1,721,009 research outputs found
Cinsel işlev bozukluğu olan çiftlerde mizaç ve karakter boyutları, evlilik uyumu ve cinsel doyum arasındaki ilişkiler
Cinsellik, cinsel doyumu ve iki insanın bir armoni içersinde beraberliklerini içeren; sosyal kurallar, değer yargıları ve tabularla belirlenmiş, biyolojik, psikolojik, sosyal yönleri olan özel bir yaşantıdır. Cinsel işlev bozukluğu, kişilerarası ilişkileri zorlaştıran, belirgin sıkıntı yaratan, cinsel yanıt döngüsünü karakterize eden cinsel istek ve psikobiyolojik değişikliklerde bozulmadır. Cinsel işlev bozukluklarında kişiliğin rolü ile ilgili tartışmalar devam ederken evlilik ilişkisi, cinsel işlev bozukluğunun hem nedeni hem de sonucu olarak önemli bir rol oynamaktadır. Bu çalışmanın amacı cinsel işlev bozukluğu olan çiftler ile cinsel işlev bozukluğu olmayan sağlıklı çiftlerde mizaç ve karakter boyutları, evlilik uyumu ve cinsel doyum arasındaki ilişkileri incelemek ve cinsel doyumun öncülleri ile evlilik uyumu ve cinsel doyum arasındaki ilişkiler hakkında elde edilen bulgular ışığında saptama yapmaktır. Çalışmanın örneklemi 18-55 yaş arasında ve eşlerden birinin cinsel işlev bozukluğu tanısı aldığı 101 çift ile herhangi bir cinsel işlev bozukluğu tanısı almayan 100 çift sağlıklı gönüllüden oluşmuştur. Kişisel Bilgi Formu, Cinsel Öykü Formu, Mizaç ve Karakter Envanteri, Çift Uyum Ölçeği ve Golombok-Rust Cinsel Doyum Ölçeği veri toplama aracı olarak kullanılmıştır. Araştırmanın sonuçlarına göre, çalışma grubunda yer alan kadınların karşılaştırma grubunda yer alan kadınlara göre ve cinsel işlev bozukluğu tanısı alanların cinsel işlev bozukluğu olmayanlara göre Zarardan Kaçınma mizaç özelliklerinin yüksek ve Kendini Yönetme karakter özelliklerinin düşük olduğu ve çalışma grubunda yer alan çiftlerde karşılaştırma grubunda yer alan çiftlere göre İşbirliği Yapma ve Kendini Aşma karakter özelliklerinin yüksek olduğu bulunmuştur. Evlilik uyumu açısından, çalışma grubunda yer alan çiftlerde karşılaştırma grubunda yer alan çiftlere kıyasla Çift Doyumu, Sevgi Gösterme ve Evlilik Uyumlarının daha az olduğu görülmüştür. Cinsel doyumun öncülleri ile evlilik uyumu ve cinsel doyum arasında anlamlı ilişkilerin olduğu bulunmuş ve evlilik uyumu ile mizaç ve karakter boyutları arasında da korelasyonel ilişkiler saptanmıştır. Son olarak kadınlarda, Zarardan Kaçınma mizaç özelliği ve Kendini Yönetme karakter özelliği ile Sevgi Gösterme ve erkeklerde Sevgi Gösterme, Çift Doyumu ve Bağlılığın cinsel sorunlar üzerinde yordayıcılıklarının olduğu bulunmuştur. Tüm bu bulgular cinsel işlev bozukluklarının ve genel olarak cinsel işlevin hem kişilik özellikleri hem de evlilik ilişkisinden etkilendiği görüşlerini desteklemiştir
The mediating role of resilience in the effect of childhood traumas on personality patterns
Bu araştırmanın temel amacı, çocukluk çağı travmaları ile kişilik örüntüleri arasındaki ilişkide psikolojik dayanıklılığın aracı rolünü incelemektir. Araştırmanın örneklemi, uygun örnekleme yöntemi ile belirlenen 18- 64 yaş arası yetişkin bireyler olmak üzere 547'si kadın (%61,7), 339'u erkek (%38,3) toplam 886 katılımcıdan oluşmaktadır. Bu araştırma sosyal medya aracılığıyla çeşitli online platformlardan duyurularak çevrimiçi anket yöntemi ile toplanan veriler üzerinden gerçekleştirilmiştir. Araştırmada veri toplama aracı olarak Sosyo-Demografik Bilgi Formu, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (Childhood Trauma Questionnaire-33), Yetişkinler için Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği (Resilience Scale for Adults) ve Kişilik İnanç Ölçeği Kısa Formu (Personality Belief Questionnaire Short Form) kullanılmıştır. Verilerin analiz aşamasında bağımsız t-testi, tek yönlü varyans analizleri, korelasyon analizleri, çoklu regresyon ve process analizleri uygulanmıştır. Araştırmanın bulguları genel anlamda alanyazın ile paralellik göstermiştir. Bu doğrultuda yapılan korelasyon analizleri sonucu çocukluk çağı travma ölçeğinin alt boyutları ile farklı kişilik örüntüleri arasında anlamlı ve pozitif yönlü ilişkiler olduğu görülmüştür. Bununla birlikte, çocukluk çağı travma ölçeğinin alt boyutları ile psikolojik dayanıklılık arasında ise anlamlı ve negatif yönlü bir ilişki olduğu, psikolojik dayanıklılık ile kişilik örüntüleri arasında da anlamlı ve negatif yönlü ilişki olduğu saptanmıştır. Yanı sıra, yapılan çoklu regresyon analizi sonucunda çocukluk çağı travmalarının farklı alt boyutlarının çeşitli kişilik örüntülerini anlamlı düzeyde yordadığı belirlenmiştir. Son olarak yapılan aracılık analizleri sonucunda ise genel olarak çocukluk çağı travmaları ile kişilik örüntüleri arasındaki ilişkide psikolojik dayanıklılığın aracı rolü olduğu; bununla birlikte çocukluk çağı travmalarının çeşidine göre tam ya da kısmi aracılık etkisinin değiştiği bulgulanmıştır.Tez No İndirme Tez Künye Durumu
