122,155 research outputs found
Arşiv belgelerine göre Türkçe yazılmış II. Bayezid medhiyeleri
Klasik Türk edebiyatının en önemli edebî ürünlerinden biri olan medhiyeler, buedebiyatın başlangıcından nihayetine kadar yüzlerce şairin elinde sayısız örneğiverilen bir tür olmuştur. Hz. Peygamber’e sunulan Kasîdetü’l-Bürde’den sonraEfendimizin hırkasını kaside şairine hediye etmesi halifeler ve İslam ülkelerindekisultanlar için örnek olmuş, bu sünneti takip etmek isteyen padişahlar kendilerinesunulan kasideler karşılığında şairlere çeşitli ihsanlarda bulunmuştur. Buçalışmada da Osmanlı Devleti’nin yükseliş dönemi padişahlarından II. Bayezid(1481-1512)’e sunulan medhiyeler konu edilmiş, T.C. Devlet Arşivleri BaşkanlığıOsmanlı Arşivi Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi Evrakı’nda bulunan ve hepsibugüne kadar herhangi bir kaynakta yer almayan Türkçe medhiyeler ilim âleminesunulmuştur. Devrinde nevruz ve bayramlarda birer kaside sunulmasını şairlereşart koşan II. Bayezid, bu kasideler neticesinde günümüze ulaşan in‘âmâtdefterlerinden de takip edebildiğimiz kadarıyla şairleri çeşitli in‘âm ve ihsanlarladesteklemiştir. II. Bayezid, kendisi de ‘Adlî mahlasıyla şiirler kaleme alan şair birpadişah olarak bu isteğiyle sadece şairleri şiir yazma konusunda teşvik etmemiş,aynı zamanda gelişme devrindeki Türk edebiyatına ve Türkçeye son derecedeönemli bir katkı sağlamıştır. Klasik Türk edebiyatının birincil kaynaklarındantezkirelerin II. Bayezid ve dönemi hakkında yazdıklarına baktığımızda bu durumunson derece açık olduğu görüldüğü gibi arşivden günümüze ulaşan belgelerde veyine manzumelerde de bu durum müşahede edilebilmektedir. Çalışmada hiçbirisibugüne kadar yayımlanmamış medhiyelerin metinleri verilip şairlerinin kimliğiüzerinde tartışmalar yapılırken Türk edebiyatının ilk kaynaklarından olmasa daarşiv belgelerinin edebiyata katkısının ne derece önemli olduğuna dikkat çekilmeye çalışılmıştır.Praise poems, one of the most important literary products of classical Turkishliterature, have been a genre of which countless examples have been given byhundreds of poets from the beginning to the end of this literature. After QasidahBurda was presented to the Prophet, the Prophet\"s gift of his cardigan to the qasidahpoet set an example for the caliphs and sultans in Islamic countries, and the sultanswho wanted to follow this sunnah donated various gifts to the poets in return forthe praise poems presented to them. In this study, the praises presented to BayezidII (1481-1512), one of the sultans of the rising period of the Ottoman Empire, werediscussed, and Turkish praise poems which have not been included in any source sofar, have been presented to the attention of the scholars, which are in the archivedocuments of the Ottoman Archives of the Turkish Republic State Archives andTopkapı Palace Museum. Bayezid II stipulated that poets should present a praisepoem in Nawrooz and eids in his period. As a result of these qasidas, Bayeziddrowned the poets in various presents and blessings as far as we can follow from thein\"amat books that have survived to the present day. Bayezid II himself, as a poetsultan who wrote poems with the penname Adlî, not only encouraged poets to writepoetry; but also contributed immensely to Turkish literature and Turkish in thedevelopment period. When we look at the writings of tazkiras (collection ofbiographies), one of the primary sources of classical Turkish literature, aboutBayezid II and his period, this situation can clearly be observed in the archivaldocuments and in the poems that have survived today. In this study, while the textsof the praise poems, none of which have been published until now, are given anddiscussions are made on the identity of their poets, it will be tried to be revealed howimportant the contribution of archive documents to literature is, although they arenot the first sources of Turkish literature
Some Turkish manzumes that had been presented to Suleiman the magnificent according to archival documents-I
XVI. yy., Osmanlı Devleti’nin gelişip güçlenmesine paralel olarak klasik Türk edebiyatının da kendi
orijinalitesini yakaladığı ve Fuzûlî (ö. 963 / 1556) ile Bâkî (ö. 1008 / 1600) gibi zirve şahsiyetleri yetiştirdiği dönemdir.
