Fārābī, Ibn Sīnā, and Fahruddīn al-Razī. Some writers, such as Syed Farid Alatas, Abdulaziz Elazmeh, M. Umer Chapra, Laroussi Amri, Johann P. Arnason, Dieter Weiss, Recep Şentürk, and again Tahsin Görgün discuss the timeliness and reproducibility of Ibn Khaldun’s theories of the state and society. From amongst these especially Syed Farid Alatas’ economic and political analysis of Islam in general and Asian societies in particular and Recep Senturk’s alternative sociology of civilizations, attempting to draw on the thought of Ibn Khaldun, are worthy of mentioning. To these names we can add those writers who compare the views of Ibn Khaldun with the views of contemporary social and political thinkers such as Karl Marx and Max Weber. 3 As especially Muhsin Mahdi and Tahsin Görgün have stressed, the philosophical theories described in works of Fārābī, Ibn Sīnā and Fahruddīn al-Razī do not merely for Ibn Khaldun function as a means or tool to express his own views, on the contrary, they form the very foundation of his societal and political theory. 4 Ibn Khaldun’s societal and political theory then, benefiting from the “filters of critique” of thinkers such as Ghazālī and Fahruddīn al-Razī, is a masterful application in the field of societal existence of Ibn Sīnā’s metaphysics. From this point of view we can discuss the indispensable assumptions of a societal and political theory that can be produced today from classical Islamic thought through Ibn Khaldun’s theory of kingship (henceforth: mulk). With this goal I will discuss in the next paragraphs, after analyzing Ibn Khaldun’s theory of mulk in the context of its own philosophy, this theory’s metaphysical assumptions.İbn Haldun çağdaş dönemde çeşitli yönleriyle en çok akademik çalışmaya konu olan İslam düşünürlerinden biridir. Birçok araştırmacı, onun felsefe, siyaset, toplum, ekonomi ve ilimler tarihi gibi çeşitli alanlara dair görüşleri hakkında kitap ve makale seviyesinde çalışmalar kaleme almıştır. Bunlar arasında Muhsin Mehdi, Ahmet Arslan, Ali el-Verdî, Tahsin Görgün gibi yazarlar İbn Haldun’un bilhassa toplum ve siyaset düşüncesinin felsefi temellerini –Aristoteles, Fârâbî, İbn Sînâ ve Fahreddîn el-Râzî gibi filozoflarla ilişkisini kurarak- ortaya koymayı amaçlar. Syed Farid Alatas, Abdulaziz Elazmeh, M. Umer Chapra, Laroussi Amri, Johann P. Arnason, Dieter Weiss, Recep Şentürk ve yine Tahsin Görgün gibi bir kısım yazarlar İbn Haldun’un devlet ve toplum teorilerinin güncelliğini ve yeniden üretilebilirliğini tartışırlar. Bunlar arasında özelikle Syed Farid Alatas’ın genelde İslam ve özelde Asya toplumlarının ekonomik ve siyasi çözümlemesi için ve Recep Şentürk’ün alternatif bir medeniyetler sosyolojisi için İbn Haldun düşüncesine müracaat çabaları zikre şayandır. Bu isimlere, İbn Haldun’un görüşlerini Karl Marx ve M. Weber gibi çağdaş toplum. ve siyaset düşüncesinin öncülerinin görüşleriyle karşılaştıran yazarları ilave edebiliriz. Bilhassa Muhsin Mehdi ve Tahsin Görgün’ün vurguladığı gibi Fârâbî, İbn Sînâ ve Fahreddîn Râzî’nin eserlerinde dile geldiği haliyle felsefî teoriler, İbn Haldun için sadece kendi görüşlerini ifade edebileceği bir vasat veya malzeme işlevi görmez, aksine onun toplum ve siyaset teorisinin zeminini oluşturur. Zira İbn Haldun’un toplum ve siyaset teorisi, Gazzâlî ve Fahreddîn Râzî gibi düşünürlerden istifadeyle “eleştiri süzgecinden geçilmiş” İbn Sînâ metafiziğinin toplumsal varlık alanına ustalıklı bir tatbikidir. Bu bakımdan bugün klasik İslam düşüncesinden üretilebilecek bir toplum ve siyaset teorisinin vazgeçilmez varsayımlarını İbn Haldun’un mülk teorisi üzerinden tartışabiliriz. Bu amaçla ilerleyen satırlarda İbn Haldun’un mülk teorisini kendi felsefî bağlamına atıfla tahlil ettikten sonra bu teorinin metafizik varsayımlarını tartışacağım
İbn Haldun’da Realist Tarih Metodolojisi ve İktidarın Korunması Sorunu Üzerine Tezler