683742 Pdf dosyası
Çocukluk çağı travmalarının kişilik örüntüleri üzerindeki etkisinde psikolojik dayanıklılığın aracı rolü / The mediating role of resilience in the effect of childhood traumas on personality patterns
Yazar:GİZEM GEDİK
Danışman: PROF. DR. HALUK ARKAR
Yer Bilgisi: Ege Üniversitesi / Sosyal Bilimler Enstitüsü / Klinik Psikoloji Ana Bilim Dalı / Klinik Psikoloji Bilim Dalı
Konu:Psikoloji = Psychology
Dizin: Onaylandı
Yüksek Lisans
Türkçe
2021
190 s.
Bu araştırmanın temel amacı, çocukluk çağı travmaları ile kişilik örüntüleri arasındaki ilişkide psikolojik dayanıklılığın aracı rolünü incelemektir. Araştırmanın örneklemi, uygun örnekleme yöntemi ile belirlenen 18- 64 yaş arası yetişkin bireyler olmak üzere 547'si kadın (%61,7), 339'u erkek (%38,3) toplam 886 katılımcıdan oluşmaktadır. Bu araştırma sosyal medya aracılığıyla çeşitli online platformlardan duyurularak çevrimiçi anket yöntemi ile toplanan veriler üzerinden gerçekleştirilmiştir. Araştırmada veri toplama aracı olarak Sosyo-Demografik Bilgi Formu, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (Childhood Trauma Questionnaire-33), Yetişkinler için Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği (Resilience Scale for Adults) ve Kişilik İnanç Ölçeği Kısa Formu (Personality Belief Questionnaire Short Form) kullanılmıştır. Verilerin analiz aşamasında bağımsız t-testi, tek yönlü varyans analizleri, korelasyon analizleri, çoklu regresyon ve process analizleri uygulanmıştır. Araştırmanın bulguları genel anlamda alanyazın ile paralellik göstermiştir. Bu doğrultuda yapılan korelasyon analizleri sonucu çocukluk çağı travma ölçeğinin alt boyutları ile farklı kişilik örüntüleri arasında anlamlı ve pozitif yönlü ilişkiler olduğu görülmüştür. Bununla birlikte, çocukluk çağı travma ölçeğinin alt boyutları ile psikolojik dayanıklılık arasında ise anlamlı ve negatif yönlü bir ilişki olduğu, psikolojik dayanıklılık ile kişilik örüntüleri arasında da anlamlı ve negatif yönlü ilişki olduğu saptanmıştır. Yanı sıra, yapılan çoklu regresyon analizi sonucunda çocukluk çağı travmalarının farklı alt boyutlarının çeşitli kişilik örüntülerini anlamlı düzeyde yordadığı belirlenmiştir. Son olarak yapılan aracılık analizleri sonucunda ise genel olarak çocukluk çağı travmaları ile kişilik örüntüleri arasındaki ilişkide psikolojik dayanıklılığın aracı rolü olduğu; bununla birlikte çocukluk çağı travmalarının çeşidine göre tam ya da kısmi aracılık etkisinin değiştiği bulgulanmıştır
Investigation of common vulnerability factors in obsessive-compulsive disorder and major depressive disorder: A transdiagnostic hierarchical model suggestion
Son yıllarda alanyazındaki çalışmalar bozukluğa özgü yaklaşımlardan uzaklaşmakta ve psikiyatrik bozukluklardaki eş tanı durumlarının nedeni olarak etiyolojilerinde rol oynayan ortak faktörlere (tanılar üstü faktörler) vurgu yapmaktadır. Bu bağlamda, tanılar üstü yaklaşım majör depresif bozukluk, obsesif-kompulsif bozukluk ve anksiyete bozuklukları gibi psikopatolojilerde eş tanı oranlarının yüksek oluşunun, bu bozuklukların oluşumunda yatkınlık oluşturan ortak kişilik faktörleri ve bilişsel mekanizmalar ile açıklanabileceğini savunmaktadır. Ancak, tanılar üstü yaklaşım çerçevesinde bu faktörlerin birden fazla psikopatoloji ile birlikte ele alındığı araştırma sayısı görece azdır. Bu nedenle bu araştırmada, birbirlerine eşlik edebilen iki psikopatoloji olan OKB ve MDB’de yatkınlık oluşturduğu farklı araştırmalarda bildirilen nörotisizm, mükemmeliyetçilik, tekrarlayıcı düşünme ve belirsizliğe tahammülsüzlük değişkenleri ile OKB ve MDB belirtileri arası ilişkiler incelenmiştir. Bu bağlamda DSM-5 Bozuklukları İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşmenin Klinik Versiyonu (SCID-5) aracılığıyla yalnız MDB, yalnız OKB ve hem OKB hem de MDB tanısı aldığı belirlenen 3 klinik grupta toplam 197 kişi araştırmaya dâhil edilmiştir. Katılımcılara, ilgili altı ölçek uygulanmıştır. Sonuçlara göre, eş tanılı grup, mükemmeliyetçilik ve belirsizliğe tahammülsüzlük faktörleri açısından diğer iki gruptan anlamlı olarak daha yüksek puanlar alırken, nörotisizm ve tekrarlayıcı düşünme faktörleri açısından ele alındığında eş tanılı grup ile MDB’li grup arasında farklılaşma olmadığı ancak bu iki grubun OKB’li gruptan anlamlı olarak daha yüksek puanlar aldığı saptanmıştır. İlişkisel analizler, tüm değişkenler ile OKB ve MDB belirtileri arasında anlamlı ilişkilerin olduğunu belirtmektedir. Hiyeraraşik model analiz edildiğinde