1983 research outputs found
Sort by
Adölesanlarda duygu değişiklikleri ile yeme eğilimi ilişkisinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, adölesanların duygu değişiklikleri ile yeme eğilimleri
arasındaki ilişkinin incelenmesi ve farklı duygular esnasında tercih edilen ve
tüketilmek istenen besinlerin belirlenmesidir. Çalışma, Eylül-Ekim 2018 tarihleri
arasında Ankara ili Çankaya Bilgi Temel Lisesi’nde 10-19 yaş arası 193 öğrenci (62
erkek, 131 kız) üzerinde yürütülmüştür. Adölesanlara ait genel bilgiler, kişilerin
sağlık durumları, duygu değişiklikleri (üzgün/mutsuz olma, endişeli/kaygılı olma,
sınav stresi, mutluluk, halsiz/hasta olma, başarısızlık hissi, yalnızlık hissi ve hayal
kırıklığına uğrama) ve yeme ilişkisini içeren soruların yer aldığı anket, Hollanda
Yeme Davranışı Anketi (DEBQ) uygulanmış ve duygusal yeme alt ölçeği ile
değerlendirilmiştir. Katılımcıların antropometrik ölçümleri saptanmıştır. Çalışmada
ki katılımcıların %32.1’i erkek %67.9’u kız ve yaş ortalaması 16.2±1.2 yıl olarak
saptanmıştır. Adölesanların BKİ-z skor değerlerine göre %79.7’si normal, %12.9’u
hafif şişman, %4.8’i obez ve %2.6’sı zayıf olarak tespit edilmiştir. Adölesanlar,
üzgün/mutsuz, endişe/kaygı, sınav stresi, hasta/halsiz, başarısızlık, yalnızlık, hayal
kırıklığı hissettikleri zaman ‘daha az yerim’, mutlu hissettikleri zaman ‘herhangi bir
değişiklik olmaz’ şeklinde ifade ettikleri görülmüş ve cinsiyete göre istatistiksel
olarak farklılık tespit edilmiştir (p<0.05). Besin tercih eğilimine baktığımızda
çikolatanın bütün duygu durumlarda ilk tercih edilen besin olduğu görülmüştür.
DEBQ-duygusal yeme alt ölçek puan ortalamaları ile katılımcıların cinsiyet, yaş,
teşhis edilmiş hastalık olma durumu, fiziksel aktivite ve BKİ-z skor değeri
istatistiksel olarak ilişkili bulunmamıştır (p>0.05). Katılımcıların duygusal yeme
eğilimlerini tespit etmek için DEBQ-duygusal yeme alt ölçeği ile 8 farklı duygu
durumunun ilişkisine bakıldığında üzgün/mutsuz, endişe/kaygı, sınav stresi, mutlu,
yalnızlık, hayal kırıklığı hissedilen duygu durumlarında pozitif yönlü korelasyon
saptanmıştır. Sonuç olarak adölesanların genellikle olumsuz duygu durumundayken daha az yemek yeme eğilimi gösterdikleri ve ilk tercih ettikleri besinlerin de yüksek enerjili atıştırmalık karbonhidratlar olduğu belirlenmiştir.
This study was planned to investigate the relationship between emotion changes and
eating tendencies in adolescents and to determine the preferred foods to be consumed
during different emotions. The study was conducted on 193 students (62 males, 131
females) between the age of 10-19 studying Çankaya Bilgi Temel High School in
Ankara between September and October 2018. General information about
adolescents, health status of individuals, emotion changes (sad / unhappy, anxious /
anxious, exam stress, happiness, weak/ sick, feeling of failure, feeling loneliness and
disappointment) and questions about the eating relationship, The Dutch Eating
Behavior Questionnaire (DEBQ) was administered and evaluated with the emotional
eating subscale. Anthropometric measurements of the participants were determined.
Of the participants in the study, 32.1% were male and 67.9% were female and the
mean age was 16.2 ± 1.2 years. The BMI-z scores of the adolescents in our study
were 79.7% normal, 12.9% were overweight, 4.8% were obese and 2.6% were
underweight. The adolescents feel sad / unhappy, worry / anxiety, exam stress, sick /
weak, failure, loneliness, disappointment when they said ‘‘eating less’’, when they
feel happy when they said ‘‘no change’’ and they are determined statistically by
gender. (p <0.05). When we look at the preference of food, it is seen that chocolate is
the first preferred food in all emotion situations. Gender, age, diagnosed disease
status, physical activity and BMI-z score were not statistically significant (p> 0.05).
