88 research outputs found

    Capital flows, macroeconomic management, and the financial system - Turkey, 1989-97

    No full text
    Recent developments in a number of emerging economies have heightened interest in the relationship between macroeconomic management and financial regulation, in an environment of open capital accounts and large-scale movements of private capital. The authors analyze the Turkish experience with capital flows in a macro-economy characterized by chronically high inflation and fiscal deficits. They study the relationship between capital flows, macroeconomic management, and vulnerability in the financial system. Their analysis highlights the importance of fiscal policy in an era of large capital flows. Fiscal imbalances contributed both to real exchange rate appreciation and high real interest rates in Turkey. The high interest rates the government must pay on domestic debt have become one of the key issues of Turkey's macroeconomic management. Only by reducing its interest expenses can fiscal deficits be reduced and greater stability be achieved. The Turkishbanking system, in becoming increasingly integrated with international financial markets, has become vulnerable to shifts in market confidence. Banks borrowed abroad in response to macroeconomic imbalances to benefit from high interest rates on domestic loans and government paper. In the process, the banks have exposed themselves to interest rate risk, to foreign-exchange risk, and to large credit risks. To reduce the Turkish economy's vulnerability to external shocks, financial regulation must be strengthened simultaneously with the achievement of macroeconomic stability.Capital Markets and Capital Flows,Fiscal&Monetary Policy,International Terrorism&Counterterrorism,Economic Theory&Research,Banks&Banking Reform,Macroeconomic Management,Economic Theory&Research,Banks&Banking Reform,Financial Economics,Settlement of Investment Disputes

    Karia bölgesi (Güney-Batı Ege) tarihsel su yapıları

    No full text
    Bu tezin, veri tabanı üzerinden yayınlanma izni bulunmamaktadır. Yayınlanma izni olmayan tezlerin basılı kopyalarına Üniversite kütüphaneniz aracılığıyla (TÜBESS üzerinden) erişebilirsiniz.vm In this study, the historical water structures, mainly water supply systems of ancient cities settled in Karia Region have been investigated. Karia Region is located in the southwest corner of Anatolia (modern Türkiye) bordered by Aegean Sea from west; Mediterranean from south; by Great Menderes (ancient name Meander) from north and by Dalaman River (ancient name Indos) from east. This study restricted with only surface investigations has been realized under the approval of Ministry of Culture, General Directory of Statues and Museums. Very little amount of the investigated cities has been previously studied. With this study, mostly unrecognizable face of ancient cities has been handled, so a new sight-angle has been brought to another side of ancient existence. This study that covers water structures of ancient settlements at regional basis as a whole, is restricted with only 30 cities in Karia Region and its surroundings because of time limitation. Most of them have been studied at first time. With this study, the water lines have been visited, photographed, archived, drawn and their capacities determined under the consideration of modern hydraulic approaches and formulas. These remains are the mutual heritages of humanity. So, their discoveries shall bring some new horizons to the archeological investigations not limited with the country that they exist but also to whole scientific world. Yusuf Ersel TANRIÖVERvn Bu çalışmada, Karia Bölgesindeki antik kentlerin tarihsel su yapıları özellikle de su iletim sistemleri incelenmiştir. Karia Bölgesi, Anadolu'nun (Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti) güneybatı köşesinde yeralmakta olup batıdan Ege Deniziyle; güneyden Akdenizle; kuzeyden Büyük Menderesle (tarihsel adı Meander), doğudan Dalaman Çayı ile (tarihsel adı Indos) sınırlanmıştır. Yalnızca yüzey araştırmalarıyla sınırlı olan bu çalışma T.C Kültür Bakanlığı Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nün onayı ile gerçekleştirilmiştir, incelenen kentlerin çok azı üstünde daha önce çalışılmıştır. Bu çalışmayla antik kentlerin çoğu kez itibar edilmeyen yüzü ele alınmış, varoluşlarının diğer bir yüzüne böylelikle yeni bir bakış açısı getirilmiştir. Bu çalışma antik yerleşimlerin su yapılarını bir bütün olarak ve bölgesel bazda içine almaktadır. Zaman kısıtı nedeniyle Karia Bölgesi ve yalan çevresindeki 30 kentle kısıtlandırılmıştır. Bunlardan birçoğunun üstünde ilk kez çalışılmıştır. Bu çalışmayla su yollarında arazi çalışması yapılmış, su yapılarının fotoğrafları çekilmiş, arşivlenmiş ve çağdaş hidrolik yaklaşımlar ve formülasyonlar gözönünde tutularak kapasiteleri belirlenmiştir. Bu kalıntılar insanlık aleminin ortak kalıtlarıdır. Keşfedilmeleri yalnızca bulundukları ülkedeki arkeolojik araştırmalara yeni ufuklar getirmeyecek aynı zamanda tüm bilim dünyasına da katkıda bulunacaktır. Yusuf Ersel TANRIOVE

