1,720,980 research outputs found
Türkiye'de Bürokrasi ve Kamu Ekonomisi
Bu çalışma 1980 sonrası neo-liberal dönüşüm çerçevesinde bürokrasi, teknokrasi, kamu ekonomisi ve bütçeye yönelik, başta bunlar arasındaki ilişkileri inceleyen temel kuramlar olmak üzere, temel tezleri Türkiye örneğinde test etmeyi hedeflemektedir. Çalışmanın alan araştırması ile ölçülen beş konuya dair sonuçlar şöyledir: Birincisi bürokrat ve teknokratlarımızın seçkinci kuram çerçevesinde bir “yöneten elit” olarak kendi kendini yeniden üretip üretmediğini, yani bürokrasiye giriş ve yükselme bağlamında bir dikey hareketliliğin mevcut olup olmadığı ortaya konmak istenmiştir. Şunu söyleyebiliriz ki, Türk bürokrasi ve teknokrasisi, demografik olarak ve köken itibarıyla hiçbir şekilde seçkinci teorilerin ortaya koyduğu biçimiyle belirli ve aynı sosyal kökenden gelmemektedir.İkincisi, aldığımız sonuçlara göre Türk bürokrasisi ve teknokrasisinin kelimenin safi anlamı ile liberal/piyasacı olduklarını iddia etmek güçtür. Her ne kadar ortalamalar bazında liberal eğilime işaret eden değişkenlerin ortalaması devletçi olanlara göre daha yüksek çıksa da, tam bir liberal eğilimden söz edilemez. Üçüncüsü Türkiye’de bürokrasi ve teknokraside Niskanen’in iddia ettiğinin aksine “bütçe kollama” bilincinin gelişmediği görülmektedir. Yani ortalamalar itibarıyla anlamlı bir bütçe kollama eğilimine rastlanmamaktadır.Dördüncüsü bürokrat ve teknokratlarımızın Performans Esaslı Bütçe Sistemi (PEB) hakkındaki temel yaklaşımlarının olumlu mu olumsuz mu olduğu belirlenmek istenmiştir. Ortaya çıkan sonuçlara göre bürokrat ve teknokratlarımızın PEB’e birlikte çok olumlu baktıkları söylenemez. Bunlar arasından liberal eğilimli olanların, PEB hakkında oldukça olumlu bir algıya sahip oldukları, devletçi olanların ise daha şiddetli bir şekilde PEB ile ilgili olumsuz bir algıya sahip oldukları görülmektedir.Beşinci ve son olarak ise yukarıdaki dört hedefe ilişkin sonuçların, bürokrasi ile teknokrasi arasında ve bunların da iktisadi/mali konularda olanları ile olmayanları arasında eğer varsa ne tür farklılıklar sergilediği ortaya konmaktadır.The goal of this study is mainly to test, basic dissertations on bureaucracy, technocracy, public economy and budgeting, primarily on which of them that focuses on relations between these issues, and doing this via taking Turkey as a case within the framework of post-1980 neo-liberalization period. Results of the case study, regarding five theme that had been measured by it, as follows: Firstly, it tries to expose whether bureaucracy and technocracy in Turkey as a “governing elite” reproduce itself or not, or in other words to expose whether there exist a “vertical movement” in terms of entering into or promoting along bureaucracy and technocracy. We can say that, contrary to teachings of elitist theories, demographically Turkish bureaucracy and technocracy had by no means come from some specific origin. Secondly, it is very difficult to label Turkish bureaucracy and technocracy as "liberal" with the pure meaning of the word. Although looking at the means, we see that the mean of variables which denote the liberal tendencies of participants is higher than that denote statist tendencies; we cannot mention about an exact liberal tendency. Thirdly, it is seen that, contrary to Niskanen’s theory, throughout both bureaucracy and technocracy in Turkey, the consciousness on "budget maximization" has not been developed yet. In other words, we didn't face a budget maximization tendency in terms of means. Fourthly, it is tried to reveal whether perceptions of Turkish bureaucracy and technocracy on Performance Based Budgeting (PBB) are positive or negative on average. The results show that it can't be said that our participants have positive approaches against the PBB. Within them, it is seen that, those who has more liberal tendencies has also positive perceptions on PBB, and accordingly those who has more étatist tendencies has, by the same time, more negative perceptions against this budgetary system. Finally, this study reveals different results between bureaucracy and technocracy, and also between economic/financial expertise and others, on four topics of measurement above.</p
Kamu Bütçesinde Yapı-Araç Uyuşmazlığı: Kuramsal Analiz