The claim of that İbn Khaldun constructed a theory of history and a theory of politics legitimizing authority of the government of his age characterizes the basic ground that the article rested on. In the studies of İbn Khaldun, a style of reading only dealing with facts and dominance of empirical aspect draws attention. Such a perspective of doing science includes political messages complying with its own assumptions. Namely, İbn Khaldun had taken a role very similar to that of the positivists of the modern ages that attempted to achieve this, i.e. to put science into service of instrumental apprehension putting science into service of government, by taking society and history in a positivistic manner. In anatomizing this apprehension, two important details should be underlined. First of all, we can say that the philosopher’s style of utilizing reason as an analytical tool is quite denominational. The distinctive meaning of the logic that was ascribed by İbn Khaldun made quite legitimate the way of history writing, which complies with the expectations of high classes.İbn Haldun’un dönemindeki iktidarı meşrulaştıran bir tarih kuramı ve bir siyaset kuramı ortaya koyduğu iddiası makalenin üzerine inşa edildiği nihai zemini karakterize eder. Haldun’da sadece olanı ele alan ve ampirik yanı ağır basan bir okuma tarzı ön plana çıkmaktadır. Bu tür bir bilim yapma perspektifi ise kabulleriyle uyumlu siyasal mesajları içinde barındırır. Şöyle ki İbn-i Haldun toplumu ve tarihi olgucu bir şekilde ele alarak modern zamanlarda pozitivistlerin yapmaya çalıştığına çok benzer bir rolü üstlenmiş, bilimi iktidarın hizmetine sokan araçsal bir tahayyüle hizmet etmiştir. Bu tahayyülü açımlarken iki önemli ayrıntının altı çizilebilir: Öncelikle diyebiliriz ki filozofun aklı analitik bir araç olarak kullanma biçimi oldukça sınıfsaldır. İbn-i Haldun’un mantığa yüklediği ayırt edici anlam üst sınıfların çıkar ve beklentilerine uygun bir tarih yazımını oldukça meşru hale getirmiştir
İbn Haldun’un İlm-i Ümranında Bilimsel Ruha Karşı Mistik Ruhun Yeri
The modernist and positivist approach presupposes that Ibn Khaldun’s theory of the rise and fall of societies depends solely on inductive observation. In Ibn Khaldun’s theory, however, understanding the social world requires the knowledge of revelation and more than the empirical knowledge of rational reasons behind the rise and fall of societies. In this regard, his explanations refer only to the sudden mechanism in the history of humanity and are not contrary to the message of the Quran. The aspect of philosophy and religious sciences, which is more important even than dualism, is the triple architecture in reviving Ibn Khaldun’s Ilm al-Umran. He studies Ilm al-Umran towards the middle world of social existence, without separating it from other worlds. Ibn Khaldun’s science is encompassing because it includes certain insights from the revelation. Ibn Khaldun has neither a rationalist nor a religious viewpoint. His is a wide vision which seeks and successfully manages the paradoxes of human existence. This article is an attempt of comparative analysis of the conventional discourses on Ibn Khaldun and the intellectual passages in his works within the context of aforementioned cross readings.Modernist ve pozitivist görüş İbn Haldun’un toplumların yükselişi ve düşüşü teorisinin sadece tümevarımsal gözleme dayandığını varsayar. İbn Haldun’un görüşünde ise, sosyal alemi anlamak, toplumların yükseliş ve düşüşünün rasyonel sebeplerinin ampirik bilgisinden fazlasını ve vahyin gerçeklerini gerektirir. Bu bağlamda yapmış olduğu açıklamalar sadece insanlık tarihindeki ani mekanizmaya işaret eder ve Kur’an’ın mesajına da aykırı değildir. Felsefi ve dini bilimlerin düalizmden bile daha önemli olan yönü İbn Haldun’un İlm-i Ümran’ının canlandırılmasındaki üçlü mimarisidir. O, İlm-i Ümran’ı diğer alemlerden ayırmadan sosyal varoluşun orta alemine doğru yapmaktadır. İbn Haldun’un bilimi kuşatıcıdır, çünkü o vahiyden belirleyici sezgiler içerir. İbn Haldun ne bir rasyonalist görüşe ne de yörecilik bir dini görüşe sahiptir. Onunkisi insan varlığının paradokslarını yakalamak için arayan ve başarılı bir şekilde yöneten geniş bir vizyondur. Bu makale, bahsedilen çapraz okumalar bağlamında, İbn Haldun adına yapılmış genel geçer söylemler ile kendisine ait metinlerdeki entelektüel pasajlar ile yapılmış karşılaştırmalı bir inceleme gayretidir