    Research on determining effects of yield and some quality parameters of cotton under deficit irrifation conditions in Büyük Menderes plain

    No full text
    V ÖZET BÜYÜK MENDERES OVASINDA PAMUK BİTKİSİNDE KISITLI SULAMA UYGULAMASININ VERİM VE BAZI KALİTE ÖZELLİKLERİNE ETKİLERİNİN ARAŞTHOLMASI YILMAZ, Ersel Doktora Tezi, Tarımsal Yapılar ve Sulama Anabilim Dalı Tez Yöneticisi Prof. Dr. Aziz BALCI Aralık 1999, 137 sayfa Bu Araştırma Büyük Menderes Ovası ekolojik şartlarında Nazilli-84 Pamuk çeşidinin kısıtlı sulama koşullarında suya bağlı üretim fonksiyonlarının ve su-verim ilişkilerinin belirlenmesi amacı ile ele alınmıştır. Çalışma Adnan Menderes Üniversitesi Ziraat Fakültesi Araştırma ve Uygulama Çiftliğinde tınlı ve milli-tınlı bünyeli Büyük Menderes serisi topraklan üzerinde 1997 ve 1998 yıllarında yürütülmüştür. Sulama konulan değişik su düzeylerini ve sulama sayılarını içerecek biçimde düzenlenmiştir. Bitkileri büyümenin farklı dönemlerinde ve vejetatif gelişme ve çiçeklenme dönemlerinde 3 farklı su düzeylerinde sulanmışlardır. Konulara ve sulama düzeylerine bağlı olarak 22.50-502 mm arasında değişen miktarlarda sulama suyu uygulanmıştır. Mevsimlik ortalama su tüketimi ise 238.76-648.94 mm arasmda değişmiştir. Ortalama en yüksek verim tam su alan (WW) konusunun Sı sulama düzeyinden (526 kg/da), en düşük verim ise susuz konudan 214.5 kg/da elde edilmiştir. Ortalama toplam su kullanım randımanı (TWUE) değerleri 0.56 - 1.14 kg/m3 arasmda hesaplanmıştır. Ortalama verim tepki etmeni (ky), su kısıntısının tüm mevsime eşit yayıldığı koşullarda 1,05 olarak elde edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Pamuk, kısıtlı sulama, su verim ilişkisi, su kullanım randımanıvn ABSTRACT RESEARCH ON DETERMINING EFFECTS OF YIELD AND SOME QUALITY PARAMETERS OF COTTON UNDER DEFICIT IRRIGATION CONDITIONS IN BÜYÜK MENDERES PLAIN Department of Agricultural Structure and Irrigation Supervisor: Prof. Dr. Aziz BALCI December 1999, 137 pages This research was carried out to determine water-yield relationships and production parameters as a function of water for Nazilli-84 cotton variety under deficit irrigation conditions in Büyük Menderes plain. The experimental site was composed of loamy and silty - loam soils and located in Research and Application Farm of Agricultural Faculty in Adnan Menderes University. Irrigation treatments were arranged by different irrigation amount and different irrigation numbers. Crops were irrigated at different growth stages and at vegatative and flowering stages with 3 different water levels. Irrigation amounts ranged from 22.50 mm to 502 mm depending on the treatments and irrigation levels. Avarage seasonal evapotranspiration values were between 238.76 and 648.94 mm. Avarage maximum and minimum yields were 526 kg/da from fully (WW) irrigated treatment with Si irrigation level and 214.5 kg/da from dry treatment, respectively. Avarage total water use efficiency (TWUE) values were between 0.56 and 1.14 kg/m3. The avarage yield response factor (ky) was estimated as 1,05 for the overall growing season when water deficits were equally distributed throughout the growing season. Keywords: Cotton, deficit irrigation, water yield relation ship, water use efficiency

    Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi acil servisine başvuran ilaç ile zehirlenme olgularının retrospektif değerlendirilmesi