Participants with The Dutch Eating Behavior Questionnaire-emotional eating
subscale to identify emotional eating tendencies of 8 when we look at the
relationship of different mood statistically significant but not sad / unhappy, worry /
anxiety, exam stress, happy, lonely, dissappointment positive correlation in felt
mood. As a result, it is determined that adolescents tend to eat less often while they
are in negative emotions and they prefer to eat high-energy snacks
Yüksek mukavemetli çift fazlı çeliklerde ısıl işlem parametrelerinin mekanik özelliklere etkileri
Çelikler özellikle otomotiv endüstrisinde yaygın kullanıma sahiptir. Buna ek olarak daha yüksek şekillendirilebilirliğe sahip olan yüksek mukavemetli çift fazlı çelikler endüstride daha çok rağbet görmektedir. Bu çalışmada kritik sıcaklıklar arası tavlama yöntemiyle çift fazlı çelikler üretilmiş ve üretim parametrelerinin (tavlama sıcaklığı, tavlama süresi ve soğutma hızı) çift fazlı çeliklerin iç yapılarını ve mekanik özelliklerine etkileri incelenmiştir. Çekme ve darbe çentik testleri uygulanarak parametrelerdeki değişimin mekanik özelliklere etkisi ortaya koyulmuştur. Mikro yapı incelemesi sonucunda martensit hacim oranı ile çekme mukavemeti arasındaki bağlantı elde edilmiştir.
Yapılan çalışma sonucunda ferrit-perlitik yapıda bulunan temperlenmiş AISI 4340 çeliğinin mukavemet özellikleri geliştirilmiş ve eşdeğer tokluk değeri elde edilmiştir. Martensit hacim oranı ile de malzeme mukavemeti arasında doğrusal bir ilişki olmadığı sonucu ortaya koyulmuştur.
Steels are commonly used especially in automotive industry. In addition, high strength dual phase steels that have higher formability are more popular in industry. In this study, dual phase steels are produced by inter-critical annealing method and the effects of process parameters (annealing temperature, annealing time and cooling medium) on the microstructure and mechanical properties of dual phase steels were investigated. and annealing duration of intercritical annealing heat treatment on mechanical properties of dual phase structure are investigated. Tensile and v-notched impact tests are applied to demonstrate the effect of parameters on mechanical properties. The relationship between volume ratio of martensite and ultimate tensile strength is presented in accordance with microstructure examination.
As a result of the study, the strength properties of AISI 4340 steel in ferrite-perlitic structure are improved and equivalent values of toughness are obtained. It was revealed that there is no linear relation between volume ratio of martensite and ultimate tensile strength
Kanser hastaları yakınları ve hemşirelerin ölüme ve iyi ölüme ilişkin görüşleri
Bu çalışma; kanser hastaları, hasta yakınları ve hemşirelerin ölüme ve iyi ölüme
ilişkin görüşlerini belirlemek amacıyla tanımlayıcı ve kesitsel olarak yapılmıştır.
Araştırma, Ankara‟da Başkent Üniversitesi Hastanesinin erişkin ve cerrahi
kliniklerinde yatan 100 hasta, 100 hasta yakını ve 100 hemşire ile
gerçekleştirilmiştir.
Araştırma verileri Hasta, Hasta Yakını ve Hemşire Kişisel Bilgi Formu, Ölüme
İlişkin Tutum Profil Ölçeği ve İyi Ölüm Ölçeği kullanılarak, 15 Temmuz 2018 -
1 Aralık 2018 tarihleri arasında toplanmıitır. Çalıimaya en az bir yıl süre ile kanser
tedavisi gören, 18 yaiın üzerinde, okuma yazma bilen ve sözel iletiiim kurabilen,
çalıĢmaya katılmaya gönüllü olanlar hastalar kabul edilmiĢtir. Hastanın bakım
gereksinimlerini hastanede yatarken karşılayan, 18 yaiın üzerinde, sözel iletişim
kurabilen okuma yazma bilen ve çalışmaya katılmaya istekli olan hasta yakınları ve
lisans mezunu olan, çalışmaya katılmayı kabul eden hemşireler örneklemi
oluşturmuştur.
Hemşireler ölüm kavramını fizyolojik olarak fonksiyonların durması, hasta ve hasta
yakınları iyi ölümü acı çekmeden yaşamak olarak tanımlamışlardır. Çalışmaya
katılan hastaların iyi ölüm ölçeği ve ölüme ilişkin tutum profil ölçeği puan ortalaması
hasta yakını ve hemşirelerden yüksek olup, hasta ve hasta yakınları iyi ölüm
konusunda hemşirelere göre daha iyi düşüncelere sahiptirler. Çalışmada evli olan
hemşirelerin iyi ölüm ölçeği puan ortalaması bekar olanlara göre yüksek
bulunmuştur (p<0.05). Hastaların yaşları, cinsiyetleri, medeni durumları ile ölüm
korkusu, ölümden kaçınma, kabul edici yaklaşım ve DAP-R ölçek toplam puanları
arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<0.05). Hasta yakınlarından 48-58 yaş
grubunda olan ve evli olanları ölüme ilişkin tutum profil ölçeği puan ortalamaları yüksektir. Hastanede ölmek isteyen hasta ve hasta yakınlarının klinik alt boyut ölçek
ortalaması evde ölmek isteyen hastanın klinik alt boyut ölçek ortalamasından yüksek
bulunmuştur.
Çalışmamızın sonucu olarak hastaların iyi ölüme ilişkin görüşlerinin daha olumlu,
ölümden korkma ve kaçınma davranışları daha düşük ve anlamlı bulunmuştur.
Hemşirelerin ölüm korkusu ve ölümden kaçınma davranışları daha fazladır. Bu
nedenle hemşirelerin yaşam sonu bakım konusuna kapsamlı yer verilmelidir. Hasta
ve hasta yakınlarının iyi ölüme karşı tutumlarını etkileyen faktörlerin daha iyi
anlaşılabilmesi için başka çalışmaların yapılması önerilebilir.