ise, nörotisizm ve mükemmeliyetçiliğin farklı aracılar üzerinden OKB ve MDB belirtilerini yordadığı saptanmıştır. Nörotisizm ve mükemmeliyetçilik tekrarlayıcı düşünme aracılığıyla depresif belirtileri, belirsizliğe tahammülsüzlük aracılığıyla ise obsesif-kompulsif belirtileri yordamaktadır. Yani, nörotiklik ve mükemmeliyetçilik farklı yollar aracılığıyla hem obsesif-kompulsif hem de depresif belirtileri açıklarken, belirsizliğe tahammülsüzlük yalnız obsesif-kompulsif belirtileri, tekrarlayıcı düşünme ise yalnız depresif belirtileri açıklamaktadır. Bu sonuçlar, nörotisizm ve mükemmeliyetçiliğin her iki tanıyı da açıklayan tanılar üstü bir faktör olduğunu doğrularken, belirsizliğe tahammülsüzlük ve tekrarlayıcı düşünmenin tanıya özgü faktörler olabileceğini düşündürmektedir. Araştırma bulguları, ilgili alanyazın çerçevesinde tartışılmıştır. Ayrıca araştırma bulguları, saf MDB’li grupta ruminasyon odaklı tekniklerin, saf OKB’li grupta ise maruz bırakma temelli uygulamaların önemini bir kez daha vurgulamaktadır. OKB ve MDB eş tanılı grupta da nörotisizmi ele alan Birleşik Tedavi ve mükemmeliyetçiliği değişimlemeyi amaçlayan psikoterapi programlarının uygulanması önerilmektedir.In recent years, studies in the literature have shifted from disorder-specific approaches and emphasized common factors (transdiagnostic factors) that play certain roles in their etiologies as the cause of comorbid conditions in psychiatric disorders. In this context, the transdiagnostic approach argues that the high comorbidity rates in psychopathologic disorders, such as major depressive disorder, obsessive-compulsive disorder, and anxiety disorders, can be explained with common personality factors and cognitive mechanisms that predispose to the occurrence of such disorders. However, the number of studies in which these factors are discussed together with more than one psychopathological condition within the framework of the transdiagnostic approach is relatively rare. For this reason, this study aimed at investigating the relationship between neuroticism, perfectionism, repetitive thinking, and intolerance of uncertainty, which have previously been reported to initiate a predisposition to OCD and MDD, and the symptoms of OCD and MDD. In this context, through the Clinical Version of the Structured Clinical Interview for DSM-5 Disorders (SCID-5), a total of 197 people were included in the study in 3 clinical groups diagnosed only with MDD, only with OCD, and with both OCD and MDD, respectively. Six relevant scales were administered to the participants. The results revealed that the comorbid group scored significantly higher than the other two groups in terms of perfectionism and intolerance of uncertainty while there was no difference between the comorbid group and the group with MDD in terms of neuroticism and repetitive thinking. However, these two groups got higher scores than the group with OCD. The results of the correlation analysis indicated that there were significant relationships among all variables and symptoms of OCD and MDD. When the hierarchical model was analyzed, it was found that neuroticism and perfectionism predicted OCD and MDD symptoms through different mediators. Neuroticism and perfectionism predicted depressive symptoms through repetitive thinking, and obsessive-compulsive symptoms through intolerance of uncertainty. In other words, neuroticism and perfectionism explained both obsessive-compulsive and depressive symptoms in different ways. In contrast, intolerance of uncertainty only explained obsessive-compulsive symptoms, and repetitive thinking only explained depressive symptoms. While these results confirmed that neuroticism and perfectionism were transdiagnostic factors explaining both diagnoses, it also suggested that intolerance of uncertainty and repetitive thinking might be transdiagnostic factors. Research findings were discussed in the scope of the relevant literature. In addition, the findings highlighted once again the importance of rumination-focused techniques in the pure MDD group and exposure-based practices in the pure OCD group. In the comorbid group with OCD and MDD, it is recommended to apply the Unified Protocol, which addresses neuroticism, and psychotherapy programs aimed at modifying perfectionism
The investigation of transdiagnostic factors for depression and anxiety: The relationships between neuroticism, emotion regulation and repetitive thinking