    No full text
    Giriş ve Amaç Zehirlenmeler eski çağlardan günümüze toplumları yakından ilgilendiren kadar önemli sağlık sorunlarından biri olmuştur. İlaçlarla olan zehirlenmeler zehirlenme olgularının büyük bir kısmını kapsamaktadır. Bu yöntem yaygın intihar girişimi yöntemlerindendir. Bu çalışmada amacımız; Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servis'ine başvuran ilaç ile zehirlenme olgularının klinik ve demografik özelliklerini araştırmak, zehirlenmelere yönelik bir protokol oluşturmaktır. Gereç ve Yöntem Çalışmamızda Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servis'ine 01.01.2008-31.12.2012 tarihleri arasında oral ilaç ve madde alımıyla başvuran 18 yaş ve üzeri 1.332 olgunun kayıtları geriye dönük olarak tarandı. Bu tarihler arasında acil servise başvuran zehirlenme olgularına adli vaka defterinden ulaşıldı. Bunlardan oral ilaç ve madde alımı olan hastaların dosyaları incelendi. Dosya incelemesinde verileri eksik olan, kayıtları düzgün tutulmamış, acil serviste 30 dakikadan daha kısa süre kalan ve izinsiz terk eden 89 olgu çalışma dışı bırakıldı. Çalışmaya toplam 1243 hasta dahil edilerek analizler yapıldı. 18 yaş üstü tüm erişkinlerde Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi'ne başvuran ilaç ile zehirlenme hastalarının epidemiyolojik, demografik ve klinik özelliklerinin belirlenmesi amaçlandı. Olgular yaş, cinsiyet, yaş grubu, zehirlenmelerin olduğu ay, mevsim, yıl, hastaneye başvuru süresi, hastaneye başvuru zamanı, başvuru merkezinin ilk olup olmadığı, zehirlenmeye neden olan farmakolojik ajanlar, GKS'ları, vital bulguları (kan basıncı, nabız, solunum sayısı, ateş, kan oksijen saturasyonu yüzdesi (SO2)), beraberinde alkol alınıp alınmadığı, hastanede kalış süreleri, acil servis izlemi sonrası son durumları (taburculuk, hastaneye yatış, yoğun bakıma yatış, sevk), psikiyatrik hastalık öyküsünün olup olmadığı, uygulanan tedaviler (gastrik lavaj, aktif kömür, diyaliz, antidot) ve laboratuar sonuçları yönünden değerlendirildi. Hastaların bilinç değerlendirilmesinde Glaskow Koma Skalası (GKS) kullanıldı. GKS 13> olan hastalar bilinç değişikliği bakımından yüksek riskli kabul edildi. Hastaların hemodinamisi Kanada Triaj skorlamasına göre değerlendirildi, buna göre tansiyon, nabız, solunum sayısı, ateş ve saturasyon değerleri kaydedildi. Hastaların EKG'lerine bakılarak, ritm değerlendirmesi yapıldı, taşikardi (ventriküler, supraventriküler) ve bradikardisi olanlar, ST-T veya QT değişikliği olanlar belirlendi. Zehirlenmeye neden olan ilaçlar kendi içinde analjezikler, antidepresanlar, antipsikotikler, antihistaminikler, kardiyovasküler sisteme etkili ilaçlar, temizlik maddeleri, insektisit ve pestisitler ve diğer ilaçlar olarak gruplandırıldı. Çalışma sonucu sonuçları SPSS 20.0 for Windows programına kaydedilmiştir. Sayısal veriler ortalama (+/-) standart sapma (SD) olarak verildi. Frekans analizlerinde sayısal veriler yanında yüzde değerler de verildi. Kategorik verilerin karşılaştırılmasında 'var', 'yok' veya 'evet', 'hayır' şeklindeki analizlerde Pearson Chi-square (ki-kare) testi kullanıldı. Kategorik veriler n (sayı) ve yüzdelerle (%) ifade edilmiştir. Veriler % 95 güven düzeyinde incelenmiş olup, istatistiksel sonuçlar p0,05 anlamsız kabul edilmiştir. Bulgular Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servis'ine 5 yıllık süre içinde ağızdan ilaç alımı ile zehirlenerek başvuran olgu sayısı 1.332 idi. Çalışmaya alınan olgu sayısı 1243 