İbn Haldun ve Tasavvuf: Şeyh ve İlgili Diğer Kavramlara Farklı Bir Yaklaşım
Discussions on whether or not a shaykh is necessary in sulūk (spiritual pathway) have especially intensified in the eighth/fourteenth century, and even after Andalusian scholars had long taken care of this issue, the well-known scholar Abū Isḥāq al-Shātibī (d. 790/1388) compiled a survey-like treatise on this issue by appealing to the erudition of Moroccan scholars. The Moroccan scholars include: Abū Abdullāh Muḥammad b. Ibrāhīm b. ‘Abbād al-Rundī (d. 792/1376) and Abū al-’Abbās Aḥmad b. Qāsim b. ‘Abd al-Raḥmān al-Kabbāb (d. 778/1376). These two scholars gave their fatwā (judicial opinion) in Wansharī’s extant work Al-mi’yār almurīb. Ibn Khaldūn who has seen Shātibī’s Risālah put forward his views on this matter (in spite of not being a scholar of Sufism, and also not being asked of his stance). It was solely for this purpose that he had penned Shifā al-sāil li tahdhīb al-masāil. Ibn Khaldūn speaks of three kinds of Sufism in his book, and treats these three Sufistic characteristic types in relation to whether or not a shaykh is necessary.Sülûkda bir şeyhin gerekli olup olmadığı yolundaki tartışmalar bilhassa VIII/XIV. asırlarda şiddetlenmiş, Endülüs alimleri uzun tartışmalardan sonra bile bu meseleyi halledemeyince, tanınmış alimlerden Ebu İshak eş-Şâtıbî (v.790/1388), mezkur konuda iki tarafın görüşlerini ihtiva eden anket mahiyetinde bir risale düzenleyerek bu konuda Fas alimlerinin bilgisine müracaat etmişti. Bunlar, Ebu Abdillah Muhammed b. İbrahim b. Abbad er-Rundî (v.792/1376) ile Ebu’l-Abbâs Ahmed b. Kasım b. Abdirrahman el-Kebbâb (v.778/1376) idiler. Bu iki âlimin verdiği fetvâ Venşerisi’nin el-Miyâru’l-Murîb adlı eserini içinde zamanımıza kadar gelmiştir. İbn Haldûn, Şâtıbî’nin Risâle’sini görmüş, kendisine sorulmadığı (ve bir tasavvufçu olmadığı) halde) bu konudaki görüşlerini açıklamıştır. O, Şifâu’s-Sâil li Tehzîbi’l-Mesâil adlı eserini sırf bu gayeyle kaleme almıştır. Mukaddime’sine göre tasavvufa karşı daha sert tenkitlerine muttali olduğumuz bu kitabında İbn Haldûn, üç çeşit tasavvuftan söz eder ve şeyhin gerekli olup olmadığı açısından bu üç çeşit tasavvufun mahiyetini ele alır
Latin Amerika’da Sosyal Düşüncenin Dekolonizasyonuna Doğru: İbn Haldun Yöntemleri
Six centuries have passed since the death of the great Andalusian thinker Ibn Khaldun, in his time one of the brightest and most universal minds, who gave us considerable insights in all the fields of social thought. In these times we must look for alternative thought patterns that allow us to explain and achieve proposals that may face the decay of regimes based on the abuse of power, violence, spendthrift and inequality, which threaten to destroy the social foundations of life on earth. This is our concern and in this paper we will try to reconsider some of Ibn Khaldun’s ideas in order to formulate alternatives that are both theoretically sound and socially efficient to rebuild our understanding of the social dynamics, and to contribute to the recovery of the dignity, solidarity, justice and austerity that can make collective life a viable foundation for the world that will arise from the present crisis.Ölümünün üzerinden 6 yüz yıl geçen, zamanının en parlak ve evrensel düşünürü olan Endülüslü düşünür İbn Haldun bize sosyal düşüncenin tüm alanlarında çok derin bakış açıları sunmuştur. Günümüzde sosyal yaşantının temellerini sarsan, iktidarlar tarafından gücün istismarı, şiddet, israf, adaletsizlik gibi konulara alternatife bakış açıları getirecek yaklaşımlara ihtiyacımız vardır. Bu yazının amcacıda teorik olarak güçlü ve sosyal olarak etkili olabilecek sosyal dinamikleri yeniden yapılandıracak ve onurlu, güçlü, ve adaletli bir birlikteliği geliştirebilecek ve günümüz krizlerine çözüm getirebilecek olan Ibn Haldun’un fikirlerini gözden geçirmektir
Ibn Khaldun’s Concept of the History of Fiqh and its Impact on the Historiography of Islamic Law in the Modern Era