Ruhsal sorunların altında ortak bazı yatkınlık faktörlerinin olduğunu savunan tanılar üstü yaklaşım, özellikle eş tanıyı anlamaya yönelik bilgi sağlamakta ve farklı ruhsal sorunlar için ortak tedavi yaklaşımları geliştirmeyi amaçlamaktadır. Benzer belirtileri ve ortak etiyolojik özellikleri olan depresyon ve anksiyete bozuklukları, bu yaklaşımla sıklıkla ele alınmış olsa da araştırmaların çok azında kapsamlı bir model öne sürülmüştür. Oysaki tanılar üstü keşifsel modele göre farklı bozuklukların altında uzak ve yakın faktörler olarak isimlendirilen ortak faktörler yatmaktadır. Uzak faktörler, yakın faktörlere zemin hazırlayan bazı gen özelliklerini ve kontrol edilmesi zor çevresel özellikleri, yakın faktörler ise psikopatoloji üzerinde doğrudan etkiye sahip bazı bireysel farklılıkları içermektedir. Bu tez çalışmasında depresyon ve anksiyete bozuklukları için söz konusu keşifsel modeli temel alan bir modelin test edilmesi amaçlanmıştır. Test edilen modelde, çocukluk çağı travmaları ve algılanan ebeveynliğin uzak faktörleri, nörotisizm, duygu düzenleme güçlüğü ve tekrarlayıcı düşünme eğiliminin ise yakın faktörleri temsil ettiği öne sürülmüştür. Ayrıca farklı tanı gruplarının bu özellikler bakımından karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya majör depresyon bozukluk (N=53), panik bozukluk (N=43), yaygın anksiyete bozukluğu (N=47), depresyon ve anksiyete bozukluğu eş tanısı (N=53) olan ve herhangi bir tanısı olmayan (N=47) toplam 243 kişi katılmıştır. Ölçüm araçları olarak Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği, Ana-Babaya Bağlanma Ölçeği, Beş Faktör Kişilik Envanteri, Duygu Düzenlemede Güçlükler Ölçeği, Tekrarlayıcı Düşünme Ölçeği, Beck Depresyon Envanteri, Beck Anksiyete Envanteri ve Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri kullanılmıştır. Varyans analizi sonuçları, tanısı olmayan kişilerin tanısı olanlara göre ve tek tanısı olanların da eş tanısı olanlara göre ölçeklerden daha düşük puan aldığını göstermiştir. Korelasyon analizi bulguları, değişkenler arasında güçlü ilişkiler olduğunu, özellikle nörotisizm, duygu düzenleme güçlüğü ve tekrarlayıcı düşünmenin psikopatoloji belirtileriyle yüksek düzeyde ilişkili olduğunu göstermiştir. Yürütülen yapısal eşitlik modeli, önerilen modeli doğrulamış; uzak faktörlerin depresyon ve anksiyete belirtilerini yakın faktörler üzerinden açıkladığını, yakın faktörlerin bu belirtileri yordama gücünün daha yüksek olduğu göstermiştir. Bulgular, literatürle uyumlu olarak, duygusal belirtilerin altında bazı ortak tanılar üstü yatkınlık faktörleri olduğunu ortaya koymuştur. Bu bulguların psikopatolojiye ilişkin kuramsal anlayışa katkı sağlayıp farklı ruhsal sorunlar için ortak psikoterapi programlarının geliştirilmesine yol açabileceği düşünülmektedir.The transdiagnostic approach assumes that there are some common predisposition risk factors for different mental disorders and provides further insight for comorbidity. It also aims to develop mutual treatment programs for these disorders. Although depression and anxiety disorders sharing similar symptoms and common etiological features were frequently investigated, only a few studies have suggested a comprehensive model for both disorders. The heuristic transdiagnostic model asserts that two types of common factors underlie different disorders: distal and proximal risk factors. Distal factor, leading to proximal factor, comprises of some genetic features and uncontrollable environmental context. Proximal factor comprises of some individual differences which directly affects psychopathology. The present study aimed to test a comprehensive hierarchical model based on the heuristic transdiagnostic model for depression and anxiety disorders. In the model, the distal factors were childhood traumas and perceived parenting style represented and the proximal factors were neuroticism personality trait, emotion dysregulation and repetitive negative thinking. Furthermore, it was aimed to compare different disorder groups in terms of these proximal and distal factors. The research sample consisted of a total of 243 adults with major depression disorder (N=53), panic disorder (N=43), generalized anxiety disorder (N=47), comorbid of depression and anxiety (N=53) and without any disorders (N=47). Childhood Traumas Questionnaire, Parental Bonding Inventory, Five-Factor Personality Inventory, Difficulties in Emotion Regulation Scale, Repetitive Negative Thinking Scale, Beck Depression Inventory, Beck Anxiety Inventory and State-Trait Anxiety Inventory were used as measurement tools. The results of the variance analysis showed that healthy participants had lower scores than those with diagnosed. Moreover, the participants with a single diagnosis had lower scores than those with comorbid diagnoses. The correlation analysis revealed strong relationships among variables, particularly between neuroticism, emotion dysregulation, repetitive thinking, and the symptoms of psychopathology. The structural equation modelling confirmed the proposed model for depression and anxiety disorders. The proximal factor was a stronger predictor of depression and anxiety symptoms than distal factors which were explained these symptoms through proximal factors. The common vulnerability factors underlying emotional disorders was the key finding that was consistent with previous studies. These findings provide new insight into psychopathology and contribute to the development of mutual psychotherapy programs for depression and anxiety disorders