This study has been carried out to find out about the opinions of cancer patients, their
relatives and nurses about death and good-death in a more descriptive and crosssectional
manner. The study has been conducted with 100 patients hospitalized in the
adult and surgical clinics of BaĢkent University Hospital in Ankara together with 100
patients, their 100 companions, as well as 100 nurses working in these clinics.
Research data was collected by using patient, patient relatives and nurse personel
information form, „‟Death Attitude Profiled-Revised‟‟ and „‟The Good Death Scale‟‟
on between 15th July 2018 and 1st December 2018. Patients who had been
undergoing cancer treatment for at least one year, who were over 18 years of age,
who were literate and able to communicate verbally, who were volunteered to
participate in the study were admitted to research.
The patient relatives who meet the patient‟s care requirements while in hospital, who
were over 18 years of age, who were literate and able to communicate verbally and
who were willingness to participate in the study and the nurses with bachelor‟s
degree who accepted to participatein the research created the sample.
The nurses have defined the death as function interruption physically while the
patients and patient relatives have defined the good death as living without suffering.
While the point average between the good death scale and the death attitude profile
scale of the patients who participated in the study is higher than the patient relatives
and nurses; patients and patient relatives have better thoughts about the good death.
In the study, it has been found that good death scale point average of the married
nurses are higher than the single ones (p<0.05). A statistically significant relation has been found between the ages, genders, marital status of patients and the fear of death,
death avoidance, acceptable approach and the total scores of DAP-R scale (p<0.05).
The clinical sub-dimension scale average of the patients and patient relatives who
want to die in the hospital has been found higher than the clinical sub-dimension
scale average of the patients who want to die at home.
As a result of our study, patients‟ views about good death were found to be more
positive, fear of death and avoidance behaviors were lower and meaningful. Nurse
have more fear of death and avoidance of death. Therefore, comprehensive care
should be given to the end-of-life care of nurses
Yüksek yoğunluklu hatha yoga eğitiminin sağlıklı adölesanlarda fiziksel uygunluk, solunum fonksiyonları, uyku ve yaşam kalitesi üzerine etkisi
Adölesanlarda yüksek yoğunluklu Hatha Yoga (HY)
eğitiminin spesifik etkileri henüz netlik kazanmamıştır. Çalışmamızın amacı yüksek
yoğunluklu HY eğitiminin sağlıklı adölesanlarda fiziksel uygunluk, solunum fonksiyonları,
uyku ve yaşam kalitesi üzerine etkilerini incelemekti. Çalışmamızda 14-18 yaşları
arasında, 28 kız adölesan, rastgele olarak, yoga eğitim grubu ve kontrol grubu olarak ikiye
ayrıldı. Birinci gruba 8 hafta, haftada iki gün fizyoterapist gözetiminde, haftada bir gün ev
programı olacak şekilde yüksek yoğunluklu HY eğitimi verildi. Diğer gruba herhangi bir
egzersiz verilmedi. Bireylerin esneklikleri; otur-uzan, sırt kaşıma, lateral uzanma testleri,
kassal enduransları; mekik, sandalyede otur kalk testleri, denge; süreli kalk yürü testi ile
kardiyorespiratuar kapasite; artan hızda mekik yürüme testi ile solunum fonksiyonları;
spirometre ile değerlendirildi. Yaşam kalitesi; Çocuklar için Yaşam Kalitesi Ölçeği, uyku
kalitesi; Pittsburgh Uyku Kalitesi Ölçeği, anksiyete; Beck Anksiyete Ölçeği ile
değerlendirildi. Çalışmanın sonucunda, yoga eğitim grubunda esneklik, kassal endurans,
denge, artan hızda mekik yürüme test (AHMYT) sonucuna göre kalp atım hızı başlangıç ve
bitiş değerlerinde, bacak yorgunluğu ve yürüme mesafesi ölçümlerinde, anksiyete, yaşam
ve uyku kalitesinde istatistiksel olarak anlamlı bir gelişme olduğu saptandı (p<0.05). İki
grup arasında fark değerlerinin de anlamlı derecede farklı olduğu görüldü (p<0.05).
Solunum fonksiyon test sonucuna göre ise FEV1/FVC değeri dıĢında tüm ölçümlerde
istatiksel olarak anlamlı sonuçlara varıldı (p<0.05). Kontrol grubunda ise FEV1 ve IC
(p<0.05) dışında hiçbir sonuç ölçümünde anlamlı değişim görülmedi. Sonuç olarak
adolesanlarda yüksek yoğunluklu HY‟nın güvenli ve uygulanabilir bir egzersiz modalitesi
olduğu, ileriki çalışmalarda daha fazla olgu ile farklı hastalık gruplarında da bu etkilerin
incelenmesi gerektiği düşünülmektedir.