idi. Olguların 875'i (% 70,4) kadın, 368'i (% 29,6), kadın/erkek oranı 2.38/1 idi. Genel yaş ortalaması 27+/- 10,54 idi. Yaş ortalaması; kadınlarda 26+/- 9,80, erkeklerde 29+/- 11,57 olarak saptandı. En sık zehirlenmenin olduğu yaş grubunun 789 (% 63,5) olgu ile 18-30 yaş arasında görüldüğü saptandı. Bunu sırasıyla 337 (% 27,1) olgu ile 31-45 yaş aralığı ve 116 (% 9,3) olgu ile 46 yaş ve üzeri yaş grubu izledi. İlaç içme nedeniyle başvuran olguların yıllara göre dağılımına bakılmıştır. En fazla zehirlenme olgusunun 2012 yılında görüldüğü görüldü. Zehirlenme olgularının sayısında yıllara göre artış saptandı. İlaç içme olgularının yıllara göre insidansı değerlendirilmiştir. 2008 yılındaki insidans % 0,27, 2009 yılındaki insidans % 0,42, 2010 yılındaki insidans % 0,36, 2011 yılındaki insidans % 0,38, 2012 yılındaki insidans % 0,34 olarak saptandı. 2008 yılından sonra zehirlenme vakalarının insidansında artış olduğu görülmüş, sonraki yıllarda ise insidansın yaklaşık olarak benzer olduğu saptanmıştır. Zehirlenme olgularının sayısında yıllara göre artış olduğu saptandı. Olguların aylara göre dağılımı incelendiğinde; Mart, Temmuz ve Nisan aylarında zehirlenme olgularının sayısında bir artış olduğu saptandı (Sırasıyla % 10,1, % 9,9, % 9). Olguların yıllar içerisinde Ocak, Şubat, Nisan, Mayıs, Eylül ve Ekim aylarının zehirlenme insidanslarında artış olduğu saptandı. Yıllara göre en yüksek üç ayın zehirlenme insidansı değerlendirilmiştir. 2008 yılında temmuz ve mart aylarında zehirlenme insidansı (sırasıyla % 0,47 ve % 0,40) en yüksek iken, 2009 yılında en yüksek insidans sırasıyla ekim ve eylül aylarında bulunmuştur (sırasıyla % 0,79 ve % 0,61). 2010 yılında en yüksek insidans (% 0,75) nisan ayında iken, ikinci sırada ağustos (% 0,52), üçüncü sırada şubat ayı (% 0,44) gelmektedir. 2011 yılında ocak ayı insidansı (% 0,58) en yüksektir. İkinci sırada şubat ve mart ayları (%0,52) gelmektedir. 2012 yılında en yüksek zehirlenme insidansı sırasıyla temmuz ve şubat aylarındadır (sırasıyla % 0,45 ve % 0,37). İlaç içme olgularının zehirlenme fark edildikten sonra hastanemize başvuru süreleri 0-1 saat, 1-6 saat, 6 saat üzeri olarak gruplandırıldığında; olguların % 44,2'sinin ilk 1 saat içinde, % 47,7'sinin 1-6 saat içinde, % 8'inin 6 saat sonrasında başvurduğu saptandı. İlaç içme nedeniyle acil servisimize başvuran olguların 1134'ünün (%91,2) kasıtlı nedenle, 109'unun (% 8,8) kaza nedeniyle zehirlendiği saptandı. İntihar amacıyla başvuran olguların 801'ini (% 70,6) kadın, 333'ünü (% 29,4) erkek olgular, kaza nedeniyle zehirlenen olguların 74'ünü (% 67,9) kadın, 35'ini (% 32,1) erkek olgular oluşturuyordu. Her iki grupta da olan zehirlenmelerde kadın olguların sayısı erkek olguların sayısından fazla idi. İlaç alımıyla olan zehirlenmelerde; intihar amacıyla zehirlenen 1133 olgunun 719'unun (% 63,5) 18-30 yaş grubunda olduğu, 310 olgunun (% 27,4) 30-45 yaş grubunda olduğu, 104 (% 9,2) olgunun 46 yaş ve üzerinde olduğu saptandı. Kaza sonucu zehirlenen 109 olgunun 70'inin (% 64,2) 18-30 yaş grubunda olduğu 27 (% 27,8) olgunun 30-45 yaş grubunda olduğu, 12 (% 11) olgunun da 46 yaş ve üzerinde olduğu görüldü. Her iki grupta da zehirlenme olgularının 18-30 yaş grupta en fazla olduğu saptandı. Zehirlenmeye neden olan ilaçların türüne göre olguların dağılımı incelendiğinde; en sık alınan ilaçların 676 olgu (% 54,4) ile analjezikler, ikinci sırada alınan ilaçların 630 olgu (%50,7) ile psikotrop ilaç alımları olduğu görüldü