The relationships among posttraumatic growth,ruminative thinking pattern, perceived social support and intolerance for uncertainty in patients with lung cancer
Bu çalışma akciğer kanseri hastalarında travma sonrası gelişim, tekrarlayıcı düşünme örüntüleri, algılanan sosyal destek ve belirsizliğe karşı tahammülsüzlük belirtileri arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla yapılmıştır. Dr. Suat Seren Göğüs Hastalıkları ve Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesinde onkoloji polikliniğine kontrole gelen, akciğer kanseri hastası, 90 kişi araştırmanın örneklemini oluşturmaktadır. Tamamı erkek olan 37-70 yaş aralığındaki hastalara ' Travma Sonrası Gelişim Ölçeği', 'Tekrarlayıcı Düşünme Ölçeği', 'Algılanan Sosyal Destek Ölçeği' ve 'Belirsizliğe Karşı Tahammülsüzlük Ölçeği' ölçekleri uygulanmıştır. Hastalıkla ilgili değişkenlerin etkisini görmek amacıyla, çok yönlü varyans analizi, tek yönlü varyans analizi ve bağlantısız örneklem t testi uygulanmıştır. Değişkenler arası ilişkileri belirlemek için ise, korelasyon analizi ve aşamalı regresyon analizi yapılmıştır. Sonuçlara göre; evrenin travma sonrası gelişim puanı üzerinde anlamlı bir etkisi olduğu bulunmuştur F (3,86) = 4.01, p<.05. Korelasyon analizi sonucunda travma sonrası gelişim toplam puanı ile algılanan sosyal destek ve belirsizliğe tahammülsüzlük toplam puanı ve alt boyutları arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğu bulunmuştur (p<.01). Regresyon analizi sonuçlarına göre travma sonrası gelişim üzerinde tek anlamlı değişken, algılanan sosyal destektir [β = .314, t (88) = 4.212, p < .01]. Bulgular literatür ışığında tartışılmıştır.The aim of this study is the exemaining the relationship between post traumatic growth, perceived social support, repetitive thinking and intolerance of uncertainty patients with lung cancer. The sample of the research consisted with 90 patient who came for checking for their lung cancer where in Dr. Suat Seren research hospital. The questionnaire of 'Posttraumatic Growth (P.T.G)', 'Perceived Social Support (MSPSS)', 'Repetitive Thinking' and 'İntolarance Of Uncertainty' were completed by patient who were all male. To determine the effect of disase-related variables, multivariate analysis of variance, one-way analysis of variance, and independent sample t test is conducted. Correlation analysis and stepwise regression analysis is used to understand interrelationships between variables. According to one-way analysis of variance result, stage of cancer has a significant effect on posttraumatic growth F (3,86) = 4.01, p<.05. As a result of the correlation analysis, it is found that there is a significant positive correlation between total post-traumatic growth score and perceived social support and intolerance of uncertainty total score and subscales (p<.01). According to the results of regression analysis, the only significant variable on post-traumatic growth is perceived social support [β = .314, t (88) = 4.212, p < .01]. Findings are discussed in the light of the literature
The relationship between emotional distress tolerance and coping styles in individuals with traumatic experience
Bu araştırmanın temel amacı, duygusal sıkıntı toleransı ile travma sonrası stres belirtileri düzeyleri arasındaki ilişkide başa çıkma stillerinin aracı rolünü incelemektir. Araştırma ilişkisel tarama modeline dayalı betimsel bir araştırmadır. Araştırmanın örneklemini yaşları 18 ile 65 arasında değişen (Ort. = 28.8, SS= 10.19), 334'ü kadın (% 73.6) ve 120'si erkek (% 26.4) olmak üzere toplam 454 katılımcı oluşturmuştur. Araştırma kapsamında katılımcılara Kişisel Bilgi Formu, Travma Sonrası Stres Tanı Ölçeği (TSSTÖ), Başa Çıkma Tutumlarını Değerlendirme Ölçeği (COPE-R) ve Sıkıntıya Dayanma Ölçeği (DTS) uygulanmıştır. Yapılan analizlerde travma sonrası stres belirtileri ve uyumsuz başa çıkma stilleri arasında pozitif yönde bir ilişki varken, travma sonrası stres belirtileri ve duygusal sıkıntı toleransı arasındaki ilişki negatif yöndedir. Benzer şekilde travma sonrası stres belirtileri ile uyumlu başa çıkma stilleri arasındaki ilişki negatif yöndedir. Bununla birlikte, duygusal sıkıntı toleransı ve başa çıkma stillerinin travma sonrası stres belirtileri düzeyine etkisi anlamlıdır. Buna ek olarak, duygusal sıkıntı toleransı ile travma sonrası stres belirtileri düzeyi arasındaki ilişkide başa çıkma stillerinin kısmi aracı rol oynadığı görülmüştür. Bulgular ilgili alanyazını ışığında tartışılmıştır. Ayrıca araştırmacılara ve uygulayıcılara bazı öneriler sunulmuştur.The main purpose of this study is to examine the mediating role of coping styles