The specific effects of high-intensity
Hatha Yoga (HY) training in adolescents have not yet been clarified. The aim of our study
was to investigate the effects of high-density HY education on physical fitness, pulmonary
function, sleep and quality of life in healthy adolescents. In our study, 28 female
adolescents between the ages of 14-18 were randomly divided into two groups as yoga
training and control groups. The first group received high-intensity HY training for 8
weeks, two days a week under the supervision of a physiotherapist and one day a week
home program. The other group did not receive any exercise. Flexibility of individuals has
been determined by sit-up, back scratching, lateral reach tests; muscular endurance of
individuals has been determined by sit-ups, chair stand tests, balance of the individuals has
been determined by time-up go test; the cardiorespiratory capacity of the individuals has
been determined by incremental shuttle walking test and respiratory functions of the
individuals has been determined by spirometry. Ouality of life has been determined by
with the Quality of Life Scale for Children; their sleep quality has been determined by
Pittsburgh Sleep Quality Scale; and their anxiety has been determined by Beck Anxiety
Inventory. As a result of the study, flexibility, muscular endurance, balance, incremental
shuttle walking test (AHMYT) results showed that there has been a significant statistically
improvement in heart rate start and end values, leg fatigue and walking distance
measurements, anxiety, sleep quality and quality of life in yoga training group. (p <0.05).
The difference between the two groups was also significantly different (p <0.05).
According to pulmonary function test results, statistically significant results were obtained
in all measurements except for FEV1 / FVC (p <0.05). In the control group, no significant
change has been observed in any outcome measure except FEV1 and IC (p <0.05). In
conclusion, it is thought that high-density HY is a safe and feasible exercise modality in
adolescents, and these effects should be examined in more cases and in different disease
groups in future studies
Morality as a moderator of the relationship between ingroup identification and ingroup favoritism
The relationship between ingroup identification and ingroup favoritism has been studied for
many years. In the Social Identity Theory literature, studies show that the direction and
strength of this relationship are shaped under the influence of many different variables. The
variables questioned in this topic generally consist of factors that drawn on levels of analysis
at intragroup or intergroup levels except for the self-esteem hypothesis. In this study,
morality as an evolutionary based intrapersonal and intuitional motivation was investigated
in terms of its effects on this relationship. In this thesis, morality was examined from a new
theoretical approach, Morality as Cooperation Theory. It was claimed that giving importance
to certain moral dimensions will have a moderator effect on the relationship between ingroup
identification and ingroup favoritism. Additionally, ideological orientation and core
motivations of social conservatism, resistance to change and opposition to equality, were
examined as covariate variables due to their associations with different moral dimensions
and behaviors towards outgroups in the literature. In this context, one cross-sectional and
one experimental study were carried out. In the first study, the pattern of the relationships
between morality, ideology, ingroup identification, and ingroup favoritism were explored. It
was found that reciprocity dimension of morality has a moderator effect on the relationship
between ingroup identification and ingroup favoritism. Considering the results of the first
study, in the second study, reciprocity dimension was manipulated, and its moderator role
was tested by an experimental design. Consistent with the first study, the results of the
second study revealed a significant moderator effect of reciprocity dimension. The findings,
contributions, and limitations of the studies were discussed in the context of the relevant
literature and suggestions were presented for future studies
İç grupla özdeşleşme ve iç grup kayırmacılığı arasındaki ilişki uzun yıllardır çalışılmaktadır.
Sosyal Kimlik Kuramı literatüründeki araştırmalar, bu ilişkinin gücünün ve yönünün pek
çok farklı değişkenin etkisi altında şekillendiğini göstermektedir. Benlik saygısı hipotezi
dışında bu konuda ele alınmış olan değişkenler genellikle grup içi ve gruplar arası analiz
düzeyinde faktörlerden oluşmaktadır. Bu çalışmada, evrimsel temelli ve birey içi sezgisel
bir motivasyon olan ahlak, bu ilişki üzerindeki etkileri açısından incelenmiştir. Araştırmada
ahlak, yeni bir kuramsal yaklaşım olan İşbirliği Olarak Ahlak kuramı çerçevesinde ele
alınmıştır. Belirli ahlaki boyutlara önem vermenin, iç grupla özdeşleşme ve iç grup
kayırmacılığı arasındaki ilişkide düzenleyici bir rolü olacağı iddia edilmiştir. Ayrıca,
ideolojik yönelim ve sosyal muhafazakarlığın temel iki motivasyonu olarak düşünülen
değişime kapalılık ve eşitliğe karşıtlık, literatürdeki farklı ahlaki boyutlarla ve dışgruplara
yönelik davranışlarla olan ilişkisi nedeniyle kontrol değişkeni olarak ele alınmıştır. Bu
bağlamda bir kesitsel ve bir deneysel çalışma gerçekleştirilmiştir. İlk çalışmada ahlak,
ideoloji, iç grupla özdeşleşme ve iç grup kayırmacılığı değişkenleri arasındaki ilişkilerin
örüntüsü keşfedilmiştir. Karşılıklılık ahlaki boyutunun iç grupla özdeşleşme ve iç grup
kayırmacılığı arasındaki ilişkide düzenleyici rolü olduğu tespit edilmiştir. İlk çalışmanın
bulguları göz önünde bulundurularak, ikinci çalışmada karşılıklılık ahlaki boyutu manipüle
edilmiş ve karşılıklılığın düzenleyici rolüne ilişkin hipotez deneysel desen kullanılarak test
edilmiştir. İlk çalışmayla tutarlı olarak, ikinci çalışma sonuçları da karşılıklılık boyutunun
anlamlı düzeyde düzenleyici etkisinin olduğunu göstermiştir. Araştırma bulguları, katkıları
ve kısıtları literatür bağlamında tartışılarak gelecekte yürütülecek çalışmalara önerilerde
bulunulmuştur
Futbolcuların zihinsel dayanıklılık düzeyleri ile sporda mücadele ve tehdit algılarının belirlenmesi
Bu çalışmanın birincil amacı, Sporda Mücadele ve Tehdit Ölçeği’nin Türkçe geçerlik ve
güvenirliğinin yapılması, ikincil amacı ise zihinsel dayanıklılığın mücadele ve tehdit algısına
olan etkisinin incelenmesidir. Çalışmaya Türkiye Futbol Ligi’ndeki 4’ü Süper Lig, 3’ü TFF.