Bütçe teorisi, yirminci yüzyıla geleneksel bütçe dahil, tam altı bütçe sistemi sığdırmıştır. Ortalamada yaklaşık her onyedi yılda bir yeni bütçe sistemi anlamına gelen bu durumun esas itibariyle üç nedeni vardır: Birincisi, “bütçe hakkı” kavramının bu yüzyılda, ekonomik konjonktürdeki değişimlere duyarsız biçimde ve maliye politikası hakkı aleyhine, katı yorumlanmasıdır. İkincisi, bu yanlış yorumda ve liberal söylem kaynaklı klasik bütçe ilkelerinde ısrar edilmesi sonucu, kamu bütçesinde görülen yapı, araç ve amaç uyuşmazlıklarıdır. Bu uyuşmazlıklar “tek bütçe sistemi baskısında” cisimleşmiş ve bu yüzden ekonomik öncelikler değiştikçe, bütçe sistemleri de değişmiştir. Üçüncüsü ise, bahsedilen uyuşmazlıkların yapısal biçimde ele alınmaması ve bu yüzden bütçe sistemlerinin ekonomik konjonktürü takip etmekte geç kalması anlamında ortaya çıkan “sistemik gecikme”dir. Sürecin nihai merhalesi olan Performans Esaslı Bütçeleme de bu uyuşmazlıkları yapısal olarak kavrayamadığı için, kuramsal açıdan ve uygulamada sorunlara sebep olmaktadır.Throughout twentieth century, the budgetary theory has exhausted six budgeting systems including the Classical one. This means one budgeting system per about seventeen years in average, and there were three main causes of these rapid changes: First, the concept of “power of purse” has been evaluated rigidly against the “power of fiscal policy”, in contrast to transformations in economic conjuncture. Second, as a result of insistence on this rigid evaluation, and on classical liberal budgetary principles, there have arisen discrepancies between budgetary structures, means and goals. These discrepancies have been reflected by “one budget constraint”, and thus, budgeting systems have been changed along with economic priorities. Third, due to these discrepancies that hadn’t been handled structurally, “systemic lags” have emerged in terms of tardiness of budgeting systems in following economic conjuncture.</p
Public R&D and Budgeting: Ontological Discussion, Country Examples, and A Technical Note on Turkey
What does Research and Development (R&D) mean for public economy? Is it a typical investment, a function of public service, or a kind of politico-economic gambling? Grounding on its “risky” economic character, we argue that, it is a “sui-generis” type of both economic and fiscal activity. Then, if so, the question is “where it should be displayed throughout the government budget? Due to the fact that, it is not a function of the state, R&D appropriations ought to be classified in “economic classification” of public budgets. This should be done for two ontological reasons: First, in a neo-liberal age, in which there is strong emphasis on the “minimal state”, a R&D type of -so to speak- investment cannot be perceived as a normal state activity. Even if it is so, and second, since it is an economic endeavor, it should be classified under the economic classification, not in functional one. Furthermore, the society has the right to discern the share of outlays on R&D within total public spending. The best way of doing this is to annex a brief chart to the budget or to issue a separate budget or report on R&D expenditures of state agencies, unless it is possible to do all.What does Research and Development (R&D) mean for public economy? Is it a typical investment, a function of public service, or a kind of politico-economic gambling? Grounding on its “risky” economic character, we argue that, it is a “sui-generis” type of both economic and fiscal activity. Then, if so, the question is “where it should be displayed throughout the government budget? Due to the fact that, it is not a function of the state, R&D appropriations ought to be classified in “economic classification” of public budgets. This should be done for two ontological reasons: First, in a neo-liberal age, in which there is strong emphasis on the “minimal state”, a R&D type of -so to speak- investment cannot be perceived as a normal state activity. Even if it is so, and second, since it is an economic endeavor, it should be classified under the economic classification, not in functional one. Furthermore, the society has the right to discern the share of outlays on R&D within total public spending. The best way of doing this is to annex a brief chart to the budget or to issue a separate budget or report on R&D expenditures of state agencies, unless it is possible to do all.</p
A Drawback in Turkish Budget Classification: Where Have Public Investments Gone?
2006 yılında Türk mali yapısı, program temelli ve program sınıflandırma tipine sahip hibrid (Program Bütçe Sistemi ve Planlama-Programlama-Bütçeleme Sistemi arasında) bir bütçe ve sınıflandırma sisteminden, stratejik olarak planlanan, performans esaslı, analitik biçimde sınıflandırılan ve neoliberal praksis tarafından şekillendirilen Avrupa Hesaplar Sistemi (ESA) ile Devlet Finans İstatistiklerine (GFS) uygun olarak yapılandırılmış, çok yıllı bir sisteme geçmiştir. Yeni sınıflandırma sisteminin temel eksikliği, harcamacı kuruluşlarca gerçekleştirilen yatırım harcamalarının açık olarak görülememesidir. Neoliberal öğretinin “yatırımcı olmayan minimal devlet” yaklaşımına uygun olarak, “kamu yatırımı” düşüncesi, yeni sınıflandırma sisteminin kayıp halkası olmuştur. Çalışmada, bu eksikliğin giderilmesine yönelik olarak, üç alternatif teknik öneri ortaya konmuştur.In 2006, Turkish fiscal structure has changed its budgeting and budget classification system from a program based and accordingly classified hybrid one (between Program Budgeting and Planning-Programming-Budgeting systems) to a strategically planned, performance based and analytically classified multi-year budgeting system that was structured in line with European System of Accounts (ESA) and Government Finance Statistics (GFS) which have been shaped by neoliberal praxis. What’s wrong with this new classification is that public investment expenditures cannot be clearly distinguished from other outlays. Pursuant to “non-investor minimal state” approach of the neoliberal thought, the idea of “public investment” is the missing point of new classification system. Here, I make three alternative technical recommendations to fix this draw-back.</p