in the relationship between emotional distress tolerance and posttraumatic stress symptom
levels. The research is a descriptive survey based on relational screening model. The
sample of the study consisted of 454 participants, ages ranging from 18 to 15 (Mean =
28.8, SD = 10.19), 334 female (73.6%) and 120 male (26.4%). Within the scope of the
research, Personal Information Form, the Posttraumatic Diagnostic Scale, the Revised-
COPE and the Distress Tolerance Scale were applied. According to results, there is a
positive relationship between posttraumatic stress symptom levels and maladaptive
coping skills but negative relationship exists between posttraumatic stress symptom levels
and emotional stress tolerence and between posttraumatic stress symptom levels and
adaptive coping skills. It is shown that coping skills and emotional distress tolerence have
effect on posttraumatic stress syptom levels. As a result, it was found that has a partial
mediating role coping styles in the relationship between emotional distress tolerence and
posttraumatic stress symptom levels.
The findings were discussed and interpreted based on the related literature. In
addition, some suggestions were presented to the researchers and practitioners
Effectiveness of cognitive behavior group therapy for anger management with juvenile delinquents and therapeutic factors
Suça sürüklenen çocuklarda yeniden suça yönelmeyi azaltmaya yönelik rehabilitasyona dayalı müdahale yaklaşımlarının öneminin anlaşılması ile bu alanda yapılan çalışmalar artmıştır. Ceza infaz kurumlarında özellikle öfke kontrolüne yönelik grup formatında uygulanan bilişsel davranışçı terapilerin etkili olduğu birçok çalışmada bulunmuştur. Bu çalışmada da, suça sürüklenen çocuklarda öfke kontrolüne yönelik bilişsel davranışçı grup terapisinin etkililiği ve grup terapisinde değişimi sağlayan iyileştirici faktörlerin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu bağlamda araştırmanın ilk aşamasında İyileştirici Faktörler Envanteri-Kısa Formu'nun Türkçe geçerlik güvenirlik çalışması için çeşitli sorunlara yönelik grup terapisine katılan 128 kişiye ulaşılmıştır. Çalışmanın asıl örneklemini ise, İzmir Çocuk ve Gençlik Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'nda kalan ve kurumun Psikososyal Servisi tarafından Yasalarla İhtilafa Düşen Çocuk ve Ergenler için Araştırma ve Değerlendirme Formu'na (ARDEF) göre öfke kontrol problemi yaşadığı belirlenen 14-18 yaşları arasındaki 60 ergen oluşturmaktadır. Bilişsel Davranışçı Grup Terapisi (BDGT), Paylaşım Grubu (PG) ve Bekleme Listesi (BL) koşullarına seçkisiz olarak atanan katılımcılardan müdahale öncesinde, müdahale sonrasında ve müdahaleden iki ay sonra ölçümler alınmıştır. Katılımcılara Kişisel Bilgi Formu, Kısa Semptom Envanteri, Sürekli Öfke ve Öfke İfade Tarzları Ölçeği ve Çok Boyutlu Öfke Ölçeği, İyileştirici Faktörler Envanteri-Kısa Form(İFE-KF) ve İyileştirici Ortam Anketi (İOA) uygulanmıştır. İyileştirici faktörlerin niteliksel tematik analizine yönelik yarı yapılandırılmış görüşme yapılmıştır. Ön test ve son testlerle yürütülen karışık desenler için iki yönlü varyans analizleri sonucunda sadece Sürekli Öfke ve İçe dönük tepkiler alt boyutlarında grup-içi ve/veya gruplar-arası istatistiksel açıdan anlamlı farklılıklar bulunmuştur. 2 aylık izlem ölçümlerinde ise, BDGT ve PG'nin birçok alt boyut açısından grup-içi ve/veya gruplar-arası istatistiksel açıdan anlamlı farklılıklar olduğu, değişimin BDGT'de devam ettiği hatta arttığı, PG'de ise korunmadığı bulunmuştur. İyileştirici Faktörler açısından ise, BDGT ve PG IFE'nin duyguları ifade etme ve sosyal öğrenme alt boyutu; IOA'nın katarsis alt boyutu açısından anlamlı olarak farklılaştığı bulunmuştur. İyileştirici faktörlerin niteliksel incelendiği tematik analizde ise, grup bağlılığı, sosyal öğrenme, tartışmada fikir sunma ve farklı fikirleri görebilme, duyguları paylaşma, özgecilik, grup kuralları, eğlenceli aktiviteler ve grup terapistleri temaları ortaya çıkmıştır. Hem etkililik