Bir Eş‘ârî ve Mâlikî fakihi olan İbn Haldûn’un ekonomiden siyasete, sosyolojiden felsefeye, tarihten edebiyata birçok alandaki teorileri üzerinde çalışılmakla beraber, İslamî ilimler ve bunların tarihlerine dair görüşleri ne yazık ki çok az araştırmaya konu edilmiştir. Bu yazının amacı İbn Haldûn’un fıkıh tarihiyle ilgili görüşlerini verip bunun modern dönem fıkıh tarihi yazıcılığına etkilerini Müslüman akademi ile ve Oryantalist İslam hukuk tarihçiliği üzerinden incelemektir. İbn Haldûn’un Mukaddime’de fıkıh tarihiyle ilgili sunmuş olduğu çerçeve, Müslüman İslam hukuk tarihi yazarlarıyla Oryantalistlere kendi tezlerine meşruiyet kazandırmak için önemli imkânlar sunmuştur. Özellikle Batılı devletlerin İslam coğrafyasındaki sömürge politikaları sonucunda gün yüzüne çıkan modern problemlere çözüm bulma çabasında olan Müslüman bilginler, ictihâd vurgusunu yüksek bir şekilde seslendirdiler. Bu çerçevede fıkıh tarihini de bir ictihâd tarihi olarak görüp onu ictihâd ve taklîd ekseninde dönemlendirdiler. Bunu yaparken İbn Haldûn’un seleflerinden farklı bir perspektifle ortaya koyduğu fıkıh tarihi yaklaşımından yararlandılar. Batılı İslam hukuk tarihçileri de temel problemleri olan İslam hukukunun kökeni meselesini incelerken İbn Haldûn’dan çokça istifade etmişlerdir. Her iki taraf da kendi teorilerini meşrulaştırmak için İbn Haldûn’un görüşlerinden azami derecede istifade etmekle beraber onun tarihsel bağlamını göz ardı etmişlerdir.As an Ash‘arī and Mālikī jurist, Ibn Khaldūn’s various theories, ranging from economics to politics, sociology to philosophy, and history to literature have long been subject of inquiry by prominent scholars. However, his opinion on Islamic sciences such as fiqh, hadith, tafsīr and their historical development have rarely been subject of investigation. This article aims to present Ibn Khaldūn’s views on the history of fiqh and its impact on modern historiography of Islamic law through Muslim and Orientalist scholarship. The main framework of history of fiqh in his Muqaddimah gave both Muslim and Western scholarship of history of Islamic Law an opportunity to reconsider established views. After imperial politics and cultural impact of western countries on Islamic societies, Muslim scholars and intellectuals tried to find solutions for increased modern problems and intercept western challenge. As a result of this consideration, call for ijtihād arose among Muslim scholars. They used Ibn Khaldūn’s concept of the history of Islamic Law in order to justify their thesis by periodization of the history of Islamic Law within the framework of ijtihād and taqlīd. On the other hand, since the main concern of western scholars is the origin of Islamic Law, they applied his opinions to their approach to the early development of Islamic law. Although both Muslim and Orientalist discourses used his attitude for legitimating their conceptions, they did not consider his historical context
Medjugorje’yi Anlamak: Meryem Ana’nın Görünmesi Hadisesine İbn Halduncu Bir Yaklaşım
Sociologists have generally treated the reports of the Marian apparitions at the Bosnian village of Medjugorje (starting in 1981) as religious phenomena. The later eruption of war in that region, on the other hand, was cast as an ethnic conflict – albeit one that split on supposedly religious lines. This discursive divide stems from the standard sociological treatment of ‘religion’ and ‘ethnicity’ as being fundamentally different sorts of things. In the standard view, “religion” has to do with beliefs and organizations, while ‘ethnicity’ is a matter of tribal, ultimately biological, heritage. Unlike Western sociologists, Ibn Khaldûn famously applied the same conceptual resources to religion and to ethnicity, seeing them both as potential sources of “groupfeeling”. Both could sustain group identities in the face of conflict and change, and in the same way. This article evaluates the Khaldûnian approach by placing “the miracles at Medjugorje” in the context of southwestern Bosnia’s locally constituted ‘ethnic’ identities. It tracks the complex ways in which both religion and ethnicity were used to heighten group divisions. It ultimately concludes, however, that the Khaldûnian approach does not adequately