Türkiye’de Vergi Denetimi ve Gelirleri Üzerine Bir İnceleme
Bu çalışmada 1995 yılından bu yana vergi müfettişi (2011 yılı öncesi adıyla vergi denetmeni) kadro sayısında görülen artışın vergi tahsilatına, kayıtdışılığın azaltılmasına ve vergilemede adalete olan etkileri ele alınmıştır. Buna göre, gerek vergi yükü gerekse genel bütçe gelirleri açısından bütçe vergi gelirlerinde artış görülmekle birlikte, bu artışın müfettiş sayısındaki değişimle bir ilişkisinin olmadığı ortaya çıkmıştır. Kayıtdışılıkla mücadelede, artan denetimler sonucu kısmi başarı yakalandığı ve en azından kayıtdışı istihdam oranının azaldığı görülmektedir. Vergilemede adalet ise dolaylı vergiler lehine ve ücretliler aleyhine bozulmuştur. Sonuç olarak, denetim elemanı sayısındaki artış, ekonomik krizlerin ve çıkarılan vergi aflarının da etkisiyle, arzu edilen sonuçları ortaya koyamamıştır.Although there is an increase in tax revenues, it couldn’t has been found that there was a relation between the rise in the number of inspectors and that in tax revenues. There is a success in alleviating the informal sector, regarding employment rates. Regarding tax equity, the study has revealed that, this equity had been perished via deterioration in favor of indirect tax revenues against direct ones; and also in support of taxes on capital against that on labor. Consequently we cannot talk about a realization of desired fiscal and economic effects of the rise in the number of inspections.</p
A Low Story: Disgovernace of Taxation and Tax Justice in Turkey – System and Practice
Vergilendirme genelde bir ekonominin özelde ise mali bir yapının en önemli iki sac ayağından biridir (ikincisi kamu harcamalarıdır). Vergilendirme, ayrıca devlet-toplum ilişkileri bağlamında demokratik gelişim ve iyi yönetişim açısından hayatidir. Bu bağlamda, iyi yapılandırılmış ve doğru işleyen bir vergi sisteminin, mali istikrarın yanı sıra iktisadi adalete de katkıda bulunacağını ifade edebiliriz. Burada, vergilemenin mali rolü iki yönlüdür: Vergilendirme, bir yandan kamu harcamalarını finanse etmenin en ideal yolu iken, diğer yandan maliye politikasına uygun olarak kullanılacak bir mali araçtır. Bunların ilkinin yönetişim ile, ikincisinin ise adalet ile ilgili olduğunu belirtmeye herhalde gerek yoktur. Böylelikle, devleti ekonomik zorluklar ve demokratik taleplerle mücadele eden bir boksör ile sembolize edecek olursak (ki yumruklarından biri harcamaları temsil ederken, diğeri vergileri temsil ediyor olsun), ikinci eldiven aynı anda hem rakibi sarsacak kadar güçlü, hem de onu öldürmeyecek kadar yumuşak olmalıdır.Bu bağlamda, bir vergi sisteminin etkinliğini ve adaletli olup olmadığını birlikte değerlendirebilmek için bazı yapı ve değişkenleri mercek altına almamız gerekmektedir. Bu çerçevede, gerek vergi idaresi gerekse mevzuatı açısından, hiç kimse yanlış vergi yapısı ile hem adil bir vergi sistemi kurup hem de yeterli düzeyde vergi geliri elde edemeyeceğinden –ya da tam tersi- vergi yapısının analizi oldukça önemlidir. Sonrasında ise, vergilemede adaletin hangi düzeyde sağlanabildiğini test etmek üzere, uygulama sonuçları, uygun verilerle (vergi yükü, dolaylı vergi tahsilatı oranı, emek ve sermaye üzerindeki vergi yükü, gönüllü uyum oranı vb.) ve dikkatle incelenmelidir.Türkiye’ye baktığımızda 2005 ve 2010 yıllarında vergi yönetiminin yapısında iki ciddi değişiklik görürüz. Maliye Bakanlığı da aynı zamanda, personel yapısını güçlendirmek üzere vergi denetimi ile ilgili personelin unvanlarını yeniden düzenlemiş, kadrosunu genişletmiş ve bazı yasal düzenlemelere gitmiştir. Ancak bu çabaların sonuçlara yansıdığı pek söylenemez. Bu çalışmada, vergi yapısı ve vergi süreçleri ile sonuçlarının vergilemede adaleti sağlayıp sağlayamadığı derinlemesine analiz edilmiştir. Buna yönelik olarak ilkin vergi yönetimi ele alınmıştır. İkinci olarak, vergi türlerinin vergi adaleti karşısındaki konumları bağlamında, Türk Vergi Sisteminin ekonomi-politiği yapısökümüne tabi tutulmuştur. Son olarak da, bu yapı ve sistemin sonuçları ortaya konmuştur.Taxation is one of the most important two pillars of an economy (the other one is public spending) in general and of a fiscal structure in particular. Furthermore, taxation is also vital for democratic development and for good governance in terms of state-society relationship. In this sense, we can say that, a well-designed and functioning taxation system must provide or contribute to the economic justice along