hem de iyileştirici faktörler bulguları alan yazın ışığında tartışılmıştır, sınırlılıklar ve önerilere yer verilmiştir.With the understanding of the importance of rehabilitation-based intervention approaches to reduce re-offending in juvenile delinquents, studies in this area have increased. Cognitive behavior group therapy for anger management especially was found to be effective in prison settings. Aim of the study was to examine the effectiveness of cognitive behavior group therapy for anger management and curative factors in group therapy in juvenile delinquents. Initially, 128 group members from different group therapy participated in the Turkish adaptation study of Therapeutic Factors Inventory- Short Form. Main study sample consisted of 60 adolescents aged between 14-18 who had anger control problems according to The Examination and Assessment Form for Juvenile Offenders (ARDEF) assessed by the Psychosocial Service of Izmir Child and Youth Prison. Pre-intervention, post-intervention and 2 months follow up measurements were taken from participants who were randomly assigned to cognitive behavior group therapy (CBGT), sharing group (SG) and wait list (WL). Personal Information Form, Brief Symptom Inventory, State Trait Anger and Expression Inventory, Multidimensional Anger Scale, Therapeutic Factors Inventory- Short Form and Curative Climate Questionnaire were applied. In addition to quantitive assessment of curative factors, semi-structured interviews were conducted for qualitative thematic analysis. As a result of the two-way mixed design variance analysis carried out with pre and post-tests, statistically significant differences were found within and/ or between groups in Trait Anger and Introvert Reactions. In the 2 month follow up tests, there were significant differences between CBGT and SG in many subscales of measurements. Change was preserved and continued in CBGT; however, it was not preserved in SG. For curative factors, there were significant differences between CBGT and SG in terms of expression of emotion, social learning and catharsis. According to qualitative thematic analysis of curative factors, 8 themes emerged: group cohesion, social learning, defending opinions and accepting different opinions, expressing emotion, altruism, group rules, funny activities, and group therapists. Both effectiveness and curative factors results were discussed in the light of the literature. Limitations and suggestions were mentioned for future studies
Otomatik düşünceler, fonksiyonel olmayan tutumlar ve mizaç ve karakter arasındaki ilişkiler
Depresyon, kişinin yaşamını olumsuz yönde etkileyen ciddi bir ruhsal bozukluktur. Bilişsel modele göre bu bozukluk, bireylerin yaşamlarının erken evrelerinde oluşturdukları yanlış inançlarından kaynaklanmaktadır. Diğer yandan; depresyonun bazı kişilik özelliklerinden etkilenebileceği de araştırılan konulardandır. Keza psikobiyolojik kişilik modeline göre, doğuştan getirilen mizaç ve yaşamın erken yıllarında oluşan karakter boyutları, kişileri depresyona yatkın hale getirebilmektedir. Bu kişilik özellikleri bireylerin kendileri, diğerleri ve dünyayla ilgili inançlarını ve tutumlarını da etkileyebilir. Buradan hareketle, bu araştırmanın temel amacı, bilişsel kuram ile psikobiyolojik kişilik modeli arasında ilişki olup olmadığını incelemektir. Bu amaçla, bilişler ve mizaç karakter özellikleri, depresyon tanılı hasta grubunda (n=127) ve karşılaştırma yapabilmek için kontrol grubunda (n=128) incelenmiştir. Sonuçlara göre, hasta grubunun kontrol grubundan daha yüksek zarardan kaçınma ve daha düşük kendini yönetme, işbirliği yapma ve sebat etme puanı olduğu görülmüştür. Ayrıca hasta grubundaki kişilerin kontrol grubundakilere göre daha fazla depresyonla ilgili temel inanç, fonksiyonel olmayan tutum ve otomatik düşüncelerinin olduğu görülmüştür. Regresyon analizlerine göre, depresyon tanılı bireylerin zarardan kaçınma ve kendini yönetme kişilik özellikleri; fonksiyonel olmayan tutumlarını ve otomatik düşüncelerini yordamaktadır. Ayrıca, depresyon tanılı bireylerin zarardan kaçınma, kendini yönetme, temel inanç, fonksiyonel olmayan tutumlar ve otomatik düşüncelerden aldıkları puanların tümü, Beck depresyon puanlarını yordamada başarılı olmuştur. Sonuç olarak; bu çalışma, bilişsel kuram ile psikobiyolojik kişilik modelinin, depresyonu açıklamak için birlikte ele alınabileceğini göstermektedir. Buna göre, zarardan kaçınma ve kendini yönetme özelliklerinin depresyon için risk faktörü olduğu söylenebilir. Araştırmanın sonuçlarından yola çıkılarak, depresyonu önleme çalışmaları yapılabilir. Ayrıca bu mizaç ve karakter özellikleri dikkate alınarak depresif bireylere yönelik olan bilişsel psikoterapilerin etkililikleri arttırılabilir