    AB ile Gümrük Birliğinin Türkiye imalat sanayiine etkileri

    No full text
    Türkiye’nin 1996’da AB ile yaptığı Gümrük Birliği, imalattaki ithalat penetrasyonunu ciddi oranda arttırırken, Türkiye’nin dış ticaretinde AB’nin payını aynı oranda etkilemedi. Bu çalışma, bu canlanmanın Türkiye’deki imalat sektörünün üretim ve endüstriyel yapısında ve rekabetçi davranışında önemli bir etkiye sahip olup olmadığını incelemektedir

    The effect of resilience level and methods of coping with stress of emergency service assistants in İzmir in the COVID-19 pandemic on the perceived stress level and evaluation of the influencing factors

    No full text
    Giriş ve Amaç: Stres, karşılaşılan yeni durumlarda insanın ruhsal, bedensel sınırlarının zorlanmasıdır. Organizmanın, bu yeni duruma uyum sağlamak için gösterdiği tepkiler olarak adlandırılmaktadır. Yaşamımızın bir parçası olan stresle başa çıkılamadığı durumlarda, kişide bedensel ve ruhsal olarak olumsuz sonuçlar ortaya çıkabilir. Bireyin stresle başa çıkma yöntemi, psikolojik dayanıklılığı, strese verdiği tepkiler ve bunun getireceği sonuçlar doğurur. Bu çalışmada, COVID-19 pandemisinde İzmir ilinde çalışmakta olan acil servis asistanlarının psikolojik dayanıklılık düzeyi ve stresle başa çıkma yöntemlerinin algılanan stres düzeyi üzerine etkisini ve stres düzeyi ile ilişkili olabilecek etmenlerin incelenmesi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Nisan-Haziran 2021 tarihleri arasında kesitsel analitik tipte yapılan araştırmaya 126 kişi dahil edilmiştir. Veriler araştırmacı tarafından gözlem altında toplanmıştır. Çalışmanın bağımlı değişkeni: algılanan stres düzeyidir. Çalışmanın temel bağımsız değişkenleri ise bireylerin psikolojik dayanıklılık düzeyleri ve stres ile başa çıkma yöntemleridir. Diğer bağımsız değişkenler sosyo-demografik özellikler, sağlık durumu, çalışma koşulları ve COVID-19 ile ilgili diğer durumlardır. Veri analizi SPSS 24.0 kullanılarak yapılmıştır. Tanımlayıcı bulgular sayı, yüzde, ortalama ± standart sapma ve ortanca (en küçük-en büyük değer) olarak sunulmuştur. Bağımsız değişkenlerle bağımlı değişken arasındaki ilişki Student’s t testi, One Way ANOVA, Mann Whitney U testi, Spearman korelasyon analizi ile değerlendirilmiştir. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Araştırmaya katılan 126 kişinin Algılanan stres düzeyi ölçeği toplam puan medyan değeri 27, kadınlarda 25,5, erkeklerde 28,5 bulunmuştur. Evde riskli bir grup ile yaşayanlarda, tıp fakültesi hastanesinde çalışanlarda, son 30 gün içerisinde sağlık durumunu kötü ve çok kötü olarak ifade edenlerde, kendini dayanıklı hissetmeyenlerde algılanan stres düzeyi anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Koruyucu ekipman kullanma, aşılı olma, yeterli uyku, alkol-sigara kullanımı ve diğer demografik özellikler stres düzeyini etkilememişken, pandemi sırasında psikiyatrik tedavi alanların stres seviyelerini azaldığı saptanmıştır. Stresle Başa Çıkma Yöntemleri Ölçeği toplam puan ile Algılanan Stres Düzeyi Ölçeği toplam puan arasında zayıf düzeyde ancak anlamlı (r=-0,309, p<0,001) bir negatif korelasyon görülmüştür. Yetişkinler İçin Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği toplam puanları ile Algılanan Stres Düzeyi Ölçeği toplam puanları arasında zayıf düzeyde ancak anlamlı ( r=-0,389, p<0,001) negatif yönde bir korelasyon görülmüştür. Stresle Başa Çıkma Yöntemleri Ölçeği ve Yetişkinler İçin Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği Toplam Puanları arasında ise orta düzeyde ve anlamlı (r= 0,462, p<0,001) pozitif yönde bir korelasyon görülmüştür. Sonuç: Bu çalışmada bireylerin stresle baş etmede, psikolojik dayanıklılıkları arttıkça stres düzeyinin