with economic and fiscal stability. Here the fiscal role of taxation is two-folded: On the on hand it is an ideal source of revenue to cover public expenses, and is also a tool to be used in accordance with fiscal policy. Needless to say, the first one is about governance, while the second is relevant for justice. Thus, if we symbolize the state via the boxer metaphor (to fight with economic challenges and democratic demands) with two thumps (spending and taxation), her second boxing-glove should be strong enough to knock her match down, and at the same time it should be soft enough to not to kill the match.In this regard, we need to scrutinize some structures and variables to evaluate both effectiveness and equitability of a tax(ation) system. Within that framework, tax structure has the top importance, since no one can set up an egalitarian tax system and yield sufficient revenues with wrong tax structure in terms of both tax administration and legal framework, or vice versa. Then, the practice and consequences ought to be monitorized rigorously with relevant data (tax burden, proportion of direct-indirect taxes, taxes on labor and capital, voluntary tax compliance etc.) to test the level of tax justice.When we come to Turkey, we see two serious changes in the structure of tax administration in 2005 and 2010. Ministry of finance, also have being tried to empower its personnel structure by changing job titles of tax inspectors , and by enhancing the cadre as well as making some legislative improvements. However, we cannot track these endeavors to outcomes. In this study, we will evaluate and intensely analyze the structure and the outcomes to portrait the coherence between structure and its consequences, and the effects of this coherence to the tax justice level. To this end, firstly we look at changes is tax administration. Secondly, we will deconstruct the political economy of Turkish Taxation System, in terms of tax types, with its relevance to the tax justice. And finally, we will analyze and evaluate the outcomes.</p
Türkiye'de "Program Bazlı Performans Bütçe" Çalışmaları Üzerine Bir Değerlendirme
1990’lı yıllardan itibaren, özellikle program bütçe sistemi uygulayan batılı ülkelerde, mevcut bütçe sistemlerini sonuç odaklı hale getirmek üzere, performans esaslı bütçe sistemi unsurlarının eklemlenmesi ile, “Performans Bazlı Program Bütçe” (PB2) uygulamalarına gidilmiştir. Türkiye’de ise 2003 yılında yürürlüğe giren 5018 sayılı Kanun ile, Program Bütçe Sisteminden vazgeçilerek, Performans Esaslı Bütçe Sistemine geçilmiştir. Ancak 2012 yılından itibaren “Program Bazlı Performans Esaslı Bütçe” çalışmalarına başlanmış, 2018 yılında Hazine ve Maliye Bakanlığında gerçekleştirilen son bir konferansla da süreç olgunlaşmıştır. Buna göre, harcamacı kurumlar hizmetlerini program-alt program-faaliyet biçiminde yapılandıracak ve Analitik Bütçe Sınıflandırmasındaki fonksiyonel sınıflandırmanın yerine program sınıflandırması getirilecektir. Ayrıca birim faaliyet raporları yerine program faaliyet raporları hazırlanacaktır. Bu çalışmada, bahsedilen bu değişiklikler ve diğer unsurlar değerlendirilmiş; bazı belirsizlik, tutarsızlık ve teknik olumsuzluklar tespit edilmiş; bir kısmının çözümüne yönelik öneriler sunulmuştur.</p
Türk Vergi Sistem ve Yapısının Ekonomi-Politik Analizi ve 2008 Finansal Krizi ile Etkileşimi
Çalışmada, Türkiye’de vergi sistemine dahil olan hemen hemen tüm vergilerin ekonomi-politik analizi yapılmaya çalışılmıştır. Vergiler; gelir üzerinden alınan vergiler (gelir ve kurumlar vergileri), tüketim üzerinden alınan vergiler (KDV, ÖTV, BSMV, ÖİV, Şans Oyunları Vergisi, Damga Vergisi ve Harçlar) ve servet üzerinden alınan vergiler (Emlak Vergisi, MTV ve Veraset ve İntikal Vergisi) çerçevesinde birinci bölümde teker teker ele alınmıştır. Kanun maddelerinin ayrıntılı olarak incelenmesiyle, vergi sisteminin sermaye yanlısı sınıfsal karakteri ortaya çıkarılmıştır. Esasen kapitalist dünya sistemi çerçevesinde ulaşılan sonuçlar sürpriz olmamıştır: Türk Vergi Sistemi, gelir ve kurumlar vergisi çerçevesinde gerek oran (kurumlar vergisinin düz oranlı olması, emek gelirleri ve diğer gelirlerin gelir vergisi açısından aynı artan oranlı tarifeye dahil olması vs.) gerekse indirim (kuruluş ve örgütlenme giderlerinde olduğu gibi) ve istisnalar (yatırım fonları ve özel okullar ile ilgili olanlar vs.) bakımından sermaye eksenli ve emek gücünü ikincil gören bir eksene oturtulmuştur. Kaldı ki vergi borçları açısından, özellikle sermaye şirketlerinde, sorumluluğun sermayeyle sınırlı olması bile, kapitalist koşullar altında devlet-sermaye ilişkisi ve emeğin bunlar karşısındaki konumuna işaret etmesi bağlamında, başlı başına bir göstergedir. Tüketim vergileri konusunda ise süreç tamamen emek (bu çalışmada serbest meslek erbabı da emekçi sınıf içerisinde değerlendirilmiştir) aleyhine ve sermaye avantajınadır. Çünkü bu vergilerin nihai yüklenicileri zaten temel tüketici sınıf olarak emekçilerdir. Servet üzerinden