capture the dynamics of either the ‘miracles’ or of the instrumentalism that drove the Bosnian conflict.Sosyologlar, Bosna-Hersek’in Medjugorje köyünde meydana gelen Meryem Ana’nın görünme olayına dair bildirilenleri (1981 yılında başlamış olan) genellikle dini hadiseler olarak ele alır. Bu bölgede daha sonra patlak veren savaş diğer taraftan etnik bir çatışma olarak biçimlendirilmiştir ve aynı zamanda iddialara göre dini çizgiler üzerinden ayrım gösterir. Bu söylemsel ayrım, ‘din’ ve ‘etnisite’ kavramlarının esas olarak farklı türler olarak ele alınmalarından kaynaklanır. Bu tarz bir ele alış, alışagelmiş sosyolojik bir mahiyet taşır. Standart bakış açısından ele alındığında, “din” inançlar ve örgütlerle ilişkiliyken, ‘etnisite’ kabileye aittir; nihayetinde biyolojik ve kalıtımsaldır. Batılı sosyologların aksine, İbn Haldun, herkesin çok iyi bildiği üzere aynı kavramsal kaynakları din ve etnisiteye uygulamış; her ikisini de “grup hissiyatı”nın olası kaynakları olarak görmüştür. Her ikisi de çatışma ve değişiklik anlarında grup kimliklerinin sürdürülmesini sağlayabilir ve bunu aynı şekilde yapar. Bu makalede “Medjugorje’de yaşanan mucizeler” güneybatı Bosna’nın yerel olarak teşkil edilmiş ‘etnik’ kimlikleri bağlamına yerleştirilmiş ve bu doğrultuda Ibn Haldun’a ait yaklaşım değerlendirilmiştir. Bu değerlendirme, hem din hem de etnisitenin grup arasındaki ayrımları arttırmak için kullanılan karmaşık yolları izlenmektedir. Ibn Haldun’a ait yaklaşımın ‘mucizelerin’ ya da Bosna çatışmasını yönlendiren enstrümantalizmin dinamiklerini yeterli şekilde yakalamadığı sonucuna varılmıştır
İbn Haldun’da Şehir Planlaması: Mukaddime’nin Güncel Bir Okuması
Ibn Khaldun is better known as a philosopher of history and a sociologist rather that an urban or city planner (in a modern sense of the term). However, as part of his civilization discourse, Ibn Khadun has advanced some worth noting thoughts on the principles related to planning of urban environment in his Muqaddima. Although it was written over six centuries ago, our reading shows that his ideas on urban planning carry very much of modern flavor and therefore still relevant to the contemporary urban issues. He believes in the cyclical process where cities and urban development undergo a very much similar procedure. From his own observation, he portrayed the cultures, life styles, forms, structures and problems of cities in his time. He touched upon almost every facet, including human well being, physical development as well as environment and sustainability of the cities. In the context of urban planning, what can we learn from Ibn Khaldun? How can we relate his knowledge and principles to address current issues confronting our cities today? This paper also studies the principles of urban planning as put forward by Ibn Khaldun and tries to evaluate its interpretation in the context of contemporary city planning.İbn Haldun modern anlamda bir şehir plancısından ziyade bir tarih felsefecisi ve sosyolog olarak bilinir. Ancak o, Mukaddime’de medeniyet anlayışının bir parçası olarak, şehir ortamının planlanmasına ilişkin bazı prensipler üzerine değerlendirmeye değer düşünceler serdetmiştir. Altı asır önce yazılmış olmasına rağmen, okumalarımız onun şehir planlamasına ilişkin fikirlerinin oldukça modern bir tat taşıdığını ve bunların güncel şehirleşmeyle ilgili konularda hala geçerli olduğunu göstermektedir. O, döngüsel süreçlere inanmaktadır ki şehirler ve kentsel gelişim de benzer bir sürece tabiidir. Onun gözlemlerinden aktararak kendi zamanının kültürünü, yaşam biçimlerini, yapılarını, ve şehirlerin problemlerini tasvir etmiştir. Şehirdeki insanın mutluluğu, şehrin fiziki gelişimi, çevre ve sürdürülebilirliği de dahil olmak üzere konunun neredeyse bütün veçhelerine değinmiştir. Şehir planlaması konusunda İbn Haldun’dan ne öğrenebiliriz? Şehirlerimizin günümüzde karşılaştığı güncel meselelerle onun irfanını ve prensiplerini nasıl bağdaştırabiliriz? Bu makale aynı zamanda İbn Haldun tarafından ortaya konulan şehir planlamasına ilişkin ilkeleri tartışmakta ve bunların güncele dönük yorumunu değerlendirmeye çalışmaktadır