azaldığı görülmüştür. Ayrıca kişilerin evlerinde riskli bir grup olması ve sağlık algılarının kötü olması da stres düzeyini arttırmıştır. Bireylerin işle ilgili sorunlarını paylaşması, sağlık durumlarını iyi olarak algılamaları ve stresle başa çıkabilme kapasitelerinin yüksek olması dayanıklılığı arttıran unsurlar olarak saptanmıştır.Introduction and objectives: Stress is the pushing of one's mental and physical limits in new situations. It is called the reactions of the organism to adapt to this new situation. In cases where stress, which is a part of our lives, cannot be coped with, negative results may occur physically and mentally. An individual's method of coping with stress creates psychological resilience, reactions to stress and the results it will bring. In this study, we aimed to examine the effects of the psychological resilience level and methods of coping with stress of the emergency service assistants working in Izmir during the COVID-19 pandemic on the perceived stress level and the factors that may be related to the stress level. Materials and Methods: 126 people were included in the cross-sectional analytical study conducted between April and June 2021. The data were collected under observation by the researcher. The dependent variable of the study is the perceived stress level. The main independent variables of the study are individuals' psychological resilience levels and methods of coping with stress. Other independent variables are socio-demographic characteristics, health status, working conditions, and other COVID-19-related conditions. Data analysis was performed using SPSS 24.0. Descriptive findings were presented as number, percentage, mean ± standard deviation, and median (smallest-maximum value). The relationship between independent variables and dependent variables was evaluated with Student's t test, One Way ANOVA, Mann Whitney U test, Spearman correlation analysis. Statistical significance level was accepted as p<0.05. Results: The median total score on the perceived stress level scale of 126 people participating in the study was found to be 27, 25.5 for women and 28.5 for men. The perceived stress level was found to be significantly higher in those living with a risky group at home, working in a medical school hospital, expressing their health status as bad or very bad in the last 30 days, and those who did not feel resilient. While the use of protective equipment, being vaccinated, adequate sleep, alcohol-smoking and other demographic characteristics did not affect the stress level, it was determined that those who received psychiatric treatment during the pandemic reduced their stress levels. There was a weak but significant (r=-0.309, p<0.001) negative correlation between the total score of the Scale of Coping with Stress and the total score of the Perceived Stress Level Scale. There was a weak but significant (r=-0.389, p<0.001) negative correlation between the total scores of the Adult Resilience Scale and the Perceived Stress Level Scale total scores. There was a moderate and significant (r= 0.462, p<0.001) positive correlation between the Stress Coping Methods Scale and the Adult Resilience Scale Total Scores. Conclusion: In this study, it was observed that as individuals' psychological resilience increases in coping with stress, their stress level decreases. In addition, the fact that people are a risky group at home and their perception of health is bad also increased the level of stress. The fact that individuals share their work-related problems, perceive their health status as good, and have a high capacity to cope with stress have been identified as factors that increase resilience