alınan vergilere bakıldığında ise, Türkiye’de genel bir servet vergisi yerine, servet unsurlarının teker teker vergilendirildiği görülmektedir. Burada dikkati çeken husus birikmiş servetin ne BSMV kapsamında ne de (veraset yoluyla intikal etmedikçe) başka türlü vergilendirilmediğidir. Sitem bu serveti yatırıma kanalize etmek için neredeyse tüm vergisel teşvikleri seferber etmiştir (yatırım fonları gelirlerinin vergi dışı tutulması gibi). Bununla birlikte emekçi sınıflar için öngörülen asgari geçim indirimi gibi teşvikler, sermaye sınıfına sunulan avantajların yanında oldukça sönük kalmaktadır. Servet vergilerine dönecek olursak, emlak vergisinde “mesken”ler için sunulan istisna (takdir edilir ki emekçilerin muhatap olacağı emlak vergisi daha çok mesken üzerinden olabilecektir) organize sanayi bölgelerinde örgütlenmiş sermaye için sunulan karşısında oldukça iğreti durmaktadır. Vergi sisteminde bahsettiğimiz kuramsal öngörüler, vergi yapısı ve gerçekleşmelerine bakıldığında da doğrulanmaktadır. Bir ekonomide gelirin emek ile sermaye arasındaki dağılımını tahlil etmek için vergisel anlamda ilk bakılması gereken veri elbette dolaylı-dolaysız vergi tahsilatıdır. Türkiye verilerine baktığımızda genel bütçe vergi gelirleri içerisinde dolaylı vergilerin ezici bir üstünlüğe sahip olduğunu görürüz; bu da birinci bölümdeki iddialarımızı destekler mahiyette bir veridir. Vergi kompozisyonu açısından dikkati çeken önemli noktalardan biri de, kurumlar vergisinin payının düşüklüğüdür. Toplam vergi hasılatı içerisinde kurumlar vergisinin payı %10 civarındadır. İşin ilginç yanı ise ücretler üzerinden tevkifat yoluyla alınan vergilerin de aynı paya (hatta %0.1-2 fazlasına) sahip olmasıdır. Özetle Türkiye’de ücretliler sermaye şirketlerinden daha fazla vergi ödemektedir. Aynı sermaye, toplam vergi hasılatının %61.5’ini oluşturan dolaylı vergi biçimindeki kısmını da zaten temel tüketici sınıf olan emekçi kesime yansıtabilmektedir. Bu da Türkiye’de devletin sınıflararası konumunu göstermesi açısından dikkati çeken önemli bir örnektir. 2008 finansal krizine geldiğimizde, bu krizin, kapitalizmin daha önce karşı karşıya kaldığı krizlerden farklı olarak bir talep (veya arz) krizi olmadığını ve esasen kapitalist sistemin işleyişi sırasında, konut kredileri vasıtasıyla, para-meta-para dolaşımına koşut borç-faiz-borç sarmalı ile ifade edilebilecek olan balonun fazla zorlanması ile sistemin krize girdiğini söyleyebiliriz. Benzer durum Türkiye için de geçerlidir. Tek sıkıntılı konu cari açık olmakla birlikte, ülkenin kriz öncesi başarılı (!) ve kararlı (!) faiz dışı fazla politikası, bu konuda da analizciye güven telkin etmektedir. Ancak bunlara rağmen kriz gerçekleşmiş ve Türkiye’yi de 2009’un başından itibaren etkilemeye başlamıştır. Bununla birlikte krizin teğet geçeceği varsayımından hareketle, (bankacılık sektörü hariç –ki kriz ortaya çıktığında Türk bankacılık sistemi zaten oturmuş durumdadır) gerekli önlemlerin vaktinde alınmaması, devletin son dakika vergisel önlemlerine başvurmak zorunda kalmasına yol açmıştır. Bu önlemlere yakından bakıldığında ise, yine bu çalışmanın tamamına sirayet eden önermenin kendini tekrar ettiği görülmektedir: Tedbirlerin neredeyse tamamı sermayenin sürekli yeniden üretimi ve birikimine yöneliktir. Talep arttırıcı çabalar (yani emeğin alım gücünü hedef alan tedbirler) bile, son tahlilde kapitalistin kazancının devamına ve stoklarının sürdürülebilir bir düzeye çekilmesine yaramaktadır (vergisel tedbirlere yönelik kanun tasarılarının TBMM’de görüşülme ve medya araçları ile kamuoyuna sunulma biçimlerinden bile bu sonucu çıkarmak oldukça kolaydır).In the study, a deep political-economic analysis of all types of current (by May 2010) taxes in Turkey have been made by classifying them into three groups which are taxes on income (income tax, corporate income tax), on consumption (VAT, special consumption tax or excise duty, banking and insurance transactions tax, special communication tax, tax on games of chance, stamp tax, legal charges) and on wealth (real estate tax, motor vehicle tax, inheritance and gifts tax). Capital proponent results (rather than labor proponent ones) are not surprising for us. To begin with taxes on income, it is undeniable that within the framework of both income and corporate income taxes, Turkish Taxation System (TTS) lines up with the capital classes against labor class in terms of tax rates (corporate tax’s having flat rate, labor incomes’ being subject to the same rates as other types of income … etc.); of deductible expenses (like in establishment and organization expenses); and of tax exemptions (investment funds, exemptions for private schools). Similarly when we come to the consumption taxes we see a mechanism which is in favor of capital classes. This is so, because legal taxpayers of these taxes have already reflected the tax burden to consumers (most of whom are workers and servants). Taxes on wealth give very likely results to us. There are separate taxes on