1. Lig olmak üzere toplamda 7 futbol takımından 196 (X=19.64; Ss=2.72) profesyonel erkek
futbolcu gönüllü olarak katılmıştır. Katılımcılara, Sporda Mücadele ve Tehdit Ölçeği,
Sporda Zihinsel Dayanıklılık Envanteri ve Kişisel Bilgi Formu uygulanmıştır. Sporda
Mücadele ve Tehdit Ölçeği’nin yapı geçerliği için Doğrulayıcı Faktör Analizi’nden
yararlanılmıştır. Katılımcıların mücadele ve tehdit algıları ile zihinsel dayanıklılıkları
arasındaki ilişkiyi belirlemek için ise Adımsal Çoklu Regresyon Analizi kullanılmıştır.
Ölçeğin güvenilirlik düzeyini belirlemek için Cronbach alfa iç-tutarlılık katsayıları
hesaplanmıştır. Yapılan doğrulayıcı faktör analiz sonuçlarına göre modelin uygunluğu için
hesaplanan değerler χ²/sd=1.58, GFI=0.90, CFI=0.91, RMR=0.04, SRMR=0.07,
RMSEA=0.07, IFI=0.91, TLI=0.88 olarak bulunmuştur. Analizler sonucunda, “Tehdit” alt
boyutu için faktör yükleri 0.56 ile 0.75 arasında; “Mücadele” alt boyutu için 0.61 ile 0.77
arasında olduğu tespit edilmiştir. Analiz sonuçları, kendine güven alt boyutu mücadele alt
boyutunun belirleyicisi (R=0.15; R2=0.02; F(1.193)=4.42; p<0.05) olduğunu ve
aralarındaki ilişkinin pozitif olduğunu (β=0.40; p<0.05) göstermiştir. Öte yandan, kendine
güven (β=0.34; p<0.05) ve kontrol (β=0.31; p<0.05) alt boyutları (R=0.29; R2=0.09; F(1,
194)=9.058; p<0.05) tehdit alt boyutunun negatif yönde belirleyicisi olarak tespit edilmiştir.
Sonuç olarak; Sporda Mücadele ve Tehdit Ölçeği’nin Türkçe versiyonunun Türk
sporcuların mücadele ve tehdit algı düzeylerini belirlemede kullanılabileceğini
göstermektedir. Bunun yanı sıra, futbolcuların zihinsel dayanıklılık düzelerinin mücadele ve
tehdit algılarını etkilediğini söyleyebiliriz.
TURKYILMAZ H. B. Determination of Mental Toughness Levels, and Challenge and Threat
of Soccer Players in Sports, Başkent University, Health Sciences Institute, Sports Science Thesis
Master’s Program, Ankara, 2019. The primary purpose of this study is to determine the validity
and reliability of the Turkish version of the Threat and Challenge in Sport scale and the
secondary purpose of is to explore the impact of mental toughness on the perceptions of
challenge and threat. 196 (M=19.64; SD=2.72) professional male players from 7 soccer teams
participated voluntarily in the study. Of the 7 teams in the Turkish Super League, 4 teams were
in the Super League while 3 teams were in the TFF. 1. League. Participants were asked to take
the surveys of Challenge and Threat in Sports, Mental Toughness in Sports, and Personal
Information. A confirmatory factor analysis was completed for construct validity of the
Challenge and Threat in Sports scale. A hierarchical multiple regression analysis was completed
to identify the relationship between the perceptions of challenge and threat and mental toughness
of participants. In order to identify the reliability level of the scale, Cronbach alpha internalconsistency
coefficients were calculated. The results of the confirmatory factor analysis for the
fitness of model are as follows: χ²/sd=1.58, GFI=0.90, CFI=0.91, RMR=0.04, SRMR=0.07,
RMSEA=0.07, IFI=0.91, TLI=0.88. The analyses showed factor loadings between 0.56 and 0.75
for the “threat” dimension and between 0.61 and 0.77 for the “challenge” dimension. The results
indicated that the self-confidence dimension is a determinant of the challenge dimension
(R=0.15, R2=0.02, F (1.193) =4.42, p<0.05) and the relationship in between is positive (β=0.40;
p<0.05). Additionally, self-confidence (β=0.34; p<0.05) and control (β=0.31; p<0.05)
dimensions (R=0.29; R2=0.09; F(1, 194)=9.058; p<0.05) were found to be a negative determinant
of the threat dimension. The results indicate that the Turkish version of the Challenge and Threat
in Sports scale can be used in identifying the perception levels of Turkish athletes in challenge