Bu devirde özellikle Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) devri devletin zirve dönemi olduğu kadar Türk-İslam
medeniyetinin dolayısıyla edebiyatının da altın çağı olarak vasfedilebilir. Kanuni Sultan Süleyman dönemi edebiyatı
çalışmaları arasında sayılabilecek bu çalışma da T.C. Devlet Arşivleri Osmanlı Arşivi kayıtlarına dayanarak padişaha
sunulmuş bazı manzumeleri ortaya çıkarmayı amaçlamaktadır. XVI. yy. itibarıyla klasik Türk edebiyatı kaynaklarında
adına rastlanmayan veya çeşitli kaynaklarda biyografik bilgileri ve eserleri günümüze ulaşsa da sultana sunduğu
manzumeleri şu ana kadar bilinmeyen şairler ve şiirleri çalışmanın ana eksenini oluşturmaktadır. Arşiv kayıtlarında yer
alsa da divan veyahut farklı edebî ürünlerle bugüne kadar ilim âlemine sunulmuş manzumeler ise çalışmada kapsam dışı
bırakılmıştır. Yine kayıtlarda yer alan şiirler ve bunların değerlendirmelerinin bir makale hacmini aşmasından dolayı
makalenin iki bölüm hâlinde tertip edilme ihtiyacı doğmuştur. Çalışmanın bu ilk bölümünde her birisi XVI. yy.da
yaşamış ve padişaha çeşitli vesilelerle şiirlerini sunmuş olan ‘Andelîbî, Binâyî, Me’âlî, Nevâlî, Nezîhî, Tâcîzâde Sa‘dî
Çelebi, Refîkî ve Edirneli Yakînî’nin çoğu methiye türündeki manzumeleri ilk defa ilim âlemine sunulmuş olacaktır.
Anahtar Kelimeler: XVI. yy., Kanuni Sultan Süleyman, kaside, mersiye16th century was an era that parallel to cementation of Ottoman Empire, classical Turkish literature
cought its own orginality and breed of illioustrious figures such as Fuzuli (d. 963 / 1556) and Baki (d. 1008 / 1600). In
this era especially reign of Sultan Suleiman the Magnificient, was the golden age of the empire as it was the golden age
of Turkish-Islamic civilazition and literature. This study which can be considered as a literature studies of Suleiman the
Magnificient era, aims to unearth the manzumes that had been presented to sultan according to T.C. State Archives
Ottoman Archivies. The main axis of this study are the poets, who were unknown in the 16th century Turkish literature
sources. Even though some biographical data and information about their work are avaible in various sources, their
manzumes that had been prestented to sultan were unknown. Even though they were recorded in archive records
manzumes that had been prestented to scholarly world by Divans or other literal works are not included to this study.
Also this study divided into a two parts as the poems and their evaluation exceeds to scope of an article. In the first part
of our study eulogistic manzumes of ‘Andelîbî, Binâyî, Me’âlî, Nevâlî, Nezîhî, Tâcîzâde Sa‘dî Çelebi, Refîkî and Yakînî
of Edirne, will be presented to scholarly world for the first time.