different components (real estate, motor vehicle, banking transactions etc.) of wealth. What is interesting here is that the accumulated wealth (or capital) is not taxed anyway within the framework of banking and insurance transactions tax or any other tax on wealth so long as it is not inherited. The system mobilizes almost all tax incentives to canalize this wealth to private investment (such as investment funds are out of taxation). When we come to the composition of the tax revenue of the state, we see similar unequal contribution to the tax burden. If we tell you that the proportion of corporate income tax within total tax revenue of the state is only 10 %, probably you won’t believe in. Furthermore, the share of income tax paid by workers and civil servants via stoppage is exactly the same as the corporate one. Additionally, total share of indirect taxes in total tax revenue is 61.5 %. No doubt these figures portrait unequal structure of TTS and its composition. Coming to the financial crisis of 2008, it is a must to put forward that, this crisis differentiates from previous ones, since this is not a supply-demand driven crisis, and it is a finance driven crisis emanating from debt-interest-debt spiral which is based on mortgage credits and which is being accompanied with the classical commodity-money-commodity spiral. Believing in that the crisis would be tangent to Turkish economy, the Government didn’t take needed measures on time, especially in banking sector, and so felt effects of the crisis have tried to been alleviated by tax-based expedients. Not surprisingly, of course, almost all these expedients are for the benefit of reproduction and accumulation of the capital. Even demand-driven endeavors are on the way to sustainability of stocks and stores. In this sense, finally it should be said that, the last financial crisis has again shown the reality that, for the maintenance of “the state” in a capitalist system, there should be a taxation policy system and composition that favor the capital against the labor. And Turkey is not an exception.</p
Reality or Rhetoric? Institutionalistic Shadows of Liberal Discourse on Fiscal Discipline, Transparency and Accountability in Turkey
12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra Türk milliyetçileri kendilerini meşhur “biz içerde fikrimiz iktidarda” söylemiyle savunmuşlar ve bu söylem sonraları siyaset biliminde kendisine tartışma alanı bulmuştur. İlginç ve ironik olarak kurumcu (veya kurumsal) iktisat olarak adlandırılan iktisadi yaklaşımın da Türk milliyetçilerinin karşı karşıya kaldıklarına inandıkları duruma çok benzer bir yazgıya sahip olmasıdır. Ekonomi tarihine evrim geçirmekte olan bir organizma olarak bakıldığında görülmektedir ki her ne kadar eksik değerlendirilip çok az ilgi görse de kurumcu iktisat, Marxist iktisat veya yapısalcı iktisadi tahliller düzeyinde çokça eleştirilen bir konumda değildir (yani hapiste değildir!). Buna karşılık kurumcu iktisadın ekonomik tedbir ve pratikleri her zaman iktidarda olmuştur. Bu bağlamda, dünya ekonomisinin farklı dönemlerde ihtiyaca göre merkantilist, liberal, Keynesyen veya neo-liberal biçimlerde işletilmesi, onun kurumcu karakterine delalet eder. Bu hikaye, bize, iki tamamlayıcı kurum olarak devlet ve piyasanın ekonomik süreçlerde farklı ağırlıklarla dominant olabileceğini göstermektedir. Biz bunu “kurumcu akıllı seçim” olarak adlandırıyoruz ve bu da post-1980 dönemi de dahil olmak üzere iktisadi çevrimlerin doğasına işaret etmektedir. Bu neo-liberal süreç, kurumcu mekanizmanın Keynesyen biçimini yeniden liberalizasyonuna yönelik vurguları da beraberinde getirmiştir. Mali disiplin, şeffaflık ve hesap verilebilirlik de bu neo-liberal süreç tarafından getirilen unsurlardır ve çağdaş ekonominin kamu ekonomisine yönelik en önemli ayaklarını oluştururlar. Bu başlıklar “sistem” için hayatidir, çünkü genel geçer iktisadi algıya göre bunların yokluğunda, iyi işleyen bir kamu sektörüne eşlik eden etkin bir piyasa ekonomisinden de söz edilemez. Bu gerçeklik Türk ekonomisi ve üyelerinin sıklıkla iktisadi duruşlarını “liberal” olarak tanımladıkları Türk Hükümeti için de geçerlidir. Hükümet yetkilileri de buna paralel olarak, özellikle Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu’nun kabul edilmesinden buyana (2004 sonrası), mali disiplini her seferinde sıklıkla vurgulamıştır. Kavram zaten Kanun metninde de pozitif anlamıyla vurgulanmıştır. Bu Kanun ile birlikte Türkiye, kamu bütçe sistemini, bütçe süreçlerini ve öncül metinler ile ekli cetvelleri ve ayrıca mali denetim yapısını değiştirmiştir. Bu değişiklikler Türkiye ekonomisinin daha liberal bir mali yapıya doğru gittiğini mi göstermektedir? Yukarıda bahsettiğimiz kurumcu değerlendirme çerçevesinde yanıtımız, gerek küresel dünya ekonomisi gerekse Türkiye için “kesinlikle hayır” olacaktır. Bu bağlamda, bu çalışmada öncelikle son finansal krizi de içerecek biçimde sistemin birikimci ve yeniden dağıtıcı çevrimleri yeniden analiz