and threat. Also, the mental toughness levels of soccer players impact their challenge and threat
perceptions
A Rare Cause of Paresthesia: Hypophosphatemia
Phosphate is a structural molecule for cells and also is used as coenzyme or as seconder messenger. Renal or gastrointestinal loss of phosphate, diabetes mellitus, chronic alcoholism, hyperparathyroidism, sepsis, increased glucocorticoid, diuretics and antacids may cause hypophosphatemia. Muscle weakness, paresthesia, confusion, convulsion, tremor and coma are neurological symptoms of hypophosphatemia. Main clinical signs occur due to deterioration oxygen distribution and reduced intracellular adenosine triphosphate. In the treatment of hypophosphatemia identification of underlying causes is important. In this article, a 26-year-old young male patient with paresthesia that is caused by hypophosphatemia due to D vitamin deficiency is reported. Clinicians must be on the alert about phosphate imbalance which is seen more rare than other electrolytes when investigation of patients with paresis and/or paresthesia
Tip 1 diyabetli adölesan bireylerde uyku kalitesi ve beslenme durumu arasındaki ilişkinin belirlenmesi
Uyku, endokrin fonksiyonların ve glukoz metabolizmasının düzenlemesinde önemli
bir role sahiptir. Çalışmalarda, Tip 1 diyabetli bireylerde beslenmenin yanı sıra uyku
süresinin ve kalitesinin de kan glukoz değerlerini etkileyebileceği gösterilmiştir. Bu
araştırma, Tip 1 diyabetli adölesanlarda uyku kalitesi ve beslenme durumu arasındaki
ilişkiyi araştırmak amacıyla yapılmıştır. Çalışma, Kasım 2018-Şubat 2019 tarihleri
arasında Erciyes Üniversitesi Mustafa Eraslan ve Fevzi Mercan Çocuk Hastanesi
Pediatri Endokrinoloji polikliniğine başvuran 10-19 yaş arasındaki Tip 1 diyabetli
adölesanlar üzerinde yapılmıştır. Bireylerin kişisel özellikleri, beslenme ve uyku
alışkanlıkları anket formu ile yüz yüze görüşme yöntemi kullanılarak belirlenmiştir.
Günlük enerji ve besin ögeleri alımını belirlemek için 3 günlük besin tüketim kaydı
alınmış ve fiziksel aktivite durumları belirlenmiştir. Bireylere Pittsburgh Uyku
Kalitesi Ölçeği (PUKİ) ve Epworth Uykululuk Ölçeği uygulanmıştır. Ayrıca bireylerin
antropometrik ölçümleri alınmış ve biyokimyasal bulguları analiz edilmiştir. Tip 1
diyabetli bireylerin 33’ü kız (%43.4) ve 43’ü erkektir (%56.6). Bireylerin ortalama
diyabet süresi 4.92±3.55 yıldır. Adölesanların enerji, karbonhidrat ve yağ alımları
Türkiye Beslenme Rehberi 2015 önerilerinin altında, protein tüketimleri ise önerilerin
üzerindedir. Bireylerin %59.2’si iyi uyku kalitesi %40.8’i kötü uyku kalitelerine
sahiptir. Kötü uyku kalitesine sahip adölesanların iyi uyku kalitesine sahip olanlara
göre daha yüksek miktarda yağ tükettiği saptanmıştır (p>0.05). İyi uyku kalitesine
sahip olan Tip 1 diyabetli adölesanların kötü uyku kalitesine sahip olanlara göre daha
uzun süre uyuduğu ve daha kısa sürede uykuya daldığı belirlenmiştir (p<0.05). İnsülin
pompası kullanan bireylerin tamamı, karbonhidrat sayımı yapan bireylerin %81.8’i iyi
uyku kalitesine sahiptir (p>0.05). İyi uyku kalitesine sahip adölesanların HbA1c, total
kolesterol, LDL-kolesterol, trigliserid ve kan glukozu düzeyleri kötü uyku kalitesine
sahip adölesanlardan daha düşüktür (p>005). Diyabet yaşı ve PUKİ skoru arasında
negatif yönlü anlamlı bir korelasyon saptanmıştır (p<0.05). Uyku süresi ve bel çevresi, boyun çevresi, HbA1c düzeyi, bazal metabolizma hızı, fiziksel aktivite faktörü ve
günlük enerji harcaması arasında negatif yönlü anlamlı bir korelasyon saptanmıştır
(p<0.05). Sonuç olarak, Tip 1 diyabetli adölesanlarda uyku süresinin HbA1c’yi
etkileyerek glisemik kontrolün bozulmasına yol açabileceği belirlenmiştir. Tip 1
diyabetli adölesanlarda beslenme ve insülin tedavisinin yanı sıra uyku süresi ve
kalitesine de dikkat edilmelidir.