    The relationship between development of retinopathy and heart rate turbulence in patients with diabetes mellitus

    No full text
    Son on yılda, genel popülasyonda kardiyovasküler hastalık mortalitesi yaklaşık % 20 oranında azalmış olmasında rağmen, diyabetik hastalarda mortalite benzer bir oranda artmıştır (190). Diyabetik bireyler arasında ölümlerin önde gelen nedeni kardiyovasküler hastalıklardır (1). Diyabet bir koroner arter hastalığı eşdeğeri olarak kabul edilmesine rağmen, klinik olarak asemptomatik diyabetik hastalarda koroner ateroskleroz ya da sessiz miyokard iskemisi için taramanın yararları halen tartışmalıdır (4,44,55,78). Ayrıca, diyabetin ani kardiyak ölüm riskinde 2-4 katlık bir artış ile ilişkili olduğu bilinmektedir (5-8). Bu artış, en azından kısmen, diffüz koroner tutulumu ile seyreden koroner arter hastalığına bağlı kardiyak olaylardan ve kardiyak otonom nöropati ile ilişkili malign aritmilerden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle diyabetik hastalarda yüksek riskli bireyleri erken aşamada tespit edecek noninvaziv teknikler giderek tanısal bir gereksinim halini almıştır. Bu çalışmada, artmış kardiyovasküler mortalite ile ilişkisi gösterilmiş noninvaziv bir tanı yöntemi olan kalp hızı türbülansı ile yine noninvaziv olarak saptanabilen diyabetik retinopati arasındaki ilişki araştırılmıştır. Çalışmaya klinik, elektrokardiyografik ve ekokardiyografik olarak aşikar kalp hastalığı olmayan tip-2 diyabet hastaları dahil edildi. Hipertansiyon ve hiperlipidemi dışında ek hastalığı olan hastalar çalışmadan dışlandı. Ayrıca evre 3 ve 4 hipertansif retinopatisi olan hastalar da çalışmaya dahil edilmedi. Çalışmaya dahil edilen toplam 60 diyabetik hasta; non-retinopatik (n=22, 53,0±8,8 yaş, %68 kadın, %32 erkek), non-prolifertif retinopati (n=17, 56,0±9,0 yaş, %53 kadın, %47 erkek) ve proliferatif retinopati (n=21, 55,9±8,5 yaş, %62 kadın, %38 erkek) olmak üzere 3 alt gruba ayrıldı. Göz dibi muayeneleri slit-lamp yöntemi ile yapıldı, sonuçlar fundus fluorescein anjiyografi ile doğrulandı. Tüm bireylerden en az 24 saatlik Holter kayıtları alındı. TB ve TE değişkenleri kombinasyon halinde değerlendirildiğinde gruplar arasında anlamlı bir farklılık görülmez iken, ayrı ayrı değerlendirildiğinde, ventriküler erken vurusu olmayan hastalar dışlansa da dışlanmasa da, prolilferatif retinopatisi olan hastalarda TE?nin anlamlı olarak azaldığı, ancak TB?nın tüm gruplar arasında benzer değerlerde kaldığı görüldü.In spite of the fact that the overall mortality due to cardiovascular disease in the general population has decreased about 20% in the last decade, the mortality in patients with diabetes has increased with a similar percentage (190). Cardiovascular disease is the leading cause of death in diabetes (1). The benefits of screening for coronary atherosclerosis or silent myocardial ischemia is still controversial in clinically asymptomatic diabetic patients, although diabetes has been considered a coronary artery disease equivalent (4,44,55,78). Moreover, diabetes is known to be associated with a 2-4 fold increase in the risk of sudden cardiac death (5-8). This increase is, at least partly, due to cardiac events associated with diffuse coronary involvement of coronary artery disease and malignant arrhythmias associated with cardiac autonomic neuropathy. Therefore, the non-invasive techniques which will detect high risk individuals at early stage have become to a diagnostic requirement in diabetic patients. In this study, the relationship between heart rate turbulence as a noninvasive diagnostic method which has been shown to be associated with increased cardiovascular mortality, and diabetic retinopathy that could be determine as noninvasively is investigated. In the study, type-2 diabetes patients without overt clinical, electrocardiographic or echocardiographic heart disease were included. Patients with comorbid disease other than hypertension, and hyperlipidemia were excluded. Moreover, patients with stage 3 and 4 hypertensive retinopathy were excluded. A total of 60 diabetic patients included in the study, were divided into three sub-groups including non-retinopathic (n=22, 53.0±8.8 years, 68% female, 32% male), non-proliferative retinopathy (n=17, 56.0±9.0 years, 53% female, 47% male) and proliferative diabetic retinopathy (n=21, 55.9±8.5 years, 62% female, 38% male). Fundus examination was performed with slit-lamp method, results were confirmed by fundus fluorescein angiography. At least 24-hour Holter recordings were obtained from all subjects. There was no significant difference between the groups when TO and TS variables were evaluated in combination. However, TS was seen to be significantly decreased in patients with proliferative retinopathy, while TO was similar among all groups when evaluated separately with or without excluding the patients who have no ventricular premature beats

    Diagnosis of acute ischemic stroke and transient ischemic attack and severity of illness and the importance of blood cbc parameters