edilerek dünya ekonomisinin kurumcu karakteristiği ortaya çıkarılmıştır. Bu çabaya yönelik olarak merkez ekonomileri olarak adlandırılan ABD, İngiltere ve Japonya’nın kalkınma süreçleri incelenecek ve ardından bunların ışığında özellikle 1980 sonrası dönemdeki Türk deneyimi ele alınmıştır. Mevcut Türk Hükümetinin liberal ekonomiye, mali disipline vs. yönelik tekrar eden vurgularına ise çalışmada özel önem atfedilmiştir. Buna karşılık (kurumcu akıllı seçim çerçevesinde) Türkiye’deki mali mevzuatın yanı sıra parasal ve mali yönetimlere ait pratiklerde gizlenmiş olan devletçilik ortaya konmuştur. Sonuçta gerek dünya gerekse Türk ekonomisi ile ilgili yine aynı gerçekliğe ulaşılmıştır ki bu da hegamonik söylemin konjonktüre göre liberal veya devletçi olabileceği, ancak ilginç bir biçimde, iktisadi ruhun veya genel mekanizmanın kurumcu olduğudur.After 12 September (1980) coup d’etat in Turkey, Turkish nationalists had often reiterated a well known rhetoric which used to express that “our ideas are in power while we are in prison”. Ironically they were right. Incredibile dictu so called “institutional economy” as a perspective, has a very similar fate like them. Of course the institutional economy wasn’t/isn’t in prison (so ever it may has been under-evaluated or under-recognized), however economic measures and practices that it comprised have always been in power when we look at the history of economics as an evolving body. In this sense, we argue that, its being operated in mercantilist, liberal, Keynesian or neo-liberal styles through different time periods on need, proves the native institutional character of the world economy. This story tells us that, if it is required, market or state as two complementary institutions, may be dominant with differentiated weights throughout economic processes. We called this as “institutional smart choice”, which in extenso implies economic cycles including post-1980 neo-liberal transformation. This neo-liberal process has brought re-liberalizing emphasizes on Keynesian style of the institutionalist mechanism. Fiscal discipline, transparency and accountability are some of the main pillars in the contemporary economy and public finance approach brought by this new liberal era. These topics are very crucial for the system, because in the absence of them, we can’t talk about an effective market economy along with a good working public sector in terms of mainstream economic perception. That reality is also valid for Turkish economy and for the Government those cabinet members of which frequently define their economic position as “liberal”. Accordingly, after coming to in power, especially subsequent to the enactment of Public Financial Administration and Control Code (2004 onwards), the Government has often laid emphasize on fiscal discipline at every turn. The term has also been emphasized and glorified within The Code. By that Code; Turkey has changed her budgetary system, budgetary processes, prerequisite texts before budget law and audit structure as well. Do these changes mean that Turkey is going under a more liberal economic and fiscal/financial structure? Due to the institutional evaluation above, for us, the answer is “definitely not” (both for Turkey and globally for the world economy). In this regard, within the study, at first we pulled out the institutionalist spirit of the world economy via briefly re-analyzing the accumulative and redistributive cycles of the system including the last financial crisis. In the wake of this endeavor we looked at processes and practices in some so called core economies as U.S.A, Japan and U.K. In the light of these analyses then, we scrutinized Turkish experience, especially by monitoring post-1980 period. We gave a special importance to current Turkish Government’s repetitive emphasize on “liberal” economy, fiscal discipline et cætera. Nevertheless, we exhibited etatism (in terms of institutional smart choice)embedded throughout fiscal/financial legislation in addition to the practices implemented by monetary and fiscal administrations. Again we encountered the reality that regarding either Turkish or the world economy; the hegemonic discourse may be etatist or liberal conjuncturally, but interestingly the spirit or the general mechanism is institutional.</p
Neo-liberal Dönüşüm Çerçevesinde 5018 Sayılı Kanun'un Değerlendirilmesi