Sleep has an important role in the regulation of endocrine functions and glucose
metabolism. Studies have shown that the duration and quality of sleep, as well as
nutrition, may affect blood glucose values in individuals with Type 1 diabetes. This
study was carried out to investigate the relationship between sleep quality and
nutritional status in adolescents with Type 1 diabetes. The study was conducted on 76
adolescents with Type 1 diabetes between 10-19 years old who consulted Erciyes
University Mustafa Eraslan and Fevzi Mercan Children's Hospital Pediatrics
Endocrinology Polyclinic between November and February in 2019. Personal
characteristics, nutrition and sleep habits of individuals were determined using faceto-
face interview method. In order to determine daily energy and nutrient intake, 3-
day nutrient intake was recorded and physical activity status was determined.
Pittsburgh Sleep Quality Scale and Epworth Sleepiness Scale were applied to
individuals. In addition, anthropometric measurements were taken and biochemical
findings were analyzed. 33 of the patients with type 1 diabetes are girls (43.4%) and
43 are males (56.6%). The mean duration of diabetes was 4.92 ± 3.55 years. Energy,
carbohydrate and fat intakes of adolescents are below the recommendations of Turkey
Nutrition Guide 2015, while the protein intake of adolescents is above the
recommendations. 59.2% of the individuals had good sleep quality and 40.8% had
poor sleep quality. It was also found that adolescents with poor sleep quality consumed
higher amounts of fat than those with good sleep quality (p>0.05). It was found that
adolescents with Type 1 diabetes who had good sleep quality were sleeping longer and
fell asleep in less time than those with poor sleep quality (p<0.05). All individuals
using insulin pumps, and 81.8% of the individuals who made a carbohydrate count,
have good sleep quality. HbA1c, total cholesterol, LDL-cholesterol, triglycerides and
blood glucose levels of adolescents with good sleep quality were lower than adolescents with poor sleep quality (p>005). The significant negative correlation was
found between diabetes age and PSQI score (p<0.05). The significant negative
correlation were found between sleep duration and waist circumference, neck
circumference, HbA1c level, basal metabolic rate, physical activity factor and daily
energy expenditure (p<0.05). As a result, sleep duration in adolescents with Type 1
diabetes may affect HbA1c and lead to impaired glycemic control. In adolescents with
type 1 diabetes, sleep duration and quality should also be considered, as well as
nutrition and insulin therapy
Osmanlı hukukunda cezaların infazı
Osmanlı Devleti, İslam hukukunu kendi gelenekleriyle birleştirmiştir. Böylece
şer'î ve örfî hukukun beraberce uygulandığı bir sistem oluşmuştur. Toplumda meydana gelen
suç tiplerine şer'î ve örfî hukuk kurallarına göre farklı yaptırımlar uygulanmıştır. Osmanlı
hukukunda unsurları ve ispat şartları gerçekleşen had ve kısas suçlarına belirlenen cezalar
uygulanmaktadır. Had ve kısas suçlarının dışında kalan ta'zîr suçları ve cezaları kanunnameler
ile belirlenmektedir. Aynı şekilde had ve kısas suçlarının unsurları oluşmadığında onlara
uygulanacak cezalar da kanunnameler ile belirlenmektedir. Böylece suçların kanuni unsuru
oluşturulmaya ve ta'zîr cezaları uygulanırken keyfilik ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır.
Ancak cezaların infazında keyfiyet ortadan kaldırılamamıştır. Çünkü ta’zirde devlet
başkanının emri ile infaz gerçekleştirilirdi. Çalışmamızda Osmanlı ceza hukukunu oluşturan
temel kavramlar ve cezaların infazına ilişkin çeşitliliğin görülmesi mümkündür.
The Ottoman Empire combined Islamic law with its own traditions. Thus, the
shar’i and conventional law has created a system in which they were applied together.
Different sanctions were applied to the types of crimes occurring in the society according to
the rules of Shar'i and customary law. In Ottoman law, punishments are imposed for had and
kısas crimes, which are realized in terms of elements and conditions of proof. Ta'zir crimes
and penalties other than Had and kısas crimes are determined by the laws. In the same way,
the punishments to be applied to them are determined by the code of laws when the elements
of had and retribution crimes are not formed. Thus, the legal element of the crimes were
created and the arbitrariness was eliminated while the Ta'zir punishments were applied.