Mindfulness and self-compassion as mediators of effect of self-criticism on subjective well-being
Bu çalışmanın amacı öz duyarlılık ve farkındalığın öz eleştiri ve öznel iyi oluş arasında aracı değişkenler olup olmadığı incelemektedir. Çalışmaya 328 sağlıklı kişi katılmıştır. Veri toplama araçları olarak "Öz Eleştiri Ölçeği", "Öz Duyarlılık Ölçeği", "Bilinçli Farkındalık Ölçeği", "Yaşam Doyumu Ölçeği" ve "Pozitif ve Negatif Duygu Ölçeği" kullanılmıştır. Araştırmanın bulguları, öz duyarlılık ve farkındalığın öz eleştiri ve öznel iyi oluş arasında kısmi aracı değişkenler olduğunu göstermiştir. Ayrıca bu değişkenlerin alt boyutları arasındaki ilişkiye de bakılmıştır. Yapılan stepwise çoklu regresyon analizine göre öz duyarlılığın alt boyutu olan öz şefkat ve izolasyon, öz eleştirinin alt boyutu olan karşılaştırmaya dayalı öz eleştirenin ve farkındalığın öznel iyi oluşu yordadığı görülmüştür. Literatürle paralel bir şekilde bu çalışma da öz eleştirinin negatif, öz duyarlılığın ve farkındalığın ise pozitif bir şekilde bireylerin öznel iyi oluş düzeyini etkilediği görülmüştür. Bu bilgiler ışığından bireylerin öznel iyi oluş düzeyini artırmak için bu faktörlerin dikkate alınması ve bu faktörleri kapsayan öznel iyi oluş müdahale programlarının uygulanması gerektiği fikri savunulmaktadır.The aim of this study is to investigate whether self-compassion and mindfulness are mediating variables between self-criticism and subjective well-being. The study was conducted with the participation of 328 healthy people. Data collection tools that were used during this study were "Self-Criticism Scale", "Self-Compassion Scale", "Mindful Attention Awareness Scale", "Life Satisfaction Scale" and "Positive and Negative Affect Schedule". The findings of the study showed that self-compassion and mindfulness are partial mediating variables between self-criticism and subjective well-being. Besides, the correlation between the sub-dimensions of these variables was examined, as well. Based on the results of the regression analyses conducted, it was found that self-kindness, isolation (which are both sub-dimensions of self-compassion), comparative self-criticism (which is a sub-dimension of self-criticism) and mindfulness predicted subjective well-being. In parallel with the present literature, this study has revealed that self-criticism has a negative effect on the subjective well-being of the individuals, whereas self-compassion and mindfulness has a positive effect. In this paper and in the light of the findings obtained from this study, it is argued that these abovementioned factors should be taken into consideration and subjective well-being intervention programs which encompass these factors should be applied in order to increase the subjective well-being of the individuals
Çalışan gençlerde depresyon ve anksiyetenin yordayıcısı olarak kişilik özellikleri
Kişilik özellikleri ile psikolojik bozukluklar arasındaki ilişki çok eski zamanlardan beri psikoloji literatüründe sıklıkla incelenen bir konu olmuştur. Depresyon ve kaygı gibi bozukluklarda kişilik özelliklerinin etkisini incelemek amacıyla çok sayıda çalışma yapılmıştır. Bu çalışmada, Cloninger’in çok boyutlu kişilik kuramındaki mizaç ve karakter boyutlarının depresyon ve kaygı üzerindeki etkileri incelenmiştir. Depresyon ve kaygı bozukluğu geliştirme açısından risk taşıyan toplam 241 çalışan gence Mizaç ve Kişilik Envanteri (MKE), Beck Depresyon Envanteri (BDE) ve Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri (DSKE) ve demografik bilgi formu uygulanmıştır. Bu ölçeklerle birlikte katılımcıların mizaç ve karakter boyutu puanları, depresyon ve kaygı puanları ile bazı demografik özellikler açısından durumları belirlenmiştir. Yapılan analizler sonucunda Zarardan Kaçınma mizaç boyutunun depresyon ve kaygı ile pozitif, Kendini Yönetme karakter boyutunun ise negatif yönde ilişkide olduğu bulunmuştur. Başka bir deyişle depresyon ve kaygı, yüksek Zarardan Kaçınma, düşük Kendini Yönetme puanları ile yordanabilmektedir. Bu durum Zarardan Kaçınma puanları yüksek olan kişilerin kötümserlik, güvensizlik, düşük enerji düzeyine sahip olma, diğerlerini endişelendirmeyen durumlarda bile negativist olma gibi özelliklerinin depresyon ve kaygının klinik özellikleriyle örtüştüğü şeklinde yorumlanmıştır. Benzer şekilde Kendini Yönetme puanları düşük kişilerin olgunlaşmamışlık, kırılganlık, suçlayıcılık, amaç belirleme ve izlemede beceriksizlik gibi özellikleri depresyon ve kaygının klinik görünümünü anımsatmaktadır. İlişkili bulgular tartışılmıştır
- …