Key Words: 16th century, Suleiman the Magnificent, eulogy, eleg
Nymphaea in Classical Turkish Poetry
Klasik Türk şiirinde gül ve lâle kadar olmasa da beyitlere konu olan çiçeklerin başında gelen nilüfer genellikle âşığın aşk çilesinden solmuş sararmış sarı yüzü vasfında karşımıza çıkar. Lakin yine de divan şairinin tahayyülünde daha pek çok teşbihe de söz konusu olmuş latif bir çiçek olan nilüfer bazen âşığın bizatihi kendisidir. Âşık, gözyaşı denizinde bir nilüferken bu güzel çiçek kimi zaman da sevgilinin bir gösterenidir. Sevgiliye yaraşır hil‘at, zerrîn düğmeler, taktığı tülbent nilüferin bu bağlamda benzeyenleridir. Mavi veyahut mor nilüferin semâ ile ilişkisi de şekil ve renk yönüyle şairlerin tahayyülerinde sayısız beyitlere vesile olmuştur. Şifalı bir bitki olarak şerbeti de yapılan nilüfer kimi beyitlerde ise bu yönüyle ele alınır. Klasik şairlerin hayal dünyasında çok çeşitli benzetmelere konu olan nilüferin tespit edildiği üzere en çok beyitlerde rastlanan çeşidi ise Latince olarak çiçeğin ismini de taşıyan nymphaea, yani sarı nilüferdir. Sarı nilüferi, mavi/mor nilüfer izlerken beyaz ve kırmızı nilüfer de edebî metinlere farklı beyitlerde aksetmiştir. Çalışmada nilüferin bir gelenek edebiyatı olan klasik Türk şiirindeki aksi ele alınarak bu güzel çiçeğin şairlerin hayal dünyalarında ne şekilde yer aldığı incelenmeye çalışılacaktır.Although not as much as roses and tulips in classical Turkish poetry, the nymphaea comes first among the flowers that are the subject of couplets. it usually appears as the lover\"s yellow face, which has faded from the suffering of love. While in the imagination of the classical poet, the nymphaea is sometimes a sign of the lover himself who is captured in the tears of love, it can also represent the loved one. Some ornaments on the lover are similar to the lotus in this context, for example, the hil‘at, the zerrîn buttons, the cheesecloth he wears. The relationship of the blue or purple nymphaea with the sky has also been instrumental in numerous couplets in the imaginations of the poets in terms of shape and color. The nymphaea, which is also made as a sherbet as a medicinal herb, is dealt with in this aspect in some couplets. The most common type of nymphaea, which is the subject of many comparisons in the imagination of classical poets, is the nymphaea, that is, the yellow lotus, which also bears the name of the flower in Latin. While the yellow nymphaea is followed by the blue/purple nymphaea, the white nymphaea and red nymphaea are also reflected in the literary texts in different couplets. In this study, the status of the nymphaea in classical Turkish poetry, which is a tradition literature, will be discussed and it will be tried to examine how this precious flower takes place in the imagination of poets
Fehmî (ö. XVI. yy.?) ve Rodos Fetih-nâmesi
Akdeniz ve Anadolu coğrafyası için ticarî, askerî ve jeopolitik ehemmiyete sahip olan Rodos, tarih boyunca çeşitli milletlerin hâkimiyetine girmiş önemli bir adadır. Adanın 1309 yılında Saint Jean Şövalyelerinin eline geçmesinden sonra zamanla adanın Osmanlı aleyhtarlığının merkezi hâline gelmesi ve Akdeniz ticaret yolunun güvenliğinin sağlanması amacıyla Fatih Sultan Mehmed Rodos’u fethetmek için seferler düzenlemiş fakat bu girişimler sonuçsuz kalmıştır. Bu tarihten sonra çeşitli sebeplerle atıl kalan Rodos meselesi için Haziran 1522’de Kanuni Sultan Süleyman adayı Türk topraklarına katmak ve böylece Akdeniz ticaret yollarının güvenliğini de sağlamak üzere büyük bir sefere çıkmış ve Rodos 20 Haziran 1522’de fethedilmiştir. Türk tarihi açısından önemli bir fetih olan Rodos’un alınmasının ticarî, siyasî ve askerî sonuçları olduğu gibi edebî sonuçları da olmuş ve bu olay üzerine çeşitli fetih-nâmeler kaleme alınmıştır. Bunların en meşhuru ise Celâlzâde’nin Rodos Fetih-nâmesi’dir. Fetih-nâmeler bilindiği üzere edebî bir tür olarak seferi baştan sona anlatan eserler olduğu