However, arbitrariness in the execution of punishments could not be eliminated. Because in
ta'zir, the execution would be carried out by order of the head of State. In our study, it is
possible to see the basic concepts of Ottoman criminal law and the diversity of the execution
of punishments
Farklı yürüyüş hızlarında adım uzunluğundan boy tahmini
GİRİŞ: Suça, fail, mağdur ya da maktul olarak karışan bireylerin kimliklerinin tespit edilmesi adli açıdan önemlidir. Maktulün kimliklendirilebilmesi bağlamında yapılmış birçok çalışma mevcuttur. Zanlı ile ilgili kimliklendirme çalışması sayısı görece daha azdır. Olay yerini terk eden zanlının kimliklendirilebilmesi için elde herhangi bir kalıntı olmadığı durumlarda zanlı sayısını azaltabilmek adına suç mahallinde bulunan ayak izleri arası adım uzunluğundan suçlunun boyunu tahmin edebilmek amacıyla çalışmamızı planladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma Başkent Üniversitesi öğrencisi olan ya da Başkent Üniversitesi personel kadrosunda görev yapan 104 erkek 102 kadın toplam 206 birey üzerinde yürütülmüştür. Katılımcıların yaşları 18 ile 49 arasında değişmektedir. Herhangi bir kalp ve akciğer hastalığı olan ve bu doğrultuda ilaç kullanan kişiler ile herhangi bir alt ekstremite sakatlığı olan bireyler çalışmaya dahil edilmemiştir. Tüm katılımcılardan boy ve ağırlık ölçümlerinin yanı sıra ayak uzunluğu ölçümleri ve iki farklı hız için tek adım ve çift adım uzunluk ölçümleri alındı. Yürüme hızları erkek katılımcılar için 3,3 km/s ve 5,3 km/s, kadınlar içinse 2,7km/s ve 4,7 km/s olarak belirlenmiştir. Her iki cinsiyet için de kişi yürüme bandında yürümeye başladıktan sonra hız kademeli olarak arttırılarak belirlenmiş birinci hıza ulaşılmış ve katılımcı bu hızda bir dakika yürütülerek ilk ölçümler alınmıştır. Daha sonra bandın hızı tekrar kademeli olarak arttırılarak saptanmış olan ikinci hıza ulaşılmış ve tekrar bir dakika yürütülerek adım uzunluk ölçümleri alınmıştır. BULGULAR: Kadınlarda boy ile tek adım 2,7 km/s hızında adım uzunluğu, tek adım 4,7 km/s hızında adım uzunluğu, çift adım 2,7 km/s hızında adım uzunluğu ve çift adım 4,7 km/s hızında adım uzunluğu arasında anlamlı pozitif bir ilişki bulunmuştur (sırasıyla r=0,334; r=0,300; r=0,344; r=0,384). Erkeklerde boy ile tek adım 3,3 km/s hızında adım uzunluğu, tek adım 5,3 km/s hızında adım uzunluğu, çift adım 3,3 km/s hızında adım uzunluğu ve çift adım 5,3 km/s hızında adım uzunluğu arasında anlamlı pozitif bir ilişki bulunmuştur (sırasıyla r=0,327; r=0,333; r=0,260; r=0,255). Adım uzunluğundan yola çıkarak boy tahminine gidilen bu çalışmada elde edilen regresyon eşitliklerini açıklayıcılık kat sayılarının çok düşük olduğu gözlenmiştir. SONUÇ: Çalışmanın sonuçları hipotezi desteklememiştir. Tek adım ve çift adım uzunluklarından boy tahmini için hesaplanan regresyon denklemlerinde açığa çıkarılan korelasyon katsayıları çok düşük çıkmıştır. Tek adım ve çift adım uzunluklarının boy tahmini için uygun bağımsız değişkenler olmadığı sonucuna varılabilir. Bu çalışma Başkent Üniversitesi Tıp ve Sağlık Bilimleri Araştırma Kurulu ve Etik Kurul tarafından KA 18/149 proje numarası ile onaylanmış (bkz. Ek – 1) ve Başkent Üniversitesi araştırma fonu tarafından desteklenmiştir. Çalışmaya katılan tüm bireylerin aydınlatılmış onamı alınmış ve verilerin gizliliği garanti edilmiştir.
INTRODUCTION: Reliable identification is without doubt of importance in forensic cases. Several studies have been cited in the literature on the identification of the victims. However studies on the identification of the offender are limited. Foot prints available in the crime scene by the offender could be evaluated for identification if there is not any other evidence. The aim of the present study is to estimate stature from step length depending on the distance between foot prints. MATERIAL AND METHOD: The study is conducted on 104 male and 102 female a total of 206 individuals. All the participants were either the students of BaĢkent University or the staff working for BaĢkent University. The participants with cardiopulmonary diseases or lower limb disabilities were not included to the study. Stature on body weight of all participants were measured and reported. In addition step length and stride length were taken for two different walking speeds. Walking speed were 3,3km/h and 5,3km/h for males, 2,7km/h and 4,7km/h for females. For both sexes after the individual started to walk on treadmill speed was increased gradually up to the first speed is reached and the participant wanted to walk at that speed for one minute. Later the speed of the treadmill was again gradually increased up to the second speed and the participant again wanted to walk for one minute. RESULTS: For female subjects statistically significant positive correlation was found between stature and step length and stride length, both for 2,7km/h and 4.7km/h (r = 0,334; r = 0,300, r = 0,344; r = 0,384 respectively). In males significant positive correlations between stature and step and stride lengths both for 3,3km/h and 5,3km/h. were also observed. (r = 0,327; r = 0,333; r = 0,260; r = 0,255. However, it was observed that the regression coefficients obtained from the step and stride length were very low. CONCLUSION: The results did not support the hypothesis of the study; regression equations and respected correlation coefficients calculated for stature estimation from step and stride lengths were too low. It could be concluded that step and stride lengths are not suitable independent variables for stature estimation. This study was approved by BaĢkent University Institutional Review Board and Ethics Committee (Project no: KA 18/149. Informed consents of the participants were taken and confidentiality of the results was quarantined)