Çalışmada 5018 sayılı Kanun’un getirdiği değişiklikler hakkında betimleyici ve teknik bilgi ve bulgular sunmak yerine, Kanun, tarihsel düzlemde ekonomi-politik bir temele oturtulmaya çalışılmıştır. Çünkü bu Kanun basit bir reform kanunu değildir; kaldı ki olsa bile en teknik reformlara bile iktisadi ve siyasal dönüşümlerin birer zorunluluğu olarak başvurulduğunu ileri sürmek yanlış olmayacaktır. Bu bakımdan, kanaatimizce, özellikle iktisadi ve mali alanlarda düzenlemeye giden kanunların tarihsel anlamda ekonomi-politik bir çerçeve içerisinde değerlendirilmesi gerekmektedir. Dünya ekonomisini bir bütün olarak ele aldığımızda, ortalama 40-50 yıllık dönemler itibariyle ve döngüsel bir biçimde toparlanma, refah, resesyon ve depresyon aşamalarından oluşan ve Kondratiev çevrimleri adı verilen dönemselliklerden müteşekkil olduğunu görmekteyiz. Bu çevrimlerin arka planında ise kapitalizmin bilinen iç dinamikleri (azalan kâr hadleri ve tekelleşme eğilimi) bulunmaktadır. Hal böyle olunca, birikim süreci belirli dönemsellikler itibariyle bazen birikimci bazen de yeniden dağıtıcı olmak zorunda kalmaktadır. İşte, merkantilizm (yeniden dağıtıcı)→ liberalizm (birikimci)→ Keynesyenizm (yeniden dağıtıcı)→ neo-liberalizm (birikimci) sürecinde olan da budur. Bu bakımdan gerek dünyada gerekse Türkiye’de özellikle 1980 sonrasında yoğunlaşan dönüşümleri bu açıdan değerlendirmek gerekmektedir. Yine kâr hadleri sıkışmış ve kapitalist birikim rejimi birikimci politikaları uygulamaya geçirmek zorunda kalmıştır. Bunun tek yolu ise korunan piyasaları iş gücü arzı ve mal ve hizmet talebi yaratmak üzere gelişmiş piyasalara eklemlemektir. Bu şekilde bir yandan üretim diğer yandan tüketim, veya bir yandan arz diğer yandan talep serbestleşecektir. 24 Ocak kararları ile başlayan sürecin dinamiği de budur. KMYKK da; Sermaye Piyasası Kanunu’nun kabulü (1981), TMSF’nin kurulması (1983), 30 Sayılı Kararname (1984), İMKB’nin kurulması (1986), 32 Sayılı Kararname (1989) ve BDDK’nın kurulması (1999) ile başlayan sürecin son halkasını oluşturmaktadır (ancak bu en son düzenlemenin KMYKK olduğu anlamına gelmemektedir). Bu bir neo-liberal süreçtir. Bu neo-liberal dönüşüm çerçevesinde KMYKK’nın etkilerini sıralayacak olursak, ilk olarak kıta Avrupası geleneğine karşıt olarak Anglo-Saxon yasama tekniklerini öne çıkarmış ve kanun yapma ve kaldırma tekniğinde, emredici hükümlerin yanı sıra Kanun’a ilkesel hükümleri de dahil ederek, değişikliğe gitmiştir. İkinci olarak, neo-liberal öğretinin kült iktisadi kavram ve ilkelerini (risk, stratejik plan, etkinlik, verimlilik, misyon, vizyon, mali disiplin ve şeffaflık, fayda-maliyet, maliyet-etkinlik, sistem analizi, performans kriterleri, sürdürülebilir kalkınma, çok yıllı bütçeleme vs.) yasal dayanak haline getirmiştir. Üçüncü olarak düzenleyici ve denetleyici kuruluşlarla (mali tevzin bağlamında) mahalli idareleri, neo-liberalizmin görece özerk bürokratik korporatizmi mikro-özerklikler yaratarak ve bunlar arasındaki dengelerin dozunda değişikliğe giderek kendi kendini yeniden üretme yolunda bir araç olarak kullanma politikası çerçevesinde daha da özerkleştirmiştir. Son olarak, neo-liberalizmin, üretimin esnekliğinin yanı sıra, karar alma (yönetişim), uygulama (teknokratizasyon) ve denetim esnekliğine de vurgu yapması çerçevesinde iç denetimi bir danışmanlık faaliyetine dönüştürmüştür.Due to 1970s tightening of profit rates, the capitalist accumulation regime, both worldwide and among Turkey, has had to resort to accumulative policies again -like in pre-1929 liberal cycle. And the only way to do this was to incorporate protected markets into the developed ones to create workforce supply and demand for services. In this way, both production and consumption, or in other words both supply and demand would be (neo)liberalized. In Turkey this process has begun with administrative decisions that called 24 January Decisions (1980). Then the transformation that continued with the Capital Markets Act (1981), establishment of Saving Deposit Insurance Fund (1983), Bylaw No:30 (1984), settlement of Istanbul Stock Exchange Market (1986), Bylaw No:32 (1989) and the foundation of Banking Regulation and Supervision Agency (1999)has been ripen with Public Finance Administration and Control (PFAC)Act Number: 5018. This was a clear neo-liberal transition. When we come to the results of the study within this framework, we can say that PFAC firstly has had evolved the Turkish law-making technique to more Anglo-Saxon one which was overwhelmingly based on continental European tradition before, in terms of incorporating principal and ideal provisions into the law text besides obligatory ones. Secondly, with PFAC, essential economic concepts and principles of hegemonic neo-liberal discourse (like risk, strategic plan, effectiveness, efficiency, mission, vision, fiscal discipline and transparency, cost-benefit, cost-effectiveness, system analysis, performance criteria, sustainable development, multi-year budgeting …etc.) has become legal grounds for the fiscal system. Thirdly, by defining and enhancing autonomy of regulatory and supervisory bodies and local administrations, the Act has made relative autonomous bureaucratic corporatism of neo-liberalism to reproduce itself via creating micro-autonomies and changing the dosage of balance of power between these autonomies. Finally, the Act has converted the public internal audit to an advisory service in accordance with neo-liberal emphasis on flexibility of audit besides flexibility of production, decision-making (governance), and of execution (technocratisation).</p
- …