gibi padişaha tehniye olarak da sunulan manzumelere ad olabilmekteydi. Klasik Türk edebiyatı geleneği içerisinde pek çok örneği olan bu uygulamanın bilinmeyen bir örneği ise tarafımızdan tespit edilip makalenin konusu edilmiştir. Rodos’un fethinin 500. yılını andığımız şu günlerde XVI. yy. şairlerinden olduğu anlaşılan Fehmî (ö. XVI. yy.?)’nin Rodos Fetih-nâmesi ilim âlemine sunulmaya çalışılmıştır. T.C. Devlet Arşivleri Osmanlı Arşivi Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi Evrakı 0364 nolu gömlekte yapmış olduğumuz çalışmalarda Kanuni Sultan Süleyman’a sunulduğunu tespit ettiğimiz belgede mezkur fetih-nâme ve şairin Rodos’un fethine düşürdüğü tarih kıt‘ası yer almaktadır. Saray arşivinde bulunması hasebiyle sultana sunulduğu anlaşılan kaside, hem fetih-nâme türü hem de adı kaynaklarda geçen fakat eserleri bugüne ulaşmayan şairi açısından önem arz etmektedir.Rhodes, which has commercial, military and geopolitical importance for Mediterranean and Anatolian geography, was ruled by diverse nations throughout the course of history. When the island captured by the Knights of St. John in 1309, island became the center of anti Ottoman activities, and Mehmed the Conqueror’s campaigns to conquer the island failed. After this date, Rhodes question which remained stagnant for various reasons, solved in June 1522 with the extensive campaign of Suleiman the Magnificent, in order to include the island to Turkish territories and secure the Mediterranean trade roads, and the island was conquered 20 June 1522. As an important conquest for the Turkish history, conquest of Rhodes had both commercial, political and military, and eternal consequences, and this event was written in several fetihnames. The most famous of these, is the Fetihname of Rhodes of Celalzade. As it is already known, fetihnames, which tell a conquest from beginning to end, would become poems known as tehniye. An unknown sample of this kind, which have many examples in classical Turkish literature tradition, is inspected by us and become the subject of this paper. In these days which coincides with the 500th anniversary of the conquest of Rhodes, Fehmi’s- a 16th century poets (d. 16th century) Fetihname of Rhodes, is tried to be presented to scholarly world. In our studies in Republic of Turkey State Archives, Ottoman Archives Topkapı Palace Archives document 0364, we have seen that this piece, which includes fetihname and the date, which was given by the poem. As it was found in the palace archives it is clear that this poem was presented to sultan. It is important for both fetihname literature and its poem, who has been unknown to this date
Klasik Türk Edebiyatında "Ez-Lisân-ı Cânâne" Tarzı
Doğal çevrede olduğu gibi uygarlık tarihinde de geneli kapsayan büyük ve önemli değişimler, ani kırılmaların yarattığı zikzaklar halinde değil, geniş zaman aralıklarına yayılan dalgalar şeklinde gerçekleşir ve sürekli olarak tekrarlanır. Osmanlı tarihinde de 16. yüzyıl hemen her alanda zirveye ulaşılan bir dönem olmuş ve belirli bir doygunluğun ardından yavaş yavaş sistematik bir bozulma eğilimi başlamıştır. 17. yüzyıl edebiyatta, sanatta, mimaride, bilim ve kültür alanında klasik eğilimlerin hâlâ çok güçlü olduğu bir tablo sergilese de mevcut birikime yeni renkler ve değerler katacak üretkenliğin yok olduğu, durağan bir sürecin başladığı ve her ne kadar temel gerekçesi daha çok askeri yapının ıslahı olsa da genel gidişatı tersine çevirmeye yönelik 18. yüzyıldaki değişime zemin hazırlayan bir psikolojinin yavaş yavaş filizlenmeye başladığı görülür. Kitap içerisindeki yazıların ortaya koyduğu sonuçlardan da anlaşılacağı üzere 17. yüzyıl sıkıntıların ve karamsarlığın ön plana çıktığı bir dönem olarak tanımlanır. Ancak aynı zamanda bir geçiş döneminin kararsızlık ve ikilemini de yansıtmaktadır
Arşiv belgelerine göre Kanuni Sultan Süleyman'a sunulmuş manzumeler ve Basîrî (ö. 941/1534-35)'nin medhiyeleri
- …