    No full text
    Akut İskemik İnme Ve Geçici İskemik Atak Tanısında Ve Hastalıkların Şiddetinde Kan Hemogram Parametrelerinin Önemi Akut iskemik inmede hastalıkların tanı ve şiddetinin değerlendirilmesinde bir çok biyobelirteç araştırılmış ve araştırılmaya da devam edilmektedir. Geçici İskemik Atakla ilgili ise az sayıda çalışma vardır. Bu çalışma İskemik İnme ve Geçici İskemik Atak kliniği ile acil servise başvuran hastalarda kan hemogram parametrelerinin; hastalığın şiddeti, mortalitesi ve görüntüleme bulgularıyla olan ilişkisini incelemek amacıyla tasarlanmıştır. Prospektif olarak çalışmaya 261 iskemik inme ve 120 geçici iskemik atak hastası olmak üzere 381 hasta alınmıştır. SVO hastalarında; GKS Skoru düşük olanlarda RDW değerleri (p=0,001), NLR değerleri daha yüksek saptandı (p=0,043). NIHSS Skoru yüksek olanlarda RDW değerleri daha yüksek saptandı (p=0,008). İlk başvuruda Modifiye Rankin Skoru arttıkça RDW değerlerininde arttığı (p< 0,0001) saptandı. Aynı zamanda 1 ay sonraki Modifiye Rankin Skoru arttıkça RDW değerlerinin de arttığı (p<0,0001) saptandı. SVO ve GİA hastalarında; NIHSS Skoru yükseldikçe NLR ortalamasının (p=0,001), RDW ortalamasının (p=0,038) ve beyaz küre ortalamasının arttığı (p=0,006) saptandı. İlk başvuruda Modifiye Rankin Skoru arttıkça NLR ortalamalarının (p< 0,0001), RDW ortalamalarının arttığı (p=0,001) saptandı. Aynı zamanda 1 ay sonraki Modifiye Rankin Skorları arttıkça NLR ortalamalarının (p<0,0001), RDW ortalamalarının arttığı (p<0,0001) saptandı. BT' de enfarkt büyüklüğü arttıkça NLR değerlerinin de arttığı (p= 0,001) saptandı. Ayrıca beyaz küre ortalamalarının (p=0,050), NLR ortalamalarının (p= 0,010), MPV ortalamalarının da arttığı (p=0,032) saptandı. Boyun damar görüntülenmesinde % 50 üzeri darlık olan hastalarda NLR düzeyleri daha yüksek saptandı (p=0,020). İleri darlık olan hastalarda NLR ortalamalarıda daha yüksek saptandı (p= 0,045). 30 günlük mortaliteye bakıldığında; RDW düzeyleri yüksek olanlarda (p=0,001), NLR düzeyleri yüksek olanlarda (p<0,0001), MPV değerleri yüksek olanlarda daha fazla (p=0,043) mortaliteye sahip oldukları saptandı. Ortalamalara bakıldığında ölen hastalarda; hemoglobin değerleri (p<0,001), hematokrit değerleri düşük (p=0,003), beyaz küre sayıları (p=0,018), NLR değerleri daha yüksek (p<0,001), eritrosit sayıları daha düşük (p=0,023), RDW değerleri (p<0,001), troponin değerleri daha yüksek (p<0,001) saptandı. MPV, RDW, NLR gibi kolay elde edilebilen hemogram parametrelerinin inme ve GİA hastalarının prognozu hakkında öngörüsel değerler olarak acil servis pratiğinde gelecekte daha fazla kullanılabilir.Diagnosis of Acute Ischemic Stroke and Transient Ischemic Attack and Severity of Illness and the Importance of Blood CBC Parameters Several biomarkers researched and are continuing to investigate the diagnosis and assessment of severity of the disease in acute ischemic stroke. There are few studies about the transient ischemic attacks. This study designed for the relationship between blood hemogram parameters and the severity of the disease mortality and imaging findings in patients presenting ischemic stroke and transient ischemic attack clinics to the emergency department In this study, 261 ischemic stroke and 120 transient ischemic attack patients ( total: 381) was included prospectively. Patients with ıschemıc stroke and low scores of Glascow coma score ; RDW (p=0,001) and NLR values were sınıfıcantly higher (p=0,043). The patients with high scores of NIHSS has RDW values were significantly higher (p=0,008). In the first application Modified Rankin Score increament, an increase in the RDW (p <0.0001) was observed. Also one month after; Modified Rankin Score of increases RDW also increased (p <0.0001) was observed. İn the patients with acute ischemic stroke and transient ischemic attack NIHSS score, NLR mean (p = 0.001), RDW mean (p = 0.038) and white blood cell mean (p = 0.006) increament were found. In the first application Modified Rankin Score increament; NLR mean (p< 0,0001), RDW mean increases was observed (p=0,001). Also one month after; Modified Rankin Score increament; NLR mean (p<0,0001), RDW mean (p<0,0001) increament were found. İncreament of the brain infarct in the CT also NLR mean ıncremant accompanied (p= 0,001). Mean of the white blood cells (p=0,050), NLR mean (p= 0,010), MPV mean (p=0,032) increament were also found. The patients who have stenosis over %50 In Carotis doppler USG; NLR values was higher(p=0,020). In patients with serious stenoses NLR mean was found revealed more higher (p = 0.045). Take a look at 30 days mortalıty; who have hıgher levels of RDW mean (p=0,001), NLR mean (p<0,0001), MPV values (p=0,043) have higher mortalıty. Considering the average of the patients who died; hemoglobin levels (p <0.001), hematocrit values (p = 0.003), red blood cell counts (p = 0.023) were lower and white blood cell count (p = 0.018), NLR values (p <0.001), RDW values (p <0.001), troponin values (p <0.001) were higher was observed. MPV, RDW, NLR as easily obtained on the prognosis of patients with stroke and TIA CBC parameters used more in the future as predictive value in emergency practice. Keywords: red blood cell distribution width, mean platelet volume, neutrophil-lymphocyte ratio, ischemic stroke, transient